Kritik Kütle Nedir?

Kritik kütle bilimsel olarak bir reaksiyonun başlaması için gerekli minimum madde miktarıdır. Genellikle nükleer reaksiyonlarda kullanılan bu terimin kimya reaksiyonları için geçerli olduğunu da belirtmek gerekir. Ama asıl durum sosyoloji ve psikolojide de geçerli olmasıdır.

Kritik kütleyi sosyal ve psikolojik açıdan incelediğimizde elimize net sayılar ulaşmaz. Örneğin bir halk isyanı kaç kişi bir araya geldiğinde başlar bilemeyiz. Ancak olasılık olarak tahmin edebiliriz.

Ya da kişisel bazda incelendiğinde “bardağı taşıran son damla oldu” deyimi aslında eylem için kritik kütleye ulaşıldı anlamına gelir. Verilen bütün kararlar bu ilke ile bağlantılıdır. İçsel veya dışsal motivasyon ölçülebilseydi, karar anı öncesi kritik kütleye ulaşıldığını rahatça belirlenebilirdi.

En basitinden trafikte kırmızı ışıkta bekleyen yayalar bir süre sonra eğer arabalar da yavaşsa yeterli kalabalığa ulaştığında kendiliğinden bir isyan başlatır ve karşıya geçmeye başlarlar kırmızı ışık yandığı halde. Bu da kritik kütleye bir örnek olabilir.

Aslında daha çok örnek verilebilir. Benzer örnekleriniz varsa yorum olarak ekleyebilirsiniz konuyu daha incelememizi sağlayabilir örnekler.

Ayrıca bakınız bir bitkinin ve bisiklet grubunun da adıdır.

DEĞİŞİMİN SEZGİDEN BAŞLAMASI

Şamanla sezgiselliği öğretmezler, bunu üstlenirler. Bunu nefes almak kadar kolay ve doğal yaparlar. Aslında bu durum ilk 3 prensibin (İke-Dünya düşündüğün şeydir, Kala-Limit yok herşey birbiriyle bağlantılıdır, Makia-enerji dikkatin gittiği yere akar) doğal sonucudur.  3 prensibin doğal sonucu insana zaten sezgiselliği yaşatır. Sadece nefes alarak sezgisellik rafine bir şekle getirilebilir.

Sezgi kelimesinin aktif ve pasif yanları:

Sezgi genellikle bir bilgi ya da bilgilendirme şeklini ima eder. İçsel hisler, görme, duyma, koku, tat yoluyla gelirler. Telepati kelimesi bir şeylerin aktif ve sözel çağrışımından kaynaklanır. Duru görü ise pasif ve görsel hissinden kaynaklanır.

Telepati ve duru görü, sezginin bir çeşit ifadesi olmuş oluyor.

Bu içsel bilgiler sezgisel olarak alınabildiği gibi verilebilen de bi şeydir. Aktif-pasif olarak ayrılırlar.

Sezginin alınması pasif bi şey iken sezgi iletilmesi aktif bi şey olmaktadır, çünkü burada bilinçli bir durum söz konusudur.

Sezgiyi bazı metaforlar kullanarak tarif edebiliriz. Çünkü ilk seviyede olan bir bilim insanı gibi (Serge hoca bunu henüz sadece fiziksel kuralları uygulayıp bunun ötesine geçmemiş anlamında kullanıyormuş) sezgiyi ufak parçalara bölerek anlama yolundan gidemeyiz
Sezginin varlığına dair kanıtlar, sorgulanamaz derecede açık ve nettir. Yeter ki siz onları görmezden gelmeyi seçmeyin. Şaman düşüncesine uygun olarak fiziksel bir temel olsun veya olmasın-fiziksel dünya, fiziksel olmayan dünya-tarafından üretilmiştir. En genel yanlış anlama ise kişinin algı gücünün limitinin, algıya dair bir limit olduğu şeklindeki düşüncedir. Yani kişinin algı gücünün limitli olduğuna dair bir yanlış anlamadır.

Sezgiye dair ilk ve en sık kullanılan ikinci metafor da ağ (web) benzetmesidir. Hawaiicede buna akaweb deniyor. Aka’nın anlamı; fiziksel evrenin temel maddesi, yansıma, ayna, gölge , öz., maddenin yapıtaşı

Bütün boyutlardaki varlık ya da madde diyebileceğimiz her şey aka’dan yapılıyor.

Madde , düşüncelerle oluşuyor ve Mana (içimizdeki her şeyi yapabilme gücü) deposu oluyor . İçimizdeki Mana, dikkatimizle bir şeye yönlendiriliyor ve aka devreye giriyor.

Devamını oku “DEĞİŞİMİN SEZGİDEN BAŞLAMASI” →

İnsan denen fantazya

İnsan bedeni kadar fantastik bir oluşumla karşılaşmadım daha. Hayal dünyamızla yaratabileceğimizden çok daha komplike üstelik sosyal insanın bilinen tarihteki yerinden çok daha gelişmiş bir yönetim tarzıyla idare ediliyor, Heterarşik bir yapı. Hiç bir organ örneğin beyin ya da kalp bu ormanın kralı benim filan demiyor! Her biri kendi işine bakıyor, her biri diğerlerinin işini kolaylaştırmak için var. Bilinç altı dediğimiz alana hiç girmiyorum bile çünkü fiziksel düzeyin derinliğine bilgisine vakıf değiliz ki onu anlayacak şansımız olsun. Ben çok küçükken uzayın damarlarımızdaki kanın içinde olduğunu düşünürdüm. Çok hastalanıp çok sayıda kan alındığı için onunla haşır neşir durumdaydım sanırım. İşte herneyse böyle fantastik ve ulaşılmaz bir hediye sahibi olduğumuzu öğrenmek için bu kadar uzun bir yaşam tecrübesi geçirmiş olmak gerekmeseydi keşke fakat, mantık matematik yönümüzü ikna etmek pek de kolay değil, üstelik bu bölüm de bedenin olmazsa olmaz bir parçası! Burada söylediklerim yalnızca insana bir övgü gibi algılanmasın, hayat içindeki tüm canlı cansız alem birer fantastik olgu 🙂 Dün paylaştığım Alis’e dair Dali’nin illüstrasyonları gibi içinde bulunduğumuz şartların Wonderland’dan fazlası var azı yok!
*
Devenin 15 dakikada içtiği 135 litre suda gözünüz kalıyorsa, çölde yirmi gün susuz kalmayı deneyin.sa
*
Gençliğimde David Hilbert’in “sonsuz odalı otel”paradoksunu duyduğumda resmen büyülenmiştim, galiba sonraki yıllarda parodoksların peşine düşmemin sebebidir. Gerçi şu an bu arayışı bıraktım Alis ve tavşan demek bana yetiyor 😀🎶
Hayır hayır yaşlanmadım ! Asla 😂😎
*
Matematik ne işe yarar diyenlere…
Hayatın alt yapısında görebildiğimiz şeylerin ifadesi sadece alet edevat teknik, ekonomi değil, müzik, resim, felsefe, lisan, fizik ve dahası… Tabi bulmacası, bilmecesi ve eğlencesini de unutmayalım❤️
*
Birileri farkedene dek afrikalıların hızlı koştuğu bilinmezdi. sa
😎☺️🐞

Devamını oku “İnsan denen fantazya” →

Schrödinger Dalga Denklemi

Eğer parçacıklar da dalga gibi yayılabiliyorsa, nerede olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Erwin Schrödinger dalga gibi davranan bir parçacığın bulunabileceği konumu ihtimale bağlı olarak veren çığır açıcı bir denklem buldu. Bu denklem atomlarda elektronların enerji düzeylerini de verdiği için kuantum mekaniğinin yanı sıra modern kimyayı da başlatmıştır.

Işığın da aralarında olduğu elektromanyetik dalgalar, her ikisinin de özelliğini gösterir ve hatta atomaltı parçacıklar ile moleküller bile tıpkı dalgalar gibi kırınabilir ve girişim yapabilir.

Fakat dalgalar sürekliyken parçacıklar değildir. Bu durumda dalga gibi yayılmış haldeki parçacığın nerede bulunduğunu nasıl söyleyebiliriz? Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger’in 1926’da bulduğu denklem, dalga fiziğini ve olasılık kullanarak dalga gibi davranan bir parçacığın belli bir konumda bulunma ihtimalini verir.

Denklem ilk olarak atomlarda elektronların yerlerini belirlemek için kullanıldı. Schrödinger denklemi dalga-parçacık ikiliği fikrinin yalnızca atomlar için değil, tüm maddeler için geçerli olduğunu göstererek fizikte bir devrim yaratmıştır.

Mental ve Spritüel Direnç

Naturel direnç, yürüdüğün yolun, yaslandığın duvarın seni taşıması gibidir. Yaratımdan gelen fiziksel limitler gibidirler. Değişikliğe ve adaptasyon esnekliğine açık olması şartıyla her şeyin yerli yerinde durması ve kendi işlevlerini yerine getirmesi, sağlıklı, doğal bir direnç göstergesidir.Ancak İnsan, naturel olmayan dirençleri de geliştirmiş durumdadır.
4 ÇEŞİT DİRENÇ VAR demiştik, yazının başlangıcı için tıklayınız.

3- MENTAL DİRENÇ

Duygusal direnç bir şeylerin kötü olduğunu düşünmektir mental direnç ise yanlış olduğunu düşünmektir. Burada korku ve öfke belirmez. Ancak kendine saygıyı, değer vermeyi aşındırır, bu da sağlığı etkiler. Mental direnç eleştiri formunu alır ve Ku, her eleştiride yumruk yemiş gibi olur. Eleştiriyi ister kişi yapsın ya da kişiye yapılsın fark etmiyor, Ku etkileniyor. (çünkü Ku özne-zaman bilmez)

Alışkanlık haline gelen eleştiri sesli ya da sessiz yapılsın fark etmez,gerilimi arttırır. Eleştirinin olumlusu yoktur, bu sadece eleştirinin içine sadece bir özür koymaktan başka bir işe yaramaz.

Beliritileri: Astım, alerji, soğuk algınlığı, başağrısı, artrit

İlla eleştiri yapılacak ise Sergei sandviç şeklinde olmasını öneriyor. Yani gerçekten övülecek iki durum bul ve eleştiriyi araya yerleştir. Bu hem eleştiriyi söyleyememe stresinden kurtarır, hem de kendinin ve karşıdakinin Ku’sunu vereceği zarardan korur (yine de zarar sıfır değildir).

4- SPRİTUEL DİRENÇ

Bu direnç, yabancılaşmadan gelir. Bir grup ya da Dünya’nın geri kalanına ait olmama hissinden oluşur..Bu yabancılaşma büyük bir strese sebep olur. Meditasyon yapanlar, gündüz rüyaları (vizyon) görenlerde bu direnç gelişebilir. Bu tür ayrılıkçı odaklanma aktiviteyi düşürür, oksijen akışını azaltır ve Lono ile Ku’nun ayrı düşmesine sebep olur. Aynı şey çok uzun uyuyanlarda da olur. Çünkü dünya frekansından uzaklaşmaktadırlar. Bedene dönmek zorlaşır.

Ruh ve beden birbirine yetişemez.

Çözüm: Beklentisizce sevgi ve onaylama öneriliyor.

Otizmin kıyısındaki kişiler, bu direnç içindedirler. Bu tür kişilere nazikçe yaklaşıp belki biraz da dokunarak teşekkür ederim demek onları bu yabancılaşma hissinden kurtarabilir.

Lemurya toplumunda 10 ile 80 yıl arasında bir çocuk dünyaya geliyor ve bu, bütün toplumun çocuğu oluyor. Kimin anne olacağına karar veriyorlar. Anne olacak kişi de bu doğum sürecinde fiziksel bedende bulunmaya kabul sunmak durumunda. Onlarda da fiziksel bedene yabancılaşma var . Bu da sprituel direnç oluşturuyormuş. Fiziksel bedende çok az zaman geçirdikleri için bu konuda biraz hatalı olduklarını kabul ediyorlar.
Kurumsal dinlerin üst düzey temsilcilerinde de yabancılaşma çokça görülüyor.Bu durum doğrudan ego ile ilgili değildir.

Sibel Atasoy’un Urban Shaman seminerinden tape edilmiştir, kaynak belirtmeden alıntı yapmak uygun olmaz.