Hanif İslam Öğretisi ve Hans Von Aiberg

“”Din olarak İslam’ı, uyruk olarak da Türk’lüğü” seçtiğim doğrudur. Hatta şaşıracaksınız, ben bir Türk milliyetçisiyim. Ama şoven, faşizan çek-senet tahsil mafyacısı, mikro-milliyetçi değilim. Nasıl ki, İslam, partiler üstü, devlet üstü (yani vicdan içinde sadece Allah ile kendi aranda, başka bir aracı olmaksızın, yani laik), ya da siyasal İslam adıyla parti düzeyine indirgenemeyecek evrensel boyutlara sahip ise, Türklük de sadece ırk kavramına indirgenemez. Daha küreseldir; 250-400 milyonluk bir grubun çapındadır.”

Kendisi hanif islam öğretisinin kurucusu olup Balıkesir’de tanışma fırsatım olmuştu.

varlık – insan – tabiat – tarih – din

Ali Şeriatide varlık, insan ve tarih algısı

Ancak –bir- sayıdır

Ancak -bir sayı- dır
Yıldızların, evrenlerin, yerlerin, göklerin sayısı -Bir-
Önünde sonsuz sayıda sıfırlar,
-Birvardır-
-bir yoktur-

Allahtan başka hiç bir şey ve kimse yoktur (1)

Şu halde her şeyden önce insan olma ve insanlaşma sorunu çözülmelidir, her sorunun temeli budur, ister dini,ister dindışı, ister sosyalist,ister onun karşıtı,ister ilerici, ister gerici olalım bu sorun hepimiz için çözülmelidir. (2)

Her ideolojinin bir ideal insan arayışı vardır, faşizm; süpermeni, Nietzche; üstün insanı, marksizm ; tam insanı, budizm; kamil insanı arar.

Kuran Ademin yaratılış kıssasında,insanı; “Allahın ruhu+kokuşmuş balçık=insan” olarak tarif eder.

Doga, mutlak anlamda evrensel aklın iradesi altındadır. İnsan ise bir tanrımsıdır; yani Sartre’nin dediği gibi insan kendi haline bırakılmış, terkedilmiş bir varlıktır. İnsan denilen özgür irade bu yol ayrımında seçim yapmak durumundadır. İdeal insan aynı kanı taşıdığı Allaha yönelen insandır.(3)

Yeniden Kar Yağarken…

Pencereden bakıyorum. Birbiri üzerine düşen kar tanelerini izliyorum. Anneannemin hediye ettiği bir oyuncak geliyor aklıma. Hani şu alt üst ettiğinizde içinde kar taneleri görünümlü cam yüzeyi olan içi sıvı dolu masa süsü. Hatta bazılarında bir kız bir erkek figürü de vardır, el ele tutuşan.

Garip bir yalnızlık hissi kaplıyor içimi. Birbirleriyle adeta sevişen, oynaşan karlar ve tek başına ben. Hüzünlü bir tablodaki durgun dere misali akamıyorum. Burnumu cama yaslayıp, sessizce ve sakin, sakin sadece izliyorum etrafı. İçimden yalvarıyorum lütfen, lütfen gidin geri gidin akmayın gözyaşlarım. Hiç oralı değiller. İki inci tanesi başı çekip diğerlerine de “gelin” diyor “burası oldukça müsait, haydi gelin, az sonra hıçkırıklarda bize eşlik edecek”…

Hatıralar neden uslu durmaz, duramaz ? Oysaki, onlara sıkı sıkı tembih de etmiştim yaramazlık yapmayın diye. Ahh bu zamane duygular işte…
Nerde o eski günler dedirtiyor insana. Bir ses şöyleki; tınısı hala kulaklarımı çınlatan tizlikte duyuyorum. Tıkıyorum kulaklarımı duymamak ve hatırlamamak adına… Nafile ! Bir yolunu bulup sıvışıyor aradan beynime giriyor yeniden.

Bektashism

Bektashism

Somewhat distinct from but quite similar to Anatolian Alevism is a religious order or sect (tarikat) called the Bektashis, named after Haji Bektash (Hünkâr Hacı Bektaş Veli ), who lived in the 13th century. There have historically been two groups of Bektashis. One, called the Çelebis, claimed that they were direct physical descendants of Haji Bektash ( bel evladı ). A larger group of Bektashis, called the Dedes or Dedebabas, claimed that Haji Bektash had no natural sons but only had spiritual disciples ( yol evladı ). Bektashis are found throughout Anatolia and the Balkans, particularly in Albania.

It has been commonly explained that a person only becomes an Alevi by being born into an Alevi family, but a person can become a Bektashi by joining the sect. In a very broad historical generalization, it has been said that Bektashis were traditionally urbanized and educated while Alevis lived in villages in the Anatolian countryside.

Jean Genet/Açık Düşman-ŞİDDET VE ZORBALIK

(…) “Şiddet ekonomik bir potansiyeldir.” Şiddet daha yukarıda yer alıyormuş gibi tanımlandığında veya betimlendiğinde, zorbalığın ne olduğunu söylemek gerekir: özgürlüğe son veren ve bunu özgür bir gerçekleştirme edimini inkar etme veya durdurma isteğinden başka sebep olmaksızın yapan teatral hareket veya hareketler. Zorbaca hareket özgür bir edimi kıran harekettir. (…) Zorunlu şiddet örneklerinin sayısız olması gibi, zorbalık olayları da sayısızdır çünkü zorbalık her zaman şiddetin karşısına çıkar. Gene, hayatın ta kendisi olan kesintisiz bir dinamiğin karşısına demek istiyorum. Zorbalık en beklenmedik biçimlere bürünür, ilk anda zorbalık olarak ortaya çıkarılamayan biçimler: düşük kiralı toplu konutların mimarisi, bürokrasi, kelimenin-gerçek ya da bilinen anlamda- yerine rakam koyma, trafikte yayaların yavaşlığına oranla hıza verilen ayrıcalık, makineyi kullanan insana göre makinenin üstünlüğü, adetlere üstün gelen yasaların düzenlenmesi, cezaların sayısal artışı, herkesin çıkarına olan bir bilgiyi engelleyen gizli tutma alışkanlığı, karakollarda tokatın yararsızlığı, polisin esmer tenlilere sen diye hitap etmesi, bahşiş karşısında dalkavukça yerlere kadar eğilme, kaz adımlarıyla yürüme, Haipong’un bombalanması, kırk milyonluk Rolls-Royce…Elbette ne kadar sayıp döksek, zorbalığın büründüğü ve kendini onlar aracılığıyla dayattığı çok çeşitli görünümleri andıran olayları tüketemeyiz. Ve devrimci şiddetin sürdürdüğü hayatın tüm o kendiliğinden şiddeti, örgütlü zorbalığı mat etmeye ancak yetecektir (j. Genet, Açık Düşman, Metis Yay.1994, syf:76-77/exlibrisMarsseh)