Neyim Ben?

Neyim Ben

 

Deli miyim divane miyim neyim

Neyim ben neyim?

Su perileri nerede yaşar

Anlamsız sorular bendinden taşar

Merdaneyim, nurdaneyim divaneyim

Kuzu kulağı, amanita muscaria

Festivaller, açılışlar, resitaller

Fiesta fiesta! finito fiesta

kendini dölleyen karıncalar

amacından aşan dallamalar

musluk tamircileri, aslan avcıları

kuldan medet umanlar, neyim ben?

köstekli saat fanatikleri

devenin dikeni, makinalara karşı savaş

prostat arazları, küfürlü pideler

voltasını alanlar, ördekli pekin köftesi

bezmişler kıraathanesi, köyün delisi

yedi ırmağın kırkbir taşı, sırada damat traşı

gel bu düğüne gitme komşu amca

bi fal açayım sana, küçük kuyunun ağzı

komikazelerden kesik kestaneler çağı

uç uçabilirsen şimdi, neyim ben?

Ambrosia, minik kuşum

Yemeden içmeden kesildi oreaslar

Çim biçme makinaları, kafadan çatlamışlar

Uzun yol fareleri, kasımpatı kumpası

Diyorsun ki dünyalı kaçın kurası

Güleyim de boşa gitmesin, sempatik sinir ağacı

Elleriyle görenler, neyim ben neyim?

Yukarı köyün borozancıbaşısı

Ufak at  dinazorlar yesin kıtır kıtır

küçük kesin boğazımdan geçsin çıtır

mesane zırıltıları, alemin avanakları

niyetim nedir meraktasın, sağır oldum ben

uçan kuştan ağır oldum, göz mavisi nazarcık

pazarın en iri böğrülcesi, kokusuz periler ağacı

peşin hüküm verme, neyim ben?

 

Sa

29.04.09 – Beylerbeyi

Benler Dünyasında Bir “Ben” Olmak

Rüzgarın estiği yöne doğru savrulmadım bugün, bugün ben “ben” olmadım. rüzgar esti bu ilkbahar ayında, sokaktaki tüm sonbahardan kalma yapraklar savruldu, sürüklendiler… uçtular, uçtular onlar benden uzaklaştı ben onlardan… sarı hüzünleri yüzümden süzüldü gitti onlarla birlikte… geriye ideal ben kaldı,olması gereken ben… ve çokta güzel oldu kendimi bir kez daha sevdim.yaşamaya karar verdim bu benle bir kaç ay… bu kararı verirken aklıma 4-5 ay öncesinde bıraktığım bir ben daha geldi. 6 aylığına demiştim. onu aslında o kadarda özlemediğimi farkettim. onda olan tek şeyin güç olduğunu hatırladım ama bağlanmıştım da. sonra neden bıraktığımı hatırladım; o iyi arkadaş olan bi virüstü, dost gibi görünen düşman misali ya da tek taraflı parazit.üşüdüm. düşündüm bi kaç ay sonra kapımı çalıp gelirse yada hazırlıksız yakalarsa onu içeri alır mıyım? yoksa hiçte misafirperver olmayan halime bürünüp kapının önünde sonsuza gönderir miydim onu ? ben bu düşünceler içerisindeyken “ideal ben” içimden bi “hoop” dedi. bir anda onu hatırladım doğru ya az önce katılmıştı bana 🙂 anlaşılan katılır katılmaz bendeki bozuklukları görüp yönetimi ele almaya karar vermişti bu otoriter “burda ben varım” havasıyla. güldüm:) ilk kez iplerin benim elimde olmayıp aynı zamanda yine “bende” oluşu güzel geldi… hızlı adımlarla yanına gidip elimi “ideal ben”e uzattım. sevdim onu. o olduğu sürece hiç bir istenilmeyen “ben” beni bulamaz:)
Yaşasın “ideal ben”, yaşasın “ben”ler dünyası!

beşer-insan diyalektiği ve anayasal özgürlük

BEŞER-İNSAN DİYALEKTİĞİ VE ANAYASAL ÖZGÜRLÜK
İnsana,evrene,tarihe,sürece,ögelere ve bütünlüğe dair her tanımlama;epistemolojik-ontolojikve metodolojik çerçevesinin ortaya konulmasını gerektirir…
bilim adamları ,alemi,canlı ve cansız olmak üzere iki kısma ayırmışlar,insanbilimi ve felsefesini ise
hayvanve insan arasındaki öz farklılıkları üzerine kurmuşlardır…..
insanı hayvandan ayıran temel farkları ise,bilgiyi sistemleştirme,şuur,konuşma ,olarak tespit etmişlerdir…
hayvanlık,içgüdüsel zorunluluklarla hareket ederken ,insan kendi mahiyetini belirleme yetisiyle
tarihi süreç içinde firavundan musaya her şey olabilmiştir…
problem insanın neliği ve olma sorunudur….
insan nedir?ve ne olabilir?
işte sorunun kaynagı budur,her hayata yön vermek isteyen inanç-ideoloji ve düşüncenin insan
anlayışı farklılaşmanın temel nedenidir….
bu farklılaşmanın iki ana cephesinin oldugu görülecektir;
ruhçu taraf ve materyalist taraf…
ruhçu taraf maddeyi etkisizleştirirken,
materyalist cenah ruhu etkisizleştirmeye çalışmıştır…
işte her iki türlü kopma yozlaşmanın nedenidir…
ruh,saf olma halidir,ancak Bedenle kendisi olabilir…..
Bunun islam literaüründeki adı TEVHİDİ VÜCUTTUR….
Platondan -marksa tüm batı dünyası,ruh-beden zıtlaşması ve bu durumu aşma üzerine kurulmuştur…
aslında bu çekişmenin temel nedeni Ademiyettin parçalanmasıdır….
tam insanın görülemeyişidir…
oluş ve olma konusunda HEGEL ÖNEMLİ TESPİTLERİNE RAGMEN ırkçı bir takım sonuçlara varmakla yanılmıştır…
beşer ve insan çelişkisinden,ancak ikisinin gerçek denge haliyle kurtulunabilirve insan-adem olunulabilir….
ancak anayasal özgürlük bu aşamadan sonra teşkil edilmelidir…
anayasalözgürlük ,hemel yerel
hemde evrensel bazda alınacak kararlara baglıdır…
içeriye yönelik bir girişim ,dışarıyada yönelmezse ,bütünlük gerçekleşmez…
insanlık ortak bir yapıdır ve birbirini etkiler….

Aklın Sınır Berisi

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin 

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. 

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

…

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Sadık Yemni

Alıntılar:
Stanislaw Lem – Solaris  – Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

www.sadikyemni.net

www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com