Tütsülerle Tedavi

Alternatif Tıp – 01 – Tütsülerle Tedavi


Aslında koku duyumuna insan davranışının çalışılmasında gerektiğinden daha az değer verilmiştir, kokuların anıları canlandırmadaki güçlü yaygın bir deneyim olmasına karşın. Ve yeni bir araştırma çizgisi, pheromones şeklindeki kokuyla kitle histerisinin aşırılıkları arasında bir ilişki göstermiştir. Psikoterapist olarak eğitim görmüş bir büyücü olan Dion Fontuna kokular ve duygular arasındaki bağ konusunda açıklamalarda bulundu. Aşağı Rabbani ayinine devam eden bir adam tütsünün tatlı kokusunun tadına vardıkça, zihninin tanrısala doğru döndüğünü görecektir, aniden yanı başındaki kadından bir nefes misk yada patchouli kokusu alırsa, düşünceleri oldukça farklı bir yöne döneceklerdir. Bu iddianın tartışılması bile gereksiz. Pek çoğumuza göre kokular hoş yada değil, psikolojik durumumuzu etkilerler. Belli kokular sevinç, hüzün, erotik uyarılar ve hatta korku duygularına bile neden olabilirler. Kokular ve duygular arasındaki bu bağ bir dereceye kadar “Tümü zihnin içinde” fikirlerin birleşiminin ürünüdür. Örneğin, sadece toplumun gelenekleri nedeniyle, zihnimiz kadınların kokularını kadın cinselliğiyle birleştiriyor. Eğer geleneklerimiz farklı olsaydı ve sadece dinsel nedenlerle evlenmeyen rahibeler bu parfümleri kullansalardı, kokularını saflık ve temizlikle birleştirebilirdik.
Fakat birleştirme teorisi bütün gerçeklik değildir, çünkü daha önce hiç karşılaşılmamış kokular insanlar ve hayvanlar üzerinde bir etki uyandırabiliyorlar. Küçük bir kedi pişen bir balık kokusuyla ilk kez karşılaştığında, salya akıtmaya başlar ve bir çoğumuz leş gibi kokan yumurtayla ilk kez karşılaştığımızda öğürmüşüzdür.
1930’lardan beri tıpla uğraşan bazı pratisyenler, eski zamanlardan kalma koku terapisi sanatını yeniden yaşatmak için, kokuların hasta insanlar üzerindeki psiko-fiziksel etkilerini incelediler. Bu doktorların iddialarına göre kokular psikolojik durumları değiştirebilirler ve bu değişmeler tedavide kullanılabilecek kadar yeterlidir, öyleyse koku terapisini uygulayanın amacı, bilerek ve isteyerek, hastanın, fiziksel olduğu kadar ruhsal durumunu da geliştirecek değişmeler yaratmaktır. Doktor, psikolojik durumda istenilen değişmelerin kesin doğasına hastanın kişiliğini ve hastalığını teşhis ederek karar verir. Bu ana prensibe kokulu bir yağ; bir depresif için uygun diye değerlendirilirken, başka bir depresif için ille de uygun olmayabilir. Masajla tedavi ve renk tedavisi, hastanın üzerinde parlayan renkli ışıklar, koku terapisiyle birlikte kullanılan yardımcı iyileştirme teknikleridir. Kuşkusuz ki, koku terapistleri güzel kokuların bulaşıcı hastalıkların iyileştireceğine inanmıyorlar. Bununla birlikte inandıkları şey stresle ilgili şikayetler, zihin ve vücut arasındaki ilişkinin önemli rolü olduğu astını ve bel ağrısı gibi hastalıklar, koku terapisi ve buna benzer başka tedavi teknikleri kullanılarak önce hafifletilip, daha sonra da tümden ortadan kaldırılabilir.Taze çiçek kokusu, koku terapistlerince tedavide oldukça fazla kullanılır.Bu bir anlamda eski Yunan ve Roma’da çiçeklerin kullanımlarına geri dönüştür. Yunanlılar her Tanrıya, tapmaklarında çiçek yada çiçekler atfettiler ve Tanrı ve Tanrıçanın kutsal kokularını içlerine çektiklerinde, Tanrılarını paylaştıklarına inandılar.

Örneğin, eğer Savaş Tanrısı Ares’e sunulan gelinciklerin kokusunu içlerine çekerlerse cesur olacaklardı. Romalılar da aynı inancı paylaştılar.
Modern koku terapistlerine göre,çiçek kokusunun iyi yada kötü kendine has bir etkisi vardır. Bitkinin biçimi, rengi, kokusu ve diğer özelliklerini onun gizli kalmış özelliklerinin bir işareti olarak gören Ortaçağ, “işaret doktrini”ne dayanır, işareti okumak, iyileştirene bitkinin vücudun hangi bölgesine yada hangi hastalığa iyi geldiğini söyler. Ciğerotu, kasıkotu ve böbrek otu, şekil olarak benzedikleri insan organlarıyla aynı adı taşırlar, bu organların hastalıklarında da etkili oldukları söylenir. Koku terapisinde menekşe, çiçeklerini yaprakları arasında sakladığı için “Utangaç” bir bitki olarak değerlendirilir. Menekşenin kokusunun da sakinlik ve alçakgönüllülük gibi iyi duygular getirdiğine inanılıyor.

Psikolojik durumlar arasındaki en çok bilinen birkaç ilişki şöyledir:
Kasım patı kokusu: Mistisizm, öbür dünya işlerine dalma ve ruhsal yetiler esinlendirir.

Peygamberçiçeği kokusu: Ilımlılık, ağırbaşlılık yaratır ve içkiden sonra meydana gelen baş ağrılarının alt edilmesinde yardımcıdır.

Yılan otu kokusu: Güçlü ve zararsız bir anti-depresan olduğuna inanılır, psikolojik tedavide kullanılan bazı güçlü ilaçların yerini alabilecek şahane bir ilaç.
Latinçiçeğinin kokusu: Eskilerden bir yazarın dediği gibi “Evlilik aşkları için iyi” bir afrodizyaktır.

Kırmızı gül kokusu : Şiirsel etkileri esinlerken, mine çiçeği sanatsal yaratıcılık doğurur.

Çiçekler kadar, meyveler de eski ve modern koku terapistleri tarafından kullanılırlar. Olgunlaşmış elma ve armutların leziz kokuları olduğu gibi, turunçgillerden herhangi bir meyvenin kokusu da sağlık verici ve psikolojik olarak uyarıcı özelliklere sahiptir.
Bazen daha güçlü baharat kokuları da kullanıldı. Örneğin, 17’nci yüzyılda veba patlamaları boyunca, atmosfere nüfuz ettiğine inanılan çürüyen cisimlerden çıkan zehirli kokuya panzehir olarak, pomender -Aslında baharatla karıştırılmış portakaldan başka bir şey değildi-kullanmak bir gelenekti.

Fakat modern koku terapistleri hastaları için taze çiçekler ve meyveler önerirlerken, parfüm ve tütsüyü daha sık kullanırlar. Bu maddelerle çok kesin ve kontrollü sonuçlar elde edebilirler. Ve koku terapistlerinin birçoğu, kullandıkları ürünlerin amaçlarına tam uygun olduğundan emin olmak için, ticari olanlara güvenmekten çok, kendi bileşiklerini kullanırlar. Bu, belli hastalığın tedavisini dikkate alırken, hastanın kişisel, zihinsel, fiziksel özelliklerine ve gereksinimlerine göre, reçetede yapılacak değişikliklere uyumu da sağlar. Koku terapistleri, şifalı bitkiler uzmanları ve katı olmayan diğer pratisyenler gibi “Hastalığı değil, hastayı tedavi”yi vurgularlar. Hastalara kendi kendilerini iyileştirip, zihin ve vücutlarım doğal bir dengeye getirmek için önderlik ettiklerini iddia ederler. Diğer bir deyişle, koku terapistleri stresle ilgili hastalıkların somut gerçekliğini inkar etmeksizin, hasta insanın psikolojik durumunun birincil önemini vurgularlar. Hastanın psikolojik durumu değiştirilerek, ruhsal enerjinin doğal akışı yeniden düzenlenip, hasta sağlığına kavuşturulabilir. Bugün çok az insan, fiziksel hastalıklarda psikolojik faktörleri inkar edebilir, kaza yada bulaşıcı hastalık durumlarında bile, kişinin yaşamını devam ettirme isteğinin iyileşmesinde önemli bir payı vardır. Örneğin, 9 yıldır sırt ağrısı çeken hasta, omurgasal manipülasyon, akupunktur ve tütsü dumanıyla devamlı baş ağrılarından kurtarıldı denir. Böyle kanıtlar ilgi çeker, fakat hakikatlere dayanan bir bakış açısı için değersizdir. Özellikle, hastalığın, organik yada değil, ani azalmalarının ve ortadan kalkmasının oldukça sık olduğu biliniyorsa. İğneyle tedaviden, ilaçsız tedaviye kadar yardımcı tıbbın hiçbir türü yoktur ki, kendisinin yararlandığı ve başkalarıyla paylaşmak isteyebileceği “Beklenmeyen bulgular” yığını üretmesin. Bu bulguların bazıları hayal ürünü olabilirler, fakat diğerleri hakikidir. Gittikçe artan kanıtlar gösteriyor ki, eğer insan bilinçli yada bilinçsiz belli davranışların ve tedavinin sağlığına iyi geleceğine inanırsa, bu inanç psikolojik değişmeler yaratabilir. Hastalıkların koku terapisiyle başarıyla tedavi edildiklerini iddia edenlerin anlattıklarına aldırmamanın imkanı yok; örneğin bitki özlerinden çıkarılmış parfümlü yağ masajıyla sırt ağrılarından kurtulan biri için bu gerçektir. Hastanın bakış açısından,değişik kokuların değişik psiko-fiziksel durumlara karşılık geldiğini anlatan “İşaretler doktrini”nin uydurma olup olmadığı önemli değildir. Hasta için önemli olan memnunluk vericidir ve kıyaslandığında pahalı olmayan bir şekilde, uzun süre devam edecek zihinsel ve fiziksel hastalıktan kurtulmuş olmaktır.

Yaşamın ve bilincin açıklanamayan öğeleriyle ilgilenen insanlar koku terapisi deneylerine hazırlanmalı mı? Olmaması için hiçbir neden yok gibi gözüküyor. Gerçekten insanların farklı parfüm ve çiçek kokularının kendileri için etkisini analiz etmeleri ve yararlı psikolojik etkileri kullanmaları mümkündür. Daha ciddi hastalıklar göz önüne alındığında da -doktorların bir itirazı yoksa- koku terapisinin denenmemesi için hiçbir neden yoktur. Fakat akıllı kişi yardımcı tedaviyi, yerini alacak kadar değil ama, tıbba bir bütünleyici olarak daima kullanacaktır. Aşağıdaki olaylar (isimler saklı tutulmaktadır) koku terapisinin hastalıkları iyileştirmede nasıl kullanıldığı konusunda bir fikir verirler. Bitkilerden elde edilen uçucu yağla yapılan masaj, koku terapistlerinin en sevdiği tekniktir. Masaj vücudun, sürüklenip giden hafif koku da duygular ve zihin üzerinde etkili olur.

İlk olay 28 yaşındaki Bayan Alfa’nın. Terapist, hastayla karşılaştığında iki şeyin farkına vardı. Biri hareketlerinin ve tavırlarının aşırı katılığı, ötekisi yüzündeki mutsuzluk ifadesi. Çok fazla utangaçtı ve iletişim kurmakta güçlük çekiyordu. Bayan Alfa’nın çocukluğunun ilk yıllarından beri içine kapanık, mutsuz ve daima gergin olduğu meydana çıkıyordu. Omurganın alt bölgesi dolaylarına da masaj yaptı, bazı terapistler vücudun bu bölgesiyle birleşmiş önemli bir ruhsal merkez olduğuna inanırlar. Bir aydan fazla süren dört tedaviden sonra hasta fiziksel olarak daha az katıydı. Sosyal durumlarla karşılaşmak ve insanlarla konuşmak da daha kolay gelmeye başlamıştı. Başka bir olay Bayan Alfa’yla tıpatıp benzer belirtiler gösteren Bay Beta’yla ilgili. Terapist benzer bir , tedavi şekli uyguladı, fakat altı hafta sonra Bay Beta’nın sağlığında hiçbir gelişme görülmedi. Terapist bu başarısızlığı Bay Beta’nın yaşına bağladı. Bay Beta emekliliğe yaklaşıyordu. Üçüncü bir olay Bay Gama. 42 yaşında olan bu hasta, yıllardan beri zaman zaman çok şiddetlenen sırt ağrıları çekmekteydi. Doktorlar ağrılar için bir neden bulup yardım etmekten acizdiler, ilaç kullanmadan kemikleri ve kasları yoklayıp düzeltmek suretiyle yapılan tedavi, masajla tedavi ve akupunktur uzun süreli ferahlama getirmekte aynı derecede başarısızdı. Bay Gama bereketliydi, vücudu onu yavaşlamaya zorlamak için sırt ağrıları üretiyordu. Terapistler de bitkilerden çıkarılan hafif yağlar -ağırbaşlılık için peygamber çiçeği, ihtiyat için zinya çiçeği kullanarak masajla onu yavaşlatmaya çabaladılar. Altı ay sonra Bay Gama iyileşti.

Gönderen Vorph – 13 Ocak 2007 16:06:46

varoluşculuk ve insan

ALINTIDIR

İlk önce varoluşçuluğu tanımlayarak başlayalım. Varoluşçuluğu tanımlamak için , sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük “varoluş” (existence) ismin den, ilkin “varoluşsal” (existentiel) ve varoluşla ilgili “existential” sıfatları türetilerek ve daha sonra “culuk” son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.

Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir varoluşculuk.

Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun raslantılar içinde oluşu, güvensizliği sözkonusudur; güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu , hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) oluşu ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca “insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?” “aşarsa nereye dek varır bu aşma?” gibi sorunlar söz konusudur.

Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.

Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonrada ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.

Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes “dayanışarak” toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar.

İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.

Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: “İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı elegeçirmesi neye yarar?” Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur: bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, “ya o-ya o” karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa’da bir felsefe-yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre’a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.

“Varoluş, özden önce gelir” ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir: “insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o’dur.” İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa’daki öteki temsilcileri de şunlardır:

A.Camus, Simone De Beauvoir, Merleau-Ponty ve hristiyan varoluşçu Gabriel Marcel.

Varoluşçuluğun ilkeleri:

1-Varoluş Özden Önce Gelir: “felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. Yy, “insan doğası” denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir.

“Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir.” (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimse de bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -“hayvan”-ve-“insan”- biz olmadan belirlenmiştir: biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.

Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eş değer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, “bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır…” ama, “arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir.” Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak “sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam.” (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

2-Sınırsız Özgürlük:

Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. “seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir.”

Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz;çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

3-Sorumluluk:

Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; “savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum.”

Sartre ne dersin desin Polonya’nın istilasından, Fransa’nın işgalinden, Stalingrad’ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekiala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünya da olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.

Ya da daha çok; “doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla,” –utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik…-

4-İç Sıkıntısı:

-Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard’ın yaşantısında ve düşüncelerinde,ya da bir G. Marcel’in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

“Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar.”diye düşünür: bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar

Hatırlanması güç rüyalar

Bu gece yine hatırlanması güç, daha doğrusu hatırlasanda anlatılması bi hayli zor rüyalardan birini gördüm. Gerçi burada her gece bunlardan sürüyle görüyorum!

Bu gecekini kafasını gözünü kırsam da anlatmayı deneyeceğim, umarım dönüşte bunu çözümleme fırsatı buluruz.

İlk hatıladığım sahne, evimiz diyemiyeceğim ancak içimiz diye tarif edebileceğim, yani bize ait bir alandaki tuhaf bir yaratıkla ilgili! Bu yaratık her türlü şekle girebiliyor, bazen bir başı bile olabiliyor, gövde uzunluğu yok gibi fakat yine de bizimki gibi pembemsi yani etten bi yapılanması var gibi görünüyor. Arada onu köpek gibi algılıyorum ama asla köpeğe benzemiyor, peki neden öyle bi his gelmiştir hiç bi fikrim yok. Bu yaratık bizim bünyemize iyi niyetle gelmemiş, bu sebeple onu alt etmeye çalışıyoruz. Devamlı şekil değiştiriyor ve en azından benden çok güçlü ve kabiliyetli; fakat nasıl oluyorsa onunla baş edebiliyoruz! Bi kaç kişi daha var bu konuda bana yardım eden, onları da hiç görmüyorum, sanki sadece hayaletleri var onların! Onu bünyeden atıyoruz sanırım fakat bir bakıyorum yaşlı ve prenses gibi bir kadının yanında bu kez. Kadın günümüzden biri gibi (prenses tanımını, elit bir tabakadan ve kırılgan yapısından ötürü kullandım), ve bu yaratıkla evlenmek üzere. Çünkü O, yaratığı bizim gibi farkedemiyor! Onu normal biri sanıyor. Ona yaratığı anlatmaya ve onu korumaya çalışıyoruz fakat ikna etmek çok zor. Bir süre de böyle garip bi uğraşlar yapıyoruz, ne olduğu hiç belli değil! Oradaki uğraşlar burada anlamsız galiba!

Hayrolsun diyorum peşinen.

Boğaz Çalma

Yerel lehçelerde boğaz çalma, hollu, hada gibi adlar verilen edim, türkü söylemede sesin özel teknikle kullanılmasıdır ve yalnızca belli yörük aşiretlerinde görülür. toros dağları boyunca yaşayan aşiretler arasında yaygın olmakla birlikte başka aşiretler böyle birşey bilmediklerini belirtirler. boğaz çalmada iki ayrı teknik kullanılır. birincisinde, işaret ve orta parmaklar boğaza dik ve bitişik tutulur, vibrato istendiğinde hafifçe vurulur, ikinci teknikte, başparmak boğazın ön yüzüne ya da yanlara bastırılır (kimi zaman işaret ve orta parmaklar da öteki yana bastırılır) ve ezgide perde değişimi için aşağı-yukarı hareket ettirilir. güney anadolu’da yaşayan yörüklerde ikinci teknik daha yaygındır. birinci teknik ise ender görülmekle birlikte, bosna’da iki boğayı döğüştürmek için sığırtmaçların söylediği deleganje ezgileri ile benzerliği bakımından önem taşır.boğaz çalmanın bir başka önemli özelliği başlıca kadınlara özgü olması ve evlenme çağma kadar yapılmasıdır. cinsiyet sınırlamasına ilişkin tek istisna burdur’a bağlı aziziye köyünde yaşayan sarıkeçili’lerde görülmüştür. buradaki sarıkeçili’lerde hem oğlanlar hem de kızlar boğaz çalarlar.

Genelde boğaz çalma herkesin katıldığı müzik etkinliklerinde yer almaz, daha çok birbirinden uzak iki taraf arasında iletişimsel amaçlarla yapılır. bu, bir çadırdan ötekine mesaj gönderme olabilir, hatta çayırda hayvan otlatırken. bir kız çoban, uzaktaki bir erkek çobana ilgi duyması halinde. duygularını boğaz çalarak ifade edebilir. ayrıca oyun. yarışma, atışma gibi nedenlerle de çocuklar kendi aralarında boğaz havaları söylerler. ek olarak, antalya bölgesinde eskiden kınama ve taşlama içerikli sözleri olan boğaz havalarının bulunduğu da belirtilmiştir. ezgi adları genellikle sözlerde geçen yer ya da kişi adlarından alınır. her sözün ayrı bir ezgi ile söylenmesi zorunluluğu yoktur, bu nedenle aynı ezgiyle söylenen bir kaç parça farklı türküler olarak kabul edilir. cinsel bir çağrışım taşıması ve çocuklukla ilgili bir bağlamı olması nedeniyle genç kızların boğaz çalmayı evlenince bırakmaları beklenir, bu nedenle boğaz çalma çocuk ve gençlere özgü bir müzik türüdür. ancak çalgı çalan müzisyenler boğaz ezgilerini heryerde çalarlar, kimi zaman dans müziği havasına bile sokarlar. boğaz çalmanın kimi özellikleri aşiretten aşirete, hatta aynı aşirete bağlı değişik gruplar arasında bile değişir, bu farklılıkların bazısı aşiretler arasında kültürel farklar ile ilişkilidir.

boğaz havası için yer ya da aşirete göre değişen üç farklı terimin kullanıldığı anlaşılmaktadır. antalya, ısparta, denizli üçgeni arasında yaşayan karakoyunlu ve yeni osmanlı aşiretlerinde edim için “boğaz çalma”, tek tek parçalar için de “boğaz havası” terimi kullanılır. ancak aynı bölgede yaşayan sarıkeçililer’de, “türkünün eski adı” diye tanımladıkları “hada” terimi vardır. öte yandan. adana bölgesinde yaşayan karakoyunlular ve anamur akine köyündeki yörükler de “hollu” terimini kullanırlar.

Tınısal tasarım olarak boğaz çalma temelde kaval sesini taklit etmeye yöneliktir ve bu nedenle boğaz çalma terimi, ‘söyleme’ yerine ‘çalma’ kelimesini kullanarak edimin doğasını iyi betimler. konya’da yaşlı bir kadın çocukluğunda boğaz havası söyleyen bir gençkızın sesinin bir çobanın çaldığı kavaldan ayırdedilemez olduğunu anlatır. çoğunlukla gençkızların boğaz çaldığı gözönüne alınırsa, sonuç olarak bu edimin, çalgı çalmanın erkeklere özgü olduğu yerlerde, kadınların kaval çalanlara yanıt vermek için boğazlarını bir çalgı gibi kullanmaları olduğu söylenebilir.

bu cd’de olduğu gibi, bugün boğaz çalanların çoğunlukla yaşlı insanlar olması edimin artık bırakıldığını gösterir, bu da yörüklerde geçim uğraşlarının değişmesinin bir sonucu olarak görülebilir. pek çok yörük bugün geçimini hayvancılıktan başka alanlarda kazanmakta, hayvancılığı sürdürenler ise bu işi yaylaya çıkmak yerine besihanelerde yapmayı yeğlemektedir.”

 

-alıntıdır-

Kaynak bulunamamıştır, tanıyan haber verirse seviniriz.

Boğaz çalma’nın daha önce bahsettiğimiz “gırtlak müziği” ile de bir ilişkisi olabilir diye  sanmaktayım. Çünkü her ikisi de kuzey Asya’dan çıkıp dağılıyor dünyaya. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1009

ISLAK ŞEHİR

sen aklıma düşünce,
yalnızlığın kapıları açılır yüreğimde,
kalabalıklarda yalnızlığımı,
yalnızlığımda kalabalıkları yaşatırım.
sen aklıma düşünce,
asırlık bir gramofonun
sessiz çığlıkları
bir tokat gibi çarpar yüzüme.
sen aklıma düşünce
yağmurlar yağar
düşlerimin çırpındığı bu şehirde,
soluklanmak için dururum
sarhoşluğundan sendelediğimde,
bir diken filizlenir
ayaklarımın bastığı yerde,
filiz ben olur ben filiz,
uzanıveririm ellerine
ah! yar…
öyle bir zamanki
ne gider ne de bekler.
ölüm rutubet kokan
unutulmuş bir kitaptır
beni seyir eyler,
anlamadım kimin lütfu,
zaman mı kimsesiz,
yoksa kimsesizlerin zamanı mı bu?
sen aklıma düşünce,
sevdan yaralı bir güvercindir
can verir ellerimde,
ve geç kalmışlığın
dayanılmaz acısı yüreğimde.
yeşerttiğin binbir baharla
buluşurum içimdeki sende,
o an tanrı bile basitleşir gözümde.

Kenan Şentürk