DARVİN’DEN ÖNCE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI YAZMIŞTI!

İNSANIN DA EVRİM ÜRÜNÜ OLDUĞUNU, DARVİN’DEN ÖNCE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI YAZMIŞTI!

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Eğitim kurumlarından “evrim” kuram ve düşüncesini ve bu düşüncenin en seçkin kişiliği olan Darwin’i dışlamakla, bilimsel düşünce yerine dinsel düşünceyi geçirmeğe girişen, böylece gerçekte ussal düşünceyi köreltmeye çalışırken dini de yozlaştıran Milli Eğitim Bakanlığı’na TÜBİTAK da kendisini açık açık ekledi!

Cahillik mi, Türk ulusuna ve İslam dünyasına karşı yüzlerce yıldır beslenen kasıtlı bir kötü niyet mi; hangisi daha ağır basıyor, kesinlikle bilinemez.

Ama kesin olan şu ki, bir cahillikle bir kötü niyet aynı sonucu veriyorsa, aralarında ayrm yapmaya gerek yoktur.

‘Milli’ özelliğini yitirmiş bulunan Eğitim Bakanlığı le TÜBİTAK yönetimine, önce Darvin doğmadan 50 yıl önce, 1756’da MARİFETNAME adlı kitabını yazmayı bitiren Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi’nin hem evrim konusunda, hem de sözde dini koruma gerekçesiyle bilimsel yönteme ve nesnel bulgulara karşı çıkma sapkınlığı konusunda yazdıklarını bildirelim; sonra da böyle bir sapkınlığın yol açtığı kötülükler konusunda yaptığı müthiş uyarıyı hatırlatalım:

Önce Osmanlıca aslını sunalım:

«İmtizac-ı anasırdan iptida madeniyat hasıl olup, ondan nebatat peyda olup, ondan hayvanat vücuda gelmiştir ve hayvan kemalini buldukta insan zahir olmuştur…» «… Ve amma hayvanat ile insan arasında mutavassıtların azharı maymundur: zira ki, şearü zenebden maada birun-u derunu insana müşahib­dir».

Evrimi açıklarken de şunları yazıyor:

«… mertebe-i hurmadan meratib-i hayvana­ta uruç edip nice sînin ol meratipte muammer olmuştur. Tâ fiil ve surette insana müşabih olan nesnas ve maymun mertebesin bulmuştur. Ve ol mertebeden dahi uruç edip suret-i insana gelmiştir.»

Bir de güzel türkçemize çevirelim :

«Öğelerin uyuşup birleşmesinden ilkin madenler oluşup, ondan bitkiler ortaya çıkıp, ondan hayvanlar ortaya çıkmıştır ve hayvan olgunlaştığında insan ortaya çıkmıştır.. .» «ve ama hay­vanlar ile insanlar arasındaki aracıların en belirgini maymundur: çünkü kılı ve kuy­ruğundan başka dışı ve içi insana benzer…»

Evrimi betimleyici sözleri: «Hurma ba­samağından türlü hayvanlar basamaklarına yükselip nice yıllar (çağlar, Ö.O.) o basamaklarda yaşam sürmüştür. Tâ, davranım ve biçim olarak insana benzeyen nesnas ve maymun basamağını bulmuştur. Ve o basamaktan da yükselerek insan biçimine gelmiştir.» Mârifetnâme, Bulak Basımevi, Mısır, 1835. s. 28, 29.

Milli Eğitim Bakanlığı ile TÜBİTAK’ın bugün yaptığı gibi, 1970’lerde de Mârifetnâme’yi bugünkü abeceye ve Türkçeye aktaranlar, yukardaki bölümleri ve başka kimi bölümleri çıkararak bastılar! Yani kitap makaslanarak basıldı!

Oysa İbrahim Hakkı Efendi’nin kendisi, bilimin baskı altına alınmasına karşı, bu olaydan tam 221 yıl önce, aynı kitabında şu bilimsel yöntem uyarısını da yapmıştı:

«Ol kimse ki bu makule umuru iptalde münazarayı levazım-ı diniyeden zanneder, ol kimse taz’if ve tevhin ve cinayet aled-din etmiş olur. Zira ki umur-u mezkûrenin vukuuna bera­hin-i hendesiye ve hesabiye delalet eder. Bir kimse ki ona muttali olup tahkikine kadir olur ve sebebinden ve vaktinden ve miktarından ve müddet-i bekasından haber verir, ona denilse ki bu şer’-i şerife muhaliftir ol yakîn üzre istidlal eylediği emirde şüphe etmez, belki şer’-i şerifte istişkâl eder ki yakîne muhalifüşşer nice olur? deyu tevcihe başlar. Pes şer’-i şerife yoluyla ta’nedenlerin zararından, yolsuz nusret edenlerin zararı ekserdir.»

Türkçesi şu:

«Bu tür işleri (bu kitapta açıklanan doğa ve insan olgularını, Ö.O.) çürütmek için tartışmayı dinin gereği sa­nan kimse, dini zavıflatmış, değersizleştirmiş ve dine karşı cinayet işlemiş olur. Çünkü söz konusu edilen olayların gerçekten olduğunu hendese ve hesap kanıtları gösterir. Bunu öğrenip doğrulamasını yapabilen ve nedenini, zamanını, tutarını ve süresini bildiren kimseye bunun dine aykırı olduğu söylenecek olursa, o kişi akıl yo­luyla çıkardığı sonuçtan kuşkulanmaz, belki dinden kuşkuya düşerek: «akla aykırı din nasıl olur?» diye sormaya başlar. Dine yolu yordamıyla eleştiri getirenlerin verdiği zarara göre, dine yanlış biçimde yardımcı olanların verdiği zarar da­ha çoktur.» Mârifetnâme, s. 45.)

Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi, kitabındaki bu görüşlerinden dolayı ne baskıya uğradı, ne de kitabı yasaklandı.

Tersine, Türk halkı, O’nu, asıl olarak peygamberler, pek seyrek olarak da çok yüksek değer verdiği kişilikler için kullandığı bir sanla, “Hazretleri” sanıyla anmış ve benimsemiştir. Evet, halk arasında söylenen biçimiyle tam adı, ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI EFENDİ HAZRETLERİ’dir!

Milli Eğitim Bakanlığıyla TÜBİTAK’ın ve onları bu yola yöneltenlerin, akla baskı ve düşünceye yasak getiren tutumlarıyla, Türk ulusuna ve İslam dinine ne yıkıcı zararlar verdiğini anlatmak için, onların Atatürk’ü okumak ve dinlemek istemeyeceklerini kestirebildiğim için, yine yaklaşık üçyüzyıl önce, Türk ve İslam dünyasına ilk kez basım makinesini getirebilmiş olan İbrahim Müteferrika’nın, TOPLUMLARIN YÖNETİMİNDE BİLİMSEL YÖNTEM (USUL-ÜL HİKEM Fİ NİZAM-IL ÜMEM) adlı kitabından şu paragraflarla anlatalım:

“Bütünüyle hıristiyan milletlerin, . durumlarının düzeni için gerekli kuralları dinsel kitaplarında bulunmayıp, devletlerinin şimdiki düzeni hemen bir alay akıl yapısı kurallara dayandırılıp, cihad ve gaza için öte dünyada ödül ve karşılık beklemek gibi bir düşünceleri yoktur..” “akıl ürünü yasa ve kuralları ile ordularını öylesine bir sı­kıdüzen altına almışlar ve boyun eğdirmişlerdir ki, bin­lerce askeri hemen bir sözle savaş mezbahasına yedebil­mektedirler.”

“Moskof keferesi içinde de bir akıllı ve bilge Çar ortaya çıkıp öteki halkların durumlarını ve ordu düzen ve yöne­timini ve insanları yönetmeğe ilişkin kural ve yasalarını araştırıp incelemiş, savaş tekniklerinin gereklerine değer veren ve bu bilimde becerili ustaları başka ülkelerden kandırıp getirtmiş, onların görüş, önlem ve yardımlarıyla askerini düzene koymaya başlamış ve az zamanda . bü­yük hıristiyan kırallarının askerlerine karşı koyabilecek durumda ve aynı düzeyde düzenli ordu ortaya çıkarıp her yönde güç elde etmiştir.”

“İslam halkları ise, adı geçen halkların durumu karşısında tümden aymazlık, aldırışsızlık ve dikkatsizlik içinde, onların ülkemize yaklaşmasını ve kırallarıyla sultanları­nın durumlarının özünü anlama önemli işinden tümden yüz çevrilmiş, katıksız yobazlık yeğlenmiş ve cahil kal­makta diretilmiştir.”

TÜBİTAK’ın, Milli Eğitim Bakanlığının … tutumları, nerdeyse 300 yıl önce İbrahim Hakkı Efendi’nin “aklı başkaldırıya itici” bulduğu, Müteferika’nın da acıyarak eleştirdiği nitelikte değil midir?

DNA – Kurt Delikleri

Yıllardır ezoterik ve spiritüel ustalar bedenin kelimeler ve düşünceler ile programlanabileceğini anlattılar, dualar ve mantralar buna açık örneklerdir. Bunun için kişinin DNA ile şuurlu bir iletişime girmesi ve programlamayı başaracak doğru frekansı bulması gerekir, başarı için şuurun ve farkındalığın üst düzeyde olması ve içsel süreçlerin ve gelişimin tamamlanmış olması gerekmektedir.
Rusyada yapılan çalışmalarda ezoterik ve spiritüel kişilerin söylediği gibi insanları sesle programlamanın mümkün olduğu tespit edilmiştir. Bu işlem DNA nın kelimelerle etkilenerek yeniden programlnması şeklinde yapılabilmektedir. Benzer çalışmalar Batıda farklı bir yolla yapılıyor. Bazı genlerin kesilip çıkartılması veya başka DNA lardan alınan genlerin eklenmesi yoluyla yapılmaktadır ki bu işlemin yan etkileri olmaktadır. Sesle yapılan programlamada ise DNA üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığından, yalnızca olan yapı yeniden programlandığından, yan etkiler oluşmamaktadır.
Bu iki işlem arasındaki temel farklar; Batıdaki DNA araştırmalarının, yalnızca protein üreten kısım üzerinde yoğunlaşması, ki bu bölüm DNA nın tamamının yalnızca % 10 dur, bakiye kısmın ise bu işlemle herhangi bir alakası olmadığı düşünüldüğünden kapsam dışına bırakılmıştır.
Rusya’da ise tabiatın israftan yana olmayacağı düşüncesinden kaynakla, Batının aksine araştırmalar % 90’lık bölüm üzerine yoğunlaştırıldı. Bulgular, insanların kullandığı dillerdeki aynı kurallara sahip bir yöntemin takip edildiğini syntax, semantik ve gramer kurallarının nerdeyse aynen uygulandığını tespit ettiler. Ayrıca, bilgi depolama dışında bilgi iletişiminin de yapıldığı tespit edildi. Rus Biofizikçi ve meloküler biyolog Pjotr Garjajev ve ekibi DNA nın lazer radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalıştığını tespit ettiler. Bilim insanları, bazı ses frekanslarını bir lazer ışınına module ettiler, bu da DNA frekansını dolayesi ile genetik bilgiyi etkiledi.
Batıda araştırmacılar DNA strandlerinden genleri kesip çıkardılar ve başka yerlere yapıştırdılar, ama Rus bilim insanları radyo frekans cizhazları geliştirerek genetik bozuklukları tamir etme yoluna gittiler. Hatta, DNA nın bilgi desenini yakalayarak başka bir DNA ya aktardılar ve böylece kurbağa embriyonlarını salamander embriyonuna dönüştürdüler. Gen çıkarma ve ekleme işlemlerindeki yan etkiler ve/veya uyumsuzluklar bu işlem esnasında yaşanmadı.
Buna ilave olarak Rus Bilim insanları DNA nın boşlukta farklı özellikler gösterdiği, manyetize solucan / kurt delikleri ürettiğini tespit ettiler. Bunlar kara deliklerin bıraktığı ve Einstein-Rosen köprüleri olarak isimlendirilenlerin mikroskopik benzerleridir. Evrendeki bu kurt deliklerine giren bir şey olağanustü çekim kuvvetinin etkisi ile tüneli öbür tarafında büyük bir hızla dışarı atılır, burası başka bir boyut veya paralel bir evrendir. DNA ise, bilgi parcacıklarını bu kurt delikleri vasıtası ile şuurumuza gönderir. Bu hiper iletişim durumlarını insanlar telepati, altıncı his, kanal bilgileri veya ilham dedikleri olağanüstü algılamalar olarak tanımlar.
Rusyada yapılan araştırmalarda DNA örneklerinin laser ışını ile aydınlantıldığında belirli bir dalga formu oluştuğu gözlendi, ancak ilginç olan DNA örneğinin çıkarılmasında sonra dahi bu dalga formunun bir süre daha oluşmaya devam ettiği görüldü ve buna haylet DNA etkisi denildi. Buna neden olarak da evrenden gelen enerjinin kurt deliklerinden akmaya devam etmesi olarak düşünüldü. Benzer bir durum şifacı ve medyumlarda da görülür, bazen bu kişilerin çevresinde elektro manyetik bir alan tespit edilir, bu o insanların sağladığı hiper iletişimden kaynaklanmaktadır.
Kurt delikleri dengesizdirler ve genelde saniyenin dörtte biri gibi bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ve ender olarak kurt delikleri kendilerini daha iyi organize ederler ve vakum oluştururlar, orda yer çekimi elektriğe dönüşür. Bu vakum alanları ışın yayan iyonize gaz toplarıdır ve yüklü miktarda enerjileri vardır. Bu toplar pek çok insan tarafından görülmüştür, kısa ve uzun süreli meditasyonlar esnasında toplar veya hızla kayan ışık kümeleri görmek olağan bir durumdur. Bu durum yer çekimi ve anti yer çekimi kuvvetleri ile ilgilidir ve dengeli kurt deliklerinin evrendeki enerjilerle hiper iletişim halinin görünür halidir, ancak bizler bu hiper iletişim aracılığı ile hangi şuur formlarına ulaşabileceğimizi bilemiyoruz, hiç olmazsa şimdilik.

Bu yazı “Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi” Çetin Bal – Denizli sitesinden özetlenmiştir.

Hızlandıkça hızlanıyoruz

Eğer Çin’de yaşayan, milyonda bir rastlanan biri olsaydınız
Tam sizin gibi 1.300 kişi daha olurdu.
Çin yakında dünyada İngilizce’nin en çok konuşulduğu ülke olacak.
Hindistan nüfusunun en yüksek IQ’lara sahip yüzde 25 ‘lik bölümü,
Birleşik Devletler’in nüfusundan daha fazla
Tercümesi: Hindistan’daki iftiharlık çocuk sayısı Amerika’daki çocukların sayısını aşıyor.
Biliyor muydunuz?
2010’da en çok rağbet görecek 10 meslek, 2004’de mevcut değildi.
Öğrencileri henüz var olmayan meslekler için hazırlıyoruz
Daha icat edilmemiş teknolojileri kullanarak,
Şu an varlığından bile haberimiz olmayan sorunları çözsünler diye.
ABD Çalışma Bakanlığı, bugün öğrenim çağında olanların toplam 10-14 kez iş değiştireceğini öngörüyor,
38 yaşına gelinceye dek.
Her dört çalışandan biri, bir yıldan az süredir halihazırdaki işvereni için çalışıyor.
İki çalışandan biri ise, beş yıldan az süredir.
Biliyor muydunuz?
Amerika’da geçen yıl evlenen her sekiz çiftten biri internette tanıştı.
MySpace’de 200 milyonun üzerinde kullanıcı var.
Eğer MySpace bir ülke olsaydı, dünyanın beşinci büyük ülkesi olurdu.(Endonezya ve Brezilya arasında)
İnternete geniş-bant giriş sıralamasında 1 numaralı ülke Bermuda.
ABD 19uncu.
Japonya 22inci.
Biliyor muydunuz?
Üssayılar çağında yaşıyoruz.
Her ay Google’da 31 milyar arama yapılıyor.
2006’da bu rakam 2.7 milyardı.
Bu kadar soru nereye gidiyordu G.Ö.?(Gugıldan Önce)
İlk ticari SMS 1992’nin aralık ayında gönderildi.
Şimdi, her gün gönderilip alınan SMS’lerin sayısı, gezegenin toplam nüfusunu aşıyor.
50 milyon kişilik bir pazara ulaşmaları kaç yıl aldı:
Radyo 38 yıl,
TV 13 yıl,
İnternet 4 yıl,
iPod 3 yıl,
Facebook 2 yıl.
1984’de internet erişimi olan aletlerin sayısı 1.000 idi.
1992’de 1.000.000,
2008’de 1.000.000.000.
Biliyor muydunuz?
İngilizce yaklaşık 540.000 kelime içeriyor,
Shakespeare’in dönemimde olduğundan hemen hemen 5 kat daha fazla.
Tahminlere göre New York Times’ın okurlarına bir haftada aktardıkları,
18. yüzyılda yaşayan birinin hayatı boyunca karşılaştığından daha fazla bilgi içeriyor.
Bu yıl tahminen 4 exabit (4.0 x 1019) özgün bilgi üretilecek.
Yani geride kalan 5.000 yılda üretilenden daha fazla.
Yeni teknik bilgilerin miktarı her iki yılda bir ikiye katlanıyor.
4 yıllık bir teknik öğrenim görmeye başlayan bir öğrenci için bunun anlamı şu;
Okulun ilk yılında öğrendikleri şeylerin yarısı, üçüncü yıla geldiğinde çağdışı kalacak.
NTT Japan, tek bir elyafından saniyede 14 trilyon bit veri aktaran bir fiberoptik kabloyu başarıyla test etti.
Bu, 2660 CD ya da saniye başına 210 milyon telefon görüşmesi demek.
Bu rakam halen altı ayda bir üçe katlanıyor ve önümüzdeki 20 yıl boyunca böyle gitmesi bekleniyor.
2013 yılına kadar, insan beyninin bilgi işleme kapasitesini aşan bir süper bilgisayar inşa edilecek.
Beklenti o ki, 2049 yılına gelindiğinde, 1000 dolarlık bir bilgisayar tüm insan soyunun bilgi işleme kapasitesine galebe çalacak.
Biliyor muydunuz?
Siz bu yazıyı okurken
Amerika’da 67 bebek doğdu,
Çin’de 274 bebek doğdu,
Hindistan’da 395 bebek doğdu.
Ve 694.000 şarkı yasadışı indirildi.
PEKİ BÜTÜN BUNLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Araştırma ve Orijinal Tasarım: Karl Fisch, Scott McLeod, Jeff Brenman
Çeviren: Yenal Yergün
Kargart Dergisi Şubat 2009

Gerçekten de bütün bunlar ne anlama geliyor? Yukarıdaki yazı internet dolaşımında olduğundan muhtemelen kimse için yeni değil, fakat soruya cevap bulmak zor. Tabi cevaplar çok muhtelif olacaktır.

Örneğin benim dikkatimi çekenler ilk etapta:

  • Hindistandaki yüksek zekalı kişileri yabana atmayın!

  • Çin, ingilizce konuşan en büyük millet olduğuna göre, Dünya bazında global bilgileri en çok onlar işleyebilecek demektir.

  • Eğitimin hızı, değişimin hızını yakalayamıyor. Bu demektir ki eğitim sistemi revize edilemiyor.

  • Terminatör gerçek olma yolunda, belki o henüz ortaya çıkmamış olan mesleklerden çoğu bu konu ile ilişkili olabilecektir.

  • “Sahip olma” isteği ve coşkusu yakında tamamen rafa kalkacak; çünkü  ben ve öteki arasına sınır koyamaz olacağız.

  • Çılgınca hızlanmayı, çılgınca yavaşlama takip edebilir, hangi biçimde? Bilmiyorum, uydurabilirim 🙂

Şamanın Yolu

Aşağıdaki yazı antropolog Michael Harner’in “Şamanın Yolu” (maalesef kitap piyasada mevcut değil) kitabından alıntıdır. M. Harner antropolog olan ve şu andaki en önemli şamanlardan biridir.

Kitap için CC nin yorumu
“Muhteşem, büyüleyici… Harner gerçekten ne hakkında konuştuğunu çok iyi biliyor.”
– Carlos Castenada-

Sevgiler & Selamlar

Aki

ŞAMAN TRANSI

Şaman transı: kutsal, ilahi sahaya doğru açılan bir şuur deneyimidir. Buna yolculuk denir.
Şaman tipi transa Orta Asya ve Sibirya halklarında, Amerika yerli kabilelerinde, Kiwai papularında, Borneo Dayaklarında ve Avustralyalılarda rastlanır.
Şaman tipi trans ilkel toplumlardaki tek trans biçimi değildir ancak en olgun biçimidir.
Trans tarihsel süreci içinde ele alındığında ilkel denilen toplumlardaki ilk aşamasında henüz kollektif bir biçim kazanamamıştır. Şamanın mistik extazı (kendinden geçme çoşkunluk hali) bireysel bir davranıştır.

Transın kollektif bir biçim kazanması için organizatör bir kişinin aktif müdahalesi gerekir.
Bu kişinin transa hakim olması transın sorumluğunu üstlenmesi ve transı organize etmesi gerekir işte bu noktada transın iki biçiminden tahakkümcü biçimine geçilir.

Transa -açılmış şuur- öteki şuur, ikinci şuur halin diyebiliriz. W. James ikinci şuur halini şöyle açıklar -Bizim olağan, uyanık şuur halimiz yalnızca bir şuur tipinden ibarettir. Oysa bizde potansiyel halde, son derece farklı şuur biçimleri mevcuttur. Hayat onların varlığı akla bile getirmeden geçirilebilir. Ancak gereken uyaranlar sağlandığında bu haller oryaya çıkar. Bunlar tam olarak bilemediğimiz sahalarla uyum içinde olan o sahalarda tatbikat yapan şuur tipleridir. Kainat bütünlüğünden bu diğer şuur tiplerini bir kenara bırakarak söz etmek abes olur. Toplumumuzun bir kenara atıp bu ikinci şuur hallerini uyuşturucu kullananlar ressamlar şairler vs. keşfetmektedirler.

EKSTAZ USTASI ŞAMAN

Şamanizm her şeyden önce Sibirya ve Orta Asya’ ya ait tinsel bir fenomendir Sözcük bize Rusça aracılığı ile Tunğuz Şamanlarından gelmiştir. Kuzey ve Orta Asya’nın uçsuz bucaksız topraklarında, toplumun dinsel büyüsel yaşamı Şaman’da yoğunlaşır.

Şamanın niteliklerinden biride büyücülüktür, ama her büyücü Şaman olarak nitelenemez Bu husus Şaman’ın şifacılığı konusunda da kendini gösterir Her kabile hekimi şifacıdır, ama Şaman kendine özgü bir metot kullanır. O, trans sırasında ruhu göğe yükselmek yada cehennemi mekanlara inmek üzere bedeninden ayrılan bir trans uzmanıdır.

Şamantik transın bir tanımı da -ruhsal yolculuk-tur.

Şamanizm’i posesyon ile karıştırmamak gerekir. Karışıklığın sebebi, her iki sistemde de dinsel transın mevcut olmasıdır. Tezahürler her iki sistemde de dinsel fenomenler düzeyinde özellikle psikobiyolojik ve nürofizyolojik düzeyde birbirlerine çok benzemektedirler. Ne var ki, bu iki sistemin yapıları son derece farklıdır. Posesyonda söz konusu olan, kişiyi tamamen emri altına alan ve sujenin yerine geçen bir ruh kavramı, Şamanizm’e tümüyle yabancıdır. Farklılık ilahlarda, ruhlarda, demonlarda trans yoluyla kurulan bağlantıda kendini gösterir.

Şaman ruhlara hakim olur: yani bedensizlerle, demonlarla ve doğal ruhları ile onların araçları haline gelmeksizin bağlantıya geçerler. Ama posede şamanlar da yok değildir. Ancak bunlar istisnaları oluştururlar.

Şamanın transında posesyon söz konusu değildir. Şaman beenini bir başka ruha kullandırtmaz. Şamanın transı kendi başına yaptığı bir şuur deneyimidir. Bununla beraber şaman, gerektiğinde bir ruhla onun posedesi olmadan bağlantı kurabilmektedir.

Şamanların belirlenmesinin başlıca iki yolu vardır:
Şaman mesleğinin veraset yoluyla intikali.
İçte kendiliğinden duyulan -tanrısal çağrı yoluyla- seçilme.

Seçilme şekli ne olursa olsun her şaman ikili bir eğitimden geçtikten sonra şaman olur.
Extatik eğitim (rüyalar, trans vs..)
Geleneksel Eğitim (şaman teknikleri, ruhların isim ve fonksiyonları, kabilenin mitolojisi vs..)
Ruhların ve yaşlı şaman ustalarının üstlendiği bu ikili eğitim bir inisiyasyondur. Şamanı sıradan bir insan olmaktan çıkaran, toplunun itibar ettiği bir kişi haline getiren bu inisiyasyon eğitimdir.

ŞAMAN-IN HASTA TEDAVİSİ

Şaman dizleri üzerinde kendi güç şarkısını söylemeye başlar ve emme işleminde kendisine yardımcı olacak ruhları çağırır. Aynı zamanda içinde kum ya da su olan hastadan çıkarttıklarını tükürmek için hazırladığı sepet ya da kabı kendisine doğru çeker. Çıngırağını hastanın üzerinde sallayarak güçlüce sarkı söyler ve kendisine emme işleminde yardım edecek ruhları çağırmak için konsantre olur. Diğer grup üyeleri de bir çember oluşturarak onun çabasına güç şarkısını söyleyerek katkıda bulunurlar. Şaman hastanın içindeki zararlı, istilacı güçlerin yerini bulmalıdır. Bunun için bir kehanet tekniği kullanır. Gözleri kapalı olarak elini hastanın bedeni ve kafası üzerinde ileri geri gezdirir, hastanın bedeninin belirli bir yerinden gelen özel bir ısı, enerji, titreşim hissi olup olmadığını yavasça keşfeder. Bir başka teknikse herhangi bir titreşimi hissetmek için hastanın üstünden bir tüy geçirmektir. Şaman belirli yeri hissettiğinde ya sessizce ya da şarkıyla çıngırağını hastanın üzerinde aynı tempoda çalarken iki yardımcı ruhu çağırır. Gözleri kapalı olarak yardımcıların yaklaştığını gördüğünde Şaman onlardan ağzının içine girmelerini ister. Onlar burada Şamanın hastadan emeceği güç istilasını hapsedecek ve içlerine alacaklardır. Ve Şaman hastanın bedeninde zararlı istilayı hissettiği yeri bütün gücüyle emer. Bu elbisenin üzerinden yapılabilir ama elbisenin o bölümünü açmak ve deriyi fiziksel olarak emmek çoğunlukla daha etkilidir. Şaman bu işlemde gördüğü kötü yaratığın ağzından ve boğazından geçerek midesine gitmemesi için çok dikkatli olmalıdır. Eğer kazayla onu yutarsa onu çıkartmak için başka bir emen Şamanın yardımı istenir. Bu Şamanların partnerlerinin olmasını istemesinin başka bir nedenidir. Şaman gerekli olduğu kadar tekrar tekrar emer ve kuru kusar. Bunu bazen istemsiz şiddetli bir öğürmeyle yaparlar. Şaman her kuru kusuştan sonra işlemi yineleyecek kadar güçlü olana kadar konsantrasyonunu güç şarkısını söyleyerek ve yardımcı ruhlarını canlandırmak üzerine odaklanarak yeniler. Bu devreleri elini hastanın üzerinde ileri geri hareket ettirdiğinde ısı, enerji ya da titreşim yayıldığını hissetmeyene kadar sürdürür.

Diğer bir yöntem ise tütün tuzaklarıdır. İstilacı ruhların tütünden zevk aldıklarına ve ona çekildiklerine inanılır. Bu yöntemde tütün paketleri ya da içinde tütün olan minyatür bez keseleri kullanılır. Yerde ya da bir zeminde yatmakta olan hastanın etrafında tütün paketlerinden çember yapılır sonra saman zararlı güç istilasını hastadan çıkartmaya çalışır, zararlı güçler hasta bedenden çıkıp tütünlere geçer ve bu çalışma bittiğinde tütün paketleri bir top halinde yuvarlanır ve derhal uzak bir yere götürülür. Orada top açılır ve tütünler ağaç dallarına asılır. Böylelikle ruhlar zarar verebilecekleri insanlardan uzak bir yere dağıtılmış olur.

Başka bir yöntemse Şamanın hastanın hastalığıyla özdeşleşmesidir fakat tehlikelidir çünkü bu yöntemde Şaman hastaya zarar veren güçleri kendi üzerine almaktadır. Şaman önce hastayla hastalığı ile ilgili konuşur acısını, hissettiklerini kendi içinde hissetmeye başlar. Sonra hasta gibi olmanın nasıl birşey olduğunu, hastanın yaşama bakışının nasıl olduğunu ve hastanın sorunlarının, umutlarının neler olduğunu öğrenmeye çalışır. Şaman kendisini duygusal olarak hastayla özdeşleşebileceğinden emin olduktan sonra sağaltım çalışmasına başlamaya hazırdır. Bu noktada hasta ve Şaman insanların yerleşmemiş olduğu bir araziye gider. Şaman çıngırağı ve güç şarkısıyla koruyucu ruhunu ona yardımcı olması için uyandırır. Hasta bu aşamada onun arkasında sessiz durur. Şaman kendini güçlü hissettiğinde o ve hasta yavasça elbiselerini çıkartarak değiştirirler.

Saman hastanın elbiselerinin her bir parçasını giydikçe hastanın ağrılarını ve dertlerini üzerine almak ve hastanın kişiliğini almak üzerine konsantre olur. Şaman son giysi parçasını giydiğinde artık hasta olduğunu hissetmeye başlamalıdır. Şaman ve hasta çıngırak eşliğinde dans eder. Hastanın tamamen iyileştiğini hissedene kadar elini hastanın üstünde tutar. Eğer çalışma doğru yapılmışsa Şaman hastalık ya da acı dalgalarının üzerinden geçtiğini hisseder yani bir nevi katalizörlük yapmış olur. O anda Şaman 100 metre kadar koşar, durur ve kollarını öne doğru uzatır tüm kuvvetini hastaya acı veren ve şimdi kendi üzerinde olan istilacı gücü atmaya odaklar ve bu zararlı gücü gökyüzüne uzağa fırlatır. Şaman bu işlemin bitişini hastanın derdinin ve kişiliğinin kendi bedeninden alınması hissiyle bilir.

Şamanizm günümüzde Türkler ve diğer Orta Asya halklarının hayatını değişik oranlarda etkilemeye devam etmekle birlikte halen Orta Asya-da başlı başına bir din olarak devam etmektedir. Tatarların bir kısmı özellikle Hakasya Türklerinin hemen hemen tamamı Şamanisttir. Günümüzde Rusya, Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan gibi ülkelerde Şamanist topluluklara rastlanmaktadır. Sayıları gittikçe azalmakla birlikte günümüzde yaklaşık 650.000 kadar Şaman olduğu tahmin edilmektedir.

(Kaynak:Şamanın Yolu – Michael HARNER)
(Çeviri:Gizem Memiç)

YouTube a erişebiliyorsanız M. Harner’in 6 dakikalık bir şifa seansını http://www.youtube.com/watch?v=fqOiqpj9D9s linkinden izleyebilirsiniz.
Erişiminiz yoksa;
1) http://vtunnel.com sitesine girip “Enter a URL to browse the internet securely” yazan bölümün altındaki kutuya yukardaki adresi yazabilir/kopyalabilir ve erişim sağlayabilirsiniz.
2) Hotspot Shield programını http://anchorfree.com sitesinden indirip çalıştırdıktan sonra tüm yasaklı sitelere doğrudan erişim sağlıyabilirsiniz (ben bunu kullanıyorum)

Farketmez

LİNDA: Sevgili Tobias, bizim sadece oyun oynadığımızı söylemeye nasıl cesaret edersin, sanki oynadığımız oyunlarla senin hiçbir ilgin yokmuş gibi. Geçen ay dedin ki, “İçinizde onu seçen ve onu bir gerçeklik haline getiren bir şey var.” Bize, yapmamız gereken tek şeyin Şimdi ânında berrak/net, bilinçli bir seçim yapmak olduğunu ve gerçekliğimizi böyle yarattığımızı, defalarca söyledin. Bu bir oyun.

Biz, artık bize hizmet etmeyen eski inançlarımızı salıvermeyi seçtik. Peki o zaman içimizdeki bu şey ne? Görünen o ki, onun üzerinde hiçbir kontrolümüz yok, ve o bir şekilde bizim onayımız olmadan gerçekliğimizi yaratma gücüne sahipse, ben ona ruhsal benliğimiz diyeceğim. Kendi gerçekliğimizi seçebileceğimizi söyleyen yeni bir inancı benimsemeyi seçmemiz, oyunun ta kendisi, çünkü resmi seçimleri yapan ve böylelikle gerçekliğimizi yaratan, ruhsal benliğimiz. Açıkça görülüyor ki, ruhsal benliğimiz, bizim salıverdiğimiz eski inançlarımızdan (yola çıkarak) yaratmayı seçiyor.

Saint Germain, yükseliş işlemimizi bitirmek ve Üçüncü Çemberimize gitmek, yalnızca bir seçim meselesi, dedi. Ben bu seçimi bir yıl kadar önce yaptım, ve şimdi neden kendi gerçekliğimin gerçek yaratıcısı olmadığımı görebiliyorum. Evet, bu oyundan bıktım, keşke sekiz yıl öncesine gidebilseydim de bize söylediklerinin tümünü unutabilseydim. Ama ben bu yeni inançları bırakıp, gerçekliğimin herneyse o olmasına izin vereceğim. Eğer Üçüncü Çember varsa bile, oraya gitmek bir seçim meselesi değil. Ve bu, 2000 yılı aşkın bir zamandır bu yükseliş sürecinde neden takılı kaldığımızı açıklıyor. Biz kendi gerçekliğimizi yaratıyoruz, ama kendimizin bilinçli yanına göre, bu içerdeki bir şeyden kaynaklanıyor ve BİZ bir seçime sahip değiliz. Tobias, ne büyük bir hayal kırıklığı içinde, ne kadar sinir olduğumuzu gerçekten anlamıyor musun?

TOBIAS: Gerçekten. Ve biliyor musunuz, farketmez. Gerçekten etmez. Kesinlikle farketmez, demek istiyorum.

Şimdi, gerekli saygıyı göstererek ve büyük bir sevgiyle – ha, biliyorsunuz, ben bunu söylediğim zaman bir şeylerin geleceğini biliyorsunuz – bir oyun söz konusu, kesin oyun ve bu harika bir oyun ve farketmez. Ama oyun şu, “Ben kendimi ruhumdan ayıracağım. Ruhumu başka bir yerlere yerleştireceğim ve onun – sizin deyiminizle – güç sahibi olmasına izin vereceğim. Onun yaratıcı olmasına izin vereceğim ve ben de küçük insan olma oyununu oynayacağım. Tanrı’dan ve Tobias’tan ve Saint Germain’den ve ruhumdan taleplerde bulunacağım, ama kimse dinlemiyor oyununu oynayacağım. Ben, ‘kuklacının oynattığı iplerin ucundaki kuklayım’ oyununu oynayacağım.”

Ve bu parlak bir oyundur. Güzel bir oyundur aslında, çünkü, bir seçime sahip olmadığını, mutlak/egemen bir varlık olmadığını, kendi yaratılarına hükmedemediğini hissetmenin nasıl bir şey olduğunu görmenizi sağlar. Tıpkı Saint Germain’in ya da ben, Tobias’ın, ya da Kuthumi’nin öyküsünde, her birimizin kendi farklı zindanımızda sıkışıp kalmamız gibi. Sıkışıp kalmamıza izin vermek, gerçekliğimizle ilgili söz hakkına sahip değilmişiz gibi davranmak, o gerçekliği ve o bilinci başka insanlara ve hükümetlere ve tanrılara ve kimbilir daha kimlere devretmek, ne muhteşem bir oyundu. Hepimiz bu oyunu oynadık.

Biz tutsak olma hissinin neye benzediğini biliyoruz, çünkü bir gün “Farketmez” dedik. Çünkü bir gün Saint Germain, “Bir dakika. Ben 100.000 yıldır bu kristalin içindeyim – bu biraz aptalca. Aslında biraz gerzeklik” dedi. Saint Germain yükselişe bu kısa yolu kullandı. Ama, sevgili varlıklar, çıkış yolu için yırtındıktan sonra, ve öfkeyle oradan çıkmaya çalıştıktan sonra, nihayet ona dank etti, ve nihayet dedi ki, “Farketmez. Kendimi buraya ben soktum, ben çıkartırım.” Kendi insan benliğiyle ruh benliği arasındaki ayırım oyununu oynamaktan vazgeçti. Ve şu anda hepinizi, tüm yanıtlara sahip olan ruhunuzun başka bir yerlerde olmasıyla ilgili oyunu oynamaktan vazgeçmeniz için cesaretlendiriyorum. O sizsiniz.

Tanrısallığın tanımı nedir, biliyor musunuz? Siz, Şimdi ânındaki Siz, yaratılarını deneyimleyen Siz. O, başka bir yerlerde var olan o büyük melek değildir, tabii siz onu oraya oturtmadıkça. O, siz kendinize yeterince değer verene ve onu alıp kabul edecek hale gelene kadar, uzaklardaki bir boyutta var olan o mükemmelliğin karmaşık hali değildir, tabii siz onu oraya oturtmadıkça.

Aslında tanrısal olan, şu andaki sizdir. Bir yanınız bunu kabul etmek istemiyor, çünkü tanrısalın debdebeli olmasını istiyorsunuz. Değildir. Değildir. Bu bir yanılsamadır. Sizin tanrısallığınız basittir, yalındır. Tanrısallığınız çok zarif bir biçimde yalındır. Nasıl debdebeli olabilirdi ki? Büyük ya da karmaşık nasıl olabilirdi? Sizden daha büyük nasıl olabilir?

Tanrısallığınız, sizin en inanılmaz parçanızdır. Ve o oradadır. Sizin bir parçanızdır. O sadece içinizde değildir. Etrafınızda dolaşıp durmuyor. O sizdir, ve istediğiniz an hissetmeniz ve deneyimlemeniz için oradadır.

Bu soruyu soran kişi muazzam bir öfkeden geçmiş, muazzam bir kurban olma hissinden geçmiş, muazzam bir “Ben kontrol edemiyorum ve kahretsin, etmek de istemiyorum” oyunu oynuyor. Bu soruyu soran kişi bu oyunu oynuyor, ama bir dolu başka Şambra da oynuyor, çünkü ben bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Bu soruyla nasıl bağlantı kurabildiğinizi, ona nasıl şefkat duyabildiğinizi biliyorum, çünkü siz de aynını hissettiniz. Bu oyunu istediğiniz kadar, oyun olmasını istediğiniz sürece oynayabilirsiniz.

Ben sizi bunu yapmanız için cesaretlendiriyorum. Sorun kendinize, “Oyun oynamayı kesersem, neden vazgeçeceğim? Neden vazgeçmem gerekecek?”

Kurban olma oyununu, ‘kendi ruhlarının ve Tanrı’nın başka bir yerde olması’ oyununu oynayanlar, zayıflık ya da acizlik denen şeyden vazgeçerler – yani suçu başkalarına atmaktan, kontrole sahip olmadığınızı hissetmekten, ki bu, deneyimlemesi çok ilginç bir şeydir, vazgeçerler. Ve bu oyunu oynamaktan ansızın vazgeçerseniz, gerçekten seçimlerinizin sorumluluğunu almak zorunda kalırsınız.

Birçoğunuz ruhunuzla çatışıyorsunuz ve ruhunuz da sizinle çatışıyor. Bu oyunu siz kurdunuz. Ha, gerçekten, temelde ruhunuzun kararması ya da lekelenmesi mümkün değildir. O, yok edilemez ya da çarpıtılamaz. Kirletilemez. Ama siz onun bu hallere girebileceği oyununu oynayabiliyorsunuz. Onun size sırtını dönebileceği oyununu oynayabiliyorsunuz, çünkü onun bunu yapmasını istiyorsunuz. Sizinle ruhunuz ve tanrısallığınız arasındaki uçurum o denli büyük ki, asla ona ulaşamayacağınız oyununu oynayabiliyorsunuz. Bunu oynayabliyorsunuz. “Ben bir seçim yaptım ve işe yaramadı” oyununu oynayabilirsiniz. Elbette işe yaramadı, çünkü siz onun işe yaramasını istemiyorsunuz.

“Ben çıkacağım; Ben gideceğim/öleceğim” diyen oyunu oynayabiliyorsunuz, ama aslında gitmek falan istemiyorsunuz, anlıyor musunuz. Kendiniz için oluşturduğunuz ikilemlere bir bakın. Kendiniz için oluşturduğunuz deneyime bir bakın. Başkalarını suçlayabilirsiniz, bizi suçlayabilirsiniz, ama sizi buna yine sizin bulaştırdığını, bunu sizin yarattığınızı fark ettiğinizde, ancak siz ve sadece siz bu yaratıyı silebilirsiniz. Ben, Tobias, bir anahtara sahip değilim. Kuthumi, yanılsamalarınızın gizli şifresini bilmiyor. Ve Saint Germain, sizi kendi gizeminizden, kendi yanılsamanızdan çıkartacak tek bir sır bilmiyor. Yalnızca siz (biliyorsunuz).

Ve derin bir nefes alabildiğinizde, “Ah, artık farketmez. Kendimi öylece bırakıvereceğim. Yarattığım şeyi sileceğim” diyebildiğinizde, o zaman, sevgili varlıklar, aydınlanırsınız. “Tanrısallık denen bu şey, Ben, Benlik Tanrısı, ben burada ıstırap çekerken muhteşem bir boyutta yaşayan çok ünlü bir yaratık değil” diyebildiğinizde, tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.

Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, farketmez.

http://kirmizicember.org/2009/03/07/saud-8-%e2%80%9cfarketmez%e2%80%9d/#more-411