Kurgu-bilim ya da Bilimkurgu

Bileşik kelimelerle ilgili dilbilgisi kuralını hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım ilk kelime ikincinin anlamını netleştirmek üzere birleşmiş oluyordu. Yani birinci, ikinciyi tamlıyor.

Bu durumda hepimizin bildiği Bilimkurgu; bilimin kurguyu tamladığını gösteriyor.

Sözlükteki anlamı şu: Çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan film, roman vb.

Evet evet bunun anlamını biliyorum, çok da güzel örnekleri var.

Peki bileşik kelime ters dönseydi nasıl olurdu diye geldi az önce aklıma; kurgubilim…

Bu durumda tarif de ters dönerdi, yani; düş gücü verileriyle oluşan bilim!

Bilimi kurguladığımızı hiç düşünmüş müydünüz?

Bunlar pekala tavuk-yumurta döngüsü olabilirler. Birbirlerini dölleyerek oyunu varediyorlar. Eril bilim, dişi düş gücüyle her seviştiğinde bir bebeğimiz oluyor.

21/10/2005 ·Günlük

-Anasının Karnından Dizisi-

On Bilimkurgu teknolojisi

Teknoloji şirketlerinin tüm tüketiciler dilediği halde vermediği ya da veremediği, bilim-kurgu filmlerinde görülen birçok yüksek teknoloji ürünü bulunuyor.

İngiliz teknoloji sitesi Itpro’nun derlemesine göre, tüketicilerin kullanmak isteyip de alamadığı 10 bilim-kurgu teknolojisi şöyle:

1 – Kol saati biçiminde görüntülü telefon

Metropolis, DangerMouse, Austin Powers filmlerinde görüldü. Bu teknoloji çoktan bazı mobil cihazlarda uygulansa da, tüketicinin saat
şeklinde bir cihazda bunu isteyip istemediği önemli sorun.

Eğer uygun şebeke bağlantısı sağlanırsa, insanların görüntülü telefon konuşmaları yapmaları mümkün. Hatta bir şirket saat şeklinde mobil telefon da üretti.

Skype bir süre önce, teknolojiye uygun cihaz gerekse de bedava görüntülü telefon konuşması hizmeti vermeye başlamasına karşın, mobil cihazla görüntülü telefon konuşması yapmak hala çok pahalıya geliyor.

Ayrıca insanlar özellikle bir yabancıyla, mobil cihazlarında yüz yüze konuşmayı pek istemiyorlar.

2- Jet yeleği

The Rocketeer, Iron Man, Astro Boy, Thunderball, Minority Report filmlerinde görüldü.

Bilim-kurgu özellikle filmlerde jet yeleği fikrini severken, Naziler’in çalışan bir jet yeleği geliştirdikleri dedikodularıyla birlikte günümüz teknolojisi, bunun askeri veya sivil ulaşım biçiminde kullanımına uzak görünüyor.

Bugünün teknolojisiyle jet yeleklerinin günlük ulaşımda pek de fazla kullanım imkanı bulunduğu görülmüyor.

3 – Işınlama

Uzay Yolu ve Sinek filmlerinde görüldü. Bilim-kurgunun başlıca ürünü ışınlamaya göre, birisi bir yerden bir yere  ancak atomları taşınarak ışınlanabilir. Ancak fizik kurallarına göre, taşınacak çok büyük miktarda atom bulunmasından ve birini bir yerden bir yere göndermek için çok büyük miktarda veri depolanması gerektiğinden bu son derece zor bir iş.

Bu mümkün olsa ve diğer kopya kendisini tüm düşünceleri ve hatıralarıyla tam olarak yaratabilse bile orijinal kopyaya ne yapılacağı önemli bir sorun. Orijinali veya diğer kopyaları imha etmenin de pek iyi bir çözüm olmadığı anlaşılıyor.

4 – Süper akıllı robotlar

Terminator’ler, Robocop, AI, The Matrix filmlerinde görüldü. Tüm dünyada şu anda bilim-kurgunun ana teması akıllı robotları geliştirmek için bir yarış başlasa da, bu, kısa vadede gerçekleşecek ya da düşünüldüğü şekilde olacak gibi görünmüyor.

Honda, Asimo isimli bir robot yaratırken ve sanayide robotların kullanıldığı görülürken, şu anki robotlar hala ilk safhada bulunuyor ve bir robot araştırıcısının söylediği gibi ilk robot polis memurunun ancak 75 yıl sonra ortaya çıkabileceği düşünülüyor.

5 – Lazer silahları

Yıldız Savaşları, Uzay Yolu filmlerinde görüldü. Bilim-kurgunun bir başka ana ürünü lazerler, bilim, tıp ve diğer teknoloji uygulamalarında, örneğin CD’lerde genel kullanım alanı bulurken, bu teknoloji daha çok askeri amaçlı kullanılıyor ve ABD ile İsrail hükümetleri tarafından geliştirilen “Tactical High Energy Laser” ile gerçek yaşamda örneği görülebiliyor.

Filmlerde görülen lazer tabancaları ise biraz gerçeğe uymuyor. Filmlerdeki lazer tabancaları güç kaynağı yok gibi görünüyor ve gerçekte bu silahlara enerji yüklenmesi gerekirken, modern mobil teknolojisi, yeterli gücü sağlayamıyor.

6 – Klon insanlar

Gattaca, The Sixth Day, Blade Runner, The Boys from Brazil filmlerinde görüldü.

İnsan klonlama olasılığı gerçek yaşamda konuşulur ve bilim-kurgu filmlerinde uzun bir süredir görülürken, teknolojideki ilerleme bunu her zamankinden daha olası kılıyor.

Dolly, bir yetişkin hücreden klonlanan ilk memeli oldu ve bundan sonra aynı süreçle başka hayvanlar da klonlandı. İnsan klonlamak ise, etik ve bilimsel tartışmalardan ötürü geleceğe yönelik büyük bir adım olarak görülüyor.

7- İleri teknoloji hologramları

Red Dwarf, Uzay Yolu, Yıldız Savaşları filmlerinde görüldü. Kredi kartları, kimlik kartları ve ehliyetlerde görülen ve bazen lazer
 kullanılarak yapılan hologramların daha etkileyici olan bilim-kurgu versiyonlarındaki 3 boyutlu olanına henüz günümüz teknolojisi ulaşamadı. Ancak yakın gelecekte, mobil cihazlar tarafından oluşturulan iki boyut projeksiyon şeklindeki hologramlar piyasaya çıkacak.

Mobil cihaz üreticileri uzun bir süredir, her zaman yanımızda olan cep telefonlarıyla görüntü yansıtabilecek bu teknoloji üzerinde çalışmalarını
 sürdürüyorlar.

8 – Kendi giden ve uçan arabalar

Blade Runner, 5. Element filmlerinde görüldü. Çocukların fantazilerine süsleyen, havada kendi kendine giden uçan otomobiller henüz gerçek olmadı. Bilim-kurgu filmleri bu araçların uçma ve gitme metodunu hiçbir zaman açıklamazken, sürücüsüz otomobiller daha akla uygun geliyor ve bu alandaki birçok araştırma bunu gerçeğe daha yakın kılıyor.

9 – Uzay turizmi

Total Recall, 2001: A Space Odyssey filmlerinde görüldü. Birçok bilim-kurgu hikayesi insanları başka gezegenlere özellikle Mars’a seyahat ederken hem de özel bir astronot eğitimi almadan hatta normal nefes alma cihazı olmaksızın gösteriyor.

 Mars olmasa da 2009’da uzay turizmi giderek daha gerçek hale geliyor ve geçen yıllarda kurulan şirketler sayesinde yörünge altı turizmi nispeten ucuzlayarak insanlar için olası hale gelmeye başlıyor.

Bu şirketlerden Virgin Galactic fazla bir eğitim olmaksızın insanlara uzaya uçma umudu ve daha da ilerde bu seyahatin iyice ucuzlaması imkanı veriyor.

10 – Uçan kaykay

Geleceğe Dönüş filminde görüldü.

Geleceğe Dönüş filmlerinde Marty McFly rolündeki Michael J Fox’ın kullandığı uçan kaykay, “hovercraft (hava yastıklı araçlar)” ile aynı basit
 ilkeyi kullanarak uçan bir kaykay.

Özellikle bazı yaşlardakiler çok arzu etse de, maalesef gerçek yaşamda bilim adamları hiçbir zaman uçan kaykay kadar küçük bir şeyde çalışabilecek bir hovercraft teknolojisi geliştiremediler. (Milliyet)

Terminatör ve turk

CnbCe’nin bu sezon başlayan Terminatör dizisini seyreden var mı bilmiyorum, bana ilginç geliyor (Heroes’un yanına yaklaşamaz tabi). Zaman aforizmaları var; gelecekten geçmişe gelenler, gelişmiş robotlar filan. Ana konu şu; Gelecekte dünyayı yine insanların başlatmış olduğu robotlar teslim almışlar ve insanlar köle durumuna düşmüş (Burada Matrix ile paralellik kurulmuş bir anlamda).

Skynet adı verilen canavara dönüşmüş bu makinanın ilk başlangıcı ise masum bir satranç programıymış ve adı neymiş dersiniz? Turk!!! Başka isim mi kalmamıştı bilemiyorum, kelimeler konusunda hiç bir tesadüfe inanmadığımdan bu diziyi yapanlar hakkında düşünmeye başladım!

Dizide konu şu minval üzere ilerliyor şimdilik; gelecekte dünyayı kurtarmak için savaşacak olan kişiyi geçmişte yok etmek üzere gönderilen robotların icraatları ve şimdilik lise öğrencisi olan bu gencin annesi ile birlikte bu döngüden çıkmak için verdikleri mücadele söz konusu. Tabi bizimkiler de turk programının peşindeler onlar da eğer onu şimdiden bulup yok ederlerse gelecekte zaten bir skynet olmayacak!

Zamanında Atlantisi patlatıp batıranlar, daha sonra en son sodom Gommorayı ve dolayısıyla Sümer bölgesini yok edenler şimdi son devirlerde yoğun olarak Amerika’da enkarne olmaktalarmış diye duyuyoruz! (kaynağımız saklı! – yok canım şaka tabi) Her türlü teknolojik bilgi adamlara yağdırılıyor gibi bir izlenim de var.

Teknolojik bilgiye kimler sahip? Yine duyduğumuz kadarı ile sürüngen sınıfı! İnsandan çok önce yaratılmışlar, çok bilmeleri normaldir. Tamam işte hikayeler bu minval üzere ama benim takıldığım yer niye yokedecekleri bilgisayarın ismi turk? Acaba ingilizce de bir özel karşılığı var mı diye baktım, bildiğimiz Türk’ten başka bi anlam bulamadım.

Yani bu dünyayı bilmeden robotlara teslim edecek olanlar!

Robot nedir öyleyse diye soruyorum kendime şimdi;

eeeee… Robot… (beşyaşında birinin anlayacağı şekilde olsun lütfen dedim kendime)… Hımmm bu durumda robot… Duyguları olmayan bilinçli yapılar diyebiliriz, üstelik duyguları olmadığı halde kendilerini evrimleştirme becerisine sahiptirler.

Bu tarif ister istemez insanın aklına negatif yüksek boyutları getiriyor! İyi ama bu konuda Türklerin bilmeden safiyane olarak yaptığı şey nedir? Çünkü senaryo da turk programı masum bir satranç programıdır.

Satranç nedir peki diye soruyorum: zihinsel bir mücadele oyunudur, galip ve mağlup vardır. Kurallara sıkı sıkıya bağlı kalındığı için bilgisayara programlanabilmektedir. Örneğin Deep Blue programı Kasparov’u yenebilmişti. Aslında şimdi bu başka bi çağrışım yaptı bende; hani geçenlerde söz etmiştim; Aslında Türkçenin bilgisayar dili olmaya en yatkın lisan olduğu ile ilgili önermeler var, hem de yabancılar tarafından yapılmış.

Neyse kafam karıştı şimdi, soruyu sorduk cevabını da hatırlarız muhtemelen. 🙂

İkibinyirmi2

İkibinyirmi2

 

Bir Düğün Töreni – 1. Bölüm-

 

“Aşkım bundan emin misin?”

“Eminim Beyhan. Sen değil misin?” Gülücük işareti ardından hayret eden adam işareti

“Tabi, evet, eminim tabi. Ben ilk günden beri eminim sevgilim.”

“O zaman ne duruyoruz?”

“Haklısın Tansu. Çok heyecanlıyım. Dün gece annemleri arayıp söyledim.”

“Yaa… Ne dediler?”

“Aman ne diyecekler Tansu. Seni ne kadar sevdiklerini bilmiyomuş gibi soruyorsun” göz kırpma işareti.

“Bu gün başvuruyu yapalım mı?”

“Bugün mü?! Kalbim kuş gibi çarpıyo, bennn…”

“Seni seviyoruuuuuummm”

“Sana aşığıııımmmmmmm”

“İşlerimi bitirince hemen yanına geliyorum. Biliyosun başvuru anında birlikte olmamız şart.”

“Biliyorum. Tamam bekliyorum seni o zaman. Seni seviyorum tatlım.”

“Ben de bayılıyorum sana. Yok… Ölmekle bayılmak arasındayım. Hadi şimdilik bay bay, işe dönmeliyim.”

“Güle güle bitanem, mucukksssss”

 

Beyhan, ekrandaki küçük not penceresini kapatıp işine devam etti. Artık dünyada hemen herkes kendi tayin ettiği yer ve zamanda çalışıyordu. Bazı özel durumlar hariç, ofis ve çalışma saatleri tarihe karışmıştı. Bir saat sonra işini bitirip, yerinden kalktı. Küçük pencereden dışarıyı seyretti bir süre. Güzel bir öğleden sonra güneşinde, göz alabildiğine yeşil alanlarda bi kaç çocuk top oynuyorlardı. Onlara özendi. Biraz da heyecanını bastırmak için, spor ayakkabılarını giydi, dışarı çıktı. Tansu gelene kadar evde beklemek istemiyordu.

Hemen evin çaprazında küçük bir gölet vardı, hoplayıp zıplayarak kıyıya indi. Kuşlar ve ördekler için kenarda özel kutulara konmuş yemlerden avuçlarına sığabildiği kadarını aldı. Yürüdükçe kıyıdan kendini takip eden harika renkli ördekleri besliyordu. Meyve ağaçları, çamlar ve göz alabildiğine yemyeşil bayırlar içini dinginleştirdi. Hatta çocuklara yaklaşıp birlikte oynamayı teklif etti. Biraz yukardan bölgeye bakan yaşlı birisi buranın bir hobbit köyü olabileceğini pekala söyleyebilirdi. Kargaşa döneminden sonra dünyanın bazı bölgeleri gerçekten eski masalları kıskandıracak kadar güzelleşmişti.

 

Evler, ağaçların ve yumuşak eğimlerin aralarına serpiştirilmiş, kulübe büyüklüğünde saraylar gibiydiler. Eski göçebe çadırlarını andıran yuvarlak yapıları, her birinde pastel güzel renkler ile çeşitlendirilmişti. Evlerin ana malzemesi,  on yıl önce akla dahi gelmeyecek tamamen naturel, üstelik canlı şeylerdi. Bu bitki eski Japonya taraflarında bir adada bulunmuştu.   Evin yapılacağı yere iki yıl önce, plana uygun olarak dikiliyor ve büyümesi bekleniyordu. Daha sonra özel bir teknikle birleştirilerek yuvarlak kubbeler şeklinde örülüyordu. Suhan denilen bu bitki-ağaçlar ilk iki yıl hızla büyüyor ve üçüncü yıl büyümeyi durduruyorlar ve öylece kimbilir kaç yıl yaşıyorlardı. Şimdilik ömürleri test edilememişti. Yani insanlar Suhan’ın kucağına misafir oluyorlardı bi anlamda.

 

Kolundaki saat ışıltılı bi bip sesi çıkardığında, ter içindeki alnını kolunun yanıyla sildi. Tansu geldiğini haber veriyordu. Çocuklara, ağaçlara ve kuşlara teşekkür edip akşam kızıllığında küçük evine doğru yürüdü.

Daha o gün Bileşim’in (komün) bahçesinden koparılmış taze meyve ve sebzelerden oluşan yemeklerini atıştırırken, Tansu’nun işinden konuştular. Aslında sabırsızlıklarını gizlemek için yarış eder gibiydiler. Sonunda kahkahalar eşliğinde pes ettiler ve oynadıkları olgunluk oyununu bırakıp bilgisayarın önüne koştular.

Tansu online evlilik formunu dikkatle doldurdu, “işlemi başlat” tuşuna basmayı Beyhan’a bıraktı. Büyük ekranda kendilerine gülümseyen hoş bir hanım belirdi.

“Tebrik ederim” dedi, ağırbaşlılıkla yaramazlık karışımı bir ses tonu vardı.

“Teşekkür ederiz” dediler bir ağızdan.

“Şimdi lütfen şahit seçimini yapınız”

Ekranın altında “kadın” ve “üç erkek” şeklinde iki seçenek belirmişti. Tansu ve Beyhan bir an birbirlerine bakıp bir ağızdan “kadın tabii” diye bağırdılar. Ekrandaki kişi onlara anlayışla gülümsedi.

“Hımmm… O zaman bir bakalım, evet size en erken sekiz gün içinde bir şahit bulabiliyorum.” Durakladı ve hemen aceleyle devam etti “tabi erkek tercih ederseniz hemen yarın ilkini tahsis edebilirim”

Bizimkiler hiç duraklamadan “Hiç sorun değil sekiz gün sonra olsun” dediler.

Kadın şahitler daha çok tercih edildiği için bulmak bazen daha zor bile olabiliyordu. Kalan muameleyi hızlıca yaptılar. Şahitin kendilerini ziyaret edeceği gün ve saati bir kez de ekranın altında gördüler ve işlemi sonlandırdılar.

Evlilik prosedüründeki en önemli öğe şahitlerdi. Şahit, evlenmek isteyen çifti üç gün boyunca istediği sürede ve sıklıkta ziyaret edebiliyor, onlarla birlikte yaşayabiliyordu. Hepsi yeminliydi ve müstakbel gelin ve damadın akrabası ya da arkadaşı olamazlardı. Şahitin bu süre sonunda vereceği onay olmaksızın evlilik gerçekleşemiyordu. Ve şahitin onay vereceği konu sadece çiftin birbirine aşık olup olmadığıydı. “Aşık” ya da değil!

Son on yıldır, aşk olmayan evliliklere izin verilmiyordu. Aşkın varlığını en hızlı ve kolay farkedenler ise yabancı kadınlar oluyordu. Yani aileden olmayan kadınlar. Erkeklerin bu konuda yanılma payları olabildiği için ancak üç erkek şahitin çoğunluk oyu yeterli sayılıyordu.

 

Şahit onay verdiğinde, geriye yalnızca yine online bir evlilik protokolünün taraflarca imzası kalıyordu. Her evlilik protokolü dört yıl için geçerliydi. Bu süre sonunda kendiliğinden fesh olurdu. Süreden önce taraflardan birinin isteği ile de kolayca iptal edilebilirdi.

Dört yıl sonunda fesh olmuş protokol her iki tarafın isteği ile bir yıl uzatılabilirdi. Ve sonraki yıllarda bu işlemin tekrarıydı.

Yani “boşanma” sözcüğü yaşamdan çıkarılmıştı. Evli kalmak istiyorsanız her yıl yeniden evlenmek durumundaydınız. Bazı kişiler bunu yorucu buluyorlardı ama genel anlamda çoğunluk bu durumdan hoşnuttu.

Eski çağlarda evlilik kurumunda yaşanan en büyük zorluğun çocuklar olduğunu yazıyordu kitaplar. Ama artık böyle bir durum söz konusu değildi; çünkü çocuklar öncelikle Bileşim’in çocukları oluyorlar ve topluluğun tümü tarafından korunup, seviliyor, sorumluluğu tümü tarafından zevkle paylaşılıyordu.

 

“Sevgilim, düğünümüz için bi şeyler hayal ettin mi?”

Beyhan cevap yerine uzanıp bir öpücük verdi müstakbel eşine.

 

 

 

 

 

 

Bölüm 2

 

 

Ertesi sabah uyandığında Tansu çoktan gitmişti. Onun işi kendisine oranla daha çok ofiste olmayı gerektiriyordu. Bir bardak soğuk mengolan içti. Bu sıvı sekiz sene önce bulunmuş tropik bir karışımdı ve bir bardağı ile bir bütün gün geçirmeniz mümkündü. Hem gerekli vitamin ve minareller açısından yeterli, hem doyurucuydu. Aslında son on yıldır insanların yemek yeme alışkanlıkları toptan değişikliğe uğramıştı. İnsanlar artık ‘yemek’ kavramını pek gerekli hatta eğlenceli bulmuyorlardı. Kitap okumak gibi o da bir nevi nostaljik kavram olarak insanlık tarihindeki yerini almıştı.

Beyhan tam bilgisayarına oturmuşken kapı çalındı.

“Aaa Nihal!..”

“Yaaa beni beklemiyordun değil mi?” hafifçe etine dolgun yumuşak hatları oldukça sevimli sarışın genç kız, teklif beklemeden salona daldı.

“Evet doğrusu şaşırdım, sen tatilde değil miydin?”

“Evet fakat erken döndüm işte”

“Bi terslik filan yok umarım”

“Yok canııımmm. Gel otur şöyle, gamlı baykuş seni! Hahahahahaha”

“E herkes de senin kadar gamsız olmaz ya pembe şeker” o da güldü “Eee anlat o zaman neler yaptın? Uzay seyahati dedikleri kadar zevkli mi?”

“Tabi beklentilerine göre değişir be Beyhanım. Zaten televizyonlarda izliyoruz neye benzer bişey olduğunu, gitmeden bile biliyoruz ne olacağını gibi bi şey!”

“Herşey öyle değil mi?” sesi biraz kinayeliydi

“Biliyorum neden o kadar PUP verdim bu işe merak ediyorsun”

“E ediyorum, gizli bi şey değil bu”

“Bazıları uçmayı sever desek?”

“Yaa aracısız uçmayı bende severim.”

“Olsun, uçmak güzel, her haliyle güzel. Sen tembelsin HYY’ye oturup yaşamak sana yeterli geliyor.”

“Olabilir. Senin gibiler PUP veriyor, bizim gibi tembeller oturduğu yerden aynı geziyi, deneyimi yaşıyor.”

“Evet ama gözden kaçırdığın bişey var şekercim.”

“Neymiş?”

“Ben kendi duygularımı üretiyorum, sense benim gibi deneyimcilerin duygularını tekrar ediyorsun”

“Niye ki? Bende ne duygular uyandığının bir kısıtı yok.”

“Sen öyle san! Orada sen ne görüyorsan o şeyler deneyimcinin gözlerinden yansıyanlardır ve hangi duygularını uyandıracağını belirler!”

“O kadar kusur kadı kızında da bulunur. Neyse sen bu kadar PUP’u neye güvenip te ödedin onu söyle bakayım?”

Nihal kıkırdadı

“Hadi hadi nazlanma, söyle”

“Ama kimseye söylemiyeceksin”

“Neden? İllegal bişey mi?”

“Yok yahu, kara kızım baykuşum, nerden çıkarırsın böyle fikirleri bilmem”

“Ayy uzattın!”

“Önce söz ver söylemiyeceğine”

“Tamam tamam… Offff…”

“Hahahahahaha, meraklı baykuş. Bak şimdi mesele şu: Bir alıcı buldum, daha doğrusu alıcı beni buldu…”

“Ne alıcısıymış?”

“Ayy patladı bu! Anlatıyorum işte… Cık cık cık… Neyse işte bu alıcı, benim bundan sonraki beş yıllık rüyalarıma karşı 10000 PUP teklif etti”

“Nee?! Onbin PUP mu? İnanmıyorum. Ne varmış senin rüyalarında? Hem nerden biliyomuş?”

“Dur yavaş ol. Hani bu sene bi web sitesi yapmıştım, orda her gün rüyalarımı yayınlıyordum ya?”

“Evet?”

“İşte ordan bulmuş beni”

“E ne işine yarıyacakmış bu rüyalar onun da bunca büyük PUP veriyor.”

“Ben ne bileyim kızım! Üzümünü ye bağını sorma dedim kendime. Veee teklifini kabul ettim adamın, bayaa resmi anlaşma filan yaptık gitmeden önce”

“Anlamıyorum bi şey, rüyanın anlaşması mı olur? Annemler duysa gülmekten ölürler. Garantisi mi varmış kaç rüya göreceğinin, görsen bile kaç tanesini söyleyeceğin, söylesen bile tam doğru anlatacağının?”

“Offf be Beyhan! Kızım sen ne garantici, büyümüş de küçülmüş bi varlıksın yaa… Bak sen bunu Tansu’ya anlatsaydım o şıp diye anlardı!”

“Hem adam bu rüyalarla bakalım ne yapacak? Haa bi de niye kimseye söylemeyeyim bunu?”

“Tamamen bencilce, hemen bu konuda bi piyasa oluşmasını istemiyorum da ondan! En azından ben Uzay Hava yoluna sekizbin PUP’u ödeyinceye kadar, aramızda kalsın, sonra bakarız. Hahahahahah”

 

 

 

-devamı var-

 

PUP: Puan Para, Komündeki her kişinin hesabına otomatik olarak yatar, iş yapsın yapmasın, kişi doğduğunda başlar, ölene kadar devam eder. Ekstra PUP kazanmak kişisel beceriler gerektirir.

 

HYY: Hayal Yolculuğu Yap programı, aklınıza gelebilecek her türden deneyimi zihinsel olarak size yaşatan bir sistem.

 

 

 

 

 

 

Sibel Atasoy

21.10.06

Ortaköy