Beyninin Olgunlaşma Evreleri-10

Beynin işletim sistemi ile uğraşan bilim adamları “The brain can be called an anticipation machine, constantly scanning the environment and trying to determine what will come next.” şeklinde bir genelleme yaparlar (Siegel 1999, Freyd 1987). Türkçesi: Beyin, sürekli olarak yaşanılan ortamı araştırıp, biraz sonra ne olacağını saptamaya çalışan bir “tahmin yürütme makinesi” olarak tanımlanabilir.

Bu genelleme, doğa ve dünyamızın sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasının doğal bir sonucudur. Sadece beyindeki hücreler çevrelerinde neler olup-bittiğini araştırmak için uğraşmazlar, doğadaki her varlık, her atom, her molekül çevresinde kendisini etkileyebilecek kuvvet türlerini (çeşitli türlerdeki enerji yığışımlarını) algılar ve olasılık hesapları yaparak kendine bir yer ve yön belirler. Bir çekül bu nedenle bulunduğu sistemin ağırlık merkezine, bir mıknatıs manyetik kutba yönlenir.

Biz insanlar sadece kendimizi akıllı ve bilgili görmeye şartlandırmışız. Şimdi son yapılan bir araştırma sonucunu aktararak, bitkilerle parazitleri arasındaki ilişkiye (bilgi oluşturmaya) dayalı karşılıklı taktik savaşlarına bir örnek vermek ve bitki dediğimiz varlığın ne derecede bilinçli davrandığını göstermek istiyorum.

Nicotiana attenuata isimli bitkinin yapraklarını Manduca sexta adlı bir tırtıl yer. Geocoris pallidens adlı böcek ise o tırtıllarla beslenir. Bitki, tırtıllardan korunmak için, ısırıldığı anda “green leaf volatiles (GLVs)” adı verilen bir koku yayar. Ancak bitki bu kokuyu kendisini ısıran tırtılın ağzından çıkan salgının bileşimini analiz edip, o salgıyla birleştiğinde, o tırtılın kimliğini ele veren özel bir kimyasal bileşim olacak şekilde salgılar! Bitkinin salgıladığı bileşim, tırtılın ağzından çıkan salgılarla birleştiğinde, Geocoris böceğini çeken bir kokuya dönüşür ve çevredeki Geocoris’ler tırtılın peşine düşer! (Allmann & Baldwin 2010).

Doğadaki tüm varlıklar arasında bu şekilde karşılıklı bilgi edinmeye dayalı ilişkiler vardır. Bizim beynimizdeki hücrelerimiz de, bedenimizin nelere bağlı, nelerle iyi, nelerle kötü ilişkilerde olması gerektiği konularında milyarlarca faktörü değerlendirip, sorunlarına en iyi çözüm yollarını arayan bir “hesaplama aracıdır”. Hem de yaşanılan deneyimlerden yararlanarak bedenin davranışlarını kontrol altına almaya çalışan bir kumanda merkezidir.

Beyinde milyarlarca hücre vardır ve her bir hücre farklı görevler üstlenmişlerdir. Beyindeki her bir nöron ortalama on bin farklı faktörü değerlendirip, bir sonuca varır ve ulaştığı sonucu ilgili diğer nöronlara bildirir (Siegel 1999). Dolayısıyla, beyindeki her bir nöron, diğer milyarlarca nöronun neler yaptığını bilmek zorundadır, çünkü ulaştığı sonucu, ilgili olanlara iletemediğinde bedendeki denge ve düzen bozulmaktadır.

Beynimizin 1 topluiğne başı büyüklüğündeki bir kısmında on bin ila yüz bin kadar nöron bulunur. Ve tüm beyinde yaklaşık yüz milyar nöron vardır. Bu nöronların her biri belli türde bir bilgi işler. Bilgi işlemeyen nöronlar yok olurlar, yani beyin “ya kullan, ya kaybet” prensibiyle çalışır. Kullanılmayan devreler, silinip-yok olurlar. Beyinde her gün yaklaşık bir milyon yeni bağlantı yapılır (Hougan & Altevogt 2008).

Milner, Squire, ve Kandel’in (1998)  belirtikleri üzere, her bireyin beyin yapısallaşması, o bireyin yaşadıklarına bağlı olarak gelişir ve tüm diğer bireylerden farklı olur. Bu nedenle bireylerin beyin yapısallaşmaları, bireyin yaşam öyküsüne göre şekillenir. Beyin yapısallaşması da çocuk daha ana karnında iken başladığına göre, şimdi cenin döneminden başlayarak, bir insanın kişiliğini belirleyen beyin yapısallaşmasının ana hatlarını görelim.

Döllenmeden sonraki 3. haftada beyin oluşmaya başlar ve 30. günde sinir sisteminin ana hatları belirginleşmiş olur (Bloom & Lazerson 1988). Beyindeki nöronların birbirleriyle bağlantı sayısı çocuk doğduğunda çok azdır. Bağlantı sayısı az olmak zorundadır, çünkü çocuğun hayatta nelerle karşılaşacağı henüz bilinmemektedir. Çocuk geliştikçe, yaşadığı deneyimlere uygun olarak beyindeki hücreler birbirleriyle bağlantı sayılarını artırırlar ve oluşturulan o bağlantılara göre de çocuk davranışlarda bulunur.

Nöronlar arasında bedenin nasıl davranması gerektiğini belirleyecek ilişki sistemlerinin bu şekilde düzenlenip-geliştirildiği, gözlemsel araştırmalarla denetlenip-ispatlanmıştır. Şöyle ki: Sonografik yöntemlerle ana karnındaki bebeklerin görüntülenmesinin mümkün olmasından sonra bazı araştırmacılar, ana-karnındaki ceninin yaşadıklarıyla, doğumdan sonraki çocukluk davranışları arasında bir paralellik olup olmadığını, yani cenin evresine ait verilerin beyin hücrelerince kayıt edilip- edilmediğini araştırmışlardır (Piontelli 1999). Sonuçlar beklendiği gibi olmuştur: Yani beyin ana karnındaki deneyimleri kayıt altına almakta ve çocuğun doğumdan sonraki yaşamında etkili olmaktadır. (Örn. ikiz ceninlerin birbirleriyle ana-karnında karşılıklı olarak dostça veya düşmanca davrandıkları ve bu davranışın ikizlerin doğumundan sonra aynı şekilde devam ettiği, vs. saptanmıştır. Böyle bir ikiz cenin hamileliğinde, doğuma iki hafta kala, ceninlerden biri ölmüş ve diğer cenin iki hafta süreyle cansız duran kardeşini sürekli yoklayıp, onun hareketsiz kalmasından duyduğu rahatsızlığı, doğum sonrası bebeklik döneminde bir fobi halinde yaşamaya başlamıştır. Şöyle ki, yürümeye başladıktan sonra, çevresinde rastladığı her nesneyi eline alıp sallamakta ve o nesneyi hareket ettirmeye, canlandırmaya çalışmaktadır (Piontelli 1999))

Bir çocuğun beynindeki sinir sistemi hücrelerinin çevreleriyle etkileşim içinde yapısallaşmaları, ana karnında başlar ve doğumdan sonra da devam eder. Birinci yaşın sonuna kadar sinir sistemi hücreleri sadece “sympathetic” denilen hızlandırıcı (teşvik edici) bir iletişim hattı kullanırlar.  Bu hat hep gelişme, artırma, büyüme, vs gibi sürekli ilerleyici (motorlarda gaz pedalı işlevi görücü) işlemlerde kullanılan bir hattır. Çocuk ikinci yaşına girdiğinde, engelleyici ikinci bir hat devreye sokulur, ona da “parasympathetic” hat denir ve motorlardaki fren pedalı işlevini görür. Bir yaşına kadar çocuklar çişlerini tutamazlar, çünkü frenleme sistemi olan “parasympathetic” hat henüz devreye girmemiştir. Çocuklar yaklaşık 1 yaşından sonra yürümeye başlarlar, çünkü yürüyen bir çocuğun bir tehlike karşısında durması için (parasympathetic)  frenleyici hattın işletimde olması gerekir. Yani birinci yaş sonuna kadar çocuğa, durdurucu veya engelleyici bir işlem yaptıramazsınız, çünkü  (parasympathetic)  frenleyici hat henüz olgunlaşmamıştır. Utanma, ayıp, vs gibi duygular da ancak bu devrenin faaliyete geçmesinden sonra oluşur ve çocuğun kendi kendini kontrolü gelişmeye başlar.

Yaşa bağlı olarak gelişen diğer önemli bir faktör de, sağ ve sol beyin denilen beyin yarılarının faaliyetlerinin birbirleriyle koordinasyona sokulması zamanıdır. Önce sağ ve sol beyin yarıları hakkında temel bir bilgi verelim. Sağ beyin, vücudun sol tarafını, sol beyin ise sağ tarafını kontrol eder. Örneğin sol kolu felç olan birinin sağ beyninde bir hasar var demektir. Bunun haricinde sağ ve sol beyinler arasında başka görev dağılımı farkları da vardır. Sol beyin genellikle sayısal, sözel faktörleri değerlendirir, örneğin kullandığımız tüm sözcükler sol beyinde depolanıp, işlenirler. Bu nedenle konuşma merkezi de sol beyindedir. Sağ beyin ise, genellikle yüz ifadeleri, ses tonları gibi sayısal-sözel olmayan (duygusal) verilerle uğraşır.  Ancak bilgilerin işlenmesi ve değerlendirilmesi her iki beyin yarısının da işbirliği ile olur. Sol beynin daha çok yakınlaşıcı (dar bir bakış açısı ile) sağ beyin ise daha çok uzaklaşıcı (genel bir bakış açısı ile) olaylara yaklaştığı şeklinde gözlemler yoğundur (Siegel 1999). Üç yaşının sonuna kadar bir çocuğun sağ ve sol beyin yarıları ayrı ayrı çalışacak şekilde işlev görürler, çünkü sağ ve sol beyni birbirleriyle bağlayan ve aralarında bilgi alış-verişini sağlayan “corpus callosum” üç yaşından sonra devreye girer.  Bu nedenle çocuklar ancak 4 yaşından itibaren daha bütüncül ve çevrelerini dikkate alacak şekilde davranmaya başlarlar.

►2.2- Şimdi bilinç ve bilinçaltı ayrımının neden ve nasıl oluştuğunu açıklayalım.

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere doğadaki tüm varlıklar birbirleriyle bağlantı ve ilişki içindedir, çünkü hepsi enerjisini kuantum denilen en küçük atom-altı-öğelerden alırlar. Bu atom-altı öğeler zamanla değişik madde (varlık) kombinasyonları şeklinde örgütlenerek, doğadaki enerjinin farklı şekillere bürünmesine yol açarlar. Böylelikle doğada sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi oluşur ki, bu sistemin nasıl oluşup-geliştiği, son çeyrek asır içinde gelişen dinamik sistemler fiziği ilkeleriyle aydınlatılmıştır.

Dinamik sistemlerde gittikçe karmaşıklığa doğru gidişim nedeni, enerjinin gittikçe değişik üst modüller şeklinde depolanmasıdır.. Örn. fotosentez denilen olayla kuant dediğimiz temel enerji öğeleri (fotonlar), şeker molekülüne bağlanır

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülünde güneşten gelen fotonlar depolanmıştır. Görüldüğü üzere, enerji maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir attractor) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olunur. Tüm varlıklar enerjiye gereksinim duyarlar. Zaman içinde, enerji değişik varlıklar şeklinde depolandıkça, her yeni oluşan varlık, doğadaki bu gittikçe karmaşıklaşan enerji depolanma türlerini algılayıp, onlardan yararlanma yollarını araştırmak zorundadır.

Sözün kısası, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bilardo topu gibi pasif, cansız, ölü, bilinçsiz varlıklar değil, yukarıda belirtildiği gibi, çevrelerini algılayan ve komşularının durumlarına göre davranışlarını belirleyen ve daha rahat durumlara geçmek için yeni üst-sistemler içinde bir araya gelme çabası içinde olan varlıklardır.

Varlıkların yapısal-dokusal durumları, enerjinin nerde az, nerde çok depolanacağı bilgilerini içeren içsel özelliklere sahiptirler. Örneğin bir kuvars minerali hem dış görünüşü itibariyle çok farklı büyüklükte ve görünüşte yüzeylere sahiptir, hem de içsel olarak, içine giren ışık, vs. gibi kuantsal öğelerin farklı yönlerde farklı derecelerde hareket etmelerini sağlayarak enerji akışını yönlendirici bir etki oluşturmaktadırlar. Enerji akışını farklı yönlerde farklı hızlarda yönlendirilecek şekilde oluşan tüm yapısallaşmalara “anizotropi” denir. İzotrop olmayan” anlamına gelen anizotropi teriminin anlamak için şunu düşünün: Doğada her yer düz değildir, bazı yerler sarp, bazı yerler az eğimli, bazı yerler düzdür. Böyle bir arazideki bir noktadan her dört yöne doğru birer ekibin yola çıktığını düşünün. Aynı hızda olan bu ekiplerin 5 saat sonra ulaştıkları mesafeleri bir harita üzerine işaretleyecek olursak, bazı yöndeki ekiplerin çok uzun, bazılarının çok kısa, bazılarının orta değerde bir mesafe kat edebildikleri ortaya çıkar. Gerek mineral gibi bizlere çok homojen görünen küçük yapılar, gerek galaksi gibi devasa boyutlu yapılar, gerek dünyamız gibi orta boyutlu yapıların hepsinde böyle anizotropik özellikler vardır ve içlerinden geçen enerjiyi, radyasyonları, vs., değişik yönlerde değişik hızlarda ileterek, kutuplaşma oluşumlarına yol açarlar. Yani enerji aktarımında, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri “dağ-dere” gibi engebeler oluştururlar. Bunun sonucu mineral içinde değişik yerlerde değişik oranda enerji depolanmış olur. Bu olay yerkabuğundaki tüm mineraller ve kayaçlarda gerçekleşir. Bu tür farklı enerji depolanmaları varlıklarda “strain” denilen gerilimlere yol açar ve varlıklar bu gerilimler nedeniyle farklı yönlerde farklı davranışlar sergilerler. Örneğin sıcaklık değerindeki farlılıklar (soğuk-sıcak zıtlığı), gerek atmosferde, gerek denizlerde çeşitli türlerde akıntı oluşumlarına yol açarlar. Kısacası, atomlardan tutun, su, kuvars, litosfer, hidrosfer, galaksiler vs. nin hepsinde çeşitli türlerde enerji depolanması farklılıkları oluşur ve bu farklılıklara göre de farklı hareketlenmeler ortaya çıkar. Tüm bu hareketlenmeleri oluşturan ve nerde ne kadar enerji depolanacağını belirleyenler ise (1)- kuant dediğimiz temel enerji paketçikleri ve (2)- maddelerin yapısal-dokusal özellikleridir.

Doğadaki bilgi oluşturma ve depolama sisteminin temeli bu anizotropik özelliklerle sağlanır. (Her mineralin ayrıca ısıyı basınca, basıncı elektriğe dönüştürme gibi bir sürü başka özellikleri daha bulunur ki, bu özellikler de farklı “bilgi” türleri oluşumuna yol açarlar.) Dolayısıyla, doğadaki kuvvet oluşumları, yani enerjinin nerden nereye akacağını gösteren faktör, anizotropi dediğimiz yapısal-dokusal özelliklerle sağlanır ki, buna başka bir ifadeyle bilgi oluşturma denir. Yani bilgi, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılarak, enerji akış güzergâhlarını belirleme işlemidir.

Doğadaki tüm kuvvet oluşumları, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında gerçekleştirilen atomik-moleküler düzeydeki değişimlere bağlı olarak enerjinin akış-güzergahlarının yönlendirilme olaylarıdır.

Canlıların bilgi işlem sistemleri de tamamen buna benzer şekilde işlemektedir. Bedendeki (ve beyindeki) tüm hücreler, enerjiyi belli yönlerde (alanlarda) az, belli yönlerde fazla ileterek veya kullanarak, yapısallaşmasını ayarlamakta ve çevre koşullarına uyumlu kılmaktadır. İnsan bedenindeki hücreler, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılamaya çalışarak, beden denilen ortaklık sistemini en ekonomik bir şekilde ayakta tutmaya ve doğadaki değişim-dönüşüm sistemi içinde kendilerine bir yer bulmaya çalışan, çok çalışkan varlıklardır.

Bedenlerimizi yapısı ve işleyiş mekanizması hakkındaki, tüm temel bilgileri yapısal-dokusal durumlarında kayıt altında bulunduran hücreler neden bizlere “bilinç” gibi bir serbest irade vermişlerdir?

Beyin uzmanlarının tanımına göre, “… when processes become linked within consciousness, they can be more strategically and intentionally manipulated, and the outcome of their processing can be adaptively altered. = Olaylar bilinç devresine aktarıldığında, daha stratejik ve daha amaca yönelik olarak işlenebilir, bu şekilde oluşturulan sonuç koşullara uygun olarak değiştirilebilir” (Siegel 1999, s. 263). Yani bilinç, bedenin kalıtsal davranış kalıplarından kurtularak, çevredeki değişim-dönüşümlere daha kolay uyum sağlanması için oluşturulmuştur.

Beyin araştırması uzmanlarının yaptıkları bu bilinç tanımından ne anlaşılması gerektiğini açıklayalım.

Domates, patates ve tütün ülkemize yaklaşık 500 yıl önce girmiştir. Daha önceki insanların beyinlerinde bu ürünleri tanıyıcı-tanımlayıcı devreler bulunmamaktadır. Hücreler bu ürünlerin hangisinin ne kadar yararlı veya zararlı olacağı konusunda karar vermek zorundadırlar, ama bu konuda kalıtsal bilgi depolarında hiçbir veri yoktur, çünkü bu ürünler yaşanılan ortamda yeni ortaya çıkmışlardır. İşte bilinç sistemi burada yararlı olur. İnsanlar bu ürünlerin ne işe ne kadar yararlı veya zararlı olduklarını, kendi gözlemleri veya deneyimleriyle ve birbirleriyle konuşarak belirlerler ve bu şekilde bu yenilikler hakkında kısa sürede bilgi sahibi olurlar.

Bir başka örnek: Bir toplantıda bir konuyu tartışmak ve bilgi toplamak istiyorsunuz. Yine bilinç devresi gerekli, kimler bu konuda neler biliyor, kimler hangi sırayla hangi konuda söz almalı, vs. Bu konuları ancak bilinç devresi olursa kolayca çözersiniz; konuyu hücrelerin bilinç-altı sistemine bırakırsanız, asırlarca sürecek deneme yanılma prosedürü sonuçlarını beklemeniz gerekir.

Bizler yeni bir şey öğrenirken epey zorlanırız. Örneğin araba kullanması olayına bakalım. Öğrenilmesi gereken işlev 5 tanedir. Gaz, fren, debriyaj, vites değiştirme ve direksiyon kontrolü. Bu 5 farklı faktörü el, ayak ve gözlerimizle birbirleriyle uyumlu olacak şekilde kontrol edebildiğimizde, araba kullanma denilen şeyi öğrenmiş oluruz. Dikkat edilmesi gereken konu sadece 5 faktör olmasına karşın, bu 5 faktörü birbiriyle uyumlu olacak şekilde davranmayı ancak aylar süren çabalar sonucu öğreniriz. (Hâlbuki hücrelerin dikkate alıp değerlendirmeleri gereken faktörler binlercedir!) Öğrenme olayı gerçekleştikten sonra, sık sık araba kullanmaya başladıysak, artık hiç zorluk çekmeyiz; arabaya biner binmez araba çalıştırılır ve hiç düşünmemize gerek kalmadan araba uygun vitese konur, gaz verilir ve istenilen yöne gidilir. Tüm bu işlemler yapılırken artık kişinin dikkatini bu olaylara ayırması gerekmez. Kişi yanındaki bir arkadaşı ile değişik konular üzerinde sohbet edebilir. Yani kişinin bilinci başka konular ile meşgul iken, kişi otomatik olarak arabayı kullanır. İşte bu durumda, araba kullanma olayı öğrenilmiş ve otomatik sisteme aktarılmış, ‘sabitleştirilmiş’ olunur.

Yaşamımızda sık sık yaptığımız tüm eylemler hücrelerimiz tarafından “alışkanlık” dediğimiz otomatikleşmiş-‘sabitleştirilmiş’ bilinçaltı sistemine alınırlar. Sabitleştirme işlemi, belli kimyasal moleküllerin oluşturulmasıyla yapılır. Her yeni bir şey öğrendiğimizde, bedenimizde belli molekül düzenlemeleri gerçekleşir. Yani bilgi denilen olgu, varlıkları oluşturan bileşenlerin (örn. hücrelerin) yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılması şeklinde varlıkların temel yapıtaşlarında oluşturulup-saklanır.

Yıllardır oturduğunuz evinizde bir değişiklik yapıp, içe doğru açılan bir kapıyı dışa doğru olacak şekilde değiştirdiğinizi düşünün. Bu değişikliği yaptıktan sonra, günlerce o kapıya gelip açmaya çalıştığınızda, kapıyı önce kendinize doğru çekmeye kalkışırsınız, çünkü beyninizdeki hücreler böyle bir otomatik alışkanlık devresi oluşturmuşlardır. Bu alışkanlık devresinin kaldırılıp, yerine yeni bir devre oluşturulması, haftalar sürer. Ama hücreler değişim-dönüşüm içinde olan bir doğada yaşadıklarını bildiklerinden, eski alışkanlıklara dayalı olarak oluşturulmuş otomatik-sabit devreleri de, yeni uygulama sonucu, bu yeni duruma uyacak şekilde düzenlerler.

Özetleyecek olursak, biz insanların bilinci 4-5 faktörü ancak değerlendirip bunları birbirleriyle uyumlu olacak bir sırada işleme koymayı zar-zor becerirken, hücrelerimiz on binlerce faktörü aynı anda değerlendirip, birkaç salise içinde bir sonuca varabilmektedirler. Yani bizlerin tüm işlerini, tüm sorunlarını gerçekte bedenimiz içindeki hücrelerimiz üstlenip, onlar yapmaktadırlar.

Bizlerin bilinci, çevremizdeki gelişimler hakkında en kısa yoldan yeterli bilgi toplamak için oluşturulmuştur. Bu bilgilerin ne kadar uzun vadeli geçerli oldukları, dolayısıyla hücrelerin kalıtsal veri depolarına aktarılıp-aktarılmayacağı, tamamen hücrelerin değerlendirmesine kalmıştır. Bu konuyu zaman ve zamanlama konusu içinde daha ayrıntılı göreceğiz.

Prof. İsmet Gedik

Hücre Yapısı

-devam edecek-

Bilinç Nedir?

Bilinç farkındalıktır, ama daha özlü, saflaştırılmış biçimde (söyleyecek olursak), bilinç sizin varoluşunuz, mevcudiyetinizdir.  Bu, Şimdi ânında olmaktan biraz farklıdır. Gerçi çok benzerdir, onlar kuzen gibidirler, ama o sizin mevcudiyetinizdir. Sizin bilinciniz sizin mevcudiyetiniz ve kendinize farketme izni verdiğiniz şeylerdir. Bilinciniz mevcudiyetinizdir, ve mevcudiyetiniz hemen şimdi hemen buradadır, o hemen burada oturuyor.

Bilinciniz, duyusal, zihinsel ve sezgisel farkındalığınızdır. Bilinciniz mevcudiyetinizdir, ve şimdi tek tek her birinize soracağım soru şu: Ne kadar mevcutsunuz? Ne kadar mevcutsunuz? Anda ne kadar gerçeksiniz? Ne kadar bilinçlisiniz?

Ben şimdi sizden, müzik olmadan, kelimeler olmadan, herhangi bir şey olmadan, ve şu vantilatör olmadan  kendi mevcudiyetinizi hissetmenizi, kendi mevcudiyetinizin farkında olmanızı isteyeceğim. Ve bunu yapmadan önce, beyninizden çıkın. Zihin yok. Beyin yok.

Sadece derin bir nefes alın…

Şu anda mevcudiyetiniz nedir? Başka bir yerlerde değil, hemen burada. Mevcudiyetiniz nedir?

Bazılarınız şimdi bu konuda zihinsel olmaya başladı. Bu şekilde eğitildiniz. İnsanlık şu anda bu şekilde, herşey zihinselleşiyor, yanıtı düşünmeye çalışıyorsunuz. İşe yaramayacaktır. Bazılarınız diyor ki, “En ufak bir fikrim yok.” Bu herhalde en iyi yanıt, çünkü en azından kendinizi ona açıyorsunuz.

Mevcudiyetiniz nedir? Bedeninde misin, sevgilim? Hayır. Hayır, değilsin. Zihninde misin? Bir dereceye kadar, evet. Tümüyle mevcut musun, Melek? Hayır. Hayır, ve bu pekâladır. En azından farkındasın, gördün mü? Ve onun yalınlığı ve güzelliği de budur işte.

Mevcut musunuz? Mevcudiyetiniz nedir? Duyularınız, fiziksel duyularınız yoluyla, hatta zihninizle farkında olmaya başladığınızda, zihin, “Ben mevcut muyum?” demeye başlar, ve sonra sezginiz aracılığıyla nihayet kendinizi daha mevcut hissetmeye başlarsınız. Çevrenizi daha fazla hissetmeye başlarsınız. Kendi mevcudiyetinizin daha çok farkında olacaksınız.

Ve mevcut olanı, burada olanı farkettiğiniz an, mevcut olmayanı anlamaya başlarsınız. Neyi geri tuttuğunuzu anlayacaksınız. İşte o zaman, sevgilim, bu tür farkındalıkları aşan saf bilinç haline erişirsiniz. O, Ben’im farkındalığı olur. Ben’im farkındalığı, ve “Ben mevcudum ve önemi olan tek şey bu. Ben o Ben’im, her bir kısım, her bir parça, Bilinç Bedeni, her veçhe, her düşünce, her his. Ben tümüyle farkındayım. Ben o Ben’im” gerçeği haline gelir.

Şimdi, benim sevgili dostlarım, siz şu anda bu döngünün içindesiniz. Bu evrimin içindesiniz. Bu bir sonraki evredesiniz. Ben burada durmuş bundan söz ediyor olayım ya da olmayayım, bu nasıl olsa olacaktı. Ama bunu tartışmakla, siz bunun bilincinde olmaya erişirsiniz. Farkındalığa erişirsiniz. Zihninizi bir derece tatmin eder; zihninizin bir başka parçasının ise kafası büsbütün karışır. Ama en azından şimdi anlıyorsunuz, “Bana olan bu.” Daha mevcut, daha bilinçli, daha farkında hale geliyorsunuz.

Bu önemli bir gerçek. Neden? Çünkü az önce de söyledim, Dünya üzerinde şu anda herşey enerji. Herşey enerji çatışmasıyla ilgili, ve bu, ışığa karşı karanlığı, negatife karşı pozitifi, enerji savaşlarını da kapsıyor. Bunun o son büyük savaşa benzediğini de söyleyebilirsiniz.

**

“En ufak bir fikrim yok.” yanıtı bizim BAK (Birleşik Alan Kullanımı) uygulamalarımız için gereken tek ritüeldir, katılanlar hatırlayacaklar: “Bilmiyorum Konumu“

Yukarıdaki yazıda tarif edilemeyeni tarif etmek için kendini paralayan Adamus frekans kardeşimize teşekkürler.

Ortalamaya gerileme kanunu

Epeyce eski bir günlük notumuz var Ortalamaya gerileme Kanunu hakkında bi gündeme taşıma yapmak istiyorum. Yaşamın ve varoluşumuzun en belirgin mekanizması olduğu halde ne kadar az yazılıp konuşulur, ilginçtir.

İnsan bu kanunu iyi anlarsa yaşamı daha kolay anlar. Anlamaksa huzur anlarını çoğaltır.

Evrende ve uzantısı olarak dünyamızda herşey bir denge içindeyse ki öyle olmalı hem fiziksel hem de felsefi önermeler bu yöndedir, bu durumda çok fazla sivrilen bir yer  mevcutsa çok fazla alçalan bir yer olmaktadır ayni zamanda.

Ve bu sivrilme ve alçalma olayının sınırsız şekilde ilerlediğini varsaysak sonuçta ne olurdu? Buna fizikçilerin cevap vermesi lazım, ben duygularımla bunun bir felaket olacağını hissediyorum!

Sanki bu durum, evrenin kontrolsüz olarak büyümesine neden olurdu gibi geliyor bana. Kontrolsüz genişlemeler felakete neden olur bildiğimiz hayatta!  Evren yasalarının makro düzeyde işleyişleri bizim hayatlarımızdaki mikro işleyişinden farklı olamaz. Çünkü biz BİR ve TEK olanız.

Bu durumda evren kontrolü ortalamaya gerilemek ile sağlıyor olmalı. Bunun tersinden bahsetmiyor yukardaki yazı; bu işlem ayni zamanda ortalamaya ilerlemeyi de getiriyor. Yani sivrileni aşağı çekerken geride kalanı bir adım ilerletiyor bu sistem. Mükemmel….

Dostum Akın, konunun esasını bi cümlede özetlemiş (on sene önce):ortalamaya gerileme sanilan sey, bilincin yeni citasini yerine iyi oturtmak icin verilen moladir. Buna teneffus (nefeslenme) denir. Bu teneffus, bir alt basamaktan kopmamayi da saglar.  (bilgi ile varlikin dengede kalmasi).

Uygun bi zamanınız olursa Ortalamaya Çekilme kanununu bi okuyun, bi tartın derim nacizane 🙂

Sezgisel Biçimin Eğitimi – 01

Cengiz ERENGİL

Roger Housden, “Rumi’nin İzinde: Kalbin Asıl Arzusunu Bulmaya Dair bir Masal” adlı romanında, arkadaşının okuduğu bir Mevlânâ Celaleddin Rumi şiirinden etkilenen gencin çıktığı hakikat yolculuğunu anlatır. Şiirler gerçekten insanın kalbini etkileyip ruhsal bir uyanışa neden olabilirler. Kişinin yaşama bakışını değiştirebilir, kişiyi derinleştirebilirler. Bu romandaki gencin mistik arayışı da, onun ruhsal gelişimiyle ve iş yolculuğuyla ilgilidir. Türkiye’ye gelir ve Hasan Şuşud ile sohbet etme fırsatı bulur. Sonunda evrenin dişi ilkesiyle, aşkla tanışır. Bir dizi deneyim yaşar. Sezgi ve keşf yolları açılır.

Sezgisel biçimin geliştirilmesiyle ilgili aşağıdaki yazı, ağırlıklı olarak, Dr. Ornstein’in “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabıyla ilgili çalışma notlarım üzerine kurulmuştur.

BİR. TRANSPERSONAL (Kişilik Ötesi) SUFÎ PERSPEKTİFİ:
Neden Perspektif ya da Bakış Açısı?
Bir yazıyı okurken yazarın bakış açısını öğrenmek neden çok önemlidir? Çünkü aynı nesneye, aynı olaya farklı noktalardan baktığınızda göreceğiniz şeyler farklı olacaktır. Fanatik insanlar genellikle kendi bakış açılarının tek ve biricik olduğunu, herkesin de bu bakış açısından bakmaları ve aynı şeyi görmeleri gerektiğini savunurlar. Tam anlamıyla “nesnel” bir bakış açısına kavuşmak, “nesnel” bir görüşe sahip olabilmek ve nesneleri, olayları ve olguları “nesnel” görebilmek için ise kendi sınırlı at gözlüklerimizden ve gözümüzdeki ahlâk boyalarından kurtulmamız gerekir. Bu da kişisel gelişim ve dönüşüm çalışmalarıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerden birisidir, yani Açıklık. Açıklık olmadan kişi nesneleri, insanları ve olayları “oldukları gibi” göremez, kendi kafasındaki kayıtlara, kendi niyetine, kendi ahlâk boyalarına göre çarpıtılmış olarak görür.

Neden Transpersonal ya da neden Kişilik Ötesi?
Batı psikolojisi Hümanist Psikoloji ve Transpersonal ya da Kişilik Ötesi Psikoloji çalışmalarıyla büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Artık insana  yalnızca bir “hasta” gözüyle bakılmamakta ve mevcut tedavi çalışmalarıyla yetinilmemektedir. İnsan artık “içindeki olumlu nitelikleri” ya da “güzel isimleri” gerçekleştirebilecek, bedensel, duyumsal, duygusal, düşünsel, ruhsal ve tanrısal çalışmalarla, çeşitli Sufi sohbetleriyle, tefekkürleriyle, Budist meditasyon pratikleriyle, Kişisel Gelişim ve Dönüşüm kurslarıyla vb. kendisini aşabilecek (Transpersonal Psikoloji ve Psikiyatri çalışmalarında uygulandığı gibi) bir varlık olarak görülmektedir.  Sadece bedensel gözü ve akılsal gözü ile yetinmeyen fakat ruhsal gözünü, ya da keşf gözünü de kullanabilecek bir varlık olarak görülmektedir. Bu konumlara ulaşmayı ifade eden bazı nitelikler şunlardır: Huzur, Sessizlik, Kutsama, Açıklık, Farkındalık ve Bilgelik.

Manevî pratikler ve meditasyon artık Batı bilimine girmiştir. Kişilik ötesi modelde insan beş boyutlu olarak ele alınır. Roger Walsh ve Frances Vaughan. “Ego Ötesi” adlı kitapta bu modeli şöyle işlerler:

“Bilinç”, tüm deneyimlerimizin temeli ve bağlamıdır. Sıradan insan bilinci savunmacı bir biçimde kasılmış durumdadır. Bunun için çeşitli çalışmalarla zihin sakinleştirilir, algısal çarpıtma azaltılır ve kişilere potansiyelleri tanıtılır.
“Koşullanma” ve bağlanmalar bilincin tek bir gerçekliğe kendisini bağlamasıdır. Bu acıya yol açar. Acıdan kurtulmak için koşullanmalarımızdan ve bağlanmalarımızdan kurtulmalıyız.
“Kişilik” ve kişisel dramalarımız her birimizin hayat hikâyesini kapsar. Rollerimiz, sorunlarımız, ilişkilerimiz, bilincimizin içerikleri buna dahildir. Bizim duygusal yüklerimizdir, psişik yüklerimizdir. Tüm bağlarımızdan özgürleşme düşüncesi bile bizi korkutur.
“Kimlik” ya da özdeşleşmelerimiz, ne olduğumuzu düşünüyorsak onun tarafından belirlenir. Kendimize ait imgemizi içerir. Biz bilsek de bilmesek de bazı düşünceler ve imgeler bizim bilinç halimizi, kimliğimizi ve gerçeklik haritamızı belirlemektedir. Buda’nın ve İsmail Emre’nin dediği gibi: “Neyi düşünüyorum o’sun!”
“Kimliğin ve özdeşleşmelerin ötesi” bizim koşullanmalardan ve hayat hikâyelerinden, dramalardan arındırılmış yanımızdır. Saf farkındalık olarak ya da ademlik (hiçlik) hali olarak adlandırılır. Rüyadan uyanmış, zihinsel içerik ile özdeşleşmeyen insandır. Acı veren duygu ve düşüncelerden kurtulduğu için “acı”dan kurtulmuştur. Saf farkındalık, saf varlık ve saf kutsama olan Nirvana’ya ulaşmıştır.

Neden Sufizm?
Muhyiddin İbn Arabi Füsus ül Hikem’de insanın bu yaşamdaki amacının “gadap” halinden kurtulup “rahmet” haline erişmek olduğunu söyler.. Yani kişisel gelişim ve dönüşüm süreci bu bağlamda kalpteki “küfür”ün temizlenmesi ve “iman”ın kalbe yerleşmesidir. Şehvet, şiddet ve korku gibi olumsuz kayıtlardan kurtulup sevgi, şiddetsizlik ve güveni yaşamaktır. Böylece insan kalıcı bir dönüşüm geçirmekte ve “mümin” olmaktadır. Bu perspektifte, insanın asıl kimliği “mümin” niteliğiyle belirtilmektedir. Hakiki imanın göstergesi de budur. Bu seviyeye erişmiş olmaktır. Bu aynı zamanda Tasavvufun temel dönüşüm dizgesinin dördüncü seviyesidir. Yani Nefsi Mutmainne. Tatmin olmuş nefs, Huzura ermiş nefs. Bu aynı zamanda Sekinet’in ya da Rahmanî Nefes’in kalbe yerleşmesi olarak da ele alınır. Hint sisteminde Kundali’nin (Rahmani Nefes’in Hint’teki karşılığı olan Adi Shakti’nin insandaki hali) insanın dördüncü şakrasına, yani kalp şakrasına yerleşmesi olarak ele alınır. Bunun öncesinde ise Tasavvufta Nefsi Mülhime vardır. Yani, ilhamlar alan, sezgileri çalışan nefs, Hint’te üçüncü şakranın açılması ve kundalinin bu şakrayı kaplaması olarak geçer. İnsanın ilhamlar almaya başladığı söylenir. Yedinci seviye Nefsi Kamile ya da Nefsi Safiye ya da Nefsi Envare yani tenevvür etmiş, Aydınlanmış Nefs’tir. Hint’teki karşılığı başımızın üst kısmındaki Sahasrara şakrasının açılması ve kundalinin buraya yerleşmesidir. Kişi başkalarını “doğru olarak algılamaya” başlar. Algı filtreleri ya da Ahlâk boyaları temizlenmiştir. Kalb aynası parlamaktadır. Kristal Aynada her şey “algı filtrelerinin ve egonun çarpıtmaları olmadan” aksetmektedir. Açıklık, Gözlem, Farkındalık, Bilgelik ve Zeka boyutudur. Tasavvufta bu zeka boyutu, “Zeka tezkiye edilmiş akıldır” sözüyle belirtilir. Yedili dizgeyi birlikte ele alırsak nefs-i emmare (kötülüğün etkisi altındaki nefs), nefs-i levvame (kendini eleştiren nefs), nefs-i mülhime (sezgileri çalışan nefs), nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefs), nefs-i raziye (insanlardan razı olan nefs), nefs-i marziye (insanların kendisinden razı oldukları nefs, NLP’deki Liderlik için bu seviye çalışmaları gereklidir!) ve nefs-i envare (aydınlanmış, tenevvür etmiş, ışık yayan nefs).

Bu yazı bağlamında ele alacağımız Kişilik Ötesi Sufî Perspektifi üç evreye sahiptir:
İlim ve İrfaniyet, Aşk (Allah Aşkı) ve Yokluk (Fenafillah).

Bu evrelerin tarihsel süreç içindeki örnekleri ise şöyledir:
İlim ve irfaniyet evresi için Muhyiddin İbn Arabi;
Aşk evresi için Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin Rumî;
Yokluk evresi için İsmail Emre.

Aydınlanma arayışı içinde olan bir insanın manevî gelişim sürecinde bu aşamalardan geçtiği söylenebilir. Bu ilerleyiş bir dizi olarak değil, bir dizge olarak ele alınmalıdır. Karşılıklı ilişki içinde ele alınmalıdır. Kişinin geçtiği aşamalar her zaman bu sırada olmak zorunda değildir tabi ki. Yaşam üslubu ya da hayat şekilleri de etkili olmaktadır. Emre şöyle demektedir:
“Kin, kibir, hased, şehvet, riya, gadap, yalan insandan kalkmalı ve şehvetsiz, menfaatsiz bir sevgi insana yerleşmeli”.

İsmail Emre’nin bir sözü yokluk noktasına ışık tutmaktadır:
“Hiçbir arzum ve düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.”

Bu söz, arzuların etkisi altındaki nefs’in (Freud’un alanı) ve düşüncelerin etkisi altındaki nefs’in (Descartes’in alanı) aşıldığı bir ruhsal boyutu işaret etmektedir. Freud ve Descartes gözlüğüyle bakan Batılıların anlamakta zorlanacağı bir boyuttur. Beden ve akıl gözlerini aşan kontamplasyon ya da keşf gözüyle (Bonaventura, Ken Wilber) aradıkları boyuttur bu.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp-Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu” adlı kitabında şöyle yazmakta:

“Temel soru, çeşitli biçimlerde ortaya konabilir: Bireysel insan bilinci ile ne yapmaktayız? Ego’yu geliştirmeli miyiz, yoksa onu yok mu etmeliyiz? Bireysel benliğin daha büyük gerçeklikle olan doğru ilişkisi nedir? Benliğin uygun ve gerçek sınırları nelerdir? Manevi bir psikoloji, her şeyin üstünde, nitelikler ve değerler ile ilgili bir psikolojidir. Manevi nitelik ve değerleri nasıl harekete geçirebiliriz?

Bu konuyu, gerçekten holistik (bütüncül) ve Transpersonal (Kişilik Ötesi) bir bağlam içinde nasıl yeni bir biçimde ifade edebiliriz?

Eğer Varoluşçu olsaydık, evrenin saçma olduğunu, ama insanların yine de yaşamak için belirli değerleri seçebileceğini söyleyebilirdik. Transpersonal Sufi perspektifi açısından ise, bu değerlerin sadece bireysel beyinler tarafından bir anlam ve düzen oluşturmak için harcanan umutsuz bir çaba olarak üretilmediğini sanırım ki çoğumuz kabul edecektir. Bunlar, daha çok gerçekliğin esasına ait niteliklerdir. Gerçeklik temelde iyidir.”

Şarlatan Ruhsal Ustalar ya da Bogus Masters
Hemen hemen her kavramın yozlaştırdığı ve içinin boşaltıldığı günümüzde, meditasyon kelimesi de aynı akibetten kurtulamamıştır. Marco Pallis’in deyişiyle “Dünyanın her yerinde Şarlatan Ruhsal Ustaları (Bogus Masters) kolayca bulabilirsiniz.”

-devam edecek-

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=99&bant=9

Birleşik Alan Kullanımı ya da BAK

BAK Hakkında:

Birleşik Alan Kullanımı(BAK) uygulaması, gerek kadim öğretiler gerekse kuantum fiziği ile kendi düşünsel ve pratik yolculuğumun verileri bir araya getirildiğinde sanki hep elimizin altında idi buna rağmen deneme aşamasında hepimizi şaşkına çevirdi.

Prensipte bu uygulamanın temeli, bir kişi olarak “BEN” öznesi ile her bir cümleye başladığımızda; iki ayrı ve temel ben’den bahsediyor oluşumuzla ilgilidir. Birincisi, her birimizin ben öznesinin TEK bir BEN oluşu, ikincisi ise her birimize has, eşi benzeri olmayan biricik ben oluşudur.

Biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan benlerimiz, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz benler’dir. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir (parçacık). Diğeri ise hepimizde bulunan tek BEN yönüyle bileşik benliğimizdir (dalga).

Bu gözlemlerimiz neticesinde Bileşik benliğimizin bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. İşte Birleşik Alan Kullanımı uygulamasında biz bu ağ bağlantısına sorular yöneltiyor ve her seferinde onun bizlere gösterdiği cevapları şaşkınlık ve hayranlıkla izliyoruz. Holografik yapımızın bir belirtisi sayılabilecek bu uygulamamız her seansta yeni bir yönüyle kendini ortaya seriyor ve bizi yeni denemeler yapmak için heveslendiriyor.
Bu uygulama ile her türlü soruya cevap bulabiliyoruz, yeter ki soruyu akıl edebilelim.

BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

BAK’ın  şimdiye kadar gözlemleyebildiğim bikaç işlevi var ve kimbilir bilemediğim daha neleri var 🙂
İşlevlerden birincisi, açık ve ortada olan, yani birleşik alanın zaman ve mekan kısıtı olmaması sebebiyle bilmediğimiz bir soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi.
İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır ancak rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.
Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi.
Dördüncüsü, oyuncuları bütün bu olayları bir yandan oynarken bir yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve yerine döndüğünde bir çok şeyi hatırlayabilmesi.
Beşincisi, Hatırlayamadıkları için de gurup çalışması yapılıp birbirine (hapishaneden kaçmak için yardımlaşma) anımsatılabilmesi

Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor.

Yedincisi, Egomuz itibariyle sık söyleyemediğimiz bir kelimeyi; “bilmiyorum” kelimesini tam bir kabul haline getirebildiğimiz ve ancak bu şekilde oynayabildiğimiz nadir bir olanak yaratmasıdır diyebilirim.

Tarihte buna benzer belki de daha kapsamlı ve bilinçli uygulamalar da yapılmıştır bunu bilemeyiz. Önemli olan şu an böyle bir uygulamayı akıl edebiliyor oluşumuz. Bu konuda özellikle ilk denemelerde bana güvenerek deneyimi gerçekleştirebilmemize olanak veren TUVA’daki arkadaşlarıma minnetarım.

Ben yalnızca BAK uygulamasının fikir babası ve onu denemeye cesaret ederek onu doğurmuş olan annesiyim. Uygulama ile ilgili hiç bir şahsi hak iddia etmediğimi ve dünyanın kullanımına açık olduğunu belirtmekten mutluyum. Zaten adı üstünde BİRLEŞİK ALAN KULLANIMI.

Şimdi aradan artık bir yılı aşkın süre geçti ve bazı yerlerde BAK uygulaması modere etmeye cesaret eden arkadaşlarımızın varlığını sevinçle öğreniyorum. (Zaten en çok on seneye kadar okullardaki eğitim sisteminde ve sokaklardaki çocuk oyunlarında da BAK esaslarını görmeye başlayacağımız kehanetinde bulunmuştum. Belki bu kadar bile sürmez, az ihtiyatlı davrandım)

Bu durumda BAK moderasyonu yapacak arkadaşlarımıza da bazı önerilerim olacak:

  1. BAK uygulamasının temeli “bilmiyorum” da yatar. Cevabını bildiğiniz bir soruyu alana yönlendirmeyin; çünkü bu kendi benzersiz benliğinizi geri çekemeyeceğiniz anlamına gelir. Bilmiyorum hissi, ortamda bir alçak basınç alanı oluşmasına sebep olur, böylece bu konudaki bilginin ister istemez alana doluşmasını sağlar.

  2. Oyuna, soruyu yönlendirmek, gelecek rolleri duyabilmek için “pür bilmiyorum” da kalabilmek ve oyun süresi boyunca “bilmiyorum” halini sürdürmek, sadece tanıklık etmek esastır.

  3. Birleşik alan, sorulan bir sorunun makul bir süre öncesinden hangi şartların nasıl oluştuğunu anlatarak başlar ve sonunda (30 ila 40 dk sonra) ŞU AN’daki son duruma ulaştırır. Hareketin sonlandığını, oyuncuların durağan bi hal aldığını gördüğünüzde, oyunu sonlandırmadan önce bir kez oyunculara “herkes yerinden memnun mu, böylece fotoğrafınızı çekeceğim” diye sorunuz. Onlar bulundukları konumu kesinleştirdiğinde bunu elinizdeki deftere not ediniz.

  4. Birleşik alan Kullanımı, bir fal bakma yöntemi değildir, çünkü yapısı itibariyle geleceği göstermez. Geleceğe dair her şey şu an alınan radikal bir kararla değişmektedir. Ve dünyadaki insanlar her an milyarlarca yeni karar alıyorlar.

  5. Her bir BAK seansında moderatör haricinde 7 ila 14 katılımcı olmasının  şu ana kadar en iyi sonuçları verdiği gözlenmiştir. Oyun esnasında Katılımcılar hangi rolleri oynadıklarını bilmezler. Bunun Oyun sonuna kadar böyle kalmasına özen gösteriniz. Oyun esnasında tanıklık ettiğiniz önemli olayları ve sözleri elinizdeki not defterine kaydediniz. Bunları oyun bitiminde katılımcılarla paylaşabilirsiniz.

  6. Oyunu sonlandırdıktan sonra katılımcılara ve Birleşik Alan’a teşekkür ediniz. Şimdi artık bilebilirsiniz! Kendi biricik görüşlerinizi düşünebilir ya da dile getirebilir, hatta Birleşik Alan’ın gösterdiği cevaba katılmadığınızı bile söyleyebilirsiniz. Şüphesiz ki her birimiz benzersiziz.

  7. Birleşik Alan, bir sorunun cevabı olarak dünya çapındaki tüm bilinçli varlıkların titreşimlerinin bir ortalamasını sunar bize. O bir son an ölçücüsüdür. Ve bunu modere etmek büyük bir onur/sorumluluktur.

sevgilerimle

Sibel Atasoy

Yazar, görüşmeci

not: Lütfen soru sormanın incelikleri konusundaki şu yazımıza da bi göz atıverin, tıklayınız.

Birlikte BAK oynadığımız arkadaşların Kuantum fiziği ile ilgili yayınlanan videoları kaçırmadan izlemelerini arzu ederim. Zaten BAK’ı deneme isteğim; kuantum fiziğine olan büyük ilgim ile sezgilerim ve oyuncu kişiliğiml birleşmesi ve artık bilginin bizatihi “uygulama” olduğu bu zamanın doğal itişi sonucudur muhtemelen.

Ayrıca, en az 8 katılımcı toplayabildiğiniz her yere gelip BAK oyunu modere etmeye hazırım. Bu şehirlerarası bile olabilir.

Not: BAK beş yaşına girdi yazımıza da göz atın lütfen: Tıklayınız