Sarsılmış Hissediyor!

Evet sarsıldım çünkü Nuh filmini izledim. Beni sarmayacagini dusunerek vizyona girdiginde seyretmemistim, ustelik Russell Crowe’u da severim. Neyse ve bu sozleri yazarken ayni anda seyretmekte oldugum I Origins filmindeki kiz şöyle dedi: “tanri rolunü oynamayi seviyorsun degil mi?”
Galaksiler aşkına!! Onu tam ben soyleyecektim nuh’a ve kız repligimi aninda çaldi! Fakat burada dehset bi ironi var, o bunu bilim adami rolu oynayan kocasina diyordu, ben de peygamber rolu oynayan Russel/Nuha demek üzereydim.
Hayir hayir her sey bu kadar eszamanlı olamaz, hem ne geregi var!
Hayir hayir önceden bileyim, ya da ben yaptim oldu, hem ne fark eder 🙂

Yaratımın ikili doğası, varlık alemi, hiçlik alemi gibi birçok insanı düşündürmüş konular var. Bizler insan olarak sadece belirli aralıkları algılayabilenleriz ve bu limitler değişse , artsa azalsa bile algımız her daim varlık aleminde olur (Bakınız BKÖ ve oyun kuramı), bu sebeple konuya pratik değerler açısından yaklaşmak kafidir. Bu başlıktaki ana fikir, tanrı rolü oynamanın tehlikeli olduğuna dair fikir birliğine varıp, kardeş kardeş yasamaya gönüllü olmak 🙂

Ayrıca şu da var, henüz lineer düşünce sisteminden çıkamamışken, paralel gerçeklikleri, çok boyutluluğu, sonsuz sınırsız şimdiyi yaşamıyor ve sadece hayalini kurmak için debeleniyorken tanrı konusunu önümüze koymak resmen yeni doğmuş bebeğin önüne ispatlanması mümkün olmamış bir matematik teoremi koymak gibi oluyor. Adım adım ilerlemek lazım. Tabi cahil cesareti diye bir şey var örneğin benim BKÖ böyle bir şeyin sonucudur. Neyse ki iddiacı, dayatıcı bir yapım yok, BKÖ ile arama hep biraz mesafe koymuşumdur. Fakat aradan geçen 11 yılda bakınız biraz değişmişim :))))

Alın size mesaj!   Mesajlar frekanslar olarak alıcısı açık herkese çarpıyor, peki o ne diyor? İşte o, alıcının şifre kırıcısına bağlı. Tanrıdan, uzaylıdan ya da arka bahçenden gelsin fark etmez, zaten varlık alemindeki her şey titreşmekte ve her an iletişmekteyken, alıcı olanın da verci olanın da deşifre işlemininin sorumluluğunu, yani kendi rolünün katkısının sorumluluğunu %100 alması şart. Yoksa işler sarpa sarıyor   https://www.youtube.com/watch?v=pGeWBiLVn8g 

Örneğin frekanslar, benim alıcıma ses olarak değil görüntüler olarak çarpar, ilk zamanlarda tek bir kare olurdu ve istediğim kadar orada durur ve onu incelememe imkan verirdi, sonraları iş çığırından çıktı hahahahahahaha görüntüler film kareleri gibi hızla art arda düşmeye başladılar ve bazen hız o kadar yüksek olur ki her kareyi yakalayamazsın tıpkı filmlerde olduğu gibi. Bu akış saatlerce sürer, hatta ben kesmezsem sanki durmazmış gibi gelir fakat hiç denemedim kesmemeyi. Benim de burda bi hayatım var değil mi? Uyumam lazım, dinlenmem,, şifre kırmam lazım falan filan… Yani ben bu detaylı akışa vizyon diyorum ve bütünlüğümün henüz lonomla bilmediğim bir konumundan geldiğini düşünüyorum ve onları paylaşırken de adına bilimkurgu diyorum. Yalnız şunu belirtmekte yarar var ki, bu vizyonları başkalarıyla paylaşma isteği gerçekten yoğun oluyor, bununla baş edemiyorsun, ben medyumların işlevlerinin de benzer bir mekanizma olduğunu sanıyorum.

Sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

Şu haberin düşündürdükleri üzerine bir güzelleme:)
GATA profesörü kabul etti: “Şizofreni cin çarpmasıdır.”

Cinse bile o senin içinde, kendi üretimin ve yaratımın olunca ne fark ediyor ki! Hangi ismi verirsen ver, ordu malı yer değiştiriyor denir buna hak ağzıyla 🙂
İtirazlar bu söylemin realiteyle uyuşmadığına dair oluyor. Peki onun adına cin yerine bilmem ne nevrozu dendiğinde bu inanç realiteyle uyuşmuş mu olacak? ve Hangi realite?

Vereceğiniz hiç bir ismin üzerine atlamayacağım, bana ne isimlerden. Ben her insanın kendi realitesi olduğunu ve bunu da bizatihi kendi iç rüyasıyla görünür kıldığını biliyorum ki buna öznel gerçeklik diyoruz.
Ünlü Afrika şamanı Mutwa’nın anılarında, sağaltma işlemini gerçekleştirirken hastanın tespiti/inancı yönünde işlem yaptıklarını, örneğin, hastası kendisine musallat olan bi varlık gördüğünü söylüyorsa, onu çadırdan kovana kadar, sopayla, davulla, tokmakla, sözcükle o şeyi ne kadar gerekirse o kadar zaman kovaladığını ve sonunda hasta “tamam şimdi çıktı gitti” diye ikna olduğunda bile işlemi bitirmeyip, çadırın dışında gözden kaybolana dek o şeyi pataklayarak kovaladığını söylemişti. Mutwa, o şeyi görmüyordu, inanmıyordu da ama hastasının inancı o şeyi (cin vs herhangi bir musallatı) hasta için gerçek kılmaktaydı, bunun bilincindeydi.
Gezgin şamanın yolunda da önemli olan pratik sonuçlar almaktır, yöntemleri tartışmak, daha doğru olanı bulmak için kavgaya girişmek vakit kaybı olurdu, hem ne gerek var! Savaşçı/barışçı şaman için önemli olan pono dur yani “doğruluğun ölçüsü etkinliğidir. ” Ya da savaşçı gerekeni yapar.”
Jung da hastalarını tedavi ederken onların inançlarına hiç dokunmadığını, sarsmadığını çünkü yerine koyacak daha iyi bi şeyi olmadığını söylerken muhtemelen dünyanın her yerindeki şaman topluluklarını gözlemlediği o önemli deneyimlerinden yararlanıyordu.

Realite denilen ki biz ona yaratımdan gelen anlamında “nesnel gerçeklik” diyoruz; dünyadaki gelmiş geçmiş tüm insanların (zaten tek zaman şimdi, yani şu an itibariyle) ortak inançlarıyla (buna da paulele diyoruz) oluşmaktadır ve şu an itibariyle nesnel gerçeklik oluşturmakta insanların baz aldığı yöntem/güç; bilimdir. Bunu da yıllardır anlatmaktan usanmadım galiba, hadi bi kez daha söylemiş olayım.

Komik olan ise, daha önce nesnel gerçekliği oluşturmakta baz alınan, animistik ve spiritüel gücün bu yetkiyi elinden kaptırmasıyla ilgili büyük bir hırçınlığa kapılmış oluşudur . Daha da komiği, BİLİM bir yöntemken güç eline geçince o da kendini mutlak ilan ederek, selefinin seviyesine düşmüş oldu! Böylece nerdeyse frekansları aynı seviyeye geldiği için de kıyasıya savaşıyorlar.

Gezgin Şamanın yolunda altıncı prensip MANA; “Bütün güç içerden gelir” der. Yani yetkilendirme içeridendir! Şimdi düşünün bakalım sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

İyilik ve bütünlük

Ruhun gelişiminin amacı, ahlaksal bir kusursuzluk durumundan çok, tamamlanmış bir bütünlük halidir. Dr Jung, iyiliğin, bütünlüğün yerini alabilecek bişey olmadığının farkına varmıştır.

Akıl ve bilim, insanlığın en yüksek güçlerini küçümserler.

**

Öyle bi 1500 yıl geçirdik ki, son olsun, düşmanıma bile olmasın! Önce kilise zulmü, sonra bilim yönteminin akıllara zarar yorumu ve ondan beter bağnazlığı ile, gören gözlerimize perde indirdiler. Tarihte bir çok yakın zaman aliminin mana ile ilgili çalışmaları hepimizden gizlendi. Örneğin Einstein’ın son 20 yılında ne yaptığı gizlidir! Dr. Gustav Jung’un tüm insanlığın iç dünyasını taradığı adeta o muhteşem gözleriyle çekmeyi başardığı rongenimiz saklıdır. Ailesi sırf bilim bağnazlarından korktukları için (sanırım) basılmasına izin vermez. Ama bütün bunların sonu geldi, kutlu günlere ulaştık artık.
Kafamızı kuma gömmeyeceğiz. Zaman bizden yana. Alemin ve kendimizin muhteşemliğine aydık.

Bilim yöntemine karşı olduğum gibi bir izlenim ortaya çıkmasın, ben onun hayranıyım. Benim sözüm kraldan çok kralcı olup, haddini aşan bağnaz uygulamalara karşıdır. Bu insanlar büyük bilim adamlarının isimlerinin ardına saklanarak, birçok yeni fikir- yeni algıların doğabileceği fidanlıkları tarumar eden cahillerdir.

  • Turan Erdal Aldoux Huxley “yeni cesur dünyasi” kitabinda en büyük tehlikenin herseyi serbest birakmak oldugunu ima etmisti. Karsit tezi George Orwell 1984 kitabinda söylemistir, bazi güclerin bizleri kontrol ettiklerini savunmustur. Tarih Orwell’den Huxley’e dogru ilerliyor. Ikisi de tehlikeli…

    Sibel Atasoy Tehlike yerine saplanıp kalmaktır oyun içinde. Bu korkulardan kurtulma zamanıdır

    Turan Erdal Ben de söylediklerine katiliyorum. Korkulan sey sürekli kendi kendini yenilemektir. Bu cok enerji istyior.

    Sibel Atasoy Boşuna mı enerji tasarrufundan söz ettik yıllardır

    Turan Erdal Hayir, hayir, bunu sana söylemeddim. Sen iyiki de varsin. Bize önderlik ediyorsun. Kendi kendini yenilemeyi tüm toplumdan beklemenin pek anlami olmadigini ima etmistim.

    Sibel Atasoy Estağfurullah, benim işimyanlızca kendimi eğitmek. Bu eylemimin ayrılmaz parçasıolarak kendi deneyimlerimi paylaşıyorum çünkü bu yolla hem yer boşaltıyor hem de kendi frekansımdan insanları-varlıkları arıyorum ve buluyorum da.

    Turan Erdal Cok haklisin. Ama bu bahsettigimiz sey o kadar bir iki kelime ile anlatilacak sey degil ki insanar hemen ikna olsunlar. Onlari kendilerine cekmek icin anlayacaklari basit bir kac kural anlatmak yetiyor.

    Turan Erdal Sibel, umarim sen daha cok paylasirsin. Senden cok faydalaniyorum.

    Sibel Atasoy Doğrudur ancak bu benim işim değil, kimseyi ikna etmeye ihtiyaç duymuyorum. Evrelerin gerçekliğini gözlerimle gördüm. Kimin ne evresinde olduğunu bilemeyeceğimden onları ikna etmek, eğitmek haddim değil. Sözlerimin tek hedefi var: kendim 🙂

    Turan Erdal Biliyorum, söylediklerinden de senin gibi düsünmek isteyenler ancak yararlanirlar. Digerleri ne yaparlar? Hani armut pis agzima düs meselesi. Onlar da kendilerine recete sunanlarin pesinden giderler. Fark budur iste…

    Sibel Atasoy Bu da doğru fakat bu da evre 🙂 Evrende yanlış olmaz.Yukarıdaki bildirimimde bahsettiğim zulüm bile yanlış diye yorumlanamaz, sadece tespittir. Neden dersen, ihtiyaç duyulmayan bi yola girilemez. Yasak işareti olduğundan değil o girişi görmez gözün! hahahahahahaha çok tatlı bi sistem
  • Turan Erdal Dogru, bugünün dogrulari bile yarinin yanlislari olacaktir, cünkü bugün iyi diye gördügümüz seylerin sonuclarini kestiremiyoruz. Görüslerimiz sürekli sinirlidir. Bizi yarinin insanlari degerlendireceklerdir ve onlari da onlardan sonra gelenler. Bu böyle gider, devam eder.
  • Sibel Atasoy Söylenebilecek her şey doğru ancak eksik olur demiştim biçok kez, hala aynı fikireyim.
  • İlaveten, bilimci ve dinci diye genellemeler yaparak bunları birbiriyle kıyaslamaktan da titizlikle sakınmak lazım çünkü  kmseye yarar sağlamaz. Yobazlık, kimsenin, hiç bi kurumun ve dahi hiç bi zaman diliminin tekelinde değil!
    Din kelime anlamıyla yaşam tarzı demekmiş. Kurumsallaşmış dinler ise, güç kullanma peşindedirler velakin birçok insan yine de öğretilerin içinde pırıl pırıl parlayan özü çekip almayı başarmışlardır çünkü evreleri buna müsaittir. Herkes müstehakını bulur, hangi yoldan giderse gitsin.

Çarpıtma

Yeni Dünya dini (doğu dinleriyle harmanlanmış hristiyanlık benzeri), kendini yıllardır spirüalite, kişisel gelişim veya tasavvuf adı altında ortaya karışık biçimde düşmekte. Bu her yerden adeta fışkıran bi köpük gibi çevremizi sardı.

Oysa ben, önceki her bi şeyi kapsayarak YENİ’yi söyleyemeyen bi şeyin dertlere çare olmadığını, olamayacağını açıklıkla görüyorum.

İnsanı kendisiyle karşılaştıracak ayna çok temiz olmalı. Yoksa o aynanın bulaşıkları yine çarpıtmaya imkan verir.

İnsan aslında ne isterdiye sormuştuk ve kısaca aldığımız cevap şuydu:

Kadın erkek ayrımı yapmaksızın, insan ne ister diye sordum şimdi güneşe karşı: Dedi-m-ki: İnsan kendinin seviilecek hatta tapılacak derecede muhteşem olduğuna ikna edilmek istiyor. Bunu kendine yapamıyor. Yani mükemmel ve biricik olduğuna kendini ikna edemiyor. Eh bu durumda bir başkasından yardım istemesi doğaldır. Velakin iki yarim bi tam etmiyor, o sebeple binlerce yıldır kan gövdeyi götürüyor Dünya’da. (devamı için tıklayınız)

Örneğin insan “Zar Adam” kitabındaki gibi kendinin azınlık benleriyle tanışmalıdır, onlarla kozlarını paylaşmadan TAM insan olunamaz. İnsan tam olamayınca ülkelerde Dünya’da tam olamaz. Korkularımızla yüzleşmeliyiz. Bunun için en teşfik edici kavram/söz şudur: Nereye kadar?

Aslında “Nereye Kadar?”sorusu ağzınızdan döküldüğü anda ya da sertçe zihninizin kıvrımlarında belirdiğinde siz dönüşüm zamanının geldiğini  bileceksiniz. Bu soru öylesine basit bişey değil, hem insan hem de topluluklar için hayati öneme sahiptir ve anlamı kısaca şudur: “şu konu, nerdeyse ölüm kadar ağır geliyor bana, o halde ölümden öte ne var ki onu değiştirmeyeyim?”

Yani Ölümümüzün yakınlık hissi, bizi bir kere daha doğmaya zorlayan bi dosttur.

Eski bi şiirimsi aklıma geldi ve buldum onu:

Bir kez boy ölçüşmeye gör ölümle
bir başka şevk geliyor insana
Sanki bir sel gibi coşkuyla bentleri aşıyor
Bir kitabı bir gecede yazarmışçasına
ve taşınırmışçasına,
dünyanın öbür ucuna
her şey öyle kolay
Öyle sevinçli, öyle kendiliğinden
Bu güç, bu sevinçli sanrılık şey nerden?
sa -28.11.09

Hatta şu da gülümsemenize sebep olacak muhtemelen:

Tereyağında cazırdayan spiritüalite

Yanmış şeker kokusu buram buram

Haziran sonunda şakırdayan yağmur
…
Ağaçlar mesut, çayırlar güleç

Bilinç kuantumla olmuş ocakta güveç

Yakınlaşan gezegenlerden bir rüzgâr

Pir rüzgâr

Bulutların ardında hınzırca

Gülümseyen güneş

Dağlarda bir hazırlık

Bir telaş

Güve kelebekleri çağırıyor: eş eş

Yaz ortası gök gürültüleri

Karışıyor mide gurultularına

Zayıflayalım güzelleşelim çocuklar

Meydanlarda güç tellalları

Ayağımız açıkta yorgan

Buzdolabında

Döne döne fırıldaklar çıngırdaklar

Bilginin ipliği çıkmakta pazara

Tarifi bırak el kararı yap

Ninene sor olmazsa dedene

Uğraşma sigarayla ıvır zıvırla

Gelirse elinden rest çekesin TiViye

Döne döne her şey çıkar spirale

Sa
30.06.10

Kurumsallaşmış dinler

Kadınlar bağlarını kaybetmediler, kadınların tinle hala doğrudan doğruya bağlantıları var. Sadece bunun nasıl kullanılacağını unuttular, ya da daha doğrusu, erkeklerin bu bağlantıya hiç sahip olamama durumunu taklit ettiler. Binlerce yıl erkekler kadınların bu bağlantıyı unutmalarını sağlamak için çabaladılar. Mesela, kutsal enginizasyonu ele alın. Kadınların bu dolaysız bağlantıya sahip oldukları inancını kökünden sökmek için yapılan sistematik bir tasfiye idi bu. Bütün organize dinler, kadınları daha aşağı bir yere koymak için yapılan çok başarılı bir manevradan başka bir şey değildir. Dinler kadınların daha aşağı olduklarını söyleyen tanrısal bir kanunu delil gösterirler.(tıklayınız)

fa: kadınları durdurmanın yolu tek tanrılı dinler mi?daha doğrusu kadınların önüne engel koymak gerekiyordu bunun için tek tanrılı dinler mi devreye girdi?yada bütün dinler mi? İskit kadınları yada islamiyet öncesi Türk toplumlarında kadınların yönetimde eşit haklara sahip olduğunu duymuştum.hatta islamiyet öncesi Türk toplumlarına bir islam elçisi gönderiliyor.bir bakıyorki hakanın yanında karısıda var.durum gari…bine gidiyor.Tabi kadın adamların yanında bacağına açıp kaşımaya başlayaınca elçi artık dayanamayıp tepki gösteriyor.Bunun üzerine hakan elçiye hitaben,mal burda sen çok cesaretliysen yan gözle bakarsın değilse susrasın diye cevap veriyor.acaba çevresel koşullada kadının toplum içindeki yerini edtkiliyor mu.sonuçta bunlar bozkır toplumu.hatta yörüklerde bile kadının yeri hala erkeğe neredeyse eşit durumda..bu konuda sizler ne düşünürsün bilemiyorum tabi.

sa: Tek tanrılı dinler, “yaradılışın eril öğesini güçlendirmek” için devreye girdi amaç “birey bilincini oluşturmak, geliştirmek ve bir daha yitmeyecek denli sağlamlaştırmaktı ve bu dişil bilincin iradesi/dileği ile oldu. Ancak Dinler yaşanmayı bitirip kurumsallaştığında tüm amacını ve işlevselliğini yitirdi. Hatta durumu tersine çevirip o az buçuk elde edilmiş bireysel bilinci dahi tehlikeye düşürmeye başlayınca, ellerindeki tüm yetki yeniden dişi bilinç tarafından geri alınıyor. Başka bişey denenecek sanıyorum.

Zaten bi şeyin yaşanamadığı ve başarısızlığı onun en çok konuşulan ve üstüne basılan, zorbalığa dökülen olmasıyla bağıntılıdır. Hatta seks yapamayıp ha bire seksten imalar yapan,  bel altı fıkralar anlatanlara “diline vurmuş” derler!

**
“Bunlar dünyayı değiştirecek” dedi Richard. İhtiyar adam ona baktı ve “hayır” dedi. “Ama bunlar size verildi…” “Sınamak için” “Sınamak mı?” “Ben çok uzaklara yolculuklar yaptım. Bir çok inancın elyazmalarını inceledim Katay’dan kuzey ülkelerine kadar” Gözleri parladı. ” Ve bütün karmaşık incelemelerime rağmen, yine de bir şeyler öğrendim. Her büyük din bir ışıkla başlar. Ama ışığı yalnız kalpler tutabilir. Sayfalar tutamaz.”

“Ama sizin elinizde…”

“Elimdekiler kağıt” dedi yaşlı adam. “Dünyaya bu kelimeleri verirsek, ancak doğruluğunu zaten bilen insanlar anlar ve sever. Ama vermeden önce bunlara bir isim koymamız gerek. O da bunların ölümü olur.”

“Güzel bir şeye isim koyunca, ölür mü?”

“Bir şeye isim koymanın zararı yoktur. Bu fikirlere isim koymak ise bir din yaratmaktır.”

(Richard Bach- BİR)

**

Normalde toprak diye bişey olmadığını bilmeyiz biz, onun bi kısmı soğumuş lav kayalarıdır ama çok büyük kısmı ölülerdir! Tüm canlıların ölülerine basarız biz her an ve herşeyi o ölülerin üzerine inşa ederiz. Fakat ölülerin bi kısmı her baharda yeniden doğarlar, yani  çevrime girerler. 🙂

**

Yaratıcılığın coşkusu, yaratınızı bırakmakta yatar.  Onu bir an için hissedin. Yaratıcılığın coşkusu bir şey yaratmada ve sonra da onu bırakmada yatar. O hâlâ sizindir, ama onu kontrol etmeniz gerekmez. Bu mutluluktur, onu sadece izlemek ve büyüdüğünü hissetmek. Gündemi ya da beklentiyi salıvermek, ama onun gelişmesine de izin vermek.(Adamus)