Jung açısından GÖLGE

Gölge

Seks ve yaşam içgüdüleri Jung’un sisteminde de genel olarak temsil edilmektedir. Onlar Jung’un gölge adını verdiği arketipin bir parçasıdır. İhtiyaçlarımızın hayatta kalma ve üreme içgüdüleriyle sınırlı olduğu, kendimizin bilincinde olmadığımız ilkel insandan, “hayvan” geçmişimizden gelen bir parça.

Gölge, egonun karanlık yüzüdür; potansiyel kötülüğümüz genelde burada saklanmaktadır. Gerçekte gölgenin bir etiği yoktur; iyi ya da kötü değildir, tıpkı hayvanlardaki gibi. Bir hayvan yavrularını şefkatle sevme ve avlarını yiyecek için vahşice öldürme yeteneklerine sahiptir. Ama ikisini de yapmayı seçmez. Ne isterse onu yapar. O “masumdur.” Fakat bizim insani bakış açımızdan, hayvanların dünyası vahşi ve acımasız görünür, bu yüzden de gölge, kişiliğimizin itiraf edemediğimiz yanlarının saklandığı bir çöp kutusu haline gelir.

Gölgenin sembolleri, yılan, ejderha, canavarlar ve şeytanlardır. Gölge çoğu zaman bir mağaranın ya da su dolu bir havuzun; kollektif bilincin girişinde bizi bekler. Bir daha rüyanızda şeytanla mücadele ettiğinizi gördüğünüzde fark edeceksinizdir ki mücadele ettiğiniz yalnızca kendinizdir.

Daha fazla bilgi için bakınız: Jung hayatı ve felsefesine bakış

Aslında Gölgenin daha iyi anlaşılması için ego-özben-gölge tablosunu da hatırlamak konuyu daha anlaşılır kılacaktır:

Jung’a göre ego: Psişe içinde bilincin bir örgütüdür. Bilinç düzeyinde algılanan tüm duygu ve düşüncelerden oluşur. Ego psişe içerisinde küçük bir yer tutar. Gündelik yaşantımızı sürdürebilmemiz için içeriden ve dışarıdan gelen uyaranları, bilgileri filtre eder. Aksi halde biz yaşananla yaşanmakta olanı, düş ile gerçeği ayırt edemeyiz.

İzlemek

“Sırrı söylemedim, onları oyun diye kandırdım” demiş özür dilercesine. “Anlamıştım demiş adam, peki robot yakalayıcısıyla neler oldu?”  (Bakınız Robot Konuşuyor)

**

Burada insan olarak farkında olmadan tanrıcılık oynuyoruz. Tanrı da kainatı kendini izlemek için yaratmamış mı? Buradaki izlemenin hiç bir “yargı” taşımaması işte bu sebepledir. Eski Dünya öğretilerinde “izleyen” yargı doludur. İyi ve kötüyü ayırmaya çalışır, iyiler için ödül, kötüler için cezalar verir. Öyle ki eski öğretilerin izleyicisi sanki daha büyük kapsamlı bir robot olmuştur! Hani Terminatör Sarah Connor dizisindeki gibi robottan gelisip süper robot olan o kadını hatırlayacaksınız (küçük kızı olan, istediği an sıvıya dönüşen).
Oysa masalımızdaki izleyici yanlızca izler hatta bundan zevk alır. Tek gayesi izlemektir. Yargılayan olamaz çünkü amacı robot izlemektir.

**

Roma kelimesinin bi anlamının “Nehrin Şehri” olduğunu görünce aniden “nehrin altındaki nehir” aklıma geldi! Romanın altındaki nehir nedir diye sorunca bi baktım ki Etrüskmüş! Kedi miyimm neyim kuyruğumla oynuyorum burda!

Öğretim yıllarında en sevdiğim ders cebir ve mantık idi. İzlerini sürmek çok kolaydı da ondan. Halbuki yanlış sonuca varıp zeki olduğumu çıkarsayanlar olmuştu. Sonradan-ilerleyen yaşımda- anlaşıldı ki ben yalnızca bi dedektifim :)))

Agatha Christi’nin kitaplarını çocuk yaşlarımda defalarca okumuştum. Onu-yazdıklarını da o buruşuk yüzünü de- severdim, hala severim. Kitaplarımız aynı yayımevinden çıkınca resimlerimiz de yan yana konmuştu internet sitelerinde, kozmik bi şaka gibiydi!

**

Hangi bağışlama? Devlet malı yer değiştirdi!

Bizi gücendirmiş olan kişileri nasıl bağışlarız?

Bir gün bilge, öğrencisine boş bir çuvalla bir sepet patates verdi. “Son zamanlarda sana olumsuz bir davranışta bulunmuş yada söylemiş olan herkesi düşün, özellikle de bağışlayamadıklarını. Her birinin ismini bir patatesin üstüne yazıp çuvalın içine koy.”

Öğrenci işe birkaç isimle başladıysa da, kısa sürede çuvalı patatesle dolup taştı.

“Çuvalı bir hafta boyunca gittiğin her yere beraberinde götür” dedi bilge. “Sonra bunun üzerinde konuşalım.”

Başlangıçta öğrenci çuval hakkında hiçbir şey düşünmedi. Onu taşımanın özel bir zorluğu yoktu. Fakat bir süre sonra bu iş giderek bir yüke dönüşmeye, onu her yere taşımak zor gelmeye başladı. Çuvalın ağırlığı değişmediği halde, zaman geçtikçe onu taşımak daha fazla çaba gerektirir oldu.

Birkaç günün sonunda çuvaldan kötü kokular gelmeye başladı. İsim yazarken üzerleri oyulan patatesler çürük kokusu salıyordu. Artık onları oradan oraya taşımak sadece rahatsızlık veren bir şey değildi, nahoş bir şey olmaya başlamıştı.

Nihayet hafta geride kaldı. Bilge öğrencisini çağırıp sordu: “Bu konu hakkında bir şey düşündün mü?”

Öğrenci: “İnsanları bağışlayamadığımızda, olumsuz duygularımızı bu patatesler gibi yanımızda her yere taşırız. Zamanla bu olumsuzluk bizim için bir yük haline gelir ve bu yük bir süre sonra çürümeye başlar.”

Üstat: “Evet, kişi kin tuttuğunda olan tam da budur. O halde, yükümüzü nasıl hafifletebiliriz?”

Öğrenci: “Bağışlamaya çalışarak.”

Üstat: “Birini bağışlamak, isminin yazılı olduğu patatesi çuvaldan çıkarmak demektir. Seni gücendirmiş olanların kaçını bağışlayabilirsin?”

“Bunun üzerinde biraz düşündüm Üstat” dedi öğrenci. “Çok çaba gerekti ama, tümünü bağışlamaya karar verdim.”

Üstat: “Çok güzel, öyleyse patatesleri bir tarafa bırakabiliriz. Peki, geçen hafta seni gücendiren başka insanlar da oldu mu?”

Öğrenci bir süre düşündükten sonra, böyle birkaç kişi olduğunu kabul etti. Fakat kabul eder etmez de, henüz onca zahmetle boşalttığı çuvalının yeniden dolmak üzere olduğunu fark edip telaşlandı.

Öğrenci: “Üstat” dedi. “Eğer bu şekilde devam edersek, çuval her hafta yine patateslerle dolmaz mı?”

Üstat: “Evet, insanlar bir şekilde sana karşı olumsuz davrandığı sürece, çuvalında daima patateslerin olacak.”

Öğrenci: “Fakat Üstat, başkalarının yaptıklarını hiçbir zaman kontrol edemeyiz. Bu durumda Tao bize ne getirebilir?”

Üstat: “Henüz Tao’nun anına girmiş değiliz. Şu ana dek konuştuklarımızın tümü, bağışlamaya bildik yaklaşımın parçasıdır. Birçok felsefe ve çoğu din bize aynı şeyi öğütler: Sürekli olarak bağışlamaya çalışmalıyız, çünkü o önemli bir erdemdir. Oysa bu Tao değildir, çünkü Tao’da çabalamak yoktur.”

Öğrenci: “O halde Tao neyi öğütler, Üstat?”

Üstat: “Bunu sen de bulabilirsin. Eğer patatesler olumsuz duyguları temsil ediyorsa, o halde çuval nedir?”

Öğrenci: “Çuval… benim olumsuz duygularımı sürdürmeme olanak veren şeydir. İçimizdeki, bizi kırgınlık hissimiz üzerinde durmaya iten şeydir… Ah, o, öz-değerime ilişkin abartılı algımdır.”

Üstat: “Peki, ondan kurtulursan ne olur?”

Öğrenci: “O zaman… insanların bana karşı olumsuz davranışları artık büyük bir mesele gibi gözükmez.”

Üstat: “Bu durumda artık elinde patateslerin üstüne yazacak isim olmayacaktır. O halde, oradan oraya kötü kokulu bir yükle dolaşmayacaksın demektir. Bağışlayıcılık Tao’su, sadece birkaç patatesi ortadan kaldırmak için değil, çuvaldan da vazgeçmek için verilen bilinçli karardır.


Bağışlayıcılığa bildik yaklaşım, bilgenin de işaret ettiği gibi, bunun için çaba harcamaya odaklanmıştır. Shenxiu’nun tanınan bir şiiri bunu betimler:

Beden aydınlanma ağacıdır

Yürek parlak bir aynaya benzer

Onu devamlı temiz tutmaya çalış

Toz tutmasına izin verme sakın

Şiir, sürekli ve zahmetli bir çabadan söz ediyor. Sürekli çaba gerekir, çünkü temizlenen aynanın üstüne daima tozlar düşmeye devam edecektir. Tam onu kusursuz biçimde temizlediğimizi düşündüğümüz anda, başka bir toz zerresi ona konmak üzere havalanmıştır bile. Öğrenci, bu düzlemde kaldığı sürece, çuvalının patatesle dolmaktan kurtulamayacağını fark etti. Benzer şekilde biz de, bağışlayıcılığa bildik yaklaşımda kaldığımız sürece asla bağışlanacak kişi sıkıntısı çekmeyiz.

Fakat niçin orada, üstüne tozların konabileceği bir ayna durmaktadır? Aynanın orada durmasına gerçekten gerek var mıdır?

Şiirdeki ayna, egoizmi – abartılı bir kendini beğenmişlik ve kibir duygusu – temsil ediyor. Egoyu sanki fiziksel bir şeymiş gibi algılama eğilimindeyizdir. Dilimiz bu varsayımı doğrulayacak göndermelerle doludur. Sanki egoizm bir uzuv yada bir organ misali bedenin bir parçasıymışçasına, “yaralı” egodan, gurunun nasıl “kırıldığından “ yada itibarın nasıl “zedelendiğinden” söz ederiz.

Oysa egoizm, zihnin ürettiği bir şeyden başka bir şey değildir. Başkalarından ayrı ve farklı olduğumuza dair asılsız algıdan kaynaklanır. Bu ayrılık ve farklılık duyusu, bizi çarpık karşılaştırmalara, bu da sonuçta asılsız bir üstünlük duygusuna götürür. Bu özenle hazırlanmış yanılsama saldırıya uğradığında, sanal yaralar gerçek gibi görünür. Fakat bu yanılsamanın ötesini görmeye başladığımız anda, kendisi de ona verilen zararlar da önemini yitirir.

Bu, bağışlayıcılık konusuna Tao yaklaşımının temelidir. Shenxiu’nun şiirine Zen üstadı Huineneg’in yanıtı bunu gözler önüne serer:

Gerçekte aydınlanmanın ağacı yoktur

Ne de parlak bir aynası

Orada hiçbir şey yoksa

Toz zerrecikleri nereye konabilir?

Ayna gerçekte mevcut değildir. Toz zerrecikleri düşmeye devam ettiği halde, konabilecekleri bir yer ve durmadan silip temizlememiz gereken herhangi bir şey yoktur. Egoizm, kendi kendimize yarattığımız ve basit bir kararla ortadan kaldırabileceğimiz bir şeydir. Egoizm yoksa, incinecek, kırılacak yada yaralanacak bir şey de yoktur. Ego, gurur yada itibar zarar görüp yaralanmadıysa, ortada bağışlanacak bir şey de yok demektir.

Bilge, bildik bağışlayıcılık öğretilerinin ötesine bu şekilde geçer. Gerçek benliğin asla incitilemeyeceğini, eleştiriler ve hakaretlerle zarar görenin sadece egonun sahte yansımaları olduğunun farkına vararak, sürekli başkalarını bağışlama çabası içinde olmayı bırakırız.

Bağışlamak bizim için artık hiç çaba gerektirmeyen bir şey haline gelir. Bağışlamak eskide kalmış bir eyleme dönüşür.

(Derek Lin, Gündelik Hayatın Tao’su, s.85-89.)

Sezgisel Biçimin Eğitimi – 01

Cengiz ERENGİL

Roger Housden, “Rumi’nin İzinde: Kalbin Asıl Arzusunu Bulmaya Dair bir Masal” adlı romanında, arkadaşının okuduğu bir Mevlânâ Celaleddin Rumi şiirinden etkilenen gencin çıktığı hakikat yolculuğunu anlatır. Şiirler gerçekten insanın kalbini etkileyip ruhsal bir uyanışa neden olabilirler. Kişinin yaşama bakışını değiştirebilir, kişiyi derinleştirebilirler. Bu romandaki gencin mistik arayışı da, onun ruhsal gelişimiyle ve iş yolculuğuyla ilgilidir. Türkiye’ye gelir ve Hasan Şuşud ile sohbet etme fırsatı bulur. Sonunda evrenin dişi ilkesiyle, aşkla tanışır. Bir dizi deneyim yaşar. Sezgi ve keşf yolları açılır.

Sezgisel biçimin geliştirilmesiyle ilgili aşağıdaki yazı, ağırlıklı olarak, Dr. Ornstein’in “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabıyla ilgili çalışma notlarım üzerine kurulmuştur.

BİR. TRANSPERSONAL (Kişilik Ötesi) SUFÎ PERSPEKTİFİ:
Neden Perspektif ya da Bakış Açısı?
Bir yazıyı okurken yazarın bakış açısını öğrenmek neden çok önemlidir? Çünkü aynı nesneye, aynı olaya farklı noktalardan baktığınızda göreceğiniz şeyler farklı olacaktır. Fanatik insanlar genellikle kendi bakış açılarının tek ve biricik olduğunu, herkesin de bu bakış açısından bakmaları ve aynı şeyi görmeleri gerektiğini savunurlar. Tam anlamıyla “nesnel” bir bakış açısına kavuşmak, “nesnel” bir görüşe sahip olabilmek ve nesneleri, olayları ve olguları “nesnel” görebilmek için ise kendi sınırlı at gözlüklerimizden ve gözümüzdeki ahlâk boyalarından kurtulmamız gerekir. Bu da kişisel gelişim ve dönüşüm çalışmalarıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerden birisidir, yani Açıklık. Açıklık olmadan kişi nesneleri, insanları ve olayları “oldukları gibi” göremez, kendi kafasındaki kayıtlara, kendi niyetine, kendi ahlâk boyalarına göre çarpıtılmış olarak görür.

Neden Transpersonal ya da neden Kişilik Ötesi?
Batı psikolojisi Hümanist Psikoloji ve Transpersonal ya da Kişilik Ötesi Psikoloji çalışmalarıyla büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Artık insana  yalnızca bir “hasta” gözüyle bakılmamakta ve mevcut tedavi çalışmalarıyla yetinilmemektedir. İnsan artık “içindeki olumlu nitelikleri” ya da “güzel isimleri” gerçekleştirebilecek, bedensel, duyumsal, duygusal, düşünsel, ruhsal ve tanrısal çalışmalarla, çeşitli Sufi sohbetleriyle, tefekkürleriyle, Budist meditasyon pratikleriyle, Kişisel Gelişim ve Dönüşüm kurslarıyla vb. kendisini aşabilecek (Transpersonal Psikoloji ve Psikiyatri çalışmalarında uygulandığı gibi) bir varlık olarak görülmektedir.  Sadece bedensel gözü ve akılsal gözü ile yetinmeyen fakat ruhsal gözünü, ya da keşf gözünü de kullanabilecek bir varlık olarak görülmektedir. Bu konumlara ulaşmayı ifade eden bazı nitelikler şunlardır: Huzur, Sessizlik, Kutsama, Açıklık, Farkındalık ve Bilgelik.

Manevî pratikler ve meditasyon artık Batı bilimine girmiştir. Kişilik ötesi modelde insan beş boyutlu olarak ele alınır. Roger Walsh ve Frances Vaughan. “Ego Ötesi” adlı kitapta bu modeli şöyle işlerler:

“Bilinç”, tüm deneyimlerimizin temeli ve bağlamıdır. Sıradan insan bilinci savunmacı bir biçimde kasılmış durumdadır. Bunun için çeşitli çalışmalarla zihin sakinleştirilir, algısal çarpıtma azaltılır ve kişilere potansiyelleri tanıtılır.
“Koşullanma” ve bağlanmalar bilincin tek bir gerçekliğe kendisini bağlamasıdır. Bu acıya yol açar. Acıdan kurtulmak için koşullanmalarımızdan ve bağlanmalarımızdan kurtulmalıyız.
“Kişilik” ve kişisel dramalarımız her birimizin hayat hikâyesini kapsar. Rollerimiz, sorunlarımız, ilişkilerimiz, bilincimizin içerikleri buna dahildir. Bizim duygusal yüklerimizdir, psişik yüklerimizdir. Tüm bağlarımızdan özgürleşme düşüncesi bile bizi korkutur.
“Kimlik” ya da özdeşleşmelerimiz, ne olduğumuzu düşünüyorsak onun tarafından belirlenir. Kendimize ait imgemizi içerir. Biz bilsek de bilmesek de bazı düşünceler ve imgeler bizim bilinç halimizi, kimliğimizi ve gerçeklik haritamızı belirlemektedir. Buda’nın ve İsmail Emre’nin dediği gibi: “Neyi düşünüyorum o’sun!”
“Kimliğin ve özdeşleşmelerin ötesi” bizim koşullanmalardan ve hayat hikâyelerinden, dramalardan arındırılmış yanımızdır. Saf farkındalık olarak ya da ademlik (hiçlik) hali olarak adlandırılır. Rüyadan uyanmış, zihinsel içerik ile özdeşleşmeyen insandır. Acı veren duygu ve düşüncelerden kurtulduğu için “acı”dan kurtulmuştur. Saf farkındalık, saf varlık ve saf kutsama olan Nirvana’ya ulaşmıştır.

Neden Sufizm?
Muhyiddin İbn Arabi Füsus ül Hikem’de insanın bu yaşamdaki amacının “gadap” halinden kurtulup “rahmet” haline erişmek olduğunu söyler.. Yani kişisel gelişim ve dönüşüm süreci bu bağlamda kalpteki “küfür”ün temizlenmesi ve “iman”ın kalbe yerleşmesidir. Şehvet, şiddet ve korku gibi olumsuz kayıtlardan kurtulup sevgi, şiddetsizlik ve güveni yaşamaktır. Böylece insan kalıcı bir dönüşüm geçirmekte ve “mümin” olmaktadır. Bu perspektifte, insanın asıl kimliği “mümin” niteliğiyle belirtilmektedir. Hakiki imanın göstergesi de budur. Bu seviyeye erişmiş olmaktır. Bu aynı zamanda Tasavvufun temel dönüşüm dizgesinin dördüncü seviyesidir. Yani Nefsi Mutmainne. Tatmin olmuş nefs, Huzura ermiş nefs. Bu aynı zamanda Sekinet’in ya da Rahmanî Nefes’in kalbe yerleşmesi olarak da ele alınır. Hint sisteminde Kundali’nin (Rahmani Nefes’in Hint’teki karşılığı olan Adi Shakti’nin insandaki hali) insanın dördüncü şakrasına, yani kalp şakrasına yerleşmesi olarak ele alınır. Bunun öncesinde ise Tasavvufta Nefsi Mülhime vardır. Yani, ilhamlar alan, sezgileri çalışan nefs, Hint’te üçüncü şakranın açılması ve kundalinin bu şakrayı kaplaması olarak geçer. İnsanın ilhamlar almaya başladığı söylenir. Yedinci seviye Nefsi Kamile ya da Nefsi Safiye ya da Nefsi Envare yani tenevvür etmiş, Aydınlanmış Nefs’tir. Hint’teki karşılığı başımızın üst kısmındaki Sahasrara şakrasının açılması ve kundalinin buraya yerleşmesidir. Kişi başkalarını “doğru olarak algılamaya” başlar. Algı filtreleri ya da Ahlâk boyaları temizlenmiştir. Kalb aynası parlamaktadır. Kristal Aynada her şey “algı filtrelerinin ve egonun çarpıtmaları olmadan” aksetmektedir. Açıklık, Gözlem, Farkındalık, Bilgelik ve Zeka boyutudur. Tasavvufta bu zeka boyutu, “Zeka tezkiye edilmiş akıldır” sözüyle belirtilir. Yedili dizgeyi birlikte ele alırsak nefs-i emmare (kötülüğün etkisi altındaki nefs), nefs-i levvame (kendini eleştiren nefs), nefs-i mülhime (sezgileri çalışan nefs), nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefs), nefs-i raziye (insanlardan razı olan nefs), nefs-i marziye (insanların kendisinden razı oldukları nefs, NLP’deki Liderlik için bu seviye çalışmaları gereklidir!) ve nefs-i envare (aydınlanmış, tenevvür etmiş, ışık yayan nefs).

Bu yazı bağlamında ele alacağımız Kişilik Ötesi Sufî Perspektifi üç evreye sahiptir:
İlim ve İrfaniyet, Aşk (Allah Aşkı) ve Yokluk (Fenafillah).

Bu evrelerin tarihsel süreç içindeki örnekleri ise şöyledir:
İlim ve irfaniyet evresi için Muhyiddin İbn Arabi;
Aşk evresi için Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin Rumî;
Yokluk evresi için İsmail Emre.

Aydınlanma arayışı içinde olan bir insanın manevî gelişim sürecinde bu aşamalardan geçtiği söylenebilir. Bu ilerleyiş bir dizi olarak değil, bir dizge olarak ele alınmalıdır. Karşılıklı ilişki içinde ele alınmalıdır. Kişinin geçtiği aşamalar her zaman bu sırada olmak zorunda değildir tabi ki. Yaşam üslubu ya da hayat şekilleri de etkili olmaktadır. Emre şöyle demektedir:
“Kin, kibir, hased, şehvet, riya, gadap, yalan insandan kalkmalı ve şehvetsiz, menfaatsiz bir sevgi insana yerleşmeli”.

İsmail Emre’nin bir sözü yokluk noktasına ışık tutmaktadır:
“Hiçbir arzum ve düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.”

Bu söz, arzuların etkisi altındaki nefs’in (Freud’un alanı) ve düşüncelerin etkisi altındaki nefs’in (Descartes’in alanı) aşıldığı bir ruhsal boyutu işaret etmektedir. Freud ve Descartes gözlüğüyle bakan Batılıların anlamakta zorlanacağı bir boyuttur. Beden ve akıl gözlerini aşan kontamplasyon ya da keşf gözüyle (Bonaventura, Ken Wilber) aradıkları boyuttur bu.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp-Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu” adlı kitabında şöyle yazmakta:

“Temel soru, çeşitli biçimlerde ortaya konabilir: Bireysel insan bilinci ile ne yapmaktayız? Ego’yu geliştirmeli miyiz, yoksa onu yok mu etmeliyiz? Bireysel benliğin daha büyük gerçeklikle olan doğru ilişkisi nedir? Benliğin uygun ve gerçek sınırları nelerdir? Manevi bir psikoloji, her şeyin üstünde, nitelikler ve değerler ile ilgili bir psikolojidir. Manevi nitelik ve değerleri nasıl harekete geçirebiliriz?

Bu konuyu, gerçekten holistik (bütüncül) ve Transpersonal (Kişilik Ötesi) bir bağlam içinde nasıl yeni bir biçimde ifade edebiliriz?

Eğer Varoluşçu olsaydık, evrenin saçma olduğunu, ama insanların yine de yaşamak için belirli değerleri seçebileceğini söyleyebilirdik. Transpersonal Sufi perspektifi açısından ise, bu değerlerin sadece bireysel beyinler tarafından bir anlam ve düzen oluşturmak için harcanan umutsuz bir çaba olarak üretilmediğini sanırım ki çoğumuz kabul edecektir. Bunlar, daha çok gerçekliğin esasına ait niteliklerdir. Gerçeklik temelde iyidir.”

Şarlatan Ruhsal Ustalar ya da Bogus Masters
Hemen hemen her kavramın yozlaştırdığı ve içinin boşaltıldığı günümüzde, meditasyon kelimesi de aynı akibetten kurtulamamıştır. Marco Pallis’in deyişiyle “Dünyanın her yerinde Şarlatan Ruhsal Ustaları (Bogus Masters) kolayca bulabilirsiniz.”

-devam edecek-

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=99&bant=9

Başbakan Erdoğan’a teşekkürlerimle

Şimdi söyleyeceklerime belki şaşıracaksınız. Epeydir aklımda fakat bir türlü fırsat bulup da söyleyemedim. Konu Başbakan Erdoğan’ın farkındalığımıza katkıları ile ilgili.

Biliyorsunuz siyasetle ya da güncel medyatik olup bitenle pek ilgim yok, bu sebeple sanırım satır aralarında bazı şeyleri kaçırıyorum fakat bunu göze alıyorum çünkü olmaktan sevinç duyduğum yerlerde olmayı seçiyorum. Eminim ki bu seçimimin de bana kattıkları var.

Sn Erdoğan’ın biz sigara içenlere ve bizim kanalımızla içmeyenlere de büyük bir hediyesi oldu.  Başbakan, sigaraya olan kişisel nefreti sebebiyle, yetmiş milyon insanı doğrudan ilgilendiren bir konuda insan haklarını hiçe sayan bir uygulamayı hiç tereddüt etmeden kanunlaştırmış ve denetiminden de her bir ferdi memur kılmıştı. Sigaranın bütün dünyada günah keçisi pozisyonuna getirilmesinin sebeplerini hepimiz az çok biliyoruz. Bu konuda herkes konuşmuştur zaten o sebeple hiç girmeyeceğim.
İnsanların ihtiyaçlarını ve her birinin biricik ve benzersiz oluşunu reddeden ortodoks tıp, özellikle gelişmiş(!) ülkelerin büyük bir aymazlıkla yeryüzünü mahfeden tüm uygulamalarını devam ettirmeleri için bir günah keçisi seçilmesi hususunda gereken icazeti verdi. Bunun için çok geçmeden büyük hicap duyacak fakat bu onların yani ortodoks tıbbın sorunu beni ilgilendirmiyor şu an. Herkes kendi hatalarını yapsın nasılsa sonuçlardan toplu olarak yararlanıyoruz.

Geçenlerde soğuk havaların erkence bastırdığı günlerden birinde Beylerbeyi sahilinde geziniyorum. Bilirsiniz küçücük bir yer zaten. Cafe ve restoranların önleri tıklım tıklım dolu. Şöyle baktım baktım bi gülme geldi. Bunca kıymetli bölgelerdeki kafe ve restoranların süsleyip püsledikleri iç alanları hatta üst katları metrekarelerce bomboş duruyor. Kimse içeri girip oturmuyor. Dükkan sahipleri var güçleriyle sokakları ısıtmaya çalışıyorlar, yoksa batacaklar. Gerçi elektrik giderlerinden batan olduğunu duydumdu geçen kış.

Evimin karşısındaki köy kahvesi de aynı durumda. Tek bir kararla yetmiş milyon insanın hayatını değiştiren başbakanın totaliter tavrının arkasındaki büyük hayrı düşündüm. İnanılmaz bir hediyeydi bu Türkiye’ye.
Simge lisanınında ortak bir unsur olan ev, bina yani kapalı alanların “kişilik” anlamına geldiğini biliyor muydunuz?

İnsanlar kendini açık alanlara attılar, bunun muhteşemliğini görüyor musunuz? Ortak kullanılan kişilikleri “zorunlu” da olsa terk etmek zorunda kaldılar. İşyerlerinde de belli aralıklarla bina dışına çıkmak en azından yerinden kalkmak ve başka açılarda bulunmak zorunda  kalıyorlar. Metazori bakış açısı değişikliği buna denir. Üstüne üstlük daha önceleri tek nefesinin bile farkına varmadan paketlerce sigara içen insanlar şimdi bu uygulamayla tamamen bilinçli ve her nefesinden zevk alarak sigara içebilmeye başladılar. Üstelik başkalarını rahatsız etme sorumluluk duygusundan da kurtulmuş olarak, o dakikaların hepsinde UYANIKlar. Alışkanlık ve sinik enerji dönüştü farkındalığa.

Her zaman söylediğimiz gibi, hiç bir şey tek yönlü olamaz bu dualitik boyutta, her yapılan çift yönlü iş görür. Fizik kuralıdır bu.

Bizlere değişik açıları görebilmek, yaptıklarımızın farkında olabilmek ve ortak kullanılan kişilik kalıplarından kurtulmak için fırsat veren başbakanımıza geciken teşekkürümü sunmaktan büyük memnuniyet duymaktayım.

Şimdi bunca yararlı bir uygulamayı yetmiş milyon insana bir çırpıda yaptırabilmek kolay değil. Örneğin benim elimde yetki olsa bunu yapamazdım çünkü bireysel özgürlüklerin sınırına gireceğim diye tir tir titrerdim. İşte belki bu sebeple dünyaya, sadece kendini düşünmenin dayanılmaz yaptırımcılığı gerekiyor. Birisi çıkıp emirle demiri kesiveriyor.  Entegral bir bilinç ve yöntemle yapmayı hedeflediğiniz bir şeyin gerçekleşmesi onlarca hatta yüzlerce yıl alırken, biri ya da bikaç azman egolu çıkıp savaş kararı alıveriyor ve aynı etkiyi bikaç yıl içinde oluşturuveriyor. İlahi adalet denilen şey işte bu olsa gerek. Hepimiz her daim hizmetteyiz.

sa

Not: Geçenlerde bilimsel bir araştırmanın sonuçlarını gördüm, keyif verici maddelerle ilgili bir zararlılık testi idi. Birinci sırada alkol ve eroin vardı. Sigara mı? Sıralamaya bile girememiş 🙂 Aslı var mıdır araştırmanın bilmiyoruz, öyle hemen aldım kabul ettim demiyorum ben kendi sezgilerimi ön plana almayı öğrendim. Sigara öldürür de dese, güldürür de dese sırf tıp dedi, yetkili kurul dedi diye inanmam. Bu konuda onlardan daha yetkili bir makam var; ben, beden/akıl/ruh bütünlüğüm.

(Tabi egzoz gazını araştırmaya dahil etmemişler! Keyif vermediğini düşünüyorlar demek ki!)