Bütünlük nedir?

Atlar (duygular) sağlıklıdır, arabaya (fizik beden) iyi bakılmıştır, arabacı (akıl) içerdeki yolcunun (özben ya da ruh) konuştuğu lisanı öğrenmiştir ve onun talimatları uyarınca atları incitmeden usulünce kullanarak kendisine sipariş verilen hedefe doğru güvenlik içinde arabayı götürmektedir. Gurdjieff’in at-araba  örneği üzerinden bakıldığında sanırım bu duruma “bütünlük” diyebilirim.

At-araba metaforu için; bakınız

Gustav Jung’un bu konudaki çalışmaları ise çok yönlü, çok zamanlı, çok toplumlu olmuştur. Kısaca alıntılar yapmaya çalışacağım.

“Jung tam bir birlik ve bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) ile temsil edilebileceğini söylemiştir. Mandala, bireyin bilinçli veya bilinçdışı bütünselliğinin simgesidir. Çember, haç ve Jung’un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembolleşmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir.”

“Jung insanın ruhsal kişiliğini, bütün geçmişten soya çekimle gelen bu ortaklaşa bilinç dışı izlenimlerin onardığını ileri sürer. Freud’un cinsellik içgüdüsü ve Adler’in aşağılık kompleksine karşı çıkarak insanın ruhsal karakterini yaşama içgüdüsünün belirlediğini savunur.” “Jung’a göre cinsellik duyguları da yükseltme isteği de yaşlara ve koşullara göre değişen, bütün insan yaşamını belirleyecek güçte olmayan etkenlerdir. Buna karşı yaşama enerjisi her yaşta ve her koşulda gücünü sürdürür. Jung tip kuramını da bu tip üzerine kurar, yaşama enerjisinin içe ya da dışa dönük oluşuyla insan tiplerini” entrovert” ve “ekstrovert” olmak üzere ikiye ayırır.” “Diğerinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir.” der Jung.

“Jung’a göre gölge, bilinçaltı bir komplekstir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özelikler gölge kompleksine dâhil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır. Jung’a göre gölgenin içindekiler kötü olmak zorunda değildir. Gölge ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür. Varlığımızın az gelişmiş ve gelişmemiş yönleri bu tanımın kapsamı içindedir. Jung, gölge dokunun varlığını bilinçaltından bilince kavuşturmanın önemini vurgulamaktadır.” “Gölge, egonun başkalarından saklamayı istediği, ruhu ile ilgili utanç duyduğu, görmezden gelmeyi yeğlediği, alt, uygarlaşmamış ve hayvani nitelikleridir. Egonun nefisle özdeşleşmesi onu şişirir ve tehlikeli kılar.” “Yunus Emre insan ahlaki varlığının en büyük düşmanı olarak nefsi kabul etmiştir. Nefsin ıslahını da Jung gibi sevgiye bağlamıştır. Jung’a göre gölgeler tamamlanmayan bir bulmacanın eksik parçalarıdır.”

“Krishnamurti şöyle diyor: “Dünyadan sorumluyum, çünkü ben dünyayım.” Jung da bunu benzer bir biçimde ifade etmiştir: “Dünyada bazı şeyler yanlış gidiyorsa bu, bireyde bir şeyler yanlış gidiyor, dolayısıyla bende de bir yanlışlık var demektir. Bu yüzden, eğer duyarlı biriysem önce kendimi düzeltmeliyim.”

“Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu; gerçektende, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır.”

“Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz.”

“Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinçdışında geçiririz.”

Her insan kendi kendinin ödül ve cezasıdır. Jung’a göre bilmek için mutlaka öğrenmek, yaşamak ve deneyimlemek gerekmektedir. Bilen ile bilmeyenin farkı insan olan ve insan olamamış şeklinde tüm kadim öğretilerde farklı ayrımlar ile nitelendirilir.

Jung’a göre kurtuluş bireyleşmedir. “O, saygınlık ve ahlak doğruluğunun güvenli ve sıradan yolu yerine, o, çok tehlikeli olan ama dönüşümün yegâne gerçek kaynağı, yaşamın canlılık ve güç deposuna götüren eninde sonunda karşılığını verecek ana yolda yürür.” Jung, insanoğlunu özgürleştiren, tüm bağlantı zincirlerini kıran kalbin bilgisini, ruhun dilini yüzeye çıkarmayı hedeflemiştir. Farklılaşma yaratılışın gereğidir. Gaye sadece farklılaşmak değil, gerçek doğamız için uğraş vermektir, faal olmaktır, bu zaten farklılaşmayı gerektirir. Birey olabilen insan, büyüyen bir hayat ağacıdır. Geri dönüş yolculuğu da bireyin kendine özgü olmalıdır.

Var olmanın aşkın tamlığı ya da hiçliği (Pleroma) ile insanın birleşme ve yeniden bütünleşme arzusunu dile getirmiştir. Bütünleşmiş ama birey olarak da kalabilmiş dengedeki bilinci yaşamaktır amaç. Egoyu öldürmeyi, kendini yok etmeyi değil, kendine hâkim olmayı, kendini her yönü ile tanımayı önemsemiştir. “Yapacaksın…, yapmayacaksın…” ahlaksal hegamonik sarmalından çıkıp özgürce kendi farklı yolunda yürümeyi önermiştir. Bu, ceza, tehdit, ahlakçı korkutma vesveselerinin dışında ama erdemli ve özgür bir yoldur. Jung, sadece iyilik ve ahlaksal tamlığın var olmanın bütünlüğünün yerini alamadığını fark etmiştir. “İyi ve kötü olarak yapay ikiye bölünme kişide tamamlanmamışlık hissi uyandıracaktır. İyi ve güzel için çabalarken kötü ve çirkine de ulaşırız.” İki kutbun arasında üçüncü bir kutup bulunduğunu belirtir. Jung’a göre, kötülüğü de bilmek (yapmak değil) zorundayız.(gerektiğinde ona hâkim olabilmek için) Kendini her yönü ile tanıma ancak bu şekilde gerçekleşebilecektir. Bütünleşmiş ancak birey olmanın farkındalığını da aynı zamanda hissedebilmiş şekilde kalabilmiş bilinci yaşamaktır amaç. “Ölülere yedi vaaz”da şöyle geçer: “Kendimizi karşıt çiftlerden nasıl birer ayrı varlık haline getireceğimizi bilirsek kurtuluşa ulaştık demektir. İnsan Tanrıların özünü paylaşandır, tanrılardan gelir, tanrılara gider.”

Bireysel ve çevresel katılaşmış dogma ve taassupların yıkımını özendirir. O, önce bireyin koşullanmış zihninin değişimi sonucu dünyanın da değişeceği tutumunu ve insanın bütünlüğe yeniden ulaşmak için çabaladığı evrensel mücadelesini hatırlatmıştır. Bu yol, gerçek doğamız için verilen uğraştır. “İtici kuvvet bireyselleşme ilkesidir. Tek yanlılık ise deliliği getirir.” Yaratılmış dünya ve üzerindekiler değişime tabidir. “İnsanoğlu gerçek çözümlere ulaşmak için, kavramlarını değil, kendini değiştirmek zorundadır. Böylesine önemli bir değişim kökleri, teorik bilgide değil, kendini tanımada, düşüncesini kontrol etmek yeteneğinde yatar.”(logos ilkesi: dile getirilmiş düşüncenin cisimleşmesi) İnsanın içindeki tanrısal özü uyandırmak istemiştir. Aydınlanma yolculuğu için yola koyulanlara “Dışarıya değil, içinden…” der. Bireysel çabaya önem vermiştir. Jung’a göre “her insan sık bir ormanda yolunu zahmetle açarak ilerleyen bir kâşiftir.” Bir biliciyi kör takibi değil, içindeki biliciyi uyandırabilmeyi ve bir bilici olabilmenin gerekliliğini belirtmiştir.

Bütünlük hissi, Jung’un yukarda belirttiği gibi sağlanabilir sanırım. Bunu İbn Arabi’nin pek çok yazısında, anadolu bilgeleri ve ozanlarının deyişlerinde, kuantum fiziğinin ilkelerinde de aynen bulmamız mümkün.

Yollar çeşitlendirilebilir şüphesiz ve yapılmalıdır da; ancak her ne yoldan gidilirse gidilsin Bütünlük hissi, tamlık ; bizler için bir Hâl, arada ziyaret edebilme lütfuna mazhar olduğumuz bir makam gibi görünmekte bana.

Enerji-frekans ilişkisi-3

1.5- Peki Planck ne bulmuştu?

Planck zamanına kadar, enerji denilen şeyin, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen, yani sıfır (0) değerine bile indirgenebilen, belli bir kimliği-kişiselliği, çevresini algılama ve ona göre davranma yeteneği olmayan, cansız bir değer sistemi olduğu varsayılıyordu. Doğa veya tanrı denilen harici bir ekstra varlığın bu enerjiyi kendi görüşüne göre kullanıp, doğadaki olayları oluşturup-yönlendirdiği görüşü egemendi. Planck, enerji denilen faktörün, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen bir şey değil, belli bir sabit değere sahip olması gereken bir faktör olduğunu ortaya koymuştu. Ve bu sabit değerin de Planck sabiti (h) denilen

h=6.62606896×10−27erg·s

gibi belli değerde olduğu hesaplanmıştı. “En küçük enerji değeri ne kadar” sorusundaki “ne kadar?” anlamına gelen quantum (kuantum) terimi de bu manada üretilmiş ve kuantum fiziği denilen fizik dalının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Kuantum kavramının ortaya çıkışından sonra fizikçiler arasında bu konuda yoğun bir araştırma başlatılmıştır. Özellikle foton, elektron, nötron gibi kuantsal öğelerde gerçekleştirilen bu araştırmalarda:

►Doğadaki tüm maddeleri oluşturan temel element dediğimiz atomların proton, nötron, elektron gibi atom altı öğelerden oluştukları ve birbirleriyle foton denilen enerji paketçikleriyle haberleşip, karşılıklı enerji alış-verişlerinde bulundukları;

►Enerjinin,

i- öğelerin frekans denilen bir saniyede yaptıkları titreşim sayısı ile (E=hν, E=enerji, h=Planck sabiti, ν=frekans)

ii- ve kütleleriyle orantılı (E=m0c2, m0=hareketsiz haldeki kütle, c=ışık hızı) olarak artış gösterdiği;

► “Atom altı parçacıkları” denilen bu temel öğelerin, spin denilen ve biri 360 derecelik (tam spinli), diğeri 720 derecelik (yarım spinli) iki farklı döngü sistemine sahip oldukları anlaşılmıştır.

Şekil 8: Tam spinli atom-altı-öğeleri üst-üste çakışıp, güç veya enerjilerini birleştirebilirler.

►Tam spinli olanlara (örn. foton)  boson denilmiş ve kuvvet (enerji, bilgi) taşıyıcı oldukları saptanmış, yarım spinli olanlara (proton, nötron, elektron) fermiyon denilmiş ve madde oluşturucu oldukları saptanmıştır. Şöyle ki: Kuvvet taşıyıcılar, öreğin fotonlar, aynı anda aynı yerde olabilirler ve bu şekilde enerjileri üst-üste çakışarak gittikçe artan kuvvet sistemleri oluştururlar. Proton, nötron, elektron denilen fermiyonlar ise, aynı anda aynı yerde olamazlar ve bu nedenle farklı konumlara yerleşerek madde dediğimiz varlıkları oluştururlar.

Şekil 9: Yarım spinli atom-altı-öğeleri aynı anda aynı yerde bulunamazlar, yani güç ve enerjileri üst-üste çakışmaz.

Şekilde üç adet elektronun bir arada bulunabilme durumu gösterilmiştir. Fermiyonlar aynı anda aynı yerde bulunamayacaklarından, atom çekirdeği çevresinde farklı yörüngelere yerleşirler. Bu şekilde doğadaki yaklaşık yüz kadar kimyasal element ortaya çıkar. Kuantlar dünyasındaki bu olay, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere benzer. İnsanlar da aynı anda, aynı konumu işgal edemezler, ama insanların düşünceleri birbirleriyle üst üste çakışarak, güçlerin birleştirilmesi ve büyük işler yapılmasına yol açar.

►Tüm atomlar çevreleriyle sürekli bir etkileşim (yani enerji alış-verişi) içindedirler. Bu enerji alış-verişleri fotonlarla olur. Bir atom çevresinden foton(lar) alırsa, elektronlarından birinin enerji düzeyi artmaya başlar. Bu artış söz konusu yörüngedeki elektronun normal enerjisinin yaklaşık 1/137sini bulduğunda (fine structure constant denilen gizemli bir sabit; öylesine yaygın ki,  birinci yörüngedeki bir elektronun hızının, ışık hızına oranı da aynı!), elektron bir üst yörüngeye zıplar. Tersi durumda, yani atomdan çevresine foton verildiğinde ve bu sabit orana ulaşıldığında da, elektron bir iç yörüngeye geçer.

Şekil 10: Doğadaki tüm enerji aktarımları, belli bir değere ulaşıldığında gerçekleşir. Bu nedenle doğal sistemde (evrimsel olaylarda, vs.) tedrici geçiş diye bir şey oluşmaz. Her şey, bir elektron, bir proton, bir molekül, bir hücre, vs gibi belli bir büyüklükte olacak şekilde tasarımlanır ve gerçekleştirilir. Yarım hücre, yarım molekül olmaz.

►Doğada hiçbir foton kaybolmaz, her bir foton, bir elektrondan gönderilip, bir başka elektronca alınır;

►Bu atom-altı-öğeleri, çevrelerini algılayıp, ne kadar faktör varsa hepsini dikkate alıp bir olasılık hesabı yaparlar ve çıkan sonuca göre davranırlar. Yani “contextualism” denilen çevreye bağımlılık ve çevreden etkilenerek davranış belirleme söz konusudur.

► “Entanglement”  denilen karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahiptirler ve ışık hızıyla bir birlerinden uzaklaşsalar bile, anında birbirleriyle haberleşiyormuşçasına koordinasyon içinde davranırlar. Bu şekilde evrensel boyutta bir karşılıklı etkileme ve etkilenme ortaya çıkmış olur. Bu özelliklerine kuantum bilgeliği (quantum knowing) de denir.

►Süperpozisyon denilen bir özellikleri vardır. Yandaki kayakçı resmi üzerinde bu özelliği açıklamak gerekirse: Kayakçı kuantsal bir öğe olsaydı, önündeki bir ağaç engelinin hem sağından hem solundan aynı anda geçmiş gibi davranırdı. Buna iki farklı davranışın üst-üste çakışık olması anlamında süperpozisyon durumu denir. Sürekli bir değişim-dönüşüm içindedirler; örneğin hem pozitif (yapıcı), hem negatif (yıkıcı) olabilirler ve serbest olduklarında bu iki özelliğe aynı anda sahipmiş gibi davranırlar. Ama bir varlıkla ilişkiye geçtiklerinde (varlığın isteğine göre) yapıcı veya yıkıcı olarak davranırlar ki buna “decoherence” denir.

Şekil 11: Kuantsal öğeler tüm olasılıkları değerlendirecek şekilde davranırlar. (Ağacın her iki tarafından da geçebilmiş gibi davranırlar.)

Örneğin kayakçının ağacın sağından mı solundan mı geçtiğini saptamak için ağacın bir tarafına bir detektör konulacak olsa, o zaman detektörün olduğu taraftan geçer ve bu şekilde üst-üste çakışma durumu ortadan kalkar ve ağacın bir tarafını tercih etmiş olur, ki buna “decoherence” denir. Yani kendileri ile ilişki kurmak isteyen varlıkları algılarlar ve onların istedikleri yönde davranırlar. Bu durum Tümleşik Sistemler Teorisi (=Theory of Integrated Levels) ilkeleriyle tam bir uyumluluk göstermektedir ki öyle olması söz konusu teorinin bir gereğidir: Şöyle ki:

i-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.

ii-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

►Bu ilkelere uygun olarak, kuantsal öğeler, çevrelerinde kendilerine gösterilen hedeflere varacak şekilde davranırlar. Ancak: kuantsal öğelerin bir başka özellikleri daha vardır ki, o da hep en ekonomik sistemlere akma özelliğidir. Bu özellikleri sayesinde ekonomik olmayan yapısallaşmalardan ayrılıp, daha ekonomik sistemlere göçerler ki bu durumda ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar. Bu özellik tünelleme etkisi olarak bilinir.

Şekil 12: Kuantsal öğeler çevrelerindeki en ekonomik yapısallaşmaları algılayıp, o yapısallaşmalara göçerler.

►Kuantum düzeyindeki atom altı öğelerin saniyede yaptıkları titreşim sayısı çok fazladır bu nedenle çok enerji tüketirler. Atom, molekül gibi üst-sistemler içinde birleştiklerinde, daha az enerji harcayan sistemler ortaya çıkar. Bu nedenledir ki,

-bir protonun kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb),

-bir nötronun kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır.

Bir C (karbon) atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir.

Yani proton ve nötron ayrı olduklarında daha ağırlar, çünkü çok daha fazla dönüyorlar. Birleşip bir element oluşturduklarında daha hafif bir kütleye ulaşılıyor, çünkü devir sayıları azalıyor.

İşte bu nedenle atom altı-öğeleri yaklaşık 14 milyar yıl önce, bir araya gelmeye başlayarak, information & self-organisation olarak özetlenen doğa yasaları çerçevesinde birleşmeye ve atom > molekül > hücre > mineral > kayaç > beden, vs gibi üst sistemler içinde bir arada toplanmaya başlamışlardır. Temel amaç ise daha rahat bir duruma geçmektir. Ve bu işlemlerine devam etmektedirler.

► Doğadaki tüm varlıklar kuant dediğimiz bu enerji kümeciklerinden oluşurlar. Ancak bu enerji kümeciklerinin nasıl bir araya gelecekleri, nerede çok yoğunlaşıp, nerede az yığışacakları, ne kadar büyük veya küçük sistemler oluşturacakları gibi konular, enerji dediğimiz bu kuantsal öğelerin denetimindedir.  Şöyle ki:

Doğada yapıcı veya yıkıcı olabilen temel enerji sahipleri (kuantsal öğeler) bu enerjilerini nereye ne kadar oranda yatıracaklarını, varlıkların yapısal durumlarını dikkate alarak gerçekleştirirler.  Bunu şu deneyden anlıyoruz.

Feynman (1985)’ten alınan aşağıdaki deney sonuçları şunu göstermektedir (refleksiyon-refraksiyon olayları):

Şekil 13: Doğadaki enerjinin nerede çok nerede az olacağına kuantsal öğeler karar verirler.

Bir kaynaktan gönderilen 100 fotondan yaklaşık %4ü kalın bir cam blokunun yüzeyinden yansıtılırken %96sı camın içine girer (I). Ama camın kalınlığı azaltıldığında durum değişir. Camın kalınlığı azaltıldığında, yansıyan foton miktarı camın kalınlığının fotonların dalga boylarına göre ölçülmelerine göre 0 (sıfır) ile %16 arasında değiştiği gözlemlenmektedir (II). Değişim rastgele değil, fotonun dalga boyu ve camın kalınlığına bağlı olmaktadır. Şekilde (II) görüldüğü üzere, fotonlar dalga boylarıyla camın kalınlığını ölçmekte ve olasılık hesabı yaparak camın içine mi girecekleri, yoksa camın yüzeyinden mi yansıyacaklarına karar vermektedirler. Bu olasılık hesabı varlığın büyümesi aşamasında, yani camın kalınlığı azken yapılmaktadır. Varlık büyüdüğünde (cam belli kalınlığa ulaştığında), varlığın yapısına ve dokusuna göre belirlenen bir değer sabitleştirilmekte (düzen-ölçütü ve solidifikasyon oluşumu) ve o değerde bir enerji varlığa aktarılmaktadır. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler için Gedik 2008e bakınız)

Bir hatırlatma: Büyümenin ilk evrelerinde varlıkların yapısal durumlarının çevreden alınan verilere göre ayarlanması ve olgunlaşma evresinde sabitleştirilmesi olayı doğadaki tüm gelişmelerde görülür. İnsanların yetiştirilmesi dahil! Bu nedenle “Ağaç yaşken eğilir” ve “Ne ekersen onu biçersin” atasözleri ortaya çıkmıştır.

Atom-altı öğelerin davranışlarının olasılık hesaplarıyla nasıl gerçekleştirildiğinin anlaşılması için bir başka fizik deneyi sonuçlarını verelim:

Çift-yarık deneyi ve detektöre gelen foton sayısının, fotonların geçeceği güzergahların uzunluk farkına göre ayarlanmaları.

Şekilde gösterildiği üzere, (S) noktasına bir ışık kaynağı ve (D) noktasına da bir detektör yerleştirilir. Aralarındaki perde üzerinde de (A) noktasına, bir delik açılır. Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 foton gönderildiğinde, delikten sadece bir foton geçebilecek şekilde ayarlanır. Aynı boyutta bir ikinci delik (B), biraz daha yukarıdaki bir noktan açılır. (A) deliği kapatıldığında, (B) deliğinden de, gönderilen 100 fotondan sadece bir tanesi geçmektedir.

Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 fotondan 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir. Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır. A ve B delikleri arasındaki mesafeye bağımlı olarak, deliklerden geçen foton sayısı, sıfır ile dört arasında değişmektedir. Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, fotonların şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.

Küçük varlıklar âlemindeki öğeler sürekli titreşim halinde olan ve bu titreşimleriyle de doğa ve dünyayı sürekli algılayıp onlarla etkileşim içinde olan canlı özellikli öğelerdirler. Davranışlarını çevreleriyle olan ilişkilerine göre belirlemektedirler. Yani birileri onları gözlemliyorsa, bir parçacık gibi (madde) davranıyorlar ve kendilerinden istenileni yapıyorlar. Gözlemlenmediklerinde ise, dalga boylarıyla çevrelerini ölçüp-biçiyorlar ve bir olasılık hesabı yaparak, çıkan sonuca göre davranıyorlar. Yani varlıkların en küçük öğeleri, kendilerinin başkalarınca gözlenip-gözlemlenmediklerini bilmekte ve davranışlarını buna göre ayarlamaktadırlar. Gözlemleniyorlarsa, madde (parçacık) olarak davranıyorlar; gözlemlenmiyorlarsa, dalga şeklinde davranıyorlar.

Tüm dalgalar şekil 4.2’de gösterilen türde bir sinüs eğrisi şeklinde davranırlar. Yani sıfır değerinde bir başlangıç noktasıyla ölçmeye koyulurlar. Dalga boylarının ¼ ne ulaştıklarında maksimum güçlerini, ½ ine ulaştıklarında yine sıfır değerini, ¾ dalga boyuna ulaştıklarında minimum güçlerini, 4/4  dalga boyuna ulaştıklarında yine sıfır başlangıç değerini gösterirler.

Şekil 14: Fotonların dalga boylarına göre olasılık hesabı yapma yöntemi. (Feynman 1985’den)

(D)ye ulaşmak isteyen bir fotonun önünde iki seçenek vardır. Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Foton her iki seçeneği de teker teker değerlendirir: Örn. (A) yolunu dalga boyuna göre hesaplamaya başlar; 1 dalga boyu, 2 dalga boyu, 3,4,5,6,.. vs. ve (D) hedefine vardığında dalga boyunun hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu. Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu. Foton bu iki değeri toplar: +1-1=0. Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve foton kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 fotondan hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir foton ulaşmaz.

Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2. İkinin karesi alınır: 4 eder. Bu durumda (S)den gönderilen 100 fotondan 4 tanesi deliklerden geçer ve (D) detektörü 4 foton kayıt eder. Delikler normalde birer foton geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 fotonun geçebileceği deliklerden 4 tane foton geçer!

Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında, sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler. Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi, 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir. Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır.

İsmetGedik_Hücre Yapısı

-devam edecek-

Yurttaş Bilim Adamı

..

Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur. Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. Gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu, yaratıcı imajinasyon (muhayyile) olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Eğer dikkatli biçimde kontrol edilmişse, bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar. Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir, îkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar tahminlerdir ve bilinmeyene ekstrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.

Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez.

Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun  olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda  hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağım bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum, inanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezişi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir, işte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fıkirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiç biri mutlak olarak kesin değildir Bilimciler buna alışıktır. biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerim bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir Şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben İnanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.

Richard P Feynman

Yurttaş Bilim Adamının Düşünceleri

“Her şeyin Anlamı” kitabındaki “Bilimin Kesinsizliği” konferansından

Yazınnınn bütünü ve Feynman’ın kimliği için; Bakınız

Fiziğin taçlı prensi Feynman’ı kişiliğinin çok yönlülüğü, Tuva sevgisi ve bi çok biçok açıdan çok seviyorum, iyi ki gelip geçtin bu dünyadan Richard frekansım.

Birleşik Alan Kullanımı ya da BAK

BAK Hakkında:

Birleşik Alan Kullanımı(BAK) uygulaması, gerek kadim öğretiler gerekse kuantum fiziği ile kendi düşünsel ve pratik yolculuğumun verileri bir araya getirildiğinde sanki hep elimizin altında idi buna rağmen deneme aşamasında hepimizi şaşkına çevirdi.

Prensipte bu uygulamanın temeli, bir kişi olarak “BEN” öznesi ile her bir cümleye başladığımızda; iki ayrı ve temel ben’den bahsediyor oluşumuzla ilgilidir. Birincisi, her birimizin ben öznesinin TEK bir BEN oluşu, ikincisi ise her birimize has, eşi benzeri olmayan biricik ben oluşudur.

Biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan benlerimiz, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz benler’dir. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir (parçacık). Diğeri ise hepimizde bulunan tek BEN yönüyle bileşik benliğimizdir (dalga).

Bu gözlemlerimiz neticesinde Bileşik benliğimizin bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. İşte Birleşik Alan Kullanımı uygulamasında biz bu ağ bağlantısına sorular yöneltiyor ve her seferinde onun bizlere gösterdiği cevapları şaşkınlık ve hayranlıkla izliyoruz. Holografik yapımızın bir belirtisi sayılabilecek bu uygulamamız her seansta yeni bir yönüyle kendini ortaya seriyor ve bizi yeni denemeler yapmak için heveslendiriyor.
Bu uygulama ile her türlü soruya cevap bulabiliyoruz, yeter ki soruyu akıl edebilelim.

BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

BAK’ın  şimdiye kadar gözlemleyebildiğim bikaç işlevi var ve kimbilir bilemediğim daha neleri var 🙂
İşlevlerden birincisi, açık ve ortada olan, yani birleşik alanın zaman ve mekan kısıtı olmaması sebebiyle bilmediğimiz bir soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi.
İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır ancak rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.
Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi.
Dördüncüsü, oyuncuları bütün bu olayları bir yandan oynarken bir yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve yerine döndüğünde bir çok şeyi hatırlayabilmesi.
Beşincisi, Hatırlayamadıkları için de gurup çalışması yapılıp birbirine (hapishaneden kaçmak için yardımlaşma) anımsatılabilmesi

Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor.

Yedincisi, Egomuz itibariyle sık söyleyemediğimiz bir kelimeyi; “bilmiyorum” kelimesini tam bir kabul haline getirebildiğimiz ve ancak bu şekilde oynayabildiğimiz nadir bir olanak yaratmasıdır diyebilirim.

Tarihte buna benzer belki de daha kapsamlı ve bilinçli uygulamalar da yapılmıştır bunu bilemeyiz. Önemli olan şu an böyle bir uygulamayı akıl edebiliyor oluşumuz. Bu konuda özellikle ilk denemelerde bana güvenerek deneyimi gerçekleştirebilmemize olanak veren TUVA’daki arkadaşlarıma minnetarım.

Ben yalnızca BAK uygulamasının fikir babası ve onu denemeye cesaret ederek onu doğurmuş olan annesiyim. Uygulama ile ilgili hiç bir şahsi hak iddia etmediğimi ve dünyanın kullanımına açık olduğunu belirtmekten mutluyum. Zaten adı üstünde BİRLEŞİK ALAN KULLANIMI.

Şimdi aradan artık bir yılı aşkın süre geçti ve bazı yerlerde BAK uygulaması modere etmeye cesaret eden arkadaşlarımızın varlığını sevinçle öğreniyorum. (Zaten en çok on seneye kadar okullardaki eğitim sisteminde ve sokaklardaki çocuk oyunlarında da BAK esaslarını görmeye başlayacağımız kehanetinde bulunmuştum. Belki bu kadar bile sürmez, az ihtiyatlı davrandım)

Bu durumda BAK moderasyonu yapacak arkadaşlarımıza da bazı önerilerim olacak:

  1. BAK uygulamasının temeli “bilmiyorum” da yatar. Cevabını bildiğiniz bir soruyu alana yönlendirmeyin; çünkü bu kendi benzersiz benliğinizi geri çekemeyeceğiniz anlamına gelir. Bilmiyorum hissi, ortamda bir alçak basınç alanı oluşmasına sebep olur, böylece bu konudaki bilginin ister istemez alana doluşmasını sağlar.

  2. Oyuna, soruyu yönlendirmek, gelecek rolleri duyabilmek için “pür bilmiyorum” da kalabilmek ve oyun süresi boyunca “bilmiyorum” halini sürdürmek, sadece tanıklık etmek esastır.

  3. Birleşik alan, sorulan bir sorunun makul bir süre öncesinden hangi şartların nasıl oluştuğunu anlatarak başlar ve sonunda (30 ila 40 dk sonra) ŞU AN’daki son duruma ulaştırır. Hareketin sonlandığını, oyuncuların durağan bi hal aldığını gördüğünüzde, oyunu sonlandırmadan önce bir kez oyunculara “herkes yerinden memnun mu, böylece fotoğrafınızı çekeceğim” diye sorunuz. Onlar bulundukları konumu kesinleştirdiğinde bunu elinizdeki deftere not ediniz.

  4. Birleşik alan Kullanımı, bir fal bakma yöntemi değildir, çünkü yapısı itibariyle geleceği göstermez. Geleceğe dair her şey şu an alınan radikal bir kararla değişmektedir. Ve dünyadaki insanlar her an milyarlarca yeni karar alıyorlar.

  5. Her bir BAK seansında moderatör haricinde 7 ila 14 katılımcı olmasının  şu ana kadar en iyi sonuçları verdiği gözlenmiştir. Oyun esnasında Katılımcılar hangi rolleri oynadıklarını bilmezler. Bunun Oyun sonuna kadar böyle kalmasına özen gösteriniz. Oyun esnasında tanıklık ettiğiniz önemli olayları ve sözleri elinizdeki not defterine kaydediniz. Bunları oyun bitiminde katılımcılarla paylaşabilirsiniz.

  6. Oyunu sonlandırdıktan sonra katılımcılara ve Birleşik Alan’a teşekkür ediniz. Şimdi artık bilebilirsiniz! Kendi biricik görüşlerinizi düşünebilir ya da dile getirebilir, hatta Birleşik Alan’ın gösterdiği cevaba katılmadığınızı bile söyleyebilirsiniz. Şüphesiz ki her birimiz benzersiziz.

  7. Birleşik Alan, bir sorunun cevabı olarak dünya çapındaki tüm bilinçli varlıkların titreşimlerinin bir ortalamasını sunar bize. O bir son an ölçücüsüdür. Ve bunu modere etmek büyük bir onur/sorumluluktur.

sevgilerimle

Sibel Atasoy

Yazar, görüşmeci

not: Lütfen soru sormanın incelikleri konusundaki şu yazımıza da bi göz atıverin, tıklayınız.

Birlikte BAK oynadığımız arkadaşların Kuantum fiziği ile ilgili yayınlanan videoları kaçırmadan izlemelerini arzu ederim. Zaten BAK’ı deneme isteğim; kuantum fiziğine olan büyük ilgim ile sezgilerim ve oyuncu kişiliğiml birleşmesi ve artık bilginin bizatihi “uygulama” olduğu bu zamanın doğal itişi sonucudur muhtemelen.

Ayrıca, en az 8 katılımcı toplayabildiğiniz her yere gelip BAK oyunu modere etmeye hazırım. Bu şehirlerarası bile olabilir.

Not: BAK beş yaşına girdi yazımıza da göz atın lütfen: Tıklayınız

Kuantum Denemeler -2

Kuantum Denemeler -2

İlk kısım için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203

  1. Hücre zarları kendilerini B_E Yoğunluğuna getirecek yeterlilikte titreştiklerinde, doğada en tutarlı düzen şekli olan bozulmamış bütünlüğün düzenini yaratırlar. Bu belki de yaşamın, termonidamiğin ikinci kanununu (entropi) çiğnediği mekanizma olabilir.

  2. Son derece bütünleşmiş zihin/beden ilişkisinde dalga/parçacık ikiliği iyi bir metafor oluşturur. Fakat bilincin, beynin kuantum sistemindeki tutarlı sanal foton düzeninden (B_E Yoğunluğu) doğduğu fikrine bakılırsa bu, metafordan daha fazla bir şeydir.

  3. İki ya da daha fazla parçacıkla herhangi bir kuantum sisteminde her parçacık, hem “şeylik” hem de “bağıntılılık” özelliğine sahiptir. Birincisi parçacık olmasından, ikincisi de dalga olmasından kaynaklanır.

Örneğin Newton’un bilardo topları birbirlerine çarpıp, durum ve momentumlarını değiştirirler, ancak bu “dışsal” bir ilişkidir. Davranış biçimlerini etkiler fakat içsel özelliklerini değiştirmezler. Aralarında ceryan eden güçlere rağmen, yuvarlaklıklarını, sıçrama özelliklerini koruyup her biri kendi kütle, durum ve momentumuna sahip olan ayrı birer blardo topu olarak kalır.

  1. Bu çeşit”içsel” ilişki ancak kuantum sistemlerinde vardır ve buna ilişkisel holizm denir.

Bilinci bu yoldan görmenin ilginç yanı, insanın genel şeyler planındaki yeriyle ilgili önemli bir şey söylemesidir.

  1. İnsan beynindeki dalga düzenlerinin korelasyonuyla, basit bir kuantum sistemindeki iki proton ya da elektronun dalga yönleri arasındaki korelasyon aynıdır. Çok önemli bir anlamda bilincimiz temel kuantum parçacıkları arasındaki ilişkinin büyük ölçekte yazılmış halidir.

  2. Bilincin özü olan ilişkisel holizm aynı zamanda sanat ve hakikatin de özüdür. Böyle bir bütünlükle fiziksel dünya arasındaki köprü, sonunda her birinin dalga/parçacık ikiliği içinde kökenine inilerek anlaşılabilir.

  3. Bilince, maddenin temel bir parçası gibi davranarak kökenine inilmez; çünkü ortada iki ya da daha fazla parçacığın ilişkisi söz konusudur. Bilinç özünde ilişkiseldir (bağıntısal) ve oluşabilmesi için en azından iki şeyin bir araya gelmesi gerekir.

Tango yapmak için iki kişi gerekir.

  1. Doğada parçacıklar iki temel çeşitte vardır: Fermionlar ve Bozonlar. Fermionlar maddeyi oluşturmak için birleşen parçacıklardır (elektron, proton ve nötron) ve bunlar anti sosyaldirler. Bunların dalga fonksiyonları kısmen birbiri içerisine geçer ama asla tamamıyla bir geçiş sağlamazlar, yani bir dereceye kadar kendi başlarınadırlar.

  2. Diğer taraftan Bozonlar (fotonlar, W parçacığı ve nötr Z parçacığı, gluonlar ve gravitonlar) ilişki parçacıklarıdır. Bunlar evreni birbirine bağlayan gücü taşıyan parçacıklardır. Dalga fonksiyonları öylesine iç içe geçer ki, birbirlerinin kimliklerini paylaşıp kendi bireyselliklerinden vazgeçerler.

  3. “Ben” diye ifade ettiğimiz kendimiz, yani kuantum benlik, yeterince gerçek fakat zaman zaman net olmayan ve düzensiz değişen sınırlara sahip, bir yerden bir yere kayan bir şeydir.

  4. Parfit, insanın geçmişini, her biri birbirine ”fiziksel ve psikolojik bağlılık” derecesinde bağlı ardıl özelliklerden oluşmuş bir zincir olarak görür. Bir beyin durumuyla öteki arasındaki yakın sinirsel bağların beslediği fiziksel bağlılık kısa ömürlüdür. Çünkü beyni meydana getiren atomlar değişir.

  5. Benler arasında hafızanın beslediği psikolojik bağlılık fani bir şeyin merhametine kalmıştır. Ve hafızayı azaltarak ya da yok ederek benlikler arası bağlantıyı azaltıp yok ederiz.

  6. Psikologlara göre “şimdi” en fazla oniki saniyeye kadar geçen zaman dilimidir ve farkındalığımızın bir birleşik bütün olarak hazmedebileceği deneyimin genişliğini temsil eder.

  7. “Şimdi” geçmiş içinde yok olup giderken o zaman “ben” olan benlik, beynin uzlaşımsal hafıza sistemine “geçmişte bir anı” olarak kaydedilir. Kuantumcu görüşe göre; bir an önce ben olan benlik, her yeni deneyimin sonucunda oluşan yeni dalga fonksiyonlarının kendi dalga fonksiyonu ile çakışması yüzünden, aynı zamanda hem bir sonraki “şimdi” hem de gelecek benliğimle bağlantılıdır.

  8. Geçmiş anıları yeniden yaşarken kuantum benlik iki cephede yaratıcıdır. Bir yandan geçmişe yenilenmiş hayat ve anlam vererek onu canlandırır, diğer yandan da her an kendini yeniden yaratır.

  9. “Biz”in fiziksel olarak nasıl olup da hem “ben” hem de “sen”in bir bileşimi hem de kendine ait özellikleri olan yeni bir şey olabildiğini görmemiz gerek. Böylesi birey bileşimlerinin klasik fizikte yeri yoktur ama bunun kuantum fizikte bir kural olduğunu biliyoruz.

  10. Kuantum sistemler birbirlerinin içine girip Newton’un bilardo topları için söz konusu olmayan türden yaratıcı ve içsel bir ilişki oluşturabilirler. Kuantum sistemleri “buluşur” ve bu buluşmalar yoluyla evrim geçirirler.

  11. Evrenin evrimini sağlayan tek şey maddenin dalga yanı ve yeni bireylerin yaratılışıdır.

  12. Dalga/parçacık ikiliği içinde parçacık ve dalgalar arasındaki gerilim, olmakla oluşmak arasındaki gerilimdir. Bu kendi içimizdeki “ben” ve “ben olmayan” arasındaki, kendimizi kendimize saklamak ve mahrem ilişkilere girmek arasındaki gerilim, olduğumuz gibi kalmakla yeni bir şey olmak arasındaki gerilime benzer. Her ikisinin de anahtarı kuantum dalga mekaniğidir.

  13. Kişi olarak her birimiz kuantum alt-benlikler topluluğu olmakla beraber tek bir benliğizdir. Kendi alt-benliklerimizle içsel diyalogumuzu, benliklerimiz ve ötekiler arasındaki bir diyalogla karşılaştırdığımızda bunu görürüz.

  14. Dünyaya gelen bir bebek, çekirdek bir benlik olarak gelir, hiçbir deneyimi yoktur. Kuantum dilinde bebeğin dalga fonksiyonu annesininkiyle hemen hemen tamamıyla çakışmış durumdadır ve yansımalı özdeşlik ilişkisi içindedir. Bebek annenin ipliğiyle kendi benliğini örmeye başlar. Annenin dış dünyaya yanıtlarını, algılarını, duygularını, kaygılarını alır ve kendi kuantum hafıza sistemine dahil eder. Bunlar onun yapı taşlarıdır ve beyindeki sinir yollarının oluşumunu etkilerler.

  15. Bebek bütün yaşamı boyunca annesini kendinin bir parçası olarak içinde taşıyacaktır, tıpkı bir zamanlar annesinin onu rahminde taşıması gibi.

  16. Bebek büyüdükçe içgüdüsel davranış desenlerine duyuları aracılığıyla dış dünyadan aldığı bilgiyi ekler ve çevresine göstermek üzere bir “tepki repertuarı” oluşturur.

  17. Anneyle bebek arasındaki kaynaşma-ayrılma-bağlanma ilişki modelinin izi bizde tüm yaşamımız boyunca kalır. Yeni girdiğimiz mahrem ilişkiler ve onlardan doğan yeni ilişkilerde tekrarlanır. İlk füzyon (eriyip kaynaşma) halinde benlik diğer benlikle bir olur, ayrılırken her biri yeniden kendi bireyselliklerini kazanmak için savaşırlar ve bağlanırken her biri kendinin kendinden daha büyük yeni bir ortak gerçeklik içinde olduğunun farkına varır.

  18. Temel parçacıkların atom-altı seviyede kalıcı kayboluş anlamında ölüm yoktur. Her şeyin temelinde yatan kuantum vakum sonsuza dek var olur. Şiirsel olarak vakumu “varlığın kuyusu” diye tanımlayabiliriz. Tüm temel özellikler bu kuyuda muhafaza edilir, hiçbir şey asla kaybolmaz.

  19. Parçacıklar tek tek vakumdan dışarı yükselip kısa bir süre var olurlar, daha sonra diğer parçacıklarla birleşip ya yeni bir şey oluştururlar ya da çıktıkları kaynağa geri dönerler. Fakat bu kısa ömürleri boşuna değildir.

  20. Eğer iki temel parçacık buluşup tek vücut olurlarsa, her biri kendi başına var olmaya son verir, fakat oluşturdukları yeni parçacık onların kütlelerinin özüne sahip olacaktır.

  21. Eğer bir nötron dağılırsa onun kütlesi, yükü ve dönmesi; elektron, proton ve sonuçta oluşan antinötrino içinde olduğu gibi korunur.

  22. Biz insanlar ise kendimizi, ailemizin, okulumuzun, milletimizin, yıldızımızın biz göçüp gittikten sonra da devam edeceği düşüncesiyle avuturuz. Sonumuzun kaçınılmazlığı yaşamımızın hiçbir gününde bizi rahat bırakmaz.

  23. Kadın-erkek hepimizin kadın tarafı, “dalga yanı” var. Bu yan, kavramak yerine teslim olur. Çekirdek benliğin etrafına sınırlar çekmekle uğraşacağına, kendisini onun ötesindeki şeylere bırakır. Eğer yalıtılmışlığı ve bunu izleyen gereksiz ölüm terörünü aşmak durumundaysak, dalga yanımızı işlemek, onu daha verimli kılmak zorundayız.

  24. Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

  25. Benim bu “olası düşünceler”  dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

  26. Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır! Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir.

  27. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir.

Sibel Atasoy

11.10.2010

Kuantum Benlik kitabı özet çalışması

Devamı için tıklayınız