Telepatik Parçacıklar

atom

Bir lazerden çıkan bir foton Bir KnbO3 kristalinden geçerken daha az enerjili iki fotona ayrılır. Her foton bir optik lif içine girer ve yolu üstünde yarı yansıtıcı bir aynaya rastlar. Ayna tamamen rastlantıya bağlı olarak, fotonu bazen yansıtır, bazen geçirir. Aynayı geçen foton bir detektöre çarpar. Deney şunu göstermiştir: Aralarında 10 km’den fazla bir uzaklık bulunan bu iki foton, her an birbirlerinin tıpatıp aynı davranışları gösterirler; şöyle ki fotonlardan biri aynadan geçmişse, öteki de yansır.

Söz konusu deney, birbirlerinden uzak olan iki fotonun, bir “iletişim halinde” olduklarını göstermek amacıyla yapılmıştı. Deneyde aynı kaynaktan, lazerle uyarılmış bir KNbO3 kristalinden çıkıp iki farklı yöne giden iki foton gözlemlendi. Fotonların her biri optik lif içine alınarak yarıyansıtıcı bir aynaya ulaştırıldı. Bu ayna, adından da anlaşılacağı üzere bir fotonu bazen geçirir (bu durumda bir detektör, foton geçtiğini haber verir), bazen de yansıtır(bu durumda foton, hareket yönünü değiştirir).

Yarıyansıtıcı bir aynaya gelen bir fotonun aynadan geçmesi ya da yansıması tümüyle rastlantıya bağlıdır. Çok sayıda deney yapılarak bunların istatistikleri dikkate alınırsa şu görülür : Aynadan geçen ve yansıyan fotonların sayısı eşittir; bir başka deyişle ayna kaç foton geçirmişse o kadar fotonu da yansıtmıştır. Sağduyu bize şunu söyler: Davranışları tümüyle rastlantıya bağlı olması gereken iki fotondan her birinin, diğeri gibi davranması için hiçbir “mantıksal” neden yoktur. İşte bu deneyi inanılmaz yapan şey de budur. İsviçreli fizikçiler kesin olarak şu gözlemi yapmışlardır: Aralarında 10 km uzaklık olan iki foton, ayna karşısında her seferinde birbirleriyle aynı davranışı göstermişlerdir; fotonlardan biri yarıyansıtıcı bir aynadan geçmişse, ondan 10 km uzaktaki öteki foton da aynı anda yarıyansıtıcı bir aynadan geçmiştir. Biri yansıdıysa, aynı anda öteki de yansımıştır. Sanki her biri, diğerinin o anda ne yaptığını bilmektedir. Sanki fotonlar arasında telepati vardı…
Devamını oku “Telepatik Parçacıklar” →

Kuantum Fiziği, Görelilik ve Doğanın Diyalektik Anlayışı

Enerjinin kuantalar (küçük parçacıklar) haline gelebildiğinin bulgulanması, kütle ve enerjinin eşdeğerliliği alanın da maddesel özellikte, maddenin somut biçimlerinden biri olduğunu göstermektedir. Şimdi klasik fiziğin görüş açısından alışılageldik madde imgesinin “kaybedildiği” ve madde üzerine felsefi spekülasyonların yapıldığı en hassas bölüme gelmiş bulunuyoruz.

Felsefi bir ironiyle de belirtmek gerekirse, maddenin sonsuz değişim özelliği ve hareketsel özellikleri içerisindeki kavranışıyla maddenin aldığı somut biçimlere göre maddeye ilişkin yorumlarımızda olabilecek değişmelerin kısaca doğaya ilişkin materyalist diyalektik kavrayışımızın özünü ve onu evrensel düzeyde genelleştirebilmemizin temellerini buluruz bu noktada.

Parçacıkların içsel enerji durumu; durgun kütle ve kinetik enerji gibi birinden diğerine, diğerinden öbürüne sıçramalı geçişler yapabilme ve bir ve aynı şeyin iki ayrı görünümü olarak ortaya çıkan parçacık ve dalgasal hareket özelliklerinin bilinmesi, maddeye ilişkin bilgimizi derinleştirip doğadaki hareketin diyalektiğinin daha derin bir kavranışına da ulaştırmaktadır bizi.
Devamını oku “Kuantum Fiziği, Görelilik ve Doğanın Diyalektik Anlayışı” →

Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi Ve Kuantum Mekaniksel Yaratılış

200 yıl kadar önce Laplace, Newton kanunlarının ne kadar başarılı olduklarını dikkate alarak, “evrende mevcut maddelerin konumları, momentumları ve onların etkileyen güçler bilinirse, geçmiş hakkında bilgi sahibi olmak ve geleceği kesinlikle bilmek mümkündür”, demiştir.

Bu sözler açıkca Laplace’in Newton’a duyduğu güvenin sonsuz olduğunu göstermektedir. Son yüzyıl içindeki gelişmeleri duysaydı, mezarında kahrolurdu herhalde Laplace. Aslında Newton’a bu kadar güvenmesi kendi hatası idi. Laplace’in bu sözleri onun kadere olan inancını da dile getiriyordu.

Eğer cisimler değişmeyen bazı yasalara uyarak hareket ediyorlar ve o yasalar her zaman geçerliklerini koruyorlarsa, geleceği tahmin etmek mümkün olduğu gibi, geleceğin değişmeyeceğini de kabul etmek zorunluğu vardır diyordu, Laplace.

Başka bir deyişle Laplace’e göre geleceğin akibeti geçmişte saptanmıştır. Bu durumda diyebiliriz ki Big Bang sırasında geleceğin akibeti, tabiri caiz ise, kaderi, saptanmış olmalıdır.
Devamını oku “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi Ve Kuantum Mekaniksel Yaratılış” →

Yeni Kelimeler Bulmalı mı?

Önceki Bölüm için Tıklayınız
“Eski biçilmiş roller hızla siliniyor, sanki bi merci tarafından yutuluyor veeeee bu boşluğa ne doluyor? Bi fikriniz var mı?
Sanırım artık insanları iki cinse bölmek de zorlaşıyor. Böylece toptan ve en sade şekliyle sadece insan diyebileceğiz herhalde.
“Sadece insan”ların eski tarz ilişkiler kurup sürdürmesi beklenemeyeceğine göre, her bişeyi yeniden inşa etmek gerekecek.”diye başladık konuşmaya ve nerelere geldik. İlginç ve belki tarihi bir an y-aşıyoruz gibi geliyor bana;
Heqi Tong Hayır , fakat daha fazla parçayı daha hızlı bir şekilde özneleştiriyoruz…Tek özneden ibaret olduğunu kavramaya doğru giderek hızlanan bir süreç…An meselesidir bahsettiğiniz gidişatın değişmesi fakat belki insan demeyi de bırakırız bir yerde…ne dersiniz, oraya doğru gidiyor olabilir miyiz?
Sibel Atasoy Sevgili Heqi, ilginç bi noktaya parmak basıyorsunuz, umarım orada bi süre kalabilirsiniz 🙂 İnsan demeyi bırakmak uzunca süredir duyduğum en ilginç öneri oldu. Biraz geliştirebilir misiniz?

Heqi Tong: İnsan da bizim oluşturduğumuz bir isim…Yani bizi, bizim dışımızdaki kalan her şeyden farklı kılan bir özne oluşturduk kendimize…Ve gerçekten özne bizmişiz gibi bir iluzyona kapıldık…Bu iluzyondan sıyrılıp aslında tek başına farklı ama yine de özde aynı olduğumuzu anımsamak gerekecek…Benim yeşil bir elmadan ya da sinekten daha değerli ya da değersiz miyim? İsim vermek bana, insana mahsus bir şey…İnsan demeseydim diğeri elma ve diğeri sinek olmayacaktı…

Sibel A: Gösterdiğiniz sebepleri çok makul buluyorum ancak şu an onunla ilgili değilim. Beni daha çok isimler ilgilendiriyor şu an. Daha önce oluşan kelimeleri tedavülden kaldırmak binlerce yıl alır. Acaba yeni kelimeler üzerinde mi çalışmalıyız? Örneğin şu an sadece sesli düşünüyorum ve İnsan kelimesinin ilk harfi olan İ’nin bir olduğunu, hatta ne olduğunu bilmeyen hiçlik olduğunu, Varlık kelimesinin birin ikiye açılımını aslında eko yoluyla BİR’i  bulmakta olduğunu, Yaratığın ise, artık üç ayağa basan (ben sen o) bi ARA geçiş olduğunu öylesine atıyorum şu an. Bi an için doğru y-ol-da olduğumu varsaysak, demek ki, dördüncü ve beşinci katmanlar için yeni kelimeler gerekecek örneğin H ile başlayan! Kimbilir

Heqi Tong:Konuyla ilgili sizinle bir trajı komik anektod paylaşayım..Dört yaşında ki aydın 🙂 yiğenim,bir gün aniden sinirlenip eline bir terlik alıp, Burada bir konuşan olursa şayet herkesi cezalandırırım dedi. Cezalandırmak mı dememle terliği kafama yemem bir oldu. Fakat ilginç olan bu dört yaşında ki çocuğun diğer çocukların da kafasına terliği patlaktıktan sonra odada bulunan dolaba duvara kanepeye vs. de vurması oldu. Allah allah hadi bizi anladım eşyalara neden vurdun diye sorduğum da ; Onlar da can…Ayrım olmasın demesiydi. Yani bu çocuk zaten hepsini bir görüyor 🙂 İsim verseniz neye yarayacak artık. İnsanın iletişimine müthiş bir etkisi var kelimelerin…Fakat Rusya da bazı kurumlar çocuklara holistik yetenklerini geliştirebilecek eğitimler veriyorlar ve bu çocuklar gözleri kapalı bir şekilde yerin 2 metre aldında ne olduğunu görebiliyorlar…Ya da amerikada bir kadın gözleri kör bir şekilde gazetelerin mürekkeple yazılmış kelimelerinin üzerinden sadece parmaklarını gezirerek okuyabiliyor. Demem o ki iletişimimize araç olan b kelimelere belki de pek ihtiyacımız olmayacak…Sadece kelimelerle düşünen bir varlık için yeni bir yöntem bulmak belki zor olacak…Ama zor yine zaman meselesi. Dünyanın bir ucuna ulaşmak imkansızdı bir dönem şu an maksimum 15 saatiniz alıyor..

Sibel Atasoy Mükemmel bir örnek verdiniz. Paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Holistik insan konusunu iki senedir gözlemliyorum ve yazıyorum. Şu an sizin de kullanmış olmanız bi tesadüf değil muhtemelen. Peki “İsimler” olmadığında kişilerin parçacık yönünü ayakta tutabileceğine dair bi fikriniz ya da öneriniz var mı?

Heqi Tong Parçacık yönünü biraz açarsanız sevinirim. Kelimelere sadece hatırlayabilmek ve planlamak için ihtiyacımız var…Geçmişi hatırlamak ve geleceği planlamak için…Fakat hatırlamaya planlamaya ihtiyacımız var mı ondan emin değilim…Yanlış anlamadıysam şayet zaten parçacık yönünün dağılmasına neden olan da bu değil mi? Neydim ne olacağım derken ne olduğumuzu unutmak…

Sibel A: Son yıllarda araştırmallar gösterdi ki (süreç devam ediyor tabi), biz insanlar da tıpkıatom altı yaratıkları gibi iki yönlüyüz; birincisi dalga yönümüz, ki buna ilişkiler- biz bilincidiyoruz. İkincisi ise parçacık yönümüz, ki buna benlik, birey olma bilincii diyoruz. Tarihte insanlar, çeşitli coğrafyalarda ve çeşitli öğretiler yoluyla bazen bir yönümüzü bazen diğer yönümü öne çıkarmaya diiğerini kötülemeye çalışmıştır, kibu hiç şüphem yok ki geçirmekte oldukları evrelerle ilgilidir. Sonzamanlarda insanlar ve coğrafyalar, her iki yönümüzü de tıpkı atomlarımız gibi birbirini incitmeden ve kendiliğinden geçişlerle yaşayabileceğimize dair görüşler belirmektedir. Yani bu konuda seçim yapmak gerekmeyebilecektir. Çünkü hem ilişkiler hem de ben bilinci birbirini rahatsız eden şeyler değil. Kısaca özetlemeye çalıştım

Heqi Tong afedersiniz ben hala bir ogrenciyim 🙂 ve yapamam gereken odevlerim vardi. Ayrim bu durumu zorlastiran tek sey. Otekilestirme durumu yani. Halbu ki baktigim herkes ve her sey benim icin bir ayna. Ben boyle baktigim icin cok karisik gozukmuyor ama takdir edersiniz ki insanlar aynalarada farkli isimler ve ozellikler verdiler. Ic bukey dis bukey. Dev aynasi vs…

Sibel Atasoy Ayna gerçekten de çok yerinde bir metafor ben de zamanında çok faydalandım. Bu arada Jung sizin ayna çeşitlendirmesine şöyle bir destek veriyordu; içe dönük insan, dışa dönük, narsist vs… 🙂 İsimler ve yeni kelimeler konusunda bakalım zaman ne gösterecek, teşekkürler

His Dark Materials trilogy- Philip Pullman

Bitmesin bitmesin diye içimden mızıldanırken yine de Witch’s dreem dün bitti. Böylece yanımda getirdiğim ikinci kitaba başladım; American Gods… Bir yandan okuyup bir yandan da eyvah bu kitap ne kadar kalın olsa da bana yetmeyecek bu seyahatin sonuna kadar diyordum.
Diyordum ki, salıncağımın yanından geçmekte olan onyedi yaşındaki arkadaşım Adam Sinan aniden durdu ve bana eğer istersem bir kitap daha doğrusu bi üçleme önerebileceğini söyledi. İngilizce mi ama dedim, evet dedi. Hımmm bi bakayım o zaman dedim biraz ümitsizce (ve bunu belli etmemeyi umarak). Adam otuz saniye içinde kitapları bulup getirdi.

His Dark Materials trilogy- Philip Pullman
Hemen ilk kitaba başladım, Northern Lights. İlk on sayfaya geldiğimde şaşkınlık içindeydim, kırk sayfaya varınca artık dayanamadım, bu bir tesadüf olmaktan öteydi. Hemen yazarını araştırdım ve fantastik dalında birbaşka dahi ile daha (Neil Gaiman’dan sonra) tanışmakta olduğumu anldım.  Zaten okuduğum ilk kırk sayfa bunun kanıtı olmuştu bana. Müthiş bir konu, harika sade bir anlatım. Yine birçok sembolle karşı karşıyayız. İşin ilginci Witch’s dream ile venezuella büyü dünyasına dahil olmuştum boyluboyunca, bu kez İngiltere fantastik büyü dünyasına konuk oluyorum.

Sanırım zaman içinde söyleyecek çok şey çıkacaktır. Ama en güzeli şu an artık kitabım biterse korkusundan kurtulmuş durumdayım 🙂 Ve en ilginci içimden geçeni, beklediğimden çok daha müthiş bir serüvenle taçlandıran Adam’ın telepatik olarak beni anlamış olması 🙂

*

Hani şu 3.boyut ve perde olayını bilirsiniz. Perde iner ve oyun başlar! Çünkü öncenizi, sonranızı, amacınızı unutursunuz ve yeni piyesin bir rolü olursunuz. Oyunda/rolünüzde başarılı olmak ve perde yeniden kalkmadan önce seyircilerden yüklü bir alkış almayı umut edersiniz. Aslında oyunla ilgili pek çok kişi, senaristi, yapımcısı, yöneteni, teknik ekip diğer oyuncular, seyirciler vs hepsi aynı beklenti içindedirler ve başarının herkesin kendi payına düşeni iyi yapmasıyla gelebilecek bölünemez bir bütün olduğunu da biliyorlardır.
Güzel, perde olayını tiyatro ile özdeşleştirince açık biçimde anlıyoruz. Yine de… Eh işte yine de bu “unutma” olayından çok şikayetçi olanlar var, çaresini arayanlar (fallar, kehanetler, mistik mıstık pek çok yolla) var, demek ki tiyatro örneği tam içe sinmemiş diyorum. İşte bu yıllar önce okuduğum trilojide öylesine güzel biçimde sunulmuştu ki; “neden bilmeden yapmak, yaşamak zorundayız” sorunsalı, herkes benim gözlerimle okuyabilsin isterdim. Hiç de felsefi bi yanı yok ya da her şey kadar var, aslında her şey fizik! Şimdi söylesem aa bu çok basit canım aşikar dersiniz 🙂
Yine de söyleyeceğim, kendim için, bi daha unutmayayım diye. çünkü ne olacağını, ne yapmanız gerektiğine dair kesin bilişiniz olduğunda o şey anında minik bi atom altı parçacığı gibi şekil değiştiriveriyor. Yani geçmiş olsun oluyor. Senaryonun bunca anlık olarak update edilebilmesi size de benim gibi, gücümüz hakkında fikir veriyor mu?