Dalga Silmeden Önce: Ayak İzleri Neden En Saf Performans Sanatı Olabilir?

Sahilde yürürken geriye dönüp izlerinize baktığınız oldu mu? Islak kumun üzerinde beliren o kısa yol, birkaç dakika önce orada olduğunuzu kanıtlar. Sonra bir dalga gelir; ne alkışlar, ne açıklama yapar, ne de eser hakkında eleştiri yazar. İzleri siler. Bu küçücük olay, şaşırtıcı biçimde sanatın en eski ve en çağdaş sorularından birini açar: Bir eser kalıcı olmak zorunda mıdır?

Ayak izleri, ilk bakışta sıradan bir fiziksel sonuçtur: bedenin ağırlığı, kumun direnci ve yerçekiminin ortak imzası. Fakat onları performans sanatına yaklaştıran şey, yalnızca şekilleri değildir. Ortada bir beden vardır, zaman vardır, mekân vardır, tanık olasılığı vardır ve geri döndürülemez bir eylem vardır. Sanatçı yürüyen kişi olabilir; izleyici, kıyıda oturan yabancı, uçan martı ya da bizzat yürüyenin kendisi. En etkileyici yanıysa eserin sergilenmek için değil, yaşanırken oluşmasıdır.

Eser mi, olay mı?

Geleneksel sanat çoğu zaman nesneye dayanır: tablo duvarda asılıdır, heykel kaidesinde durur, kitap rafta bekler. Sahildeki ayak izi ise nesne olmaya direnir. Onu eve götüremezsiniz; müzeye koyamaz, sigortalayamaz, restorasyonunu planlayamazsınız. Bir fotoğraf çekebilirsiniz, elbette. Ancak fotoğraf izin kendisini değil, onun çoktan sona ermiş varlığını kaydeder. Bir konser kaydı ile konser salonundaki titreşim arasındaki fark gibi, görüntü de olayın yerine tam olarak geçemez.

Bu yüzden ayak izi, performans sanatının radikal tarafını taşır: Sanatın değeri, sahip olunabilirliğinde değil, gerçekleşmiş olmasındadır. Dalgaların işi burada yalnızca yok etmek değildir. Dalga, eserin son perdesini yönetir. Yürüyen beden ilk hareketi yapar; deniz ise kapanışı. İnsan ve doğa, farkında olmadan ortak imzalı bir çalışma üretir. Bu işbirliğinde insanın kontrolü sınırlıdır; gelgit, rüzgâr, kumun nemi ve kıyının eğimi eserin kaderine karışır.

Yine de her yürüyüş sanat değildir, denebilir. Haklı bir itirazdır. Sanat, niyet gerektirir mi? Bir çocuk dalgadan kaçarken bıraktığı izlerle sanat yapmış sayılır mı? Belki de bu sorunun kesin cevabı yoktur. Ancak performans sanatının gücü tam da burada belirir: Niyet ile rastlantı arasındaki sınırı bulandırır. Sanatçı bazen biçimi tasarlar; bazen yalnızca koşulları kurar ve dünyanın geri kalanının eseri tamamlamasına izin verir. Sahilde yürüyen kişi, ister bilinçli ister dalgın olsun, kendi geçiciliğiyle karşılaşır.

Silinmek, değersizleşmek değildir

Modern hayat kayıt tutmayı sever. Mesajları saklar, adımları sayar, anıları buluta yükler, her şeyi “sonra bakarız” diye arşivleriz. Ayak izleri bu alışkanlığa küçük ama zarif bir itirazdır. Onlar, kalıcılığın değerle aynı şey olmadığını söyler. Bir gün batımı tekrar edilmeyeceği için kıymetlidir; bir kahkaha kayda alınmadığı için eksik değildir. Kumsaldaki iz de silindiğinde başarısız olmaz. Tersine, silinmesi onun biçimsel mantığını tamamlar.

Belki ayak izlerinin en saf performans sanatı olabilmesinin nedeni budur: Ne izleyiciyi ikna etmeye çalışır ne de geleceğe kalma hırsı taşır. Varlığını kısa bir süreliğine ilan eder, sonra denize teslim olur. Bu teslimiyet, romantik bir yok oluş övgüsü değildir; daha dikkatli yaşama çağrısıdır. Çünkü her dalga, “Şimdi bak,” der. “Birazdan burada hiçbir şey kalmayacak.”

Dolayısıyla sahilde yürümek, yalnızca bir yer değiştirme eylemi değildir. Doğru anda bakıldığında, bedenin zamanla yaptığı sessiz bir düettir. İz bırakırız; dünya onları siler; fakat deneyim, silinmenin ardından bile zihinde başka bir iz açar. Belki sanatın en dürüst hali, tam olarak bu geçici karşılaşmadır.

20 Nisan BAK performansı

Bugün oldukça kalabalık bir katılımcı grubuyla BAK oynadık. Katılımcıların çoğu ilk kez bu oyunu duymuşlardı belki bu sebeple biraz heyecan ve çekimserlik vardı hep olduğu gibi 🙂 Yine de çok eğlendik.

Soru çok derindi, cevabını katiyetle bilemediğimiz bir soruydu. Önerilen üç sorudan oylamayla benim soru seçilmişti ki bu çok ama çok nadir olur.

Birleşik Alana sorumuz şöyleydi: “sonsuz şimdide dışımızdaki her şeyin kendi atıl enkarnasyonu olduğu bilgisini daha iyi anlayabilmemiz için bize gösterebilir misin?”

Görüldüğü üzere çok boyutlu bir oluşu bu performansta 3 boyutla anlayıp ifade etmeye çalıştık, her halde tüm zamanların en zor BAK sorusuydu. Gelişmeleri fazla detaya girmeden aklımda kaldığı kadarı ile özetlemek istiyorum. Zaman içinde daha çok ilişki anlayabilmek ümidindeyim.

Oyuna ilk giren rolün ŞEMSİYE olması beni şaşırttı, moderatör olarak bir an bunu reddetmek isteği duydum ancak bilinçli yargımın birleşik alanın seçimini bozmasına izin vermedim. Oyun başladıktan sonra bu sembolün anlamını daha iyi anladık çünkü ikinci rol  olan YAĞMURun, belki onu hayatın başlatan kozmik yağmurun altında, ufak bir yaşam alanı açmak için şemsiyenin tam alan ortasına alınma çabasını görünce rol de anlam kazandı. Oyun süresince başlayan hayatın ki BAK bunu da performans sanatı olarak rollendirmişti! hep şemsiyenin altına sığınması ve diğer rolleri bu alana çekmesi oldukça manidardı. Oyun sonrası değerlendirme seansımızda BAK’In neden rolü doğrudan dünya hayatı olarak değil de PERFORMANS SANATI olarak bildirdiğini sorguladık. Gördük ki hayatta rollerimizi bilinçsizce ve bir diğer rol olan AYRILIK içinde oynadığımız halde çok eski çağlardan beri şifa için kullanılan sağaltım sanatı performans sanatlarında (en bilinen hali tiyatro) roller rol olduğunu bilerek oynanıyordu! Yani bilinçli oynanıyordu. Üstelik bu sanatçıların en ünlüleri rolünü en sahici oynayan ama halen rOl olduğunu unutmayan kişilerden çıkıyordu. Bu  aşamada tüm öğretilerde olduğu gibi özellikle Hawaai şamanlığı ve castaneda’da altı çizilerek defalarca belirtilen bir durumdur bu; rolünün hakkını vermek! Eminim hepiniz hatırlayacaksınız. Oyunun başından beri alanın ortasında en aktif olarak ilişkiye geçen ve oyun sonuna kadar orta alanı terk etmeyen DUALİTE rolü de, hayat tiyatrosunun başat unsuru olduğunu gösterdi.

Yine ilk gelen rollerden biri olan HİSLER, şemsiyenin imkan verdiği alanın çevresine cam bir fanus geçirip oyun boyunca bunu dışarıdan seyretti. Bana avını bekleyen örümceğin ağ kurmasını anımsattı! Sadece bir kez oyun sonuna doğru, ortada kenetlenen ana unsurların üzerine mavi bir şal örttü. Bunu daha sonra; beşinci boyutun ve kendini ifadenin karşılığı ve bu hayat çabasının erişmek istediği düzey olduğuna yorumladık

Devamını oku “20 Nisan BAK performansı” →

Psicomagia- PsikoBüyü ve The OA

Bilinçaltının, rüya dilini anlaması akıl dilini anlamasından daha kolaydır. Belli bir açıdan bakıldığında hastalıklar, çözülmemiş sorunları açığa vuran birer mesaj, birer rüya niteliğindedir. Şifacılar büyük bir yaratıcılıkla kendine özgü tedaviler geliştirirler. Onlar herkesin içinde taşıdığı o ilkel, batıl canlıyla konuşurlar.
Usta bir hokkabaza yaraşır numaraları bir mucize gibi gösteren bu halk terapistleri, başarılı bir sonuca varmak için hastasını mucizelerin gerçek olduğuna ve iyileşebileceklerine kati olarak inandırması gerekir. Hasta bu kutsal tuzağa düştüğünde dünyayı mantık sınırlarında değil sezgisel olarak algılamasını sağlayacak bir dönüşüm deneyimler. Asıl mucize ancak o zaman kendini gösterebilir. 
*
Gerçeklik, her ne kadar kendimizi sakinleştirmek için öyle olduğuna inanmak istesek bile, mantıklı değildir. Dünyanın kendisi homojen değil gizemli güçlerin oluşturduğu bir alaşımdır. Gerçeklikten yüzeysel olandan başka bir şey almamak, ne kadar realizm kılığına büründürülse de gerçekliğe ihanettir.
Not: bunu paylaşan-bendeniz-, Boğa görünümlü uzman İkizlerden bozma çaylak Yay dır. O sebeple binlerce paylaşacak güzel cümlesi olan Alehandro’dan kendini tuta tuta ilerleyip bu paragrafta zokayı yutmuştur. 🙂
*
Hermano (pachita isimli yasli sifaci kadin kanali ile iyilestiren ruh), işbirliği yapmaktan kaçınan ve iyileşmeyi içten istemeyen hiç kimseyi iyileştiremezdi.

Hasta-doktor-işgalci

Kişiler arası ilişkide bu dinamik ortaya çıktığında uyandırılan ilişki kompleksi sonuçta üç parçalı bir doğaya sahiptir; yani hasta-doktor-işgalci kompleksinde hem hasta hem de doktor bilinçli ve bilinçdışı katılım ve özdeşleşmenin çeşitli tonlarına dahil olurlar. Yaralama ve yaralanma, izinsiz giriş ve izinsiz girişe maruz kalma deneyimleri bilinçli bir biçimde kabul edilemediği ölçüde, hasta-doktor-işgalci arşetipinin asimile edilmemiş unsurları muhtemelen hasta tarafından doktora, doktor tarafından da hastaya yansıtılacaktır. Bunun üzerine doktor, yalnızca kutsal iyileştirici imgesini değil aynı zamanda beklenmedik bir biçimde izinsiz giren işgalci imgesini yüklenmiş olacaktır; kendisini ıstırap çeken pasif biri olarak gören hasta, doktor için yaralayıcı bir düşmana ya da bir saldırgana dönüşebilecektir.

İyileştirici ve hasta, adanmış bir “performansta” arşetipik olarak dağıtılmış rolleri oynamaya yönlendirilmiş aktörlerdir. İyileştiricinin potansiyel olarak karanlık tarafını, yani kutsal işgalci yok ediciyi içeren iyileştirici tanrı maskesinin ardında iyileştiricinin kişiliği fazla gölgede kalır; hastanın arşetipik rolü ricacılıktır ancak aynı zamanda bilinçdışı derinliklerinde bir iyileştirici yok edici yatmaktadır.

Arşetipik “yaralanan-yaralayan-iyileştirici” unsur­larını doktor-hasta-işgalci ilişkisindeki her iki taraf da paylaşır.
Whitmont

Turan Erdal Insanlar kendi edindikleri bilgilerle kendilerine set örerler. Hasta olanlarda da bu degisik degildir. Bir iyilestirici olarak bu setti asmak gereklidir ama hangi yöntem ile? Bu set iyi korunmaktadir ve her yapilan hamle bir saldiri olarak algilanacaktir. Söylenmek istenilen sey karsi tarafa ulasmak icin bu durumda ne yapmalidir?
Rüya Kampı-Dünya yılı 2012 Ben giderek “ne yapılması gerektiği” hususunu genelleştirmenin bizi spontanelikten yani doğal iyileşme yolundan koparacağını görmeye başladım. Bu sebeple her bir hasta-iyileştirici ilişkisinin biricik olduğunu ve o anda içimize doğacakların çok önemli olduğunu düşünüyorum, hatta danışanlarımla bunu birebir yaşıyorum. Yöntem olarak ise “soru sanatını” iyi bilmenin olmazsa olmaz bir ön şart olduğunu fark etmiş durumdayım.