The Shaman’s Last Apprentice

Şaman Rebeka’nın uzun içsel yolculuğunun filmini izlemek etkileyici bir deneyim oldu (Aşağıda yarım saatlik bu belgeselin linkini paylaştım). Türkçe altyazı da belki yakında yapılır ya da yapılmıştır bilemiyorum ancak Rebekanın öz yolculuğunu anlatımı son derece özlü ve anlaşılabilir, hatta hiç ingilizce bilmeyenleri dahi bu sihirli ambiyansa çekecektir sanırım.

Ayahuska, yani gezegenin ana ilacı olarak takdim edilen bu seremoniyi ve bitkinin kendisini canlı olarak görmek de güzeldi. Biz bunu kızılderililerde peyote-mescalito ritülelinden bir nebze tanımaktaydık. Sanırım aynı statüde içsel yolculuğa sebep olan sağaltıcı bir karışım da şu an çalışmakta olduğum ve paylaşıyor olduğum Hawaii şamanlığında ve bilgisinde AWA ya da Kawa olarak geçen bir aydınlanma ritüeli. Her şey sonuçta, sevgi olduğumuzu bize hatırlatmak ve binlerce yıldır bedenimizde birikmiş blokajların çözülmesi için bir arınma temizlenme sürecini işaret ediyor. Her şey Barış ve Armoni için

Esinlendirici bir izleme olsun dilerim aloha:

Sevgi yoksa tolerans olmalı.

Sevgi yoksa tolerans olmalı.
Sevgi öğretilmez, önerilmez evet belki özendirilebilir o kadar çünkü insanın elinde olan bi şey değildir, sevmeye sevmemeye zorlanamaz, insan kendine bile başaramaz bunu.
Ama başarılabilecek bi şey var; saygı…
Onu öğretebilir, önerebilir hatta yokluğunu azıcık-minicik  bi an içincik kınayabilirsiniz 🙂

Sevgisiz gösterilen saygı samimi olabilirmi?

 Olur. Avrupanın çoğu yerinde uygulanıyor. İnsan tolerans göstermeyi öğrenebilir, eğitim sistemine dahil edilirse tabi. Bizim küçüklüğümüzde yurttaşlık bilgisi diye bi ders vardı, tam olarak söylediğim şey değilse de bi miktar provası gibiydi
*
Dualite yaratılmaya karar verildiğinde iki temel  canlı tipi oluşturulmuş ve
aynı robotlara program yüklenir gibi onlara ana felsefeleri yüklenmiş:
1.İnsanlar – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık oluşumuyla
karşılaştığınızda onlarla iyi geçinin ve paylaşın!
2.Sürüngenler – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık
oluşumuyla karşılaştığınızda onları yok edin; çünkü bunu yapmazsanız onlar
sizi yok eder! Tabi buradaki insan kelimesinin şu an kendimize verdiğimiz isimle alakası
yok.
*

Sanıyoırum artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, alanlar boşalsa çadırlar toplansa bile bişeyler oldu içimizde. Açıkçası ben Başbakanımızın ses tonunun değiştiğini görmeden rahat huzur bulamayacağım, en azından şu an öyle hissediyorum. Fakat malum insanız ve bi yanımız fena halde unutkan ve alışkandır . Diğer yanımız da neyse ki akışkan.
Support Gezi
http://supportgezi.org/?p=5&lang=tr
…özetle, insan olduğumuz unutulmasın. biz işimizde gücümüzde insanlarız. ama artık işimiz gücümüz bu mücadele hak ettiği yere varana dek karşı durmak olacaktır. yoksa insan olmamızın ne anlamı kalır?

Yoklar ülkesine yolcu

Dikkatiniz sizsiniz, siz de sevgisiniz. Bunun lami cimi yok. sa

Dikkatinle o şeye- her neyse- kendini katıyorsun.

Anneler-babalar çocuklarına, öğretmenler öğrencilerine, müdür elemanına, ısrarla şöyle der “dikkatini ver şu şeye!” Bunun enerjisel alandaki anlamı şudur sanırım: Kendini ver -çünkü sen sevgisin- eğer iyice verirsen bu şey zamanda kalıcı olmaya, GERÇEK OLMAYA DEVAM EDEBİLECEK, aksi takdirde yoklar ülkesine yolcu 🙂

Bu konu en iyi Bir Kadını Öldürmek kitabında incelenmişti. Bilmiyorum buna ekleyebilecek bi şeyler bulabilecek miyim?

**

Bu gece son zamanlarda özlediim fantastik rüyalara gittim, çok sevinçli kalktım. Örneğin birinde çok hızlı gelen bi otobüsün içinden geçiyorduk, sadece hafif bi rüzgar hissediliyordu o kadar. Defalarca denememe izin verdiler, süperdi  🙂 Diğer birini çok denedik anlayamadım, tanımlayamadığım bi canlının tanımlayamadığım bi hareketi ya da düşkünlüğü ile ilgiliydi. Düşkünlük diyorum çünkü hep aynı tarz bişey yapıyordu ve bunu araştırırken mi yoksa yanlışıkla mı bulmuş olan bi ekip vardı, onlar da  anlamakta aciz kalmışlardı. Ekibin başı  Da Vinci’yi (dizideki) andırıyordu sanki.
Bir başka rüyada ise bi ev kiralamak için gidiyordum, eski ve güzel bir bina,sahibi giriş katında açık mutfakta neşeyle bişeyler yapan orta yaşın üstü gibi konuşkan bi adam. Ben onun da mı binada oturduğunu öğrenmek istiyorum ama yarım yamalak bi cvp veriyor. Nihayet birileri beni daireyi görmem için çıkarıyor, iki merdiven çıkıyoruz, üstte tek bi kat var onun önüne de bi engel konulmuş ne olduğunu hatırlayamıyorum, neyse biz ondan bir önce bi kapıyı açıyoruz aman tanrım! çok yüksek bi yerden denize bakan bir tepe, bahçeli bir sürü apartmanlar, sanki başka bir dünya. Bi apartmanın nasıl böyle bir katı olur? Ortada insanlar çocuklar var eğleniyorlar bahçelerde sokaklarda. Peki bunca insan az önceki küçük apartmanın giriş katından mı girip çıkıyorlar diye soruyorum, onların başka bi girişleri öğrenince rahatlıyorum, bana neyse 🙂 Aslında galiba ben o küçük apartmanda bi daire göstermelerini dilerdim sanki, böyle hafif bi duygu var.

*

Atalarımız ölümü hiç sevmezlermiş, yaşama ise müthiş bi kutsallık yüklemişler, her varlığa her nefese her saniyeye övgüler düzmüşler. Ölümü ise nerdeyse görmek istemeyecek denli çirkin bulmuşlar. Ölenin işlerini tamamlaması için bi kişi sorumlu kılıp, o çadıra yaklaşmazlarmış bile, zaten ölenin tüm eşyalarını çadırını yakarlarmış hemen.
Hiç bi şeyi ifrat derecesine getirmemek lazım 🙂 Öyle bi an gelmiş ki Deli Dumrul çıkıp azraile meydan okumuş! Sanırım ulusça bi dönüm noktasıdır o an, zaten öyle olmasaydı Dedem Korkut zahhmet edip yazmazdı.

https://blog.sonsuz.us/?p=3671

**

İnsanın, her şeyin olağan oldugu rüya gerçekliklerine kaymasi cok olasiymis gibiyken diger yandan uykudan uyanirken hissettigi “ben” kişisel devamlılik hissinin baskın çikmasi hayatin akışini degistirmis oluyor.

**

Psikologlar, narsizmi cocukluk patalojisinin belli yasda sona ermemesi olarak tanimlıyorlar. Mantikli geliyor bazi acilardan fakat bir diger acidan cocukluk donemindeki o varligin bi “gorucu” olma orani da cok yuksek. Yani bizler cocugu egiterek narsizmden kurtarirken gozleri de kapanmis oluyor. Her seyin bi bedeli ver, buna alismak zaman aliyor 🙂 ya da ne yapmali da bu celiskiden yirtmali?

Her sey bi yorumdan ibaretse neden hakikat pesinde kosulur, sufiler, savasçılar, lar lar lar… gercekten komik bi soru. Sanki yorum ve ben disinda bi nema varmis zannedilmesi bana hep komik geliyor. Ben’den gecip yorumdan gecmediginde ya da tam tersi oldugunda farkli seyler bulma imkanini hakikat sanmak da olasi sanki. Buradaki tehlikelerden biri, Dj’nin dikkat cektigi gibi bilinemeyene dalip kaybolmak. Psikoloji alaninda birden karanligin aydinlanmasi hem de geri gelmeyecek sekilde kaybolmasi beklentisi! Uzun uzun orneklemeye useniyorum simdi, bütun bu beklentiler bana gore dualiteye dahil, hem de dualiteden ciktim zanninda oluyor. Eski bi yorumu terk etmek yorumsuzluk anlamina gelmiyor, kapsayan ya da kapsanilan bi baska oyun oluyor. Hem oyunun boyle kucumsenmeye devam edilisi de ne boyle!. Bu azgin asmislik ihtiyaci arzusu nerden geliyor?

 

YalAN İnsAN

” Yalan olduğunu bilsen dahi inanacaksın insan oğluna, yani dinleyeceksin onu, niçin yalan söylediğini anlamaya çalışacaksın. Bazen yalan, insanın özünü gerçeklerden daha çok açığa vurur!…” Maksim Gorki

  • Elvan E Kişiliği kuvvetli anne babaların evlâtlarında gözlemeye başladım yalan söyleme halini.. belki de çocuk yetiştirirken en önemli şey onların kişiliğine basmamak,özgün olabilmeleri için onlara oksijen sağlamak…belki o zaman yalanların arkasına bakmaya dahi gerek olmaz..

    Sibel Atasoy Çocukken yalanlar çoğu kez gerçekliğin onlarda oturmaması (henüz mutabakat rüyasına sıkıca bağlanmamış olma) sebebiyle olabilir ancak büyüdükçe bu halin devamını evdeki şartlarda aramak lazım. Benim gözlemlerim bu yönde

    Elvan E Ne güzel söylediniz, henüz mutabakat rüyasına bağlanmamış olma hali… çocukların en güzel ,saf halleri :))

    Sibel Atasoy Yalana bakışımda üç tür gözlemlemişimdir; birincisi (çok az olan), oyun olsun diye, eğlenmek için yalan söyleyenler. İkincisi (en çoğu), yalanı, yalan olduğunu bilerek söyleyenler (Kişilerin kendilerini de çok bunlatır bu iş-onları yalan söylemeye iten sebepler üzerinde durmalı), üçüncüsü söylediklerinin gerçek olduğuna kendini inandırmışların yalanı, ki bu oldukça ilginç bir gurup.
  • Elvan E Anneleri onlara hiç Pinokyo masalını anlatmamış :)) Yoksa biz mi çok saf idik masallardan feyz aldık bilmem..

    Sibel Atasoy o hem masalı sunma şekline hem de sunulana göre değişir sanırım.

Levitation/ Sihir/işlev

Levitation’ı hatırlayınca yeniden gözden geçireyim dedim ve önüme bu video çıktı. Eminim seveceksiniz 🙂 En ilgimi çeken ikili disk boşluğa konulduğunda aynen kuşlar gibi hızla birbirleriyle çarpışmadan yol alıyorlar!

Manyetik alanlar bize sihir gibi görünüyor doğrusu

http://www.youtube.com/watch?v=GHK4b_HPrvU&feature=share

**

“alın verin, ekonomiye can verin” yerine “öğren, üret; kendi kendine yet”

Kendine yetmek, bizatihi kişiye ait en can alıcı kabiliyet olmalı tabi kişilerden de uluslara, oradan da tüm dünyaya sirayet eder. Kendine yetmek; öz Türkçe anlamıyla “kendine varmak”, kendine ulaşmak” anlamını da taşır.

**

En rahat, en kolay ve en güzel yaptığın şey senin işlevindir. İş değil doğal aşktır o 🙂
İşlevini zaman yitirmeden belirle, konuları ve senin niyetin her zaman değişebilir. Sıkılmaya fırsat bulamazsın. İşleyen demir de ışıldar. Yanakların al al, gözlerin ışık ışık olur. Bir kilometreden farkederim seni ve derim ki : işte işlevini severek yapan biri!

**

“Geyikleri kesmeye değil yanımıza katmaya çalışıyoruz” diyor Ersin frekansımız.

**

Alemin tek kuralı var: Özgür irade
Saygılı olmak gerek.
Sevgisi olana saygı ne gerek?
Ben de öyle sanırdım velakin değilmiş!
Saygı; sevginin genişlemesi, içe–dışa sirayet etmesiyimiş. Kendiliğin gelişmesi, başka kendilerine gelişme imkanı tanınmasıymış.
Yeterinceyi, mükemmel zamanlamayı, kendiliğindenliği görüp bilmekmiş.
Görüp de söylememeyi başarmakmış.
Zorla güzellik olmazmış.
Sormadan cevaplanmaz, istenmeden verilmeye çalışılmazmış.
Binbir hali tanımakmış saygı.