Doğru Yetmez: Matematiğin Güzellik Takıntısı Nereden Geliyor?

Matematikte bir çözümün doğru olması zorunludur; fakat matematikçiler için çoğu zaman yeterli değildir. Aynı sonuca ulaşan iki kanıttan biri sayfalarca hesap, istisna ve teknik manevra gerektirirken diğeri birkaç satırda meselenin kalbini açığa çıkarıyorsa, ikinci çözüm yalnızca kısa değil, “zarif” sayılır. Buradaki güzellik süsleme anlamına gelmez. Tersine, gereksiz olan her şeyin atılması ve problemin çıplak yapısının görünür hâle gelmesidir.

Zarafet ne işe yarar?

İlk bakışta matematiksel zarafet bir beğeni meselesi gibi görünebilir. Sonuç doğruysa çözümün güzel olup olmaması neden önemlidir? Çünkü iyi bir çözüm yalnızca sonucu doğrulamaz; sonucun neden doğru olmak zorunda olduğunu da gösterir. Uzun bir hesap bizi hedefe taşıyabilir, ancak zarif bir kanıt çoğu zaman hedef ile başlangıç arasındaki gizli köprüyü görünür kılar. Böylece tek bir problem çözülmekle kalmaz, benzer problemlerde kullanılabilecek genel bir fikir kazanılır.

Klasik örneklerden biri, ilk yüz doğal sayının toplamıdır. Rivayete göre küçük Gauss, sayıları tek tek toplamak yerine dizinin başını ve sonunu eşleştirdi: 1 ile 100, 2 ile 99, 3 ile 98… Her çift 101 ediyordu ve toplam 50 çift vardı. Sonuç hemen 5050 oldu. Gauss’un yaptığı yalnızca daha hızlı hesaplamak değildi. O, sayı listesinin içindeki simetriyi gördü. Zarafet tam burada doğar: İş yükünü artırmak yerine bakış açısını değiştirmekte.

Kısa olan her zaman güzel midir?

Hayır. Bir çözüm kısa olduğu hâlde anlaşılmaz, kırılgan veya yanıltıcı olabilir. Bazı kanıtlar temel adımları gizleyerek kısalır; bu, matematiksel zarafet değil, entelektüel bavula eşyaları zorla tıkıştırmaktır. Gerçek zarafet üç niteliği dengeler: doğruluk, açıklık ve ekonomi. Hiçbir mantıksal halka eksik olmamalı, kullanılan fikir görünür olmalı ve gereksiz adımlar bulunmamalıdır. Dolayısıyla amaç en az sembolü kullanmak değil, en az zihinsel sürtünmeyle en fazla kavrayışı üretmektir.

Öklid’in asal sayıların sonsuzluğuna ilişkin kanıtı bu dengeyi olağanüstü biçimde kurar. Asal sayıların sonlu olduğunu varsayalım. Hepsini çarpıp sonuca 1 ekleyelim. Elde edilen yeni sayı, listedeki asalların hiçbirine tam bölünemez; çünkü her bölmede 1 kalanını verir. O hâlde ya kendisi asaldır ya da listede bulunmayan asal çarpanlara sahiptir. Varsayım çöker. Binlerce sayıyı incelemek yerine tek bir düşünce hamlesi, sonsuzluğu masaya getirir.

Güzellik gerçeğin pusulası olabilir mi?

Bilim tarihinde birçok düşünür güzel teorilerin doğru olmaya daha yatkın olduğunu savunmuştur. Simetri, sadelik ve birleş tirici güç gerçekten de verimli ipuçlarıdır. Fakat güzellik bir kanıt değildir. Evren bizim estetik tercihlerimize uymak zorunda değildir; matematikte de hoş görünen bir örüntü istisnalar karşısında dağılabilir. Zarafet, gerçeği seçen bir yargıçtan çok araştırmayı yönlendiren bir pusuladır. Yolu gösterebilir, fakat varış noktasına ulaşıldığını mantıksal denetim belirler.

Üstelik güzel çözüm çoğu zaman ilk çözüm değildir. Matematikçi önce kaba kuvvetle ilerler, örnekleri dener, yanlış yollara sapar ve sayfaları karalar. Ardından çözümün iskeletini fark ederek fazlalıkları temizler. Okuduğumuz pürüzsüz kanıt, düşüncenin savaş alanını saklayan son metindir. Bu nedenle zarafet, zahmetsizlik değil; emeğin görünmez hâle gelmesidir. Bir dansçının kolay görünmesi, yerçekiminin iptal edildiği anlamına gelmez.

Matematiksel güzelliğin en güçlü yanı, zihne şu disiplini öğretmesidir: Bir problemi çözmekle yetinme; onu hangi yapının çözülebilir kıldığını sor. Hesabı tamamlamak sonuç verir, fakat örüntüyü görmek yöntem kazandırır. Zarif çözüm, doğru cevabın üzerine atılmış estetik bir kurdele değildir. O, doğruluğun iç mimarisidir. İyi matematik “İşte cevap” der; güzel matematik ise biraz daha ileri gider ve “Başka türlü olması zaten mümkün değildi” hissini uyandırır.

Fırçanın Ucundaki Sinir Sistemi: Travma Beyinde Nasıl Yeniden Yazılır?

İnsan bazen konuşarak değil, çizerek hatırlar. Çünkü travma çoğu zaman düzgün cümleler halinde saklanmaz; bedende kasılmış bir omuz, geceleri tetikte bekleyen bir kalp, nedensiz gelen bir irkilme olarak yaşar. Sanat terapisi tam da burada, kelimelerin kapıda kaldığı o iç mağaraya bir meşale indirir. Boya, kil, kolaj, ritim ya da çizgi; bunlar yalnızca estetik araçlar değildir. Beynin travma ile kilitlenmiş devrelerine gönderilen yeni ve güvenli sinyallerdir.

Nöroestetik bize şunu söyler: Güzellik, beynin lüks tüketimi değildir; sinir sisteminin düzen kurma çabasıdır. Bir şekle bakarken, bir renk seçerken, kaotik bir duyguyu kağıt üzerinde sınırlarken beyin yalnızca sanat üretmez; tahmin eder, organize eder, anlam verir. Travma ise tam tersini yapar: zamanı parçalar, bedeni alarmda tutar, geçmişi şimdi gibi yaşatır. Bu yüzden yaratıcı üretim, travmanın donmuş zamanına karşı küçük ama inatçı bir karşı saldırıdır.

Travma merkezi dediğimiz yer neresidir?

Popüler dilde travma merkezi denince akla tek bir düğme gelir; sanki beyinde üstünde acil durum yazan kırmızı bir buton vardır. Oysa tablo daha karmaşıktır. Amigdala tehlikeyi koklar, hipokampus anıları bağlama yerleştirir, prefrontal korteks dürtüleri düzenler, beden ise kortizol ve adrenalinle bu orkestraya katılır. Travma yaşandığında amigdala fazla uyanık hale gelebilir, hipokampus anıyı zamanına oturtmakta zorlanabilir, prefrontal alanlar ise sanki komutan çadırından uzaklaştırılmış gibi etkisini kaybedebilir.

Sanat terapisi burada sihirli değnek değildir; ama nöroplastisite dediğimiz beynin değişebilme kapasitesini kullanır. Bir danışan kil yoğurduğunda, bedensel duyumla güvenli temas kurar. Bir resimde karanlık bir lekeyi çevrelediğinde, içsel kaosu dışarıda tutulabilir bir forma dönüştürür. Ritimle çalıştığında, dağınık sinir sistemi yeniden tempo bulur. Bunlar romantik metaforlar değil; duyusal-motor ağların, dikkat sistemlerinin, ödül devrelerinin ve duygusal düzenleme mekanizmalarının birlikte çalışmasıdır.

Yaratmak, kontrolü geri çağırmaktır

Travmanın en zalim yanı yalnızca acı vermesi değildir; kişiye fail olma duygusunu kaybettirmesidir. Olan olmuştur, beden bunu kaydetmiştir, zihin ise çoğu zaman olayın etrafında döner durur. Yaratıcı üretimde ise küçük bir egemenlik başlar: Bu rengi ben seçtim. Bu çizgiyi ben uzattım. Bu parçayı buraya ben yapıştırdım. Basit görünür, fakat sinir sistemi açısından muazzamdır. Beyin, çaresizliğin karşısına eylemi koyar.

Jungiyen bir gözle bakarsak sanat, bilinçdışının diplomasi dilidir. İçimizdeki gölgeler doğrudan konuşmaz; sembollerle, imgelerle, tekrar eden biçimlerle kendini gösterir. Travma da çoğu kez bir canavar gibi değil, yarım kalmış bir şekil gibi gelir. Onu çizmek, hemen anlamak zorunda olmadan onunla karşılaşmaktır. Bu karşılaşma, kahramanın ejderhayı öldürmesi değil; ejderhanın neden mağarada beklediğini duymasıdır.

Bilimsel araştırmalar, yaratıcı etkinliklerin stres yanıtını azaltabileceğini, duygu düzenlemeyi destekleyebileceğini ve güvenli ilişkisel bağlamda uygulandığında travma belirtilerini hafifletebileceğini gösteriyor. Elbette burada dikkatli konuşmak gerekir: Bir tuval, tek başına ağır travmayı tedavi etmez. Sanat terapisi, eğitimli uzmanlarla yürütüldüğünde psikoterapötik sürecin güçlü bir parçası olur. Fiziksel iyileşme dediğimiz şey de mucizevi bir doku onarımı değil; beynin ve bedenin alarm sistemlerinde ölçülebilir yatışma, bağlantıların yeniden örgütlenmesi, bedensel farkındalığın güvenle geri dönmesidir.

Belki de sanatın en büyük gücü, acıya güzel görünmesini emretmemesidir. Sanat, acının biçim almasına izin verir. Biçim alan şey ise artık mutlak bir karanlık değildir; bakılabilir, taşınabilir, dönüştürülebilir bir varlıktır. Bir çizgi, bir ritim, bir renk lekesi beynin derinlerinde şunu fısıldar: Geçmiş hâlâ iz bırakıyor olabilir, ama bütün sahnenin yönetmeni artık yalnızca o değil.

Bu yüzden sanat terapisi bir hobi köşesi değil, sinir sisteminin yeniden eğitimidir. Nöroestetik de bize şunu hatırlatır: İnsan beyni yalnızca hayatta kalmak için değil, anlam kurmak için evrimleşmiştir. Travma bizi içimizdeki haritadan sürgün eder; yaratıcı üretim ise o haritaya titrek, renkli ve cesur bir dönüş yoludur.

Kod Çalışır; Peki Güzel Olabilir mi? Algoritmanın Gizli Estetiği

Bir programın ilk görevi çalışmaktır; bunu inkâr etmek, matkabın şiir okumasını beklemek kadar tuhaf olur. Fakat iyi yazılmış kodun yalnızca doğru sonuç üretmekle kalmadığını, aynı zamanda zihinde bir düzen, ritim ve zarafet duygusu uyandırdığını fark ettiğimizde mesele değişir. Algoritma burada kuru bir talimatlar dizisi olmaktan çıkar; düşüncenin biçim almış hâline, hatta bazı durumlarda bir sanat nesnesine dönüşür.

Kodun estetiği, süslü görünmesinden ibaret değildir. Renkli temalar, hizalanmış parantezler, havalı değişken adları yalnızca vitrin camıdır. Asıl estetik, problemin nasıl parçalandığında, soyutlamaların nerede kurulduğunda, gereksiz karmaşanın nasıl budandığında ortaya çıkar. Güzel kod, okuyan kişiye şunu fısıldar: ‘Bu çözüm kaçınılmazdı.’ Tıpkı iyi bir matematik ispatında olduğu gibi, her satır bir sonraki satıra doğal bir zorunlulukla bağlanır.

Zarafet: Daha Azıyla Daha Fazlasını Söylemek

Algoritmik güzelliğin en güçlü ölçütlerinden biri zarafettir. Zarif bir çözüm, kaba kuvvetin terlediği yerde sessizce yürür. Bin satırlık bir telaş yerine on satırlık bir berraklık sunar. Ama burada tehlikeli bir sınır vardır: Kısalık her zaman güzellik değildir. Bir satıra sıkıştırılmış, kimsenin okuyamadığı, yazanın bile üç hafta sonra yabancılaştığı kod, sanat değil şifreli bir intikam mektubudur. Estetik, okunabilirlik ile yoğunluk arasındaki dengede doğar.

Bu yüzden kod yazmak, yalnızca makineye komut vermek değil, gelecekteki insanlara mektup yazmaktır. O insan bazen ekip arkadaşındır, bazen açık kaynaklı bir projeye katkı verecek bilinmeyen bir geliştiricidir, bazen de uykusuz bir gecede kendi eski hâlindir. Güzel kod, bu gelecekteki okuyucuyu aşağılamaz. Onu labirente sokmaz; kapıları işaretler, koridorları aydınlatır, çıkışı sezdirir.

Algoritma Bir Kompozisyon Mudur?

Bir müzik eserinde tema, varyasyon ve tekrar nasıl anlam kuruyorsa, yazılımda da veri yapıları, fonksiyonlar ve akışlar benzer bir kompozisyon oluşturur. Bir fonksiyonun tek bir işi yapması, orkestrada flütün davul gibi davranmamasına benzer. Modüllerin birbirine gevşek bağlanması, sahnede dansçıların birbirine çarpmadan hareket etmesidir. Yan etkilerin kontrol altında tutulması ise anlatının beklenmedik yerinde patlayan anlamsız bir havai fişeği engeller.

Bu bakış açısı, kodu romantikleştirmek değildir; tam tersine mühendisliği ciddiye almaktır. Çünkü estetik tercihler çoğu zaman teknik kaliteyle kesişir. Okunabilir kod daha kolay test edilir. İyi adlandırılmış kavramlar hataları erken görünür kılar. Temiz soyutlamalar değişimi ucuzlatır. Yani güzellik burada lüks bir vernik değil, yapısal dayanıklılığın bir göstergesidir. Köprü güzel olduğu için sağlam değildir belki; ama gerçekten iyi tasarlanmış bir köprüde güzellik sık sık sağlamlığın yüzeye vurmuş hâlidir.

Yine de kod estetiğini tek bir kurala indirgemek mümkün değildir. Bazı çözümler geometrik bir sadelik taşır; bazıları yaratıcı bir hileyle göz kırpar. Bir sıkıştırma algoritmasının bit düzeyindeki dansı ile bir kullanıcı arayüzü kütüphanesinin okunaklı mimarisi aynı estetik aileden gelmez. Biri mikroskobik incelik, diğeri şehir planlamasıdır. Fakat ikisinde de ortak bir talep vardır: Karmaşayı inkâr etmeden ona biçim vermek.

Makinenin Anladığı, İnsanın Hissettiği

Makine için kodun güzel olması önemsizdir; işlemci parantez uyumundan duygulanmaz. Fakat yazılım yalnızca makineyle kurulan bir ilişki değildir. Kod, insan düşüncesinin makineye çevrilmiş biçimidir. Bu nedenle yazım biçimi, geliştiricinin dünya görüşünü açığa çıkarır: Sabırlı mı, aceleci mi? Soyutlamaya güveniyor mu, yoksa her şeyi kontrol etmek isteyen bir tiran mı? Hataları saklıyor mu, görünür mü kılıyor? Kod tabanı, çoğu zaman bir ekibin psikolojik haritasıdır.

Estetik bir seçim olarak algoritma, bize şu basit ama rahatsız edici soruyu sorar: Çalışan şey yeterli midir? Eğer cevap her zaman evetse, yazılım dünyası yalnızca kısa vadeli zaferlerin çöplüğüne döner. Ama cevap hayırsa, o zaman kod yazmak bir tür entelektüel ahlaka dönüşür. Çünkü güzel kod, sadece bugünün problemini çözmez; yarının zihnine de alan açar.

Sonuçta algoritma, görünmez bir heykeldir. Kullanıcı onun biçimini doğrudan görmez, ama etkisini hisseder: hızda, güvenilirlikte, bakım kolaylığında, beklenmedik bir sadelikte. Kodun sanatsal değeri de tam burada başlar. Ekranda değil, düşüncenin işleyişinde sergilenir. Ve belki de en güzel program, çalıştığında kendini unutturan; okunduğunda ise insanı biraz daha zeki hissettiren programdır.

Satranç Tahtasında Tanrı Olmak: Her Şeyi Bilince Özgürlük Biter mi?

Satranç tahtası, evrenin küçük, kareli ve kibirli bir modelidir. Altmış dört kare, otuz iki taş, kesin kurallar, sırayla yapılan hamleler… Dışarıdan bakınca sanki kaderin laboratuvar versiyonu gibidir: Her şey tanımlıdır, her şey sınırlıdır, hiçbir taş keyfine göre uçamaz. Fil çapraz gider, kale düz gider, piyon yavaş yürür ve vezir aristokrat bir fırtına gibi her yere uzanır. Peki böyle kapalı bir sistemde yaratıcılıktan söz etmek mümkün müdür? Yoksa satranç yalnızca gecikmiş bir hesap mıdır?

Felsefi açıdan satranç, determinizmin en zarif oyuncaklarından biridir. Başlangıç konumu bellidir, kurallar eksiksizdir, şans yoktur, zar yoktur, gizli kart yoktur. Teorik olarak, yeterince büyük bir zihin bütün olası hamle dizilerini hesaplayabilir ve oyunun sonucunu daha ilk hamleden bilebilir. Bu zihin için satranç oynanmaz; satranç çözülür. Tıpkı geleceği önceden görmenin yaşamayı gereksizleştirmesi gibi, mükemmel bilgi de oyunu deneyim olmaktan çıkarıp tabloya dönüştürür.

Fakat burada insan zihninin gururunu kıran bir uçurum açılır: Kapalı sistem, basit sistem demek değildir. Satrançta olası oyun sayısı, gündelik sezgimizin alay konusu olacağı kadar büyüktür. Kurallar birkaç dakikada öğrenilir, ama olasılıklar zihnin mağaralarında yankılanır. İşte kaos buradan doğar: Kuralların yokluğundan değil, kuralların fazlasıyla tutarlı oluşundan. Kaos, bazen düzensizlik değildir; düzenin insan algısını aşacak kadar dallanıp budaklanmasıdır.

Tanrı İçin Hesap, İnsan İçin Serüven

Mükemmel bilgiye sahip varsayımsal bir varlık için satrançta sürpriz yoktur. Ama insan için sürpriz, bilginin eksikliğinden doğan kutsal bir aralıktır. Bu aralıkta sezgi, korku, cesaret, yanılgı ve güzellik sahneye çıkar. Bir büyükusta hamle yaparken yalnızca hesaplamaz; pozisyonun ruhunu dinler. Zayıf kareler, sıkışmış taşlar, şahın çıplaklığı, fedanın kokusu… Bunlar matematiksel olarak ifade edilebilir belki, ama deneyimlenişleri neredeyse mitolojiktir.

Bu noktada yaratıcılık, yoktan var etmek değildir. Kapalı bir sistemde kimse kural dışı mucize yaratamaz. Atı düz süremezsiniz; piyonla geriye kaçamazsınız. Yaratıcılık, sınırların içinde beklenmedik bir yol bulmaktır. Bir satranç fedası bu yüzden güzeldir: Taş kaybı gibi görünen hareket, daha derin bir düzende kazanca dönüşür. İnsan zihni burada savaşçıya benzer; cepheyi değil, cephenin arkasındaki görünmez gerilimi okur.

Jungiyen bir bakışla satranç tahtası, psişenin de haritasıdır. Şah kırılgan egodur; vezir gölgenin ve kudretin birleşimi; at, bilinçdışının tuhaf sıçrayışlarıdır. En parlak hamleler çoğu zaman düz mantığın yürüdüğü yoldan gelmez. At gibi gelirler: dolaylı, eğri, beklenmedik. Yaratıcı zihin, kuralları çiğneyen değil, kuralların rüyasını gören zihindir.

Modern satranç motorları bu tartışmaya soğuk bir ayna tuttu. İnsanların yüzyıllarca estetik bulduğu bazı hamleleri makineler saniyeler içinde onayladı ya da çöpe attı. Ama tuhaf biçimde, makineler yaratıcılığı öldürmedi; onu başka bir yere taşıdı. Artık insan, yalnızca en iyi hamleyi bulmaya çalışan varlık değil, makinenin gösterdiği hamlenin anlamını kavramaya çalışan yorumcu oldu. Determinizm derinleştikçe hermenötik, yani yorum sanatı, geri döndü.

Satranç bize şunu fısıldar: Özgürlük, her şeyin mümkün olması değildir. Özgürlük, mümkün olanların labirentinde bilinçli yürüyebilmektir. Kapalı sistemlerde bile seçim trajiktir, çünkü seçilmeyen yollar hayalet gibi masada kalır. Bir hamle yaptığınız anda yalnızca bir taşı oynatmazsınız; binlerce geleceği öldürür, bir tanesini çağırırsınız.

Bu yüzden satranç tahtasında determinizm ile yaratıcılık düşman değildir. Biri kemikleri verir, diğeri dansı. Mükemmel bilgiye sahip bir tanrı için oyun bitmiş olabilir; ama insan için her hamle hâlâ bir uçurum kenarıdır. Ve belki de güzellik tam burada başlar: Evrenin hesaplanabilir olmasıyla, bizim onu asla bütünüyle hesaplayamayacak oluşumuz arasındaki ince, parlak çatlakta.

Beynimize ince ayar

Bu konuda altı aşamalı bir süreç izleyeceğiz:

1.Dikkat önemli.

Her gün yeni bir şey okuyun,izleyin ya da dinleyin. Aşina olmadığınız konular, beyninizin yeterince kullanılmayan bölgelerini uyarır, toplam dikkatinizin artmasına sebep olur.
Kısa molalar verin, bu dikkatinizin dağılması olasılığını azaltır.
Çok dikkat gerektiren işlerin öncesinde yirmi dakika egzersiz yapın. Doğrusu bana yürüyüş çok iyi geliyor çünkü aynı zamanda hayalime bile gelmeyen bir sezgisel veri almış olabiliyorum.
*yürüyüşle ilgili bir not ekleyeyim: tıpkı meditasyonda olduğu gibi zihninizde beliren görüntülere takılmayın, bırakın sonbahar yaprakları gibi uçuşup geçsinler 

2.Öğrenme Süreci

Bir şey öğrenmek, beynin mimarisini yeniden yapılandıran fiziksel bir süreçtir. Yaşadığımız her deneyim, beynimizdeki milyonlarca nöronun eşzamanlı olarak etkinleşmesiyle olur. Hippokampus deneyimi bilgiye dönüştürür ve kısmen de depolar. Öğrenme işlevinde ayna nöronların da katkısı azımsanamaz.
Yeni ,şaşırtıcı,önemli ve acı veren olaylar sıradan olaylara göre daha kolay kodlanır çünkü daha yoğun nöral etkinlik içerirler. Tabi sonradan bizde sıkıntı yaratan alışkanlık, davranış ve her türlü hastalığın da yerleşmesi öğrenme sürecinin bir uzantısıdır. Yani onlar da aynı prosesin ürünüdürler.

*Öğrenmek için kısa notlar alıp, arada bunları tekrarlamak, anıları saklayan sinir ağlarını tetikler ve güçlendirir.
*Sınava çalışırken ya da mutlaka aklınızda kalmasını istediğiniz bir beceri için uğraşırken, bu işlemi içinde alışılmadık bir koku olan odada yapın. Ve bilgileri hatırlamak istediğinizde aynı kokuyu koklayın. Oldukça etkilidir.
*Bilgiyi öbeklere ayırın, bu tek tek hatırda tutmaktan daha kolay bir yöntemdir, tabi arada kısa molaları da yine hatırlatalım.

3.BELLEK

Bilgiyi edinmek de yeterli değil, onu hatırlayabilme ve ihtiyaç duyduğumuzda çağırabilmemiz de gerekiyor. Beyinlerimiz neyi hatırlayacaklarına dair oldukça seçicidir ve bu pek de bilincimizle yaptığımız bir şey değil.
Hatırlama aşamasında üç sistemden birini kullanıyoruz:
Çalışma belleği; yeni bilgiyi anında kullanılmak üzere hızlı etkileşen nöronlar yoluyla geçici olarak saklıyor.
Kısa dönem bellek ise beyindeki nöral etkinleşme desenlerinde geçici olarak değişiklik yapan ayrı bir sistem.
Uzun Dönem bellekte ise beyin dokusunda kalıcı değişiklikler meydana geliyor ve bunlar dokunun kendisi zarar görmemişse ölene kadar yok olmuyor.
Geçmişi düşündüğümüzde bile beynimiz bir yandan ANla uğraşır. Tüm bu desenler birbiriyle kaynaşır ve ne zaman bir  anıyı hatırlasak ona şu andan da bir şeyler katarız. İşte geçmişin olmuş bitmiş bir şey değil gelecek gibi değişken olmasının esası bu kaynaşmanın eseridir.
Bellekte çarpılmalar kaçınılmaz ve bazı zamanlar tehlikelidir de. Adli olaylarda, yönetimsel görevlerin icrasında rastlanan pek çok kanıtlanmış durum mevcuttur. Yani bellek biraz cilvelidir ve ona çok da kesin gözle bakmamak lazım.
Bu konuda B vitamini içeren yiyecekler önemli. Konuları bazı uyaklara göre, ya da baş harflerden oluşan bir işaretleme ile daha iyi sınıflamak mümkün. Ayrıca benim yaptığım gibi günlük işleri listelemek, akla gelen herhangi bir şeyi kısaca bir iki kelimeyle not almak da çok faydalı, öyle ki sayfalarca düşünceyi iki kelimelik nottan geri çekebiliyorsunuz. Hayatınıza katmak istediğiniz yeni bir uygulamanın bi kaç gün içinde unutulup gitmesini engellemenin yolu; onu kalıcı hafızada olan bir alışkanlığın önüne ya da ardına eklemektir. Ben öyle yapıyorum. Örneğin yüz yıkamanın ardına… Diş fırçalamanın önüne vs.

4.PROBLEM ÇÖZME

Beynin iki küresinin kabiliyeti hakkında kısaca bilmemiz gereken şudur:

Devamını oku “Beynimize ince ayar” →