Ufak Tiran

-Eski bir özetimizi gözden geçiriyoruz-

Sabah uyandığımda aklımda DJ’nin çok önemli bulduğu bir kavram vardı. Fakat bir türlü ismi aklıma gelmiyordu. Bilmediğin bişeyi Gooogle’da da aratamıyosun! J Neyse iş başa düştü oniki kitabı raftan indirdim, bu kavramın hangi kitabın hangi sayfasında olduğu da belli değildi. Fakat şundan emindim ki, bu önemli kavramın mutlaka altını çizmiş olmalıydım. Dolayısıyla çok hızlı bi taramaya giriştim ve beşinci kitapta onu buldum; ufak tiran!

Gülümseyerek ve büyük bir keyifle o bölümü baştan aşağı bir daha okudum. Elinde kitabı olanlar için belirteyim; İçten gelen ateş-23.cü sayfadan itibaren.

Bu konu kibirle alakalıdır. Kibir basit ve masum bişey değildir der DJ, “bir yandan bizde iyi olan her şeyin özüdür, öte yandan çürümüş herşeyin özü. Kibrin çürümüş yanından kurtulmak ustalıklı bir taktir gerektirir.”

Bu konudaki en etkin taktiğin, iz sürmenin tartışmasız ustaları Fetih dönemi görücüleri tarafından geliştirildiğini söyledi. Kendi içlerinde altı öğeden oluşuyordu bu taktik; Bunlardan beşine savaşçılığın özelliği deniyordu: denetim, disiplin, sabır, zamanlama ve istenç. Kibrini kaybetmek istiyen savaşçının dünyasının parçalarıydı bunlar. Belki de en önemlisi olan altıncı öğe ise, dış dünyaya aitti ve adı UFAK TİRANdı.

Ufak tiran bi işkencecidir diye açıkladı DJ, “savaşçının ölüm kalım erkini elinde tutan ya da en basiti rahatsız ederek çılgına çeviren birisi.”

Çömez için ufak tiran ne kadar güçlü ise o kadar değerlidir. en değerli ufak tiranlar, çömezi tek bir hareket ya da emirle öldürebilecek insanlardır. ama çok zor bulunduğundan çömezin ruhuna işkence eden bir insan da ufak tiran olarak kullanılabilir.

çömez, bilinmeyenle yüzleşmek için gerekli olan ilk 4 öğeyi ufak tiran aracılığı ile pratik eder, tiranın işlevi budur. Bu öğeler:

1 – denetim : tiran seni ayaklarının altında ezer iken kibirden kaynaklanan bir psikolojik yıkıma uğramamayı öğrenmeye ve sağduyulu kalmaya denetim denir. don juan’a göre tiran’ın aslında tek yapabildiği bedene işkence etmektir. tiran işkence ederken kişinin ruhuna işkence eden tiran değil gururdur, kendine acımasıdır.

2 – disiplin : tiran işkence ederken bile kafayı çalıştırıp tiranın zayıf ve güçlü yanlarını araştırmaya disiplin denir. “bi araba kötek yerken tiranın güçlü ve zayıf yanlarını gözlemleyebilecek duygusal kuvvete disiplin denir” der don juan.

3 – sabır : “dinginlikle, acele etmeden beklemek, olacakları neşe ve yalınlıkla ertelemektir sabır”

4 – zamanlama : gemlenen herşeyin koyuverildiği andır. disiplin ve denetimi bir nehir, sabrı bir baraj olarak nitelersek zamanlama barajın tiranı boğmak için patlatıldığı andır.

“sabır, savaşçının yapmaya hakkı olduğunu bildiği bir şeye tüm tini ile gem vurmasıdır. tabii ki bu savaşçının gidip herhangi birisine düzen hazırlaması ya da eski hesapların peşine düşmesi anlamına gelmez. sabır bağımsızdır. savaşçı, denetim, disiplin ve zamanlamaya ulaşmışsa, sabır kim neyi hakediyorsa onu bulmasını sağlar”

Üstün bi görücünün oluşumundaki en önemli unsur, sınırsız yetkeye sahip bir ufak tirandır.

Yeni görücüler, ufak tiranları yalnızca kibirden kurtulmak için değil, bu dünyadan çıkmak gibi çok karmaşık bir manevrayı başarmak için de kullandılar.

Yenilgi anlayışın ne diye sorduğumda ise şöyle cevapladı; “Ufak tiranla aynı duruma düştün mü yenilmişsindir. Öfkeyle, denetimsiz ve disiplinsiz, sabrını koruyamadan davranmak yenilmektir.”

Peki savaşçılar yenildikten sonra ne olur?

“Ya kendilerini yeniden toplarlar ya da bilginin peşinden gitmeyi bırakıp yaşamlarının sonuna kadar ufak tiran saflarındaki yerlerini alırlar.”

Anadoluda da dervişler birbirlerine veda ederken “allah derdini artırsın” derlermiş, sanırım onlar da ufak tiranın hikmetini biliyorlardı. 🙂

The Witch’s Dream

Henüz Türkçeye çevrilmemiş olan bu kitabında Florinda Donner, Curmina’daki büyücü Mercedes Peralta yanında çıraklık yapıyor. Yörenin kültürü bu konulara tam olarak aşina zaten, insanların günlük hayatı içinde yer alıyor bu kavramlar.
Dikkatimi çeken ilk husus, Florinda’nın ilk kitabı Being-in-Dreaming (Rüyacı olarak çevrildi)deki kişiliği ile bu kitaptaki kişiliği arasında en ufak bir benzerlik yok. İki kitap adeta iki farklı kişi tarafından yazılmış gibi!
Bir yazar ve iyi bir okuyucu olarak bunu doğru anladığımı sanıyorum. Üç sene arayla yazıldığını sandığım iki kitaptaki Florinda’ların birbirlerinden bunca kopuk olmaları bana normal gelmedi. Şüphesiz Florinda, Don Juan gurubuna kabul edilip orada ciddi bir ilk eğitim almıştı ama, bunun bu kadar kısa zamanda bir insanı başka bi insan haline dönüştürdüğünü varsaymak zor.

Bana ilginç gelen bu hususu belirttikten sonra, Mercedes Peralta’nın bazı tespitlerinden bahsetmek istiyorum. Peralta’ya göre büyücülük kavramı içinde üç ana ayrım var:

  1. Medyumlar
  2. Şifacılar
  3. Cadılar.

İlk ikisi görevleri açısından rahatça anlaşıldığı için kendisi de üçüncü için bazı açıklamalar getirmiş. Örneğin kitabın bir yerinde cadının, kaderin gizemini anlamak açısından belirli bir yola sahip olduğunu söylüyor. Yine başka birkaç yerde ise, onların şans çarkını hareket ettirmeye yetkin olduklarını, üstelik kendi özel bağlantılarını yapabilmeye de muktedir olduklarını belirtiyor. Bu çarkın nasıl hareket ettiği ile ilgili sekiz erkekten sekiz öykü dinliyoruz, kendilerinin hayat öyküleri. Bu öyküler okurken de, üzerinde düşünürken de iç sızlatıcı şeyler. Anladığım kadarıyla Mercedes,  gerçek öyküler yoluyla şifalanma ya da farkındalık artırma yolunu benimsemiş bir büyücü.

Bu durumları zaten CC serisinden biliyorduk ancak bu kitapla  birlikte tanıştığım yeni bir kavram var: Curiosa! İngilizce sözlükte bir karşılığı yok ve ben de daha önce duymadım. Mercedes, Curiosaların da bir çeşit büyücü olduklarını ancak farklı sembolik araçlar, ritüeller ve büyülü sözler kullandıklarını söylüyor. “Curiosa’lar sonsuzluğun bilinmeyen şeylerine dalmışlardır. Onlar, bilinen ve bilinmeyen arasındaki görünmeyen iplikçikleri, bir örümceğin yaptığı gibi ağ şeklinde örerler .”  
Orada bazı insanlar curiosa’yı sırtından çıkan kanatları ile saydam beyaz bedenlerinin gökyüzüne ulaştığını gördüklerini anlatırlarmış.

Mercedes’in dünyasını Florinda’nın gözünden izlerken aklıma sık sık Clarissa Estes geldi. Sanırım bazı şeyleri daha bütünlüklü anlayabilmeye başladım.

Bilinç Yolculuğu -3

 El zanaatı: Özellikle eski el sanatları, hastaların ya da normal sağlıktaki insanların kendi kişisel tarihlerini bulma ve silme işlemi için birebir işlev gören şifa araçlarıdır. Bunlar arasında takılar, çeşitli oyma işleri, simgesel tılsım yapma sanatları, çocuk oyuncakları, uçurtmalar, patchwork olarak bilinen yamalı yorganlar, hat sanatı, marangozluk, ebru işleri vb daha birçokları sayılabilir. Sanat önemlidir; çünkü ruhun mevsimlerini ya da ruhun yolculuğundaki özel veya trajik bir olayı anımsatır. Sadece kendimiz için de değildir sanat, peşimizden gelenler için eşi bulunmaz bir haritadır. Bütün bunların ötesinde el zanaatı ve sanat, yapana iç sessizliği yakalama fırsatı vermesi sebebiyle emsalsiz bir araçtır.

CC öğretisinde el zanaatına bolca yer verildiğini de büyük bir memnuniyetle fark ettim. On iki kitap boyunca birçok el sanatından bahsedildiğini hatırlıyorum, bunlara ilaveten Don Juan CC ye av tuzağı yapmayı öğretmiş, avlanmanın inceliklerini bilfiil yaşatmıştı. Bitkilerle konuşma, onların yerlerini tespit etme, onların devşirilme, tasnif edilme, saklanma ve karışım yapma tekniklerini yaşayarak öğretmişti. CC uzun yıllar süren öğrenciliğinin çok uzun saatleri boyunca kendisine öğretilmiş böylesi işleri yaptı. Bu özelliği ile bana, kırk yıl boyunca düzgün odun kesmeyi ve istiflemeyi öğrenen Yunus Emre’yi anımsatıyor.

CC’nin Don Juan ile tanışmasının ilk zamanlarında bu konuya her ikisinin de bakış açılarının değişik olduğunu hemen her satırda görebiliyoruz. İşte IxtlanYolculuğu’ndan bir sahne:

 Castaneda, tıbbi otlarla ilgili bilgi vermesi karşılığında ona para ödeyeceğini söyler. Don Juan da “sen benim zamanıma karşılık, kendi zamanını koy” der. Bitkiler konusunda söylenecek bir şeyin olmadığını, bu nedenle para almasının söz konusu olamayacağını söyler. Çölde hava kararana dek yürürler ama Don Juan tek bir bitki göstermez. Dinlenmek için bir çalılığın dibine otururlar ve Don Juan “Bitkiler hem canlıdırlar hem de duyguları vardır” der. Tam o sırada ansızın rüzgâr çıkar ve etraflarındaki çalılıkları sallar ve çalılıklar hışırdamaya başlar.  Don Juan “ Bak işittin mi? Çalılar da rüzgâr da söylediklerimi doğruluyor” der.

Castaneda bitkiler konusunda bir şeyler öğrenme arzusunda olduğunu, karşılığında ücret ödeyebileceğini yineler. Don Juan para gerekmez, sana bitkiler konusunda bildiğim ne varsa anlatacağım der ve ekler. “Ola ki, yoktur bitkilere değin öğrenilecek bir şey, yok ki onlara değin söylenebilecek bir söz”. Castaneda Don Juan’ın ne demek istediğini anlamaz ve Don Juan üç kez aynı sözü yineler. Tam o sırada alçak uçuş yapan bir askeri jet geçer ve gürültüsü ile yeri göğü inletir. Don Juan elini kulağına yerleştirir ve “İşte dünya da benimle aynı düşüncede” der.

Satın alınabilecek bir bilgi değildir söz konusu olan, bütünüyle adanma gerektirir; “benim zamanıma karşılık senin zamanın!” Der DJ, ruhun sağlıklı gelişimi için gereklidir bu. Savaşçı olma yoluna girildiğinde dünyadaki her şey bize yardımcı olmak için seferber olmuş gibidir. Yukarıdaki özette karşılaştığımız türden “doğrulamalar” ve yoralar sadece savaşçılara gelmiyor şüphesiz, ama onları sadece savaşçılar duyup görebiliyor.

CC, öğrenciliği esnasında binlerce sayfa not tutmuş, daha sonra bunların arasında bir tasnif yapmaya çalışarak önemli ve gerekli gördüklerini bu on iki kitaplık seriyle okuyuculara sunmuştu. Herhalde böyle bir seçim yapmak oldukça zor olmuştur. Kitaplarda kullanılan dilin dolaysızlığı, tutarlılığı ve zaten kültürel olarak aşina olduğumuz usta-çırak ilişkisinin yalın biçimde sunumu bir okuyucu olarak beni tam da DJ nin söylediği gibi yüreğimden yakalamıştı. Yirmi seneden uzun süren bu yolculuk esnasında birbirinden kopuk ve gelişigüzel alınan notların ortaya çıkardığı bütünde ben tek bir çatlak ses duymadım. Hiçbir çelişkiye rastlamadım. Dünyada bazı muhaliflerin iddia ettiği gibi eğer bu yolculuk, CC’nin bir hayal ürünü idiyse bile gerçek olmasından daha az kıymetli yapmazdı onu. Hem zaten gerçek ve hayal dediğimiz nedir ki?

Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir. DJ

sa-26.12.2009

Fringe ve Farklı Bilinç Halleri

Uzun zamandır Fringe dizisini izliyorum, kuantum fiziğinden bildiğimiz kavramları bir gerilim kurgusu ile de olsa  görünür kıldıkları için hoşuma gidiyordu. Fakat birinci bölümü izlemediğimin farkında değildim doğrusu. Dün gece TNT kanalında birinci bölüm tekrarına rastlayıp şaşırdım 🙂

Olivia Dunham’ın dr. Bishop’u ve oğlunu nasıl bulduğunu anlamış olduk. Konu da oldukça ilginçti. Castaneda öğretisinden bildiğimiz, ortak rüya görme, farklı bilinç halleri kavramını işliyordu 🙂

Olivia, bilinci kapalı ölmek üzere olan ortağı ile iletişim kurmak için, Dr.Bishop’un önerisi ile LSD tatbik edilerek su dolu bir tankın içine indi. Bir süre sonra rüyasında uyandı ve ajan arkadaşının ismini seslendi. Bir kaç deneme sonunda ajan arkadaşının da çifti onu duyup ortak rüyaya geldi. Orada aynen castaneda ve La gorda’nın yaptıkları gibi önce buluşma heyecanı yaşadılar sonra da istedikleri bir sahneye gittiler. Orada bu birleşme beyindeki titreşimlerin birbirini bulması ile açıklanıyordu. Oysa Castaneda’da bu durum birleşim noktalarının aynı yere kaydırılmasını icap ettirir. Diziyi izlerken birleşim noktasının hareketinin beynin yaydığı titreşimle bir ilgisi olup olmadığını merak ettim.

Bilinçlenme yolculuğu-2

Öykü zanaatı: “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes.

Şiirin doğuşu ve vizyonunu ise C.Caudwell şöyle tanımlıyor: “Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vb) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz. Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kolektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu. Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kolektif eyleme yöneltir. Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü var olamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir. Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi –içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik –içerdiği kolektif coşku- rolüdür.”

Bin bir gece masallarının tatlı dilli öykü anlatıcısı Şehrazat, zorba kral Şehriyar’ı dize getirmekle kalmamış ondan yepyeni bir adam oluşmasını sağlamıştı. Ayrıca yöresel olarak aşina olduğumuz Âşıklık geleneği de kültürün,  şiir, şarkı ve öykü derlemeleri ile sanki arının çiçek polenlerini oradan oraya taşıması gibi yaygınlaşmasını sağlamıştı.   Âşıkların çok eski tarihlerden itibaren Türk kültüründeki izlerini bilmekle birlikte en bariz aşık tipine Dede Korkut Hikayelerinde rastlıyoruz. Elindeki kopuz adlı sazıyla “soy soylayan” , “boy boylayan” Dede Korkut âşıkların piri olarak anılır.

Öykü, mesel, fıkra deyince Molla Nasreddin’i de anmadan geçmek olmaz. Gurdjieff’in Beelzebub’ın hikayeleri isimli 1250 sayfalık kitabında Molla Nasreddin’in adı nerdeyse her üç sayfanın birinde yer bulmuşken, ünlü ve saygın kuantum fizikçileri onu yere göğe sığdıramazlarken, maalesef yeni neslimiz ondan kıymetince haberli olamadılar.

İnsanın ve toplumun dönüşümünde öykü ve şiirin önemini gösterecek daha çok örnek var ancak biz konumuzdan uzaklaşmayalım. CC serisinde öykü ve şiir konusuna yüksek ölçüde önem ve yer verildiğini söylemekten zevk alıyorum. Elbette ki bir bilgi adamı olan Don Juan Matus, bu öğelerin öğrencisi üzerinde yapacağı dönüşümden haberliydi. Onu, gönül telini titretmiş öykü ve şiirlerini anlatmaya defalarca teşvik etmiş olduğu gibi kendi de bence kırk haramilerin hazinesinden kıymetli yüzlerce öykü anlattı bu kitaplarda. CC aracılığı ile dört nesil nagual’in öykülerini dinlemek,  kendi öykülerimizle karşılaştırmak, bir miktar bilinçli ama ölçülemeyecek düzeyde bilinçsizce ders almak küçümsenecek bir etki olmasa gerek.

Bilinçli derslerimizin diğerine oranla bu derece küçük olması bizleri şaşırtmasın, bilinçli olarak bir şeyi yalnızca hatırlayabiliriz, onu öğrenmemiz çok daha önce bilinçsizce, benim sızdırma dediğim bir yöntemle yapılmıştır. Çünkü bildiğimiz bir şeyi terk edip onun yerine başka bir bilgiyi geçirmek, kendi çocuğunu yemek kadar vahşi ve yapılması mümkün olmayan bir edim. İşte bu sebeple rüyalar, öyküler ve şiirler var. Bunların hepsi sızdırma yöntemi kullanır. Belki aranızda buna sezdirme yöntemi demek isteyen çıkabilir, itiraz etmem doğrusu. Günümüzde reklamlar da buna benzer bir metot kullanıyor fakat öykünün ve şiirin ve hele rüyanın inceliğine yaklaşması pek mümkün değil gibi görünüyor. Neden mi? Benim tahminim, bencilce niyet taşımaları. Pek tabidir ki öykü olsun şiir olsun hepsi bir duygu geçişi sağlama art niyetini taşır, eğitim dediğimiz şey manipülasyondur zaten; tek farkı birini söylerken memnuniyet hissederiz, diğerinden tiksiniriz. Öyküdeki art niyet, kişisel kaygı gütmeksizin kitlesel bir itiş, bir hizalama yaratmak için planlanmış olmasıdır. Bu öyküler ve şiirler, hepsi, rüyaların geldiği yerden gelip bir “vasıta” ağzından dökülüyorlar.  

DJ, düşüncelerin kavranamaza doğru attığı perende konusunda CC’yi aydınlatmaya çalışırken şöyle söylüyor: “Öykü anlatmak, yalnızca algı sınırlarını genişletmek için öncü koşucu göndermek değil aynı zamanda, kusursuzluğa, erke ve tine bir geçit, bir kapı açmak demektir. Calixto Muni’ninki gibi bir öyküyü alıp sonunu değiştiren bir büyücü bunu tinin doğrultusunda ve onun desteği altında yapar. Çünkü o, niyet ile olan eşsiz bağını kullanarak gerçekten bir şeyleri değiştirebilir. Öykü anlatıcı büyücü şapkasını çıkarıp yere koyar ve onu saat yönünün tersi doğrultusunda üç yüz altmış derece döndürerek buna niyet ettiğini ima eder. Tinin desteği altında, bu basit eylem onu tinin kendisine daldırır. Böylelikle düşüncesinin kavranamaza doğru bir perende atmasına izin vermiş olur.  Öyküyü anlatan büyücü içinde kuşkunun zerresi olmadan bilir ki, orada sonsuzlukta, tam şu anda, tin inmektedir.” (Sessizliğin Erki)

CC serisinden öylesine ilk elime gelen öykü on ikinci kitap olan Sonsuzluğun Etkin Yanı’nın sonlarında yer alıyor. CC bu öyküyü özetleme esnasında hatırlıyor ve gönül borçlarına örnek olarak ayırdığını söylüyor. Öykü, CC’nin çocukluk yıllarında tanımış olduğu Leandro Acosta ile ilgilidir. Büyükbabasının baş düşmanı, başının belası olan adam, bağımsız biriydi, kumarbazdı, kalıcı düzgün bir işi yoktu ama bir sürü işin de ustasıydı. Kerameti kendinden menkul bir şifacıydı, avcıydı, bölgedeki şifalı bitki satıcıları için bitki ve böcek örnekleri, doldurulmuş hayvan yapımcıları ya da evcil hayvan mağazaları için her cins kuş ya da memeli türleri toplardı. İnsanlar onun yığınla para kazandığına, ama bunları biriktirmeyi ya da bir işe yatırmayı beceremediğine inanıyorlardı.  Bay Acosta ile küçük CC oldukça ilginç bir durumda karşılaşırlar, bir süre söyleşiden sonra adam CC’yi akla sığmayacak bir iş yapmak üzere ikna eder. Mesele sağlıklı durumda bir akbaba yakalamakla ilgilidir. Acosta, bölgedeki devasa akbabaların kanat açıklıklarının iki metre kadar geldiğini, vücutlarında yedi tür et bulunduğunu ve bu etlerin değişik özelliklerde şifacılık amaçları için kullanıldığını anlatır, ancak bunların makbul olabilmesi için yaralanmadan yakalanmaları gereklidir. Adamın akıllara durgunluk verici bir planı vardır: Önce ölmüş bir eşeğin içini boşaltacaklar ardından da içine tahta parçalarından destekli bir boşluk oluşturacaklardır. Eşeğin içinden çıkmış bağırsak ve diğer iç organları hemen gerisinde bir yırtıcı oralara saçmış gibi bırakılacaktı. Eşeğin içine girecek ve orada pusuya yatacak olan çocuk CC, kral akbabanın tuzağa düşmesini bekleyecektir. Ve o gelip ölü eşeğin kıçını yırtıp başını içeri soktuğunda, onu iki eliyle sıkıca yakalayacak ve Bay Acosta’nın avenesiyle birlikte gelip akbabanın başına çökmeleri için gerekecek zaman boyunca onu zapt edecektir. Bu planı baştan kabul etmiş ve sonra tüm korkusunu yenerek gerçekleştirmiş olan küçük CC’nin aslında ne kadar büyümüş olabileceğini tahmin etmek güç değil. Öykünün CC üzerinde bırakmış olduğu etkiler ve sizin üzerinizde bırakabileceği muhtemel etkiler için kitabı okumanız gerekecek.

Şüphesiz benim bu öyküyü özetlememin hiçbir etkileyici özelliği olamaz; çünkü öykünün ruhu ve içinde geçen simgeler, ancak anlatanın ağzından gelişi güzel(!) dökülen kelimeler ve cümlelerin ardına gizlenmiş olabilirler. İçeriğe sıra geldiğinde belki bu örnekleri çoğaltmak mümkün olacaktır, bu sebeple fazla vakit kaybetmeden el zanaatı hakkında bir kaç söz söylemek istiyorum.