Yollar, hiçbiyere götüren yollar

Fizikçi Danah Zohar, Kuantum benlik kitabında; “Bilime ve bilimsel gelişmelere dayanma iddiasındaki Batı düşüncesi, insanın evrenle ilişkisinde olduğu kadar, kendi tinselliği ile ve öteki insanlarla ilişkisinde de parçalayıcı, bölücü ve hiyerarşiktir. Kendini evrenin efendisi zannederek, ruhunu maddesinden ayıran insan giderek yalnızlaşmış, narsist, yabancılaşmış ve bencil varlığıyla kendi tahakkümünün kölesi olmuştur.” Der.

Demek her yoldan bencilliğe çıkılabiliyor :))) O halde ihtiyacı anlamaya çalışmak lazım değil mi?  (Doğu Felsefesi trendi için tıklayınız.)

**

Şimdi şıracı mahkemelik olmuş, diyo ki, falan falan sebeplerle ben masumum, isterseniz Bozacıya sorun kadı efendi, o doğru söylediğimi biliyor. Tam bu sırada duruşmayı seyreden halk müstehzi bi şekilde gülüp kafalarını iki yana sallıyorlar ve “hıh! Şıracının şahidi bozacı!”
cık cık cık niye yani? Niye bozacının şahitliğine güvenmiyolar?

İkisinin satış yöntemi ne kadar birbirine benziyor. Her ikisini de, sokaklarda dolaşarak ve güğümle satarlar. İkisi de yüksek sesle bağırılarak duyurulur. Biri gündüz diğeri gece satılır. Örneğin su satışına benzemez, ona sanırım saka denirdi ve iki omuza asılan iki kapla dolaştırılırdı.

**

Ben bimem bedenim bilir. Bana düşen onu dinlemeyi başarabilmek

**

..biraz Don Juan’dan ve “tinin belirişinden” bahsetmek istiyorum. Anlattığına göre; sıradan bir adam varmış, tin ona kendini belirtmek için adamın içinden konuşuyormuş fakat adam bu sesi duyacak halde değilmiş. Tin bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinip durmuş, fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş, iç sesini duyduğunda bunun kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış. Tin daldığı uykudan adamı uyandırmak için onu sarsıp, üç işaret vermiş; ard arda üç belirme! Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.

Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve  hile, bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş.

**

  1. Yollar (tekamüle giden), gündelik hayatın karşısında olup başka ilkelere ve yasalara dayanmaktadır.

  2. Dördüncü yolda imana gerek yoktur, aksine her çeşit iman dördüncü yolun karşısındadır.

  3. Yolu arayan insan, yolu bilen ilk insana rastladığı ana “ilk eşik” ya da ilk adım denir. İlk eşikten itibaren “merdiven” başlar. Merdiven süresince kişi her şeyden; yoldan, rehberden ve kendinden şüphelidir, hiç bir şey sabit değildir. Bazen aşağılara düşer ve yeniden başlaması gerekebilir. (tıklayınız)

**

Ve bütün yollar sizi insanlara götürür.
Yol boyunca yürümeye devam etti küçük dostumuz. Karşısına bir gül bahçesi çıktı.

“Günaydın” dedi güllere. Onlar da: “ Günaydın” diye karşılık verdiler.
Küçük prens onları izledi biraz. Hepsi de kendi çiçeğine benziyordu. Şaşkınlıkla:
“Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Biz gülleriz” diye yanıtladı çiçekler.

“Ah!” diye haykırdı küçük prens. Ve birdenbire içine büyük bir üzüntü çöktü. Kendi çiçeğinin evrendeki eşsiz bir tür olduğunu sanıyordu. Öyle demişti çiçek. Ve işte burada, küçük bir bahçenin içinde, aynı çiçekten tam beş bin tane vardı! (Tıklayınız)

**

Yol aynı olmasına nazaran, her pirin kendine göre bir eğitim metodu ve aydınlatma yöntemi vardır. Alevilikte, “yol bir, sürek binbir” denmesinin nedeni budur. Hakikat (Allah) tektir fakat ona giden yollar yaratılmış nefislerin sayısı kadar çoktur. (tıklayınız)

**

Labirent Simgesi

Ruhsal araştırmayı simgeler. “Hakikat”in (verite) aranması yolculuğunu üçlü biçimde simgeler: 1- Çıkmaz yollar, aynı realiteye saplanıp kalmayı, dogmatizmi (bağnazlık) simgeler. 2- Aynı yerlerdeki tekrarlarla boşuna dönüp dolaşmalar, öz-bilgisi edinilmiş realitelerde boşuna zaman kaybetmeyi simgeler. 3- Merkez, hakikati simgeler.

**

Eğer kopmanın, bir riske girmenin-yasaklanmış yollardan gitmeye cüret etmenin- eşiğindeyseniz, kazarak olası en derin kemikleri çıkarıp havalandırın; kadınların, erkeklerin, çocukların, yeryüzünün vahşi ve doğal yönlerini verimli hale getirin…

En iyinin gizlenemeyeceğini ve gizlenmemesi gerektiğini akılda tutalım. Eğer insan bütün hepsini kendine ya da seçtiği bir azınlığa saklıyorsa meditasyonun, eğitimin, bütün düş analizinin, mezarlıktaki bütün bilgilerin hiçbir değeri yoktır. Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın. Derin ayak izleri bırakın, çünkü bunu yapabilirsiniz. (tıktıklayın)

Zaman kipleri

Dün ya da önceki gün bi ara, ya da rüyada aklıma bi düşünce geldi, fakat ipi yumağa saramadan kaçıp gitmişti. Sanki şimdi onu hatırlıyorum. Düşünce şuydu: “Kullandığımız zaman kiplerinden geniş ve gelecek zamanı kaldırmalıyız”.

Gerçekten bi tuhaf işler bunlar. GENİŞ ve GELECEK zaman kayboluyorsa biz şimdiki zamanda ama GEÇMİŞİ de hatırlar biçimde kalacağız. Geçmişi hatırlamanın sebebi ise sonsuzluk denizinde kaybolmamızı engelleyen geçici bi kement gibi sanki. Belimize bağlayıp sallamışız kendimizi boşluğa :)))
Geçmiş, zaten şu an hep yeniden yaratılır, yani pek de bağlayıcı değil.

Bunları ben mi düşünüyorum yoksa şu an bulunduğum frekansın yayını mı bu?

“Eyvahhhh!”

Eyvah ya! Neden biliyo musun, işin berbat yanı belimize bağladığımız o kement de uyduruk zaten, onu da kendimizi sağlama almak için başka bi -boşluktaki-basamağa  bağlamışız ve fakat bunu unutmak durumundayız. İnsanın kendini -bu derece- kandırmasına  dayanan varlığı dehşete düşürücü. O sebeple hemen unutalım derim.

Yine de gülebiliyorum, öyleyse varım! İnsan bu kadar mı yaşamayı sever yaw!

Şu an bedenim yorgun velakin ben yaşamak istiyorum, öyleyse beslenmeyi sürdürmem lazım. (öyleyse gidip biraz yiyecek içecek, hava ve tabi izlenim toplayayım) Çiçek toplayım der gibi oldu :)))

Önceki gün yaptığımız BAK oyununda en öncelikli aklımda kalan şunlar: Yeni doğan çocuk her şeyi yukardan seyrediyormuş, kendini tanrı gibi hissetiğinii söyledi. Sonra EYLEM (fiil) geldi ve onun yerine oturdu. Bi süre sonra kendinin tanrı olduğunu açıkladı. “Sen mi tanrısın, tanrının yerinde misin?”diye sorduğumda buna karar veremedi! İSİMler ise onun dibindeydi ve onu kızdırmaktan zevk alıyordu, çok eğleniyordu. Sonra EYLEM, bi ara tuvalete gideceğinde yerini başkasına özellikle İSİMlere kaptırmamak için yerine geçici bişey atadı, ve o neydi dersiniz? Bi NAR :))) Varın çıkın bu işin içinden 🙂

Yer değiştirmek gerçekten de ilham verici. Birdenbire Dilbilgisi dersine ilgim arttı! Onu bambaşka bi gözle görmeye başladım 🙂

**

Bilinmeyene ilgimiz, insanın varlığını ve hayatı sürdürmeye devam ettireceğine bi karine oluşundandır muhtemelen. Her insana göre de değişebilir, örneğin ben şaşırmaktan hoşlanan biriyim ve beni daha önce bilmediğim bişeyle karşılaşmak şaşırtır. Bu durumda kendi adıma şöyle diyebilirim (şu an, genel bi bağlama olmasın); bilinmeyeni, beni şaşırtma potansiyeli sebebiyle seviyorum 🙂

**

Kapsadığın şey -belli bir seviyeye kadar- insanı pek meraklandırmaz. Sebebi ise gayet basit ANDA yaşamıyoruz! Böylece bi kez gördüğümüz ya da bildiğimiz şeyi kayda alıp onun değişmeyeceğini varsayıyoruz. Oysa her an yeniden bakabilme erki olsaydı bizde, kapsadığımızı da iddia edemeyecektik herhalde.

**

Demek yankı her şeyden alınabiliyomuş, bunun için özel bişeye bağlanmak gerekmiyormuş diye geldi bana, yeter ki boş alan oluşabilsinmiş!

Rüya gibi

Burada her sabah güneşin doğuşu ile başlayan, istikrarlı rüyanın, bütün insanlar tarafından desteklendiğini, çünkü bu rüyayı ortak olarak gördüğümüzü anladım. 🙂 (bakınız)
Geç oldu ama güç olmadı çok şükür.

**

Şaşkın’lıkla Aşkın’lık arasında taşkın bi şey var sanki! Acaba nedir nedir?

**

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? (Bakınız ÖRTÜK)

**

İyi bi dedektif, olan bitenin, doğanın izini sürerken aynı anda kendi izini de sürebilendir 🙂

**

“Filin başı belada olduğu zaman, ona kurbağa bile yol verir” Hint Atasözü

**

Fraternis’i bitirdim çok şükür. İki haftamı pençeledi haylaz şey! İçerik çok ilginç, Sybıl kültünden Etrüsklere, Roma tarihine,hristiaynlığın diktatör elinde ortaya çıkarılıp kendilerini nasıl yuttuğunu, bin yıl boyunca avrupayı inim inim inletip, görülmemiş mezalimini, gizemli Cathar’lıları, islamiyetin yayılmasını,haçlı seferlerini, sonuç olarak her yol Roma’ya mı yoksa Bağdat’a mı çıkar, gerçekten muhteşem bi 2500 yıllık yolculuk yaptık Burak Eldem’in bu çalışmasıyla. Her şey güzeldi, tek itirazım yazarın üslubunun mehteran gibi bi geri iki ileri gidişinin sallantı ve sıkıntısı idi. Dalgalı denizde yol alabileceklere kesinlikle öneriyorum.

Tonal/Nagual ve Bilmiyoruz

Sadece somut şeyleri TONAL olarak yorumlamak büyük bi yanılgı olur. Somut ya da soyut tüm bilinenler Tonal adasını oluşturur. Toltec öğretisinde Tonalin sadeleştirilmesi gereği vurgulanır ancak çok daha önemli olan ve tam anlaşılamadığını düşündüğüm ise TONALin “tek tarafa” toplanması gerekliğidir. Bu hayati derecede önemli bir işlem.

Burada kastedilen, Nagualin gerçekten tanımlanamaz olduğudur. Oysa insanlar, Nagual ya da Bilinmeyen hakkında sürekli yorumlar yapar, hatta bunlardan inanç sistemleri oluştururlar. Böylece sanki naguali kısmen biliyorlar-mışşş gibi yaparak efelik taslamaktan hoşlanırlar.

Bilinmeyen alanına girilip oradan bazı malzemeler getirilse bile bu malzeme o anda artık TONAL olur hem de getiren kişinin, bu bilinenlikte katkısı var anlamına gelir. Bu durum apaçık kuantumun başat ilkesidir: Gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.
(Bu aynı zamanda BAK oyunumuzun da ana ilkesidir)

Don Juan şöyle der:

Savaşçının bilinmeyene yaptığı yolculuklar tıpkı ölmek gibidir; ancak onun salkımındaki tekil duygular ayrışmayıp, kendi birlikteliklerini yitirmeksizin bir parça genişler yalnızca. Oysa ölümünde bunlar çok diplere batarlar ve daha önce hiç birim olmamışçasına bağımsızca devinirler.

Bazıları ise, örneğin Viktor Sançez gibi Toltec öğretisine gönül vermiş biri bile Tonal/naguali basit bir dualite durumuymuş gibi sunuyor. Oysa dualite zaten bizatihi Tonalin önemli bir mekanizması, onun varedenidir (lisan ve rakamlar yolu ile).

“Ademden gayrı Hak talep idersen ma’rifetu’llah’tan bi-habersin”

Bu Bektaşi deyişinin bir diğer halk versiyoru da; “Allahın parmağı yok ki gözüne soksun” atasözüdür.

Manası ise şu fıkrada apaçık görülebilir:

Bir gün imama söylemişler sel olacak köyü terk ediyoruz sende gel, imam ben gelmem dinim bütün bana birşey olmaz demiş, herkes gitmiş imam camide sel başlamış hoca bakmış işler kötü minarenin ilk katına çıkmış hemen kayıkla gelmişler hocam gelin kurtaralım sizi, hoca yine demiş ben gelmem, ikinci kata çıkmış sel oraya kadar gelmiş yine bir kayık gelmiş hocam bak öleceksiniz gelin diye, hoca benim dinim bütün allah beni korur demiş.  Sular yükselince hoca minarenin üstüne çıkmış, helikopter gelmiş hocam bak gidecek yeriniz kalmadı gelin, hoca yine demiş allah beni korur. Derken sel minareyi geçmiş hoca ölmüş cennete götürmüşler, hoca meleklere ben tanrıya kızgınım ona okadar güveniyordum beni kurtarmadı demiş, tanrı yukardan seslenmiş ben o salağa iki kayık bi de helikopter gönderdim kendisinin suçu…….

Artık ciddi bi Bektaşi eğitimi aldığından hiç şüphe duymadığım Gurdjieff de aynı durumu şöyle hicvetmişti:

“Aslında öğrenci öğretmenin seviyesini hiç göremez ve ne derece aşağıda iseler o derece yüksek bir öğretmen isterler. (Genellikle insanın kendisi beş para etmediği halde İsa’nın öğretmenliğinden başkasını istemez.) daha aşağısına razı değildir.”

İşte hocanın kendine gönderilen iki kayık, bi helikopteri kabul etmemesi de tam bu sebepledir.

Okuma bilen her kimse kutsal bir kitabı okur (şüphesiz bulunduğu seviyeden anlar), ancak bi insanı okumak nerdeyse imkansızdır. Bir çok bilim dalı onu milim milim parçalayıp yeniden birleştirdi ancak nerdeyse hala hiç bişey bilmiyoruz.

Görme üzerine notlar

İnsanız biz. İnsanın yazgısı öğrenmektir; akıl almadık yepyeni alemlere fırlatılmaktır.

Arı yaşam sürdürenler içindir görmek. Ruhunu şimdi tavla ki, bi savaşçı olasın; görmeyi öğrenesin. O zaman anlayacaksın önüne serilecek yeni alemlerin sonu gelmeyeceğini.

**

Ben basit biriyim. Özgür iradeyi seçim yapmak olarak görüyorum. Seçim yapmanı yönlendiren dış ve kalıtımsal aynı zamanda 0-6 yaş öğretileri var! Evet ama ne olmuş yani? Zaten onlar olmadan bir kendin bulamazsın! Seçimlerinin sonuçlarından memnun değilsen suçu başkalarında aramaktansa, ne tür izlenimlerle beslendiğini araştır. Sıkıyosa onları değiştir. Bence burada gerçekten de büyük bi giz filan yok 🙂

Tam karşıdan da bakılsa sonuç değişmiyor aslında. Örneğin Danah Zohar, bir rahatsızlık itkisi ile seçim yaptığımızı ve aynı anda o seçimimiz için bir de sebep yarattığımızı söyler. Seçimimizi rasyonelleştirme çabasıdır bu. Eh işte buyrun bakalım, istedikten sonra sebep mi bulamayacaksın? Ben her seçimim için bi sürü sebep bulabilirim ve bu benim özgür irademdir.

**

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta acınası bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi!

Gölge kavramlarına bakınız

**

  1. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir mi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindeler; “tüm bu sistemin BİRliği onu mükemmel kılmıştır. Parça bütünde ve bütün her bir parçadadır. Zaman ve mesafeler anlam yitirirler. Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.

**

Geçen akşam şöyle bir düşündüm, neden bazı şeyler aklımızda kalmış da diğerleri ortada yok diye. Sanırım bütün bu bilgiler kaydedildiği duygunun yoğunluğu ile orantılı hatırlanabiliyor. Yoğun duygu ile saklanmış olanlar bilinç üstünde ya da bazen pek kaçınılacak şeyse bilinçaltında muhafaza ediliyorlar(onlarla rüyalarda müşerref oluyoruz). Duygu barındırmayanlar ise beynimizin kıvrımları arasında rastgele tutunmuş oluyorlar. Ve kuvvetli bir kıvılcım gelip onları aydınlatana kadar hiç yok gibi oluyorlar.

Aslında bu, ANDA yaşamaya alışkın olmamamızla doğrudan ilintili geliyor bana. An’da bişeyler olurken biz zihnimizin takılmış olduğu (ciddi ya da önemsiz, farketmez) başka bi yerde oluyoruz. Dünya bize herşeyi tastamam söylüyor ama ona odaklanacak kendimiz ortada yok.

**

Bir insan dört yaşına kadar olan hayatının her saniyesini sesli ve görüntülü olarak arşivleyebilmeli bence; çünkü hakkımızdaki gizlerin büyük bölümünün orada olduğunu sanıyorum. Şüphesiz o kayıtların hepsi bedenimize sinmiş durumda zaten var, biz artık ona uygun yaşamaya başlamışız ama neyin nerden geldiğini bilmek harika olmaz mıydı?

**