Bilgelik Bariyeri

Bilgelik bariyeri denen bir şey var. Bilgelik bariyerini şu şekilde tanımladık, “Sayısal olmayan ama bu bariyeri etkileyen ve hatta değiştiren belirli nitelikler gerçekleştiği zaman İnsan bilincinin enerjisinde olan şey”. Bu ne kadar veya kaç tane ile ilgili değildir. Bunun yerine, henüz hakkında bir şey bilmediğiniz bilincin fiziğinde gerçekleşen diğer şeyler ile ilgilidir. Ama bu bariyeri kırmak için bu şeyler belirli bir şekilde gerçekleşmelidir, merkezi bir şekilde değil, yayılmış bir şekilde. Bilgelik bariyeri bir duvar veya set değildir, ulaşılmayı bekleyen bir enerji bariyeridir. Bilgelik bariyerine erişildiği zaman, bilincin eski paradigmasını yıkar ve hiç bir şey daha önce olmuş olduğu gibi olamaz.

Bu kuantum özelliktir. Bunu düşünün – tüm insanlığın beyinlerini çoğu zihnin daha önce hiç kavramadıkları şeyler üzerinde anlaşabildiği bir noktaya güçlendiren bir bilgelik. Tüm bunlar, gerçekte onlara öğretilmeden oldu. Bunu duydunuz mu? Şimdi, bunu beklemiyordunuz. Bariyer yıkıldı ve sonuç tüm gezegen için “sezgisel olgun İnsan düşüncesi”dir.

Bu İnsan Varlığını öyle bir şekilde sarmalar ki, İnsan uygarlığını öyle bir şekilde sarmalar ki, bir çocuk doğduğu zaman yeni olgunluk ikinci doğa haline gelir – ilerlemenin, hoşgörünün ve İnsanın İnsan ile bulmacaları nasıl çözdüğünün bilgeliği. Buna bilgelik bariyeri adı verilir. Şimdi, oradasınız! Var olduğunu bilmediğiniz fizikte düğmeye basmak üzeresiniz – ve bu zaman alacak.

Kayıp parça, bilinci izleyebildiğinizin ve ölçebildiğinizin, onun grafiğini çizebildiğinizin bilgisidir, insanlığın dışında bile. Aynen fiziğin yasalarının olduğu gibi, bilincin yasaları vardır, bu yasalar nedenseldir (bir şeyi değiştirmek başka bir şeyin değişmesine neden olur). Ama kuantum dünyasında, bilinç hareketinin bu yasaları lineer değildir, bu nedenle farklı türde tepkiler yaratırlar.

Devamını oku “Bilgelik Bariyeri” →

Düşüncenin Toplumsallaşması

bebek-iletisimDil sayesinde çocuk, insan kültürünün zenginliğine açılır. Diğer hayvanlarda genetik kalıtım faktörü baskınken, insan toplumunda kültürel faktör belirleyicidir. İnsan yavrusu, yetişkinlere, özellikle de onu yaşamın, toplumun ve dünyanın gizlerine büyük ölçüde dil aracılığıyla ayak bastıran ebeveynlerine bütünüyle boyun eğdiği çok uzun bir “çıraklık” döneminden geçmek zorundadır. Çocuk kendisini, kopyalanacak ve taklit edilecek hazır bir modelle karşı karşıya bulur. Daha sonraları bu, özellikle oyun aracılığıyla, diğer yetişkinleri ve çocukları da içerecek şekilde genişler. Bu toplumsallaşma süreci kolay ya da otomatik değildir, ama tüm entelektüel ve ahlâki gelişimin temelidir. Tüm ebeveynler küçük çocukların kendi kendilerine oynarlarken nasıl da kendi kendilerine oldukça neşeli olarak uzun “konuşmalar” yaptıklarını zevkle gözlemiştir. Çocuğun gelişimi, ilkel benmerkezcilik durumundan kopma ve başkalarına ve genel olarak dış gerçekliğe bağlanma süreciyle sıkı sıkıya bağlıdır.
Devamını oku “Düşüncenin Toplumsallaşması” →

Dilin Doğuşu

dil-olusumuBebekler, konuşma tam olarak gelişmeden önce, isteklerini dışa vurmak için göz teması, çığlıklar ve vücut dilinin diğer öğeleri gibi her türden işareti kullanırlar. Aynı şekilde, ilk hominidlerin de konuşmadan önce birbirleri arasında işaretleşmek için başka araçları kullanmış olmaları gerektiği açıktır. Bu tür bir iletişim diğer hayvanlarda ve özellikle üst primatlarda da mevcuttur, ama konuşma yalnızca insanlara özgüdür. Çocuğun, dilin altında yatan karmaşık kalıplar ve mantıkla birlikte konuşmaya hakim olmak için verdiği uzun mücadele bilincin edinilmesiyle eşanlamlıdır. Benzer bir yol ilk insanlar tarafından da kat edilmiş olmalıdır. İnsan bebeğinin gırtlağı, insansı maymunlar ve diğer memelilerdeki gibi, ses oluğu aşağıda olacak şekilde düzenlenmiştir. Bu yolla hayvanlarınkine benzer çığlıklar atabilir, ama henüz düzgün konuşamaz. Bunun avantajı, boğulmaksızın aynı anda hem çığlık atabilmesi hem de yemek yiyebilmesidir. Daha sonra ses oluğu evrim boyunca gerçekleşen bir süreci yansıtarak yukarı doğru hareket eder. İnsan konuşmasının, birçok geçişsel biçim olmaksızın bir çırpıda ortaya çıkmış olması düşünülemez. Konuşmanın gelişimi, tıpkı insan bebeğinin gelişiminde gördüğümüz gibi, hiç kuşkusuz hızlı gelişim dönemlerini de içeren milyonlarca yıllık bir süreye yayılmıştır.
Devamını oku “Dilin Doğuşu” →

Bilişsel Gelişim

Jean Piaget
Jean Piaget

Çocukta dil ve düşüncenin gelişimi, ilk kez İsviçreli epistemolog Jean Piaget’nin çığır açan çalışmasında kapsamlı bir incelemeye tâbi tutulmuştu. Teorilerinin bazı yönleri, özellikle de çocukların bir aşamadan diğerine geçiş biçimini yorumlayışındaki esneklik yoksunluğu eleştiri konusu olmuşsa da, onun çalışmaları, neredeyse gözardı edilmiş bir alanda öncü çalışmalar niteliğindeydi ve teorilerinin birçoğu geçerliliğini halen önemli ölçüde korumaktadır. Hegel’in genel olarak diyalektik düşüncenin sistematik bir sergilenişini sunan ilk kişi olması gibi, Piaget de doğumdan çocukluğa, oradan da ergenliğe kadar olan gelişmenin diyalektik sürecine dair bir fikir veren ilk kişiydi. Her iki sistemin de barındırdığı kusurların, bu insanların çalışmalarının olumlu içeriğini karartmasına izin verilmemelidir. Piaget’nin aşamaları şüphesiz oldukça şematik ve araştırma yöntemleri de bir o denli sorgulanmaya açık olsa bile, yine de bunlar, erken insan gelişimine genel bir bakış olarak değer taşımaktadırlar.
Devamını oku “Bilişsel Gelişim” →

Dil ve Düşünce Gelişimi

Genel olarak insan düşüncesinin gelişimiyle insan bireyinin dil ve düşüncesinin çocukluk ve ergenlikten yetişkinliğe varan süreç içindeki gelişimi arasında belli bir benzerlik göze çarpar. Tıpkı embriyonun ana rahmindeki gelişmesinin tarihçesinin, hayvan atalarımızın solucandan başlayarak milyonlarca yıla yayılan bedensel evrim tarihinin kısaltılmış bir tekrarından ibaret olması gibi, insan yavrusunun zihinsel gelişimi de, atalarımızın, en azından daha yakın olanlarının, zihinsel gelişiminin daha da kısaltılmış bir tekrarından ibarettir.
Devamını oku “Dil ve Düşünce Gelişimi” →