KURDUN KİRPİKLERİ

Eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

“Ormana gitme,” dediler.”Ormana gitme.”

“Neden gitmeyecekmişim? Gece neden ormana gitmemem gerekiyormuş?” diye yanıtladı.

“Orada senin gibi insanları yiyen koca bir kurt yaşar.Ormana gitme, gitme.Çok ciddiyim.”

Doğal olarak, kız ormana gitti.Bir şekilde ormana gitti ve tabii ki, onu daha önce ikaz etmiş oldukları gibi, kurtla karşılaştı.

“Bak sana söylemiştik,” diye böbürlendiler.

“Bu benim hayatım, peri masalı değil, sizi gidi ahmaklar,” dedi.”Ormana gitmem gerek ve kurtla karşılaşmam gerek, yoksa hayatım asla başlamayacak.”

Ama rastladığı kurt bir tuzağa düşmüştü, kurdun ayağı tuzağın içindeydi.

“Yardım et, ah, yardım et bana! Aaayy, aaayy, aaayy!” diye bağırıyordu kurt.”Yardım et bana, ah yardım et bana!” diye ağlayarak bağırıyordu, “ben de seni hak ettiğin şekilde ödüllendiririm.” Çünkü bu tür masallarda kurtların yöntemi budur.

“Bana zarar vermeyeceğini nasıl bilebilirim?” diye sordu – soru sormak onun işiydi. “Beni öldürmeyeceğini ve etlerimi kemiklerimden sıyırmayacağını nasıl bilebilirim?”

“Yanlış soru,” dedi kurt.”Sadece benim sözüme inanman gerekecek.” Ve kurt ağlamaya başladı ve bir kere daha inledi.

“Ah, aaayy! Aaayy! Aaayy!

Güzel kız sormaya değer

Tek bir soru vardır

Aaıııyyy rrrrrııııı

Nııırrrr?

“Ah seni gidi kurt, şansımı zorlayacağım.Pekala, işte oldu!” Ve tuzağın yayını gevşetti. Kurt pençesini çekerek çıkardı ve kız da otlarla bir güzel sardı.

“Ah, teşekkür ederim nazik kız, teşekkür ederim,” diye iç geçirdi kurt. Ve kız da, yalan yanlış masalları çokça okuduğu için ağladı:”Devam et, şimdi öldür beni ve bu işi burada bitirip kurtulalım.”

Ama hayır, olayla böyle gelişmedi.Onun yerine kurt pençesini kızın omzuna koydu ve:

“Ben başka bir zamandan ve yerden gelen bir kurdum,” dedi. Ve gözünden bir kirpik kopararak ona verip şunları söyledi: “ Bunu kullan ve akıllı ol.Şu andan itibaren kimin iyi olduğunu, kimin o kadar iyi olmadığını bileceksin; gözlerimin içine iyice bakarsan açıkca görebilirsin.

Yaşamama izin verdiğin için

Sana da hayat dilerim

Daha önce hiç yaşamadığın bir tarzda

Unutma güzel kız

Sormaya değer tek bir soru vardır

Aaıııyyy rrrrııııı

Nıııırrrr?

Ve böylece kız köyüne döndü

Hala yaşadığı için mutlu

Ve bu kez dediler ki,

“Sadece burada kal ve gelinim ol,”

Ya da “Sana söylediğimiz gibi yap,”

Ya da “Söylemeni istediğim gibi söyle,”

Ve dünyaya geldiğin gün gibi

Üstüne yazılmamış olarak kal.”

Kurdun kirpiğini elinde tutup kaldırdı

Ve uzun uzun baktı

Ve onların amaçlarını anladı

Daha önce hiç fark etmediği.

Ve sonra bir keresinde

Kasap et tarttı

O da kurdun kirpiklerinden baktı

Ve kasabın kendi başparmağını da tarttığını gördü

Ve talibine baktı

“Senin için çok iyiyim,” diyen

Ve gördü ki, talibi

Tam olarak hiçbir şey için iyi değildi

Ve bu şekilde devam etti

Hepsinden değilse de

Birçok talihsizlikten

Kurtuldu

Ama böyle devam ettikçe, bu yeni görüşle sadece sinsi ve zalim olanları görmekle kalmadı, yüreği de yoğunlaşmaya başladı, çünkü herkese bakıyordu ve kurtarmış olduğu kurdun verdiği  bu yetenek sayesinde onları yeniden tartıyordu.

Ve gerçekten nazik olanları gördü

Ve onların yanına gitti

Eşini buldu

Ve hayatının günleri ona kaldı

Cesurları ayırt etti

Güvenilir olanları idrak etti

Ve onlara katıldı

Kızgınlığın altındaki şaşkınlığı gördü

Ve hızla yatıştırdı

Utangaçların gözlerinde sevgiyi gördü

Ve onlara elini uzattı

Ağzı sıkılardaki ıstırabı gördü

Ve onların kahkahalarını elde etmeye çalıştı

Sözcükleri olmayan adamdaki ihtiyacı gördü

Ve onun adına konuştu

Kadınların derinlerindeki sadakati gördü

Hiçbir şeyleri olmadığını söylüyorlardı

Ve kendisinden aldığı ateşle onları yeniden tutuşturdu

Her şeyi gördü

Kurt kirpiğiyle

Hakiki olan her şeyi

Ve sahte olan her şeyi

Hayatın karşısına çıkan her şeyi

Ve hayata dönen her şeyi

Görülen her şeyi

Kalbi sadece akılla değil

Kalple de tartan

Kirpiğin gözleriyle.

Söylediklerinin doğru olduğunu, kurdun hepsinden akıllı olduğunu işte böyle öğrendi. Eğer yakından dinlerseniz, ulumakta olan kurt her zaman en önemli soruyu – sonraki yiyeceğin, sonraki kavganın, sonraki dansın nerede olduğu sorusunu değil –  sorduğunu görürsünüz.

Ama en önemli soru

İçini ve ardını görmek için

Yaşayan her şeyin değerini tartmak için

Aaııııırrrr  rrrrrıııııııı

Nıııırrrrr?

Aaıııırrrr rrrrrrıııııı

Nıııırrrrr?

Eeeyy ruh neredesin?

Eeeyy ruh neredesin?

Çık ormana git, git.Eğer ormana gitmezsen asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.

Çık ormana git

Git

Çık ormana git

Git

Çık ormana git

Git. * Kurtlarla Koşan Kadınlar – Clarissa Estet

-düzenleyen Hanife Altuntaş-

FOK DERİSİ – RUH DERİSİ

Bir zamanlar var olmuş, artık sonsuza kadar yok olan ve çok yakında
geri gelecek olan bir zamanda,günler beyaz gökyüzünün,beyaz karların
altında geçermiş…ve uzaklarda görünen ufak lekelerin hepsi insan,
köpek ya da ayı imiş.

Buralarda isteseniz de bir şey yetişmezmiş. Rüzgarlar o kadar sert
eserlermiş ki, insanlar parkalarını ve mamlek’ lerini (çizmelerini )
artık bile bile yanlamasına giymeye başlamışlar. Buralarda sözcükler
açık havada donar ve söylenenlerin anlaşılabilmesi için konuşanın sarf
ettiği cümlelerin dudaklarından çözülüp ateşte eritilmesi gerekirmiş.
Buralarda insanlar, yaşlı Annuluk’un , yaşlı büyükannenin, bizzat
Yeryüzü olan yaşlı büyücünün beyaz ve gür saçlarında
yaşarlarmış…İşte bu topraklarda bir zamanlar bir adam yaşarmış…O
kadar yalnız bir adammış ki , gözyaşları yıllarca yanaklarında derin
yarıklar oymuş.

Gülümsemeye ve mutlu olmaya çalışırmış. Avlanırmış. Tuzaklar kurar ve
rahat uyurmuş. Ama bir insanla arkadaşlık yapmak istiyormuş. Kimi
zaman kayığıyla sığlıklarda gezerken bir fok yanına yanaştığında,
fokların bir zamanlar insan olduğuna dair eski öyküleri anımsarmış.O
günlerin tek hatırlatıcısı ise fokların o akıllı ,vahşi ve sevecen
bakışlarına ev sahipliği yapmasını bilen gözleriymiş.Adam bu anlarda
kimi zaman öyle  şiddetli bir yalnızlık acısı duyarmış ki, gözyaşları
yüzündeki yıpranmış yarıklardan aşağı süzülürmüş.
Bir gece karanlık iyice bastırana kadar avlanmış, ama bir şey
bulamamış. Ay gökyüzünde yükselirken ve denizde yüzen buz kütleleri
parıldarken,  denizin ortasında büyük, benekli bir kayaya rastlamış ve
keskin gözleri sayesinde, bu yaşlı kayanın üstündeki belli belirsiz ,
ama çok zarif hareketleri seçebilmiş.
Yaklaşmak için yavaşça ve sessizce kürek çekmiş;orada, kocaman kayanın
üstünde küçük bir grup kadın,annelerinin karınlarına ilk düştükleri
günkü kadar çıplak bir halde dans ediyormuş.  Evet, o yalnız bir
adammış ve belleğindekiler dışında hiç insan arkadaşı yokmuş ve orada
durup olanları izlemiş. Kadınlar ay sütünden yapılmış varlıklara
benziyorlarmış, derileri ilkbaharda somonların üzerindeki küçük gümüş
benekler gibi parlıyormuş, ayaklarıyla elleri uzun ve zarifmiş.

O kadar güzellermiş ki, adam botunda afallamış bir halde kalakalmış ve
su hafif hafif sallanarak onu kayaya giderek yaklaştırıyormuş.Bu
muhteşem kadınların gülüşlerini işitebiliyormuş…En azından gülüyor
gibiymişler, yoksa gülme sandığı bu şey, kayanın kenarlarına vuran
suyun sesi miymiş?? Adamın şaşkınlıktan kafası karışmış.Ama göğsünün
üzerinde ıslak bir post gibi ağırlık yapan yalnızlık, bir biçimde
çekip gitmiş ve neredeyse hiç düşünmeden, sanki önceden planlanmış
gibi, kayanın üstüne atlayıp orada duran fok derilerinden birini
çalmış.Bir çıkıntının arkasına saklanmış ve fok derisini qutnguq’
unun(parkasının) içine sokmuş.

Derken kadınlardan biri o zamana kadar duyduğu en güzel sesle
bağırmış…şafağa seslenen balinalar gibi…ya da hayır belki de ,
pınarda yuvarlanan, yeni doğmuş kurtlar gibi…ya da ama hayır,
hepsinden daha güzel bir sesle, ama bunun bir önemi yok, çünkü… bir
dakika, kadınlar  o sırada ne yapıyorlarmış ?

Fok derilerini giyiyorlarmış ve fok kadınlar neşeli çığlıklar atarak
birer birer denizin içine kayıyorlarmış.Biri dışında ..En uzunları bir
aşağı, bir yukarı bakıyor, fok derisini arıyor, ama hiçbir yerde
bulamıyormuş. Adam yüreklendiğini hissetmiş- nedenini bilmiyormuş.
Kayadan yürüyerek inerken kadına seslenmiş. “Kadın ..  benim ..
karım…ol. Ben .. yalnız… bir adamım.

“Ah, ben eş olamam ” demiş,”çünkü ben ötekilerdenim, temeqvanek’te
(aşağıda) yaşayanlardanım.”
“Benim…karım…ol “diye ısrar etmiş adam. ” Yedi yaz içinde fok
derini sana geri vereceğim, o zaman sen de ister gider, istersen
kalabilirsin .”
Genç kadın fok adamın yüzüne uzun uzun öyle gözlerle bakmış ki, asıl
kökeni insanmış gibi görünmüş.İstemeye istemeye şöyle demiş: “Seninle
geleceğim, yedi yaz sonra karar verilecek.”
Derken zamanla bir çocukları olmuş ve adını Ooruk koymuşlar. Çocuk
çevik ve besiliymiş.Kışları annesi, Ooruk’a denizin altında yaşayan
yaratıklara dair masallar anlatırken, babası da uzun çakısıyla beyaz
taşın üstünde bir ayı ya da kurdun derisini yüzermiş.Annesi küçük
Ooruk’u yatağa taşırken ona baca deliğinden bulutları ve onların
binbir şekle girişini gösterirmiş.Ne var ki kuzgun’un, kurdun ve
ayının şekillerini değil, morsun balinanın , fokun ve somonun
öykülerini anlatıyormuş ona..çünkü o bu yaratıkları tanıyormuş.

Ama zaman geçtikçe vücudu kurumaya başlamış. Önce pullanmış, sonra
çatlamış. Gözkapaklarının derisi soyulmaya, kafasındaki saçlar
dökülmeye başlamış. Naluaq (en soluk beyaz) haline gelmiş .Tombulluğu
azalmaya başlamış.Uzuvlarını gizlemeye çalışıyormuş.Her gün hiç
istemese de , gözleri daha da donuklaşıyormuş. Görme duyusunu da
giderek yitirdiğinden, yolunu ancak el yordamıyla bulabiliyormuş.
Bir gece küçük Ooruk bağırtılar yüzünden uyanmış ve içinde uyuduğu
deriye sarınmış bir halde dikilip oturmuş. Bir ayı gibi kükreyen
babasının, annesini azarladığını duyuyormuş .Taşın üstünde yuvarlanan
bir gümüş gibi ağlayan annesini duyuyormuş.
“Yedi uzun yıl önce fok derimi sakladın ve şimdi sekizinci kış geliyor
bana ait olan şeyi geri
Vermeni istiyorum “diye ağlıyormuş fok kadın.
Koca ,”İyi de kadın, onu sana geri verseydim beni terk ederdin ” diye
gürlüyormuş.
” Ne yapardım bilmiyorum, tek bildiğim ait olduğum şeye sahip olmam
gerektiği.”
“Ve beni karısız bırakırdın, oğlanı da annesiz. Sen kötüsün.”
Kocası bunu der demez posttan yapılmış kapıyı yararak çıkmış ve
gecenin içinde kaybolmuş.
Oğlan, annesini çok seviyormuş.Onu kaybetmekten korkmuş    ve bu
yüzden uyuyana kadar kendi kendine ağlamış..Onu sadece rüzgar
uyandırabilmiş.Tuhaf bir rüzgar..Ona şöyle seslenir gibiymiş: Ooruk,
Oooruuuk.”
Yataktan o kadar hızlı çıkmış ki, parkasını ters giymiş, mukluklarını
da ancak yarı yolda çekmiş.Bol yıldızlı geceye dalarken,tekrar tekrar
adının çağrıldığını duyuyormuş.
“Ooooooruuuuk .”

Uçuruma doğru koşmuş, yukarıdan suya doğru bakmış. Orada,uzaklardaki
rüzgarlı denizde, çok büyük , düzensiz kıllarla kaplı, gümüş bir fok
seçiliyormuş.Kafası kocamanmış, bıyıkları göğsüne iniyormuş ve gözleri
koyu sarıymış.

“Ooooruuuk.”

Uçurumdan zorlukla inmiş.Dipte, kayadaki bir yarıktan ileri doğru
fırlayan bir taş-yo,yo,bir taş yığını- nedeniyle tökezlemiş.Saçları
buzdan binlerce dizgin gibi yüzünü kamçılıyormuş.
“Ooooruuuk ”

Taş yığınını iyice silkelemiş – bu, annesinin fok derisiymiş.Ah
annesini artık istediği zaman koklayabilirmiş.Fok derisini yüzüne
sarıp kokusunu içine çekerken, ruhu içinde yeni çıkmış bir yaz rüzgarı
gibi çırpınıyormuş.
Ahhh” diye bağırmış acı ve sevinçle ve deriyi tekrar yüzüne kaldırmış
ve annesinin ruhu tekrar içinden geçmiş.”Ahh” diye bağırmış tekrar,
çünkü annesine bitmeyen bir sevgiyle doluymuş. Yaşlı gümüş fok da
kayarak… yavaş yavaş suyun altına dalıp gözden kaybolmuş.
Çocuk ,uçurumu tırmanmış,arkasından uçuşan fok derisiyle eve doğru
koşmuş,nefes nefese içeri girmiş ve yere düşmüş.Annesi onu ve deriyi
yerden kaldırmış ve her ikisi de güvende olduğu için şükranla
gözlerini yummuş.
Annesi fok derisini üstüne geçirmiş, “Ah , hayır anne ! ” diye
bağırmış çocuk.
Çocuğu iki eliyle tutup kaldırmış, kollarının altına sıkıştırmış, ve
yarı koşarak yarı tökezleyerek gürleyen denize doğru koşmuş.
“Ah anne hayır ! Beni bırakma ” diye bağırarak ağlamış Ooruk.
Bir an için çocuğuyla birlikte kalmak istediğini söyleyebilirsiniz;
evet , istemiş ama aynı zamanda onu çağıran bir şey varmış, hem
ondan , hem adamdan hem de zamandan daha yaşlı bir şey…
“Ah , anne, hayır, hayır” diye ağlıyormuş çocuk.Fok kadın gözlerinde
müthiş sevgi dolu bir bakışla ona dönmüş.Oğlunun yüzünü ellerinin
arasına almış ve tatlı nefesini onun akciğerlerine üflemiş; bir kez ,
iki kez, üç kez. Sonra onu değerli bir paket gibi kollarının altına
alarak denize dalmış, aşağılara, en aşağılara, en derinlere. Fok kadın
ve çocuğu suyun altında kolaylıkla nefes alıyorlarmış.
Fokların su altındaki koylarına girene kadar , suyun derinliklerinde
var güçleriyle yüzmüşler. Orada her türden yaratık, yemek yiyip, şarkı
söylüyor,dans ediyor ve konuşuyormuş.Gece denizden Ooruk’a seslenmiş
olan büyük gümüş  fok, çocuğu kucaklamış ve ona torunum diye
seslenmiş.
“Yukarıda nasıl yaşıyorsun, kızım? ” diye sormuş büyük gümüş fok.
Fok kadın uzaklara bakmış ve, “Bir insanı incittim..bana sahip olmak
için her şeyini veren bir adamı..Ama ona geri dönemem, çünkü dönersem
bir mahkum haline gelirim” demiş.
“Ya çocuk ?” diye sormuş yaşlı fok.”Ya torunum?” Bunu öylesine bir
gururla söylemiş ki sesi titremiş.
“O geri dönmeli baba. Burada kalamaz.Henüz burada bizimle olmasının
zamanı değil.” Ve ağlamış. Birlikte ağlamışlar.

Böylece günler ve geceler geçmiş. Tam olarak söylersek, yedi gün ve
yedi gece.Bu sırada fok kadının saçlarındaki ve gözlerindeki parıltı
geri gelmiş. Teni güzel, koyu bir renge dönüşmüş, görmesi düzelmiş,
vücudu tombulluğunu yeniden kazanmış ve doğru dürüst yüzmeye
başlamış.  Ancak, oğlanın yeryüzüne geri dönme zamanı gelmiş, O gece
yaşlı büyükbaba fok, ve oğlanın güzel annesi çocuğu aralarına alarak
birlikte yüzmüşler. Orada Ooruk’u ay ışığında yavaşça kayalık kıyıya
bırakmışlar.
Annesi onu yüreklendirmiş; “Her zaman senin yanındayım. Benim
dokunduklarıma dokun, çıralarıma ulu’ma (çakmak) ,fok ve su
samurlarını gösteren taş oymalarıma dokun yeter; şarkılarını söylemen
için akciğerlerine bir rüzgar üfleyeceğim.”
Yaşlı gümüş fok ve kızı , çocuğu bol bol öpmüşler. Sonunda istemeye
istemeye ayrılmışlar ve yüzerek denize açılmışlar, oğlana son bir kez
bakmışlar ve suların altında gözden kaybolmuşlar. Ve Ooruk zamanı
gelmediği için orada kalmış.

Aradan zaman geçmiş, çocuk büyümüş ve çok iyi bir davulcu, şarkıcı ve
öykücü olmuş ve söylenenlere bakılırsa, bütün bunların olmasının
nedeni, çocukken, büyük fok ruhları tarafından denize taşınmasına
rağmen, hayatta kalmasıymış. Bugün bile, sabahın gri sisi içinde bazen
kayığı kıyıya bağlanmış halde hala görülebilirmiş : denizde belli bir
kayanın üstüne diz çökmüş ve sık sık kıyıya yaklaşan belli bir dişi
fokla konuşurken görülürmüş. Birçokları bu foku avlamaya çalıştıysa
da, her seferinde başarısız olmuşlar. O Tanqigcaq (akıllı olan, kutsal
olan ) diye bilinir ve her ne kadar bir fok olsa da, gözlerinin insan
bakışlarını; o bilge, vahşi ve seven bakışlarının temsil ettiği
söylenirmiş…

Clarissa P. Estes

Vasalisa – Clarissa Estes

İçinizde Kurtlarla koşan Kadınlar kitabını okuyanlar var biliyorum. Bir psikiyatr ve cantadora olan Clarissa Estes bu kitabı yirmi yıllık bir araştırma ve emek sonucunda ortaya çıkarmış ve biz tüm dünya insanlarına hediye etmiş. Kendi adıma ona müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Kitapta bulunan ve binlerce yıldır kadınlar yoluyla dilden dile yola almış olan öykülerin simgesel nitelikleri paha piçilmez bir şifa etkisine sahip.

Vee bu pazar gününe Hande arkadaşımızın tape edip bizlere sunduğu Vasalisa masalı ile merhaba demek istiyorum. Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara ve onların olası çocuklarına ve bu yolla tüm insanlara şifa olması dileği ile, sevgi ve selamlar

s.

Not: Bu masalı bir gurup çalışmasında çözümlemeye çalışmıştık, katılanlar hatırlayacaklardır. Sorular olursa dilimizin döndüğünce cevaplamaya ve Clarissa’dan aktarmaya çalışırız 🙂

VASALİSA

Bir varmış, bir yokmuş; ölüm döşeğinde, yüzü, yakındaki kilise sunağının beyaz mumdan yapılmış gülleri kadar solgun yatmakta  olan genç bir anne varmış. Küçük kızı ve kocası, eski tahta yatağının başucuna oturmuş, öteki dünyada Tanrı’nın,  ona doğru yolu göstermesi için dua ediyorlarmış.

Ölmekte olan anne, Vasalisa’ya seslenmiş. Kırmızı çizmeli beyaz önlüklü küçük çocuk annesinin yanına diz çökmüş.

Anne, ‘’İşte sana oyuncak bir bebek, tatlım’’ diye fısıldamış ve tüylü yatak örgüsünün altından, Vasalisa’nın kendisi gibi kırmızı çizmeler, beyaz önlük, siyah etek ve her tarafı işlemelere kaplı bir yelek giymiş küçük bir oyuncak bebek çıkarmış.

‘’İşte bunlar da son sözlerim, güzelim’’ demiş anne. ‘’Yolunu kaybedecek olursan ya da yardıma ihtiyaç duyarsan, ne yapacağını bu bebeğe sor. O sana yardım edecektir. Bebeği hep yanında taşı. Kimseye ondan söz etme. Acıktığında besle. Bu sana annen olarak verdiğim söz ve benim sana hayır duam, sevgili kızım.’’ Bu sırada soluğu vücudunun derinlerine doğru çekilmiş, o arada ruhunu toparlayarak dudaklarının arasından çıkıvermiş ve anne ölmüş.

Çocuk ve babası çok uzun süre yas tutmuşlar. Ama savaşın acımasızca yarıp geçtiği tarlalar gibi, babanın hayat gülü de saban izlerinden tekrar yeşermiş ve iki kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Yeni üvey anne ve kızları nezaketle konuşup birbirlerine hanımefendiler gibi gülümseler de, gülümsemelerinin arkasında Vasalisa’nın babasının algılamadığı, düşmanca duygular varmış.

Nitekim üç kadın Vasalisa’yla yalnız kaldıklarında ona eziyet ediyor, ona hizmet etmeye zorluyor, güzel cildi bozulsun diye ağaç kesmeye gönderiyorlarmış. Ondan nefret ediyorlarmış, çünkü onda öteki dünyalara ait bir şirinlik varmış. Çok da güzelmiş. Onların göğüsleri kötülükten küçülürken, onunkiler giderek gürbüzleşiyormuş. Üvey anne ve üvey kız kardeşler bir aradayken, gece sakatat yığınına dalan sıçanlar gibi davranırken, Vasalisa her zaman yardımsevermiş ve hiç şikâyet etmezmiş

Bir gün üvey anne ve üvey kız kardeşler sırf artık Vasalisa’ya dayanamadıkları için,’’Bir plan yapalım; ateşi söndürüp Vasalisa’yı ormana, büyücü Baba Yaga’ya, ocağımız için ateş dilenmeye gönderelim. Baba Yaga’ya ulaştığında da ne ala, yaşlı Baba Yaga onu öldürüp yer,’’demişler. Eh, hepsi birden el çırpmış ve karanlıkta yaşayan varlıklar gibi ciyaklamışlar.

Ve böylece Vasalia o akşam odun toplamaktan eve geldiğinde, bütün evi karanlık bulmuş. Çok endişelenmiş ve üvey annesine sormuş: ‘’Ne oldu, neyle yemek pişireceğiz? Karanlığı aydınlatmak için ne yapacağız?’’

Üvey anne çıkışmış: ‘’Seni aptal çocuk! Görüyorsun ki ateşimiz yok. Ben ormana gidemem, çünkü yaşlıyım. Kızlarım da korktukları için gidemezler. O halde ormana gidip Baba Yaga’yı bulacak ve ateşimizi yeniden tutuşturacak bir köz alabilecek tek kişi sensin.’’

Vasalisa safça yanıtlamış. ’’Pekala, tamam, ben giderim,’’ diyerek yola çıkmış. Orman giderek karanlığın içine dalmış ve ayağının altında kırılan ince dallar onu ürkütmüş. Önlüğünün en iç cebine elini sokmuş;

Ölen annesinin verdiği bebek ordaymış. Vasalisa cebindeki bebeği okşayarak, ‘’ Bu bebeğe sadece dokunmak bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor,’’ diye düşünmüş. Yolun her çatallanışında , Vasalisa cebine uzanıp bebeğe danışmış .’’Pekala, şimdi sola mı , yoksa sağa mı gitmeliyim ? Bebek de ‘’Evet,’’ ya da ‘’Hayır,’’ veya ‘’Bu yoldan, ‘’ya da Şu yoldan’’ diye ona rehberlik etmiş. Ve Vasalisa yürürken bebeği kendi ekmeğiyle beslemiş ve bebekten yayıldığını hissettiği şeyleri izlemiş.

Önünde birdenbire, dörtnala giden beyaz bir at üzerinde beyazlı bir adam geçmiş ve hava aydınlanmış. Daha ileride, kızıl bir at üstünde kırmızılı bir adamın yavaş yavaş dolaştığını görmüş ve güneş yükselmiş. Vasalisa yürümüş, yürümüş ve tam Baba Yaga’nın inine yaklaştığında, siyahlar giyinmiş bir süvari, siyah bir at üstünde yıldırım hızıyla çıkagelmiş ve atıyla, doğru Baba Yaga’nın kulübesine girmiş. Hemen gece olmuş. Kulübeyi çevreleyen kafatası ve kemiklerden yapılmış çit, ruhani bir ateşle öylesine ışıldamış ki, ormanın bu noktasındaki açık alan, korkunç bir ışıkla parlamış.

Tabii ki, Baba Yaga çok korkunç bir yaratıkmış. Bir atlı arabayla ya da faytonla değil, kendi kendine her yere uçan ve şekli havan tokmağına benzeyen bir kürekle çekerek götürüyor ve bu sırada geçtiği yerlerde bıraktığı izleri, uzun süre önce ölmüş birinin saçlarından yapılmış bir süpürgeyle süpürüyormuş.

Ve kazan, Baba Yaga’nın arkasından uçuşan yağlı saçlarının eşliğinde gökte süzülmüş. Uzun çenesi yukarıya, uzun burnu da eğrilip aşağıya uzanıyor ve ikisi ortada karşılaşıyormuş. Minik bir keçisakalı ve cildinde ise kurbağalarla alışverişinden kalan siğiller varmış. Kahverengi kirli tırnakları kalın ve çatılar gibi kubbeliymiş ve öyle kıvrımlıymış ki, elini yumruk yapamıyormuş.

Baba Yaga’nın evi daha da garipmiş. Kocaman, pullu sarı tavukayaklarının üzerine oturtulmuş ev kendi kendine geziniyor, bazen de vecd içindeki bir dansçı gibi fırıl fırıl dönüyormuş. Kapılardaki sürgü ve kepenkler insan el ve ayak parmaklarından yapılmışmış, ön kapıdaki kilit de, sivri dişlerle kaplanmış bir hayvan burnundan bozmaymış.

Vasalisa bebeğine danışmış ve ‘’Aradığımız ev bu mu’’ diye sormuş. Bebek de kendinde yanıtlamış: ‘’Evet, aradığın bu.’’ Ve bir adım daha atamadan, kazanındaki Baba Yaga, Vasalisa’nın  tepesine doğru alçalıp ona bağırmış: ‘’Sen ne istiyorsun ?’’

Kızcağız titremiş: Büyükanne, ateş için geldim. Evim soğuk… Ailem ölecek…. Ateşe ihtiyacım var.’’

Baba Yaga terslemiş: ‘’Aaaa, tabii, seni tanıyorum, aileni de. Pekala, seni işe yaramaz çocuk…. Bırak ateş sönsün. Bu yaptığın tedbirsizce bir şey. Üstelik sana ateşe vereceğimizi de nereden çıkarıyorsun?

Vasalisa bebeğine danışmış ve hemen yanıtlamış: Çünkü bunun için size ricada bulunuyorum.’’

Baba Yaga. ‘’Şansın varmış. Bu doğru cevap,’’diye mırıldanmış.

Baba Yaga, ‘’benim için çalışmadıkça sana ateşi kesinlikle veremem. Eğer benim için bu görevleri yerine getirirsen, ateşi alırsın. Yoksa…. ‘’ diye tehdit savurmuş. Ve o an Vasalisa, Baba Yaga’nın gözlerinin birden kızıl kora dönüştüğünü görmüş. ’’Yoksa evlat, ölürsün.’’

Böylece Baba Yaga, langır lungur kulübesine girip yatağına uzanmış ve Vasalisa’ya ocakta pişenleri getirmesini buyurmuş. Ocakta on kişiye yetecek kadar yemek varmış. Yaga hepsini yemiş ve Vasalisa’ya sadece bir ufak bir ekmek kabuğu ile çok az çorba bırakmış.

‘’Giysilerimi yıka, avluyu süpür ve evi temizle, yemeğimi hazırla, küflü buğdayları sağlamlardan ayır ve her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol et. Daha sonra çalışmanı teftiş etmek için geri geleceğim. Yapılmamışsa, ziyafetim sen olursun.’’ Baba Yaga bunları söyledikten sonra, burnu rüzgâr tulumu, saçları yelken gibi, kazanıyla uçarak uzaklaşmış. Ve yeniden gece çökmüş.

Vasalisa, Yaga  gider gitmez bebeğine dönmüş.‘’Ne yapacağım? Bu işleri zamanında bitirebilir miyim? Bebek ona yapabileceğine dair güvence vermiş ve bir şeyler yiyip uyumasını söylemiş. Vasalisa bebeği biraz daha beslemiş ve sonra uyumuş.

Sabahleyin bebek bütün işleri bitirmiş ve sadece yemeğin pişirilmesi kalmış. Akşam Yaga geri dönmüş ve yapılmamış bir şey bulamamış. Bir yandan memnun, ama bir yandan da kusur bulamadığı için hoşnutsuz olan Baba Yaga dudak bükmüş: ‘’Çok şanslı bir kızsın.’’ Sonra sadık hizmetkârlarını buğday öğütmeye çağırmış ve havada üç çift el belirerek buğdayı dövüp ezmeye başlamış. Evin içinde altından karlar gibi tahıl kabukları uçuşmuş. Sonunda iş bitmiş ve Baba Yaga yemeğe oturmuş. Saatlerce yemiş ve Vasalisa’ya evi yarın tekrar temizlemesini, avluyu süpürmesini ve giysilerini yıkamasını buyurmuş.

Yaga avludaki büyük pislik yığınını göstermiş: ‘’ Şu pislik yığınında pek çok, belki de milyonlarca afyon tohumu var. Ve ben sabahleyin hepsi güzelce seçilip ayıklanmış bir afyon tohumu yığını ve bir de pislik yığını olsun istiyorum. Anlıyor musun ?’’

Vasalisa nerdeyse bayılıyormuş. ‘’Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım ?’’ Cebine uzanmış ve bebek fısıldamış: ‘’Endişelenme, icabına bakacağım.’’ O gece Baba Yaga uyuyup horlamaya başlamış ve Vasalisa da … afyon tohumlarını pislikten ayırmaya çalışmış. Bir süre sonra bebek ona, ‘’Şimdi uyu. Her şey yoluna girecek,’’ demiş.

İşleri yine bebek yapmış ve yaşlı kadın eve döndüğünde her şeyin yapıldığını görmüş. Baba Yaga alaycı bir şekilde burnundan konuşmuş: ‘’Pekalaaaa! Bu işleri yapabildiğin için şanslısın.’’ Sadık hizmetkârlarını afyon tohumlarından yağ çıkarmaya çağırmış. Yine üç  çift el belirip denileni yapmış..

Yaga, yediği yahni üzerinden yağ içinde kalan dudaklarını yalarken, Vasalisa da tam yanı başında duruyormuş. Baba Yaga, ‘’Neye bakıyorsun?’’ diye sormuş.

‘’Sana birkaç soru sorabilir miyim, büyükanne?’’ diye sormuş Vasalisa.,

’’Sor,’’ diye emretmiş Yaga, ‘’ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir.’’

Vasalisa beyaz at üstündeki beyaz adamı sormuş.

‘’Haa,’’demiş Yaga sevgiyle. Bu birincisi, o benim Gün’üm.’’

‘’Ya kızıl at üstündeki kırmızı adam?’’

‘’AH, o benim Doğan Güneş’im.’’

‘’Peki, siyah at üstündeki siyah adam?’’

‘’A, evet, o üçüncüsü, o da benim Gece’m.’’

‘’Anlıyorum,’’ demiş Vasalisa.

Yaga, ‘’Haydi canım! Daha çok soru sormak istemez misin ?’’ diye tatlılıkla sormuş.

Vasalisa bir görünüp bir kaybolan el çiftleri hakkında bir şeyler sormak istemişse de, cebindeki bebek yukarı aşağı zıplamaya başlamış, bunun üzerine Vasalisa,

’’Hayır, Büyükanne. Senin de dediğin gibi, çok fazla şey bilmek insanı çok çabuk yaşlandırabilir,’’ demiş.

‘’Oo! Demiş Yaga kafasını bir kuş gibi yukarı dikerek. ‘’Yaşına göre çok akıllısın, kızım. Nasıl böyle olabildin ?’’

Vasalisa,’’Anemin kutsamasıyla,’’ diye gülümsemiş.

‘’Kutsama mı!?‘’ Bu evin çevresinde kutsamaya ihtiyaç duymuyoruz. En iyisi senin yola düşmen, kızım.’’ Bunları söyledikten sonra, Vasalisa’yı gecenin içine doğru itmiş.

‘’Bak sana ne söyleyeceğim, evladım. Al işte!’’ Baba Yaga, çitine uzanarak alevli gözleri olan bir kafatası alıp, bir sopanın üzerine oturtmuş. ‘’Evet! Bu sopanın üstündeki kafatasını al ve eve götür. İşte burada! Ateşin bunun içinde. Tek bir kelime bile etme. Sadece yola düş.’’

Vasalisa, Yaga’ya teşekkür etmek istemiş, ama cebindeki küçük bebek önceki gibi kıpırdanmaya başlayınca sadece ateşi alıp gitmesi gerektiğini anlamış. Karanlık ormandan eve doğru yola çıkmış, bebeğin ona söylediği yollardan giderek yönünü belirlemiş. Vasalisa, kulağından, gözünden, burun ve ağız deliklerinden ateş parlayan kafatasını taşıyarak ormanı geçmiş. Birden onun ağırlığından ve acayip ışığından korkuya kapılmış ve fırlatıp atmayı düşünmüş. Ama kafatası onunla konuşarak sakin olmaya, üvey annesi ve kız kardeşlerinin evine doğru yola devam etmeye zorlamış. O da dinlemiş.

Vasalisa giderek evine yaklaşırken, üvey annesi ve kız kardeşleri de pencereden bakıyorlarmış ve ağaçların arasında dans eden garip bir pırıltı görmüşler. Pırıltı giderek onlara doğru yaklaşıyormuş. Ne olabileceğini tahmin edememişler. Vasalisa’nın uzun süren yokluğunun, şimdiye kadar ölmüş olduğu anlamına geldiğini ve kemiklerinin hayvanlar tarafından sürüklendiğini düşünüyor, ondan kurtuldukları için seviniyorlarmış.

Vasalisa eve daha da yaklaşmış. Üvey anne ve kız kardeşler gelenin o olduğunu görünce ona doğru koşmuşlar ve gittiğinden beri ateşlerinin olmadığını, yeni bir ateş yakmak için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hep söndüğünü söylemişler.

Vasalisa tehlikeli yolculuğunu sağ salim bitirdiği ve yeniden ateş getirdiği için, evine büyük bir zafer duygusuyla girmiş. Ama sopadaki kafatası, üvey annenin ve kız kardeşlerin her hareketini izliyor ve belleğine kazıyormuş ve sabah olduğunda hain üçlüyü yakarak küle çevirmiş.

C.P. Estes

‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından Vasalisa masalıdır.

Son araştırmalarıma göre Baba yaga simgesinin chaos  ve Tiamat ile ilişkisini keşfettim. Bu arada ekteki sitede şahane fotolarını buldum ki hepsi bi arada rastlanmayacak kadar güzel.

http://fletchingarrows.tumblr.com/post/688436711/baba-yaga-best-villain-ever

Clarissa’nın bu güzel masalının, YAY kuzey ay düğümü olanlar için bir klavuz olduğunu anladım. Bu sebeple bi kez daha paylaşıyorum, belki bana olduğu gibi başkalarına da yardımı olur. Kolay gelsin hepimize

Ma Ülkesinde

Yeryüzünün birinde, lineer olmayan zamanda önce mi sonra mı olduğu fark etmeyen bir çağda geçiyor öykümüz.

Tan ağarırken kalkıyordu Ma, zaten başka türlü yapacakları bitmezdi onun. Çocuklar yani Magid (kız çocuk) ve Magig (erkek çocuk)ler uyanmadan onlara yiyecek toplamak, ateş yakmak, ya da hava soğuksa geceden kalıp kösnülleşen ateşi harlamak, aşı pişirip hazırlamak gerekiyordu. Hayatta kalmak ve soy devam ettirmek için aklınıza gelebilecek tüm faaliyetler Ma tarafından yapılmaktaydı o zamanlar. Yalnızca bazen biraz büyümüş Magidler analarına yardımcı olurlardı. Ne de olsa bir süre sonra onlar da MA olacaklar ve hayatın tümünü bir başlarına götüreceklerdi.

Büyümüş erkekler mi? Onların toplulukta isimleri bile yoktu denebilir. Fiziki yapıları daha iri ve güçlü olmalarına karşın gayet havai ve bilinçsiz bir hayat sürüyorlardı onlar. Akıllarına eseni yapıyorlar, dağ tepe gezip avlanıyor, oyunlar oynuyorlardı ve tabi MAların ışıltılı parlaklığı onları çağırdığında hemen koşarak geliyor ve tüm masumiyetleri ile sevgilerini sunuyorlardı.

O çağlarda isimsiz erişkin erkekler sınırsızca özgürdü. Tabi onlar bunun anlamını bizim şu anda ve bu yeryüzünde algıladığımız anlamda bilmekten çok uzaklardı. Yitirmediğiniz bi eşeğin kıymetini bilemezsiniz.

Zamanın önemi yok ama diyelim ki yüzbinlerce yıl üç aşağı beş yukarı böyle yaşayıp gittiler orada. Derken küçük küçük sızıldanmalar, mırıldanmalar başladı Ma’ların arasında. Bazen ağaç keserken ormanda, bazen bişeyler yıkarken nehirde, yan yana düşen Ma’lar, birbirlerinin kan ter içindeki bedenlerini, zora dayanmak için gerilmiş çenelerini ve güç kazanmak istercesine incelmiş dudaklarının arasından çıkan dillerini gördüler. Bir saniye boş durabilecek durumda değillerdi, ya uyuyor ya çalışıyor ya da doğuruyorlardı. Kendini bir diğerinde gördüğünde anladı Ma, anladı ki, o canını dişine takmış da yaşıyor!

İnsan bunu bi kere hissetti mi, geri dönüşsüz bir yola girer. Daha önce bilinçsizce zor yaşamı bu kez bilinçlice zor bir yaşama dönüşmüştür.

Artık kışlık yiyecekleri kuruturken veya yeni doğan bi bebeği emzirirken ya da rüzgardan uçan saz çatıyı yeniden bağlamaya uğraşırken gözü dalmaya başladı Ma’nın, kah enginlere doğru bakıyor, kah gürültüyle oynaşan Gid ve Giglere dalıyordu gözü. Bişey olmalıydı, ona yardımcı olabilecek bişey.

Gidler ve Gigler sözünden çıkmazlardı analarının ama yapabilecekleri şeyler çok sınırlıydı onların. Daha karınlarını doyurmaktan acizdiler, önce her şeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Başını sıkıntıyla sağa sola oynattı Ma, belki büyüdüklerinde, her şeyi öğrendiklerinde diye iç çekti.

Sonra bir gün, aslında bi çok şeyi öğrenmiş isimsiz Gigler geldi aklına durduk yerde! Avlanabiliyor, hayatta kalabiliyorlardı. Doğuramıyorlardı evet ama güçlüydüler!

Bunu daha önce nasıl fark etmediğine şaşıp kaldı Ma, hemen bir çağrı yolladı. Derisi parıldadı, gözeneklerinden keskin bir koku fışkırdı, rüzgarın önüne katılıp çevreye yayıldı. Çağrıyı duyan ilk isimsiz Gigler her ne yapıyorlarsa bırakıp koşarak Ma’ya ilk ulaşan olmaya çabaladılar.

“Selam sana mucize anamız Ma, beni mi çağırdın?”

“Evet evet, çağırdım. Sana bi şey soracağım”

“Her ne olursa”

“Beni seviyor musun?”

“Ona ne şüphe, seni sevmek yapabildiğim yegane şey Ma ana”

“O halde bunu ispat etmeni istesem senden?”

“Derhal mucize anamız. Her zaman yaptığımız gibi beni içine al, al ki beni dünyaya salarken boşalmış olan hazineni yeniden doldurayım. Tüm varlığım ömrüm boyunca sana armağandır.”

“Teşekkür ederim, ne kadar sevecen olduğunu biliyorum Gig. Dur biraz, aslında ben daha başka bir şey kastetmiştim. Yoruluyorum, her şeye yetişmek zor gelmeye başladı, hayat işlerinde yardıma ihtiyacım var. Özellikle Magid ve Magiglerin bakımı ve eğitimi çok ağır. Düşündüm de bu konuda sen bana yardım edebilirsin belki, ne dersin?”

“Nasıl?! Mucize anamız senin yanında benim yapabileceklerim o denli sınırlı ki, bilemiyorum. Ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Rüzgarla, toprakla, ateşle ve suyla konuşabilen sensin. Tohumu ve güneşi bilen sensin. Ben… Ben…”

“Biliyorum doğuramıyorsun oğlum ve fakat avlanabiliyorsun. Barınak yapmayı öğrendin.”

“Sayende mucize anamız.”

“O halde öğrendiklerini Magid ve magiglerle paylaşabilirsin. Avladıklarından onlara pay getir. Onlara hayatta kalabilmeyi öğret. Kendin için yapabildiklerini onlarla paylaş. Bu beni gerçekten çok sevindirir.”

“Madem arzun budur, elimden geleni yaparım mucize anamız. Şimdi sevgimi sunmama izin var mı?”

“E işte bu söylediklerimi yaptığında sevgini sunmuş olacaksın çünkü çok sevineceğim”

İsimsiz Gig, düşünceli şekilde uzaklaşır, ilk avladığı hayvanı Ma’ya sunmaya karar vermiştir, o da artık ne yaparsa yapsın Magid’e Magig’e mi verir, kendi mi yer, isterse çakallara versin diye düşünür. Yeter ki sonunda ona gerçekten sevgisini sunmasına izin versin. Çünkü sevgisi öyle taşkınmış ki kasıklarını alabildiğine zorlamaktaymış. Güneş tepeyi aşana kadar yürümüş, sonra ilerde çağlayanın altında neşeyle oynamakta olan dört isimsiz Gig görmüş. Kıyıda durup onların deve boğmaca oyunlarını seyretmiş, bir süre sonra, ne kadar zaman sonra bilinmez, yapmayı düşündüğü iş, av ve sevgi vermek aklından çıkıp gitmiş (çünkü o anda çağrıyı hissedemeyecek denli uzaktaymış ya da Ma, çağrı gönderemeyecek kadar meşgulmüş). O da neşeyle diğerlerine katılmış ve bir kez daha Ma ışıması çağırana kadar aklına gelmemiş. Ma çağrısı ise ona sadece sevgisini sunma fırsatı geldiğini hatırlatıyormuş o kadar.

Ma birkaç gün İsimsiz Gig’in bi avla dönmesini beklemiş ve olmadığını görünce yeniden derisini ışıldatmış, kokusunu püskürtüp çağrıda bulunmuş. En yakında olan Gig koşarak geldiğinde (tabi ki konudan habersiz bi başkasıymış o, aynısı bile olsa hatırlamazmış) ona aynı şeyleri baştan anlatmış. Gig benzer tepkilerle uzaklaştığında ve bu olay defalarca tekrar ettiğinde Ma, çok sık deri parlatmanın kendisini iyice yorduğuna ve yaptığı işlerin daha da zor geldiğine ve bu fikrin hiç de uygulanabilir olmadığına karar verir gibi olmuş.

O gece dolunay varmış ve Ma tüm yorgunluğuna rağmen uyumaya direnmiş. Kulübesinin önünde bağdaş kurmuş ayın parlak yüzeyini seyrederken aklına bir fikir gelmiş ve ilk kez rutin olmayan bir toplantı kurmaya karar vermiş. Rüzgarı, ateşi, toprağı, suyu ve ağacı yanına çağırmış.

Gelenler de şaşkınmış aslında, ay ışığının gündüz gibi aydınlattığı meydanda Ma’nın hüzünlü yüzüne bakakalmışlar.

Ma hiç vakit kaybetmeden sorununu anlatmış, bulduğu çareyi ve ama bunun hiç de iyi sonuç vermediğini söylemiş ve onlardan kendisine yardım etmelerini rica etmiş.

“Doğuramadığını bildiğin halde onların yaratmasını mı bekliyorsun yani?”diye sormuş rüzgar uğultulu bir sesle.

“Taklit edebilir ama” diye itiraz etmiş Ma

“Yaratmak çok zordur bilirsin, bu zahmete girebilmek için zevkini alabilmek gerekir. Dökme suyla değirmen dönmez” demiş fışlayarak Su.

“Doğalarında yok” diye iç çekmiş Ağaç

“Doğasına yerleştirilebilir, tohum denen bişey var” demiş tıkır tıkır bir sesleToprak.

Birden hepsi susmuş, çıt çıkmıyormuş.

“Ne dedin sen?” diye sormuş heyecanla Ateş

“Tohumlanabilir diyor” demiş Ma, her zamanki gibi yarı anlar yarı anlamaz durumda boş bakıyormuş yandaşlarına.

“Evet, doğru anladınız, doğasına ekilebilir ve fakat bu oldukça zahmetli bir uğraş gerektirir, söylemiş olayım” diye ilave etmiş Toprak

“Zaten zahmetteyim” diye mırıldanmış Ma “sonuç alacağımdan eminsen ben hazırım buna”

“Aaaaa… Ooooo… Hımmmm…” diye hayret nidaları olmuş meydanda.

“Olmaz bu iş, hayaldesiniz, tohumu ekmek için yer yok orada” diye fıkırdamış Su.

“Her şeyin çaresi bulunur yeter ki iste ve hayal et, bunu bizden iyi bilirsin sen. Tohumun ekileceği yapay bir rahim oluşturulabilir” diye gürlemiş rüzgar.

“Nasıl?” diye sormuş kısaca Ma

“İşin bu kısmını bize bırak. Yapay rahim… Hımmm biz buna yeni bi isim buluruz, onu hazırlamak bizden olsun ve fakat tohumlama, tohumu tutturma, geliştirip büyütme işi sana kalıyor. Üstelik bu sadece senin becereceğin bir iş değil tüm Ma’ların bu misyonu üstlenmesi ve sabırla yürütmesi gerekecek. Ne kadar sürecek bunu da kestiremem doğrusu.”

“Kaç güneş dönümü?”

“Ooo çok çok, binlerce dönüm gerekir sanırım.”

İşte o dolunayda böylesi görülüp duyulmamış bir konuşma olmuş. Ma tek başına karar verip yapabileceği bişey olmadığını anlayınca biraz ümitsizliğe kapılmışsa da denemek için bir süre istemiş yandaşlardan.

Bu öyle bir süreçmiş ki, diğer Ma’ları bulmak onlarla konuşup onay almak işlerinin üzerine devasa bi iş daha getirmiş fakat duyduğu heyecan bu yükü de omuzlamasına yetecek enerjiyi sağlıyormuş ona; çünkü yüreğin yolu güç getirirmiş her daim.

Sonunda ulaşabildiği tüm MA’ların desteğini alınca yandaşlarına kararını verdiğini ve süreci başlatmak istediğini iletmiş.

İlk etap hızlıca geçilmiş, yandaş beşli yapay rahimi oluşturup buna zihin ismini koymuşlar. Belki de zaten hep var olan bir organı aktive etmişler, her neyse Ma bundan habersizmiş.

Çocuklar doğunca Ma’lar magiglerle özel olarak ilgilenmeye başlamışlar ve onların zihnine hazırladıkları özel bileşimin tohumunu ekmişler. Bu özel bileşim çok teferruatlı olduğundan burada sadece en önemli bir iki bileşeninden bahsetmekle yetinebileceğim.
Tohumun önde geleni bileşeni; sorumluluk, mülkiyet ve hak etme öğeleriymiş. Magiglere soyun devamının tek sorumlusu, en önemli, en güçlü varlık oldukları, diğer tüm yaratılmışın onların emrine verildiği fikirleri ekiliyor, titizlikle sulanıyor, bakılıyor ve baş vermesi için akla gelen her fedakarlık yapılıyormuş.

Ma’lar bu misyon üzerine öylesine derin çalışmışlar ki sonunda tohum yerini bulmuş, gelişip serpilmiş ve artık tahrip edilemez denli doğanın bir öğesi haline gelmiş.

Böylece ehlileştirilen isimsiz Gigler, artık isim almaya başlamış ve giderek özgürlüklerini kaybederek Ma’ların hayat ortağı haline gelmişler. Pek tabi zaman içinde bu özelliğin kötüye kullanıldığı (kölelik)durumlara da çokça rastlanmış. Böylece birkaçbin yıl sonra Ma’lar kendilerini bu misyona öyle kaptırmışlar ki, yeni nesil MAgidlere bunun bir plan dahilinde yürütüldüğünü aktarmayı bile unutmuşlar. Yeni nesil MA’lar analarının yalanını gerçek olarak benimsemiş, yandaş beşliyle ilişkilerini koparmış, öyle ki nerdeyse rüyalar dışında doğal olan hiç bir şey kalmamış.

Aslında bundan da kötüsü, yeni nesil Ma’lar kendi rahimlerinin kullanımından habersiz, Magigler için zamanında yapılan yapay rahimi kullanmaya başlamışlar! Ve fakat rahimleri kendilerinden habersiz iş görmeye devam ettiği için her şey arap saçına dönmüş! Her köşe başından yeni bir doğru çıkar olmuş.

Gerçek yaratım işini sürdürme aracı olan rahim, sahipsiz kalmış ve gelişi güzel iş görmeye başlamış, öyle ki bazıları bunu Tanrının Ma ülkesini terk etmiş olduğuna yorup “tanrı öldü” demişler.

Sahipsiz kalan rahimler, yapay rahmin direktifleri ile yaşamın büyük hayat-ölüm-hayat döngüsü arasında yalpalayarak, deyim yerindeyse sel sularında debelenmektelermiş.

Artık isimli Olan Giglere gelince, yaratma konusunda büyük beceri göstermişler, çok kısa zamanda gerek moral gerekse teknik alanlarda akıllara durgunluk veren buluşlar yaparak, hala Ma’lara sevgilerini göstermeye çabalıyorlarmış.

Gig’ler öylesine başarılı olmuşlar ki yarattıkları teknoloji sayesinde artık yaşamda kalmak için fizik kuvvet gerekliliği ortadan kalkmış. İşte bu aşamada Yeni nesil MA’ların bir kısmı zamanında verdikleri erki geri alma vaktinin geldiğine karar vermişler. Artık hayatta kalmak için yardıma gereksinimleri yokmuş ve Giglerin gereksizce kendini beğenerek, horozlar gibi ortada şişinerek dolaşmalarına içerler olmuşlar.

Ma’ların büyük bir kısmı da ana atalarının planları(kasıtlı yalan) içinde boğularak ikinci sınıf vatandaşlığı itirazsız kabul ediyorlarmış; çünkü bu kabul onlara yaşamı neredeyse bedavaya getirmekteymiş. Sürekli zayıflık ve güçsüzlüklerini dile getirerek daha fazla Gig desteği ediniyor, yattıkları yerde semirmeye ve yeni nesil magigleri de bu gerçeği desteklemek üzere yetiştirmeye devam ediyorlarmış. Gigler her gün biraz daha özgürlüklerini kaybediyor ve yeni nesil köleler olma yolunda hızla ilerliyorlarmış.

Ma’ların çok çok azı ise, olan bitenin farkındaymış, yapay bir rahimle dahi neler başarmış olduklarını gördükleri Gigler için içleri gurur ve onaylama hisleri ile dolu, sevecenlikle onları izlemekteymişler. Ancak, planın kötüye kullanımı ve dengenin Giglerin özgürlüğü aleyhine bozulmuş oluşu onları üzüntüye gark ediyormuş ve fakat bu tohum zamanında nasıl birlikte atıldıysa ancak birlikte söküleceğini bildiklerinden ellerinden pek de bişey gelmiyormuş.

Sibel Atasoy

22.08.10 – Beylerbeyi

08.03.10-Pazartesi- Robot Konuşuyor

Haftanın Masalı dizisi 

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Orhan isimli dokuz yaşında çelimsiz, biraz sinirli, gayet akıllı bir çocuk varmış. Babası bir şirkette muhasebeci annesi ise bir bakanlıkta orta dereceli bir memurmuş. Başkentte yaşayan bu çekirdek ailenin diğer ailelerden pek de farkı yokmuş. Gündüzleri işlerine, okulla gider, akşamları televizyon karşısındaki kanepede yer kapışırlarmış. Bazı hafta sonları göl başına kahvaltıya giderler, uzun bir yürüyüş diye başlayıp en kısa dönemeçten geri döner, mütevazi arabalarının rahatlığına gömülürlermiş. Bazen annenin ısrarıyla popüler bir konser ya da gösteriye de gittikleri de olurmuş tabi. Doğrusu hayatları sakin denilebilirmiş.

Ara sıra Orhan’ın uyumsuzlukları ve çevreden gelen şikâyetlerle boğuşurlarsa da bunu da fazla dert etmezlermiş. Bütün kadın programlarını kaçırmadan takip eden anneanne onlara bir yaşam koçu tavsiye etmiş. Orhan’ı belli dönemlerde ona götürüyorlarmış. Gerçi durumda pek bir değişiklik olmuyormuş ama yapabilecekleri başka bişey de bilmiyorlarmış.

Neyse işte günler böyle birbirinin benzeri geçip giderken, okullar kapanmış, yaz tatili gelip çatmış. O sene Orhan’ın dedesinin yaşadığı kıyı köyüne misafir olmayı planlayan aile, tüm hazırlıkları tamamlamış, yola çıkmışlar. Güzel bir havada, güzel bir yolculuktan sonra beldeye varmışlar. Uzun zamandır görüşmeyen aile büyükleri küçükleri hasretle kucaklaşmış. Bavullar açılıp çekmecelere yerleştirilmiş.

İlk iki günün ardından Orhan’ın yüzünde, kollarında, sırtında, kızarıklıklar kaşıntılar peydahlanmış. Telaşlanan aile hemen cildiyeci bir doktor arayışına girişmişler. Fakat o küçük beldede yalnızca oldukça yaşlı pratisyen bir hekimden başka olanak yokmuş. Böylece Orhan’ı ilk çare olarak, çevre sakinlerinin çok sevip saydığı bu doktora götürmüşler.

Rengârenk çiçeklerle bezeli bahçenin ahşap kapısı şık şık diye latif bir ses çıkarmış onlar içeri girerken. Belki de sesi duyduğu için küçük beyaz evin kapısı açılmış ve orta boyda, hafifçe toplu, beyaz güzel saçları olan bir adam dışarı çıkmış. Güneşten gözlerini kırpıştırarak “gelin gelin” anlamında el sallamış onlara. 
Tanışma, gülüşmeler arasında, doktorun muayenehane olarak kullandığı sevimli odaya girip, oturmuşlar. Yaşlı adamın mavi gözleri berrak bir su gibi yumuşak ve aynı zamanda parlakmış. Önce sorunu dikkatle dinlemiş, bazı sorular sormuş aileye dair, sonra çocuğun kızarık bölgelerine göz atmış, hafif bir muayeneden sonra demiş ki,

“Hımmm… Ne güzel bir gün değil mi? İsterseniz siz işlerinize bakın, biz de Orhan’la baş başa konuşalım biraz. Zaten bugün gelen giden de yoktu, arkadaşsız canım sıkılıyordu” demiş ve eklemiş “isterseniz ben onu eve getiririm sonra, babanızı tanıyorum, gelmediğim ev değil” diye kıkır kıkır gülmüş.

Böylece çocuğun annesi babası gitmişler. Orhan biraz tedirginmiş ama yine de geride kalmaya itiraz etmemiş. Önce birer külah dondurma yemişler, bahçede çiçek tarhlarının arasında dolaşırken, havadan sudan konuşmuşlar. Yaşlı adam buraya geleli iki gündür neler yaptığını sormuş çocuğa. O da saat saat anlatmış, böyle hevesli bir dinleyici bulduğuna sevinerek. Anlatılanlardan biri dikkat çekiciymiş. Önceki gün plaja yüzmeye gittikleri gün olanlar.

O gün denize üç kez girip çıktıktan sonra arkadaşsızlığın getirdiği iç sıkıntısı ile kumları ayağı ile tekmelemekte olan Orhan, kulak paralayıcı bir kız sesi ile yerine çakılıp kalmış. Kız şöyle diyormuş “aptal! Ne yaptığına dikkat etsene!”

Meğer tekmelediği kumlardan bir kısmı, kızın hevesle yapmakta olduğu kumdan şatonun üstüne düşmüşler. Yedi sekiz yaşlarında görünen kız bir elinde malası diğer elinde plastik su kovası, kızgınlıktan kedi gibi parlayan kısılmış gözleriyle ona bakıyormuş. Adeta savaşa davet eder gibi bir hali varmış. İşte o andan sonra beş dakikada olanları hiç hatırlamıyormuş Orhan. Ama daha sonra babasının anlattığına göre, çocuk atılıp tüm şatoyu ayaklarının altında ezmiş, kıza da okkalı bir tokat yöneltmiş ama Allahtan rastlatamamış. Kızın dehşetli çığlıkları ile plaj nerdeyse ayağa kalkmış bir anda. Ve bu güzel minik kedinin annesi, ondan da daha çok bağırarak çocuğu azarlamış. Çakmak çakmak gözlerle babasına gidip onu şikâyet etmiş.
Olay kısa zamanda yatışmış, baba oğul daha eve dönmeden unutulup gitmiş. Şu an yaşlı amca hatırlatmasa sonsuza kadar yitip gidecek binlerce sevimsiz anıdan biri olacakmış aslında.

Güneş artık yakmaya başladığından içeri girmişler, doktor her ikisine de koca bir kupayla sütlü çikolata pişirmiş. Ağızları yana yana üfleyerek içerken birbirlerinin haline bakıp gülüşmüşler. Çikolataları bitmeye yakın adam ona şöyle demiş; “Sanırım bu kaşıntılarının sebebini buldum Orhan.” , “öyle mi” demiş çocuk pek de ilgilenmeyerek. “evet evet” demiş yaşlı adam hevesle , “kolayca tedavi edebileceğimizi de biliyorum. Ancak bunun için sana bir sır vermem gerekiyor”

Bu kez çocuğun iri kahverengi gözleri ilgiyle parlamış.

“Sen sır nedir biliyor musun?”
“Tabi” demiş çocuk “saklanması gereken bişey”
“Ah evet işte öyle. Sana bir sır vereceğim ve bu ikimiz arasında kalacak, buna ne dersin?” Çocuk merakla onaylamış adamı. Sandalyesinde kıpırdanmış, sırtını dikleştirmiş.

“Şimdi bak, belki biraz tuhaf bulacaksın ama yine de bunu seninle paylaşmaya karar verdim. Biliyorsun biz insanlar doğduğumuzda çok minicik oluruz, kardeşin olmadığı için belki sen bunu fark etmemişsindir.  Çok küçük ve korunmaya muhtacızdır. Gözlerimiz henüz görmez, kulaklarımız senin bildiğin şeyleri duymaz. Kendimizi başka şeylerden ayıramayız bile.  Dikkatle ve şefkatle korunmamız, sabırla büyütülmemiz gerekir. Peki bunu kim yapar?”

“Annemiz” demiş çocuk kesin bir tonda
“Ah evet, annemiz. İyi ki varlar onlar değil mi? Annemiz yapar ama onun da kendine göre bir hayatı başka sorumlulukları var, o sebeple bir anne her saniye bebeği kucağında tutamaz, onu korumak için bütün anlarını gözleyemez. İşte bu sebepten bebeğinin içine minik biiiirrrr… Hımmm… Nasıl desem… Minik biiirrrr robot koyar. Koruyucu robot.” Derin bir nefes alıp çocuğun tepkisini ölçmüş. Orhan sandalyesinde öne doğru eğilmiş, gözbebekleri olağanüstü büyümüş, nefesini tutmuş biçimde ona bakıyormuş.

“Eh işte bu robota, bebeği her halükarda koruması için kesin emir verilmiştir. Onun bu koruma işinden başka hiç bi amacı yoktur. Böylece bebek büyürken robot da onunla beraber büyür. Normalde içimizde bi yerde uyur vaziyettedir. Hani bodyguardlar var ya bilirsin sanırım?”

“Eeeveet, tabi biliyorum, filmlerde var, oynadığım bilgisayar oyunlarında da var” demiş çocuk heyecanını saklayamayarak.
“Hah işte aynı onun gibi,  Ya da güzel bir köpek gibi de düşünebilirsin onu, sahibine bağlı ve onu ölümüne korumaya gönüllü bi şey.”  Durup kendi benzetmelerine gülüyor gibi yapmış. Aslında amacı çocuğun yükseldiğini fark ettiği tansiyonunu biraz düşürmekmiş. Gerçekten de işe yaramış, çocuk dizlerinin altına dimdik kilitlediği kollarını çıkarıp, geriye doğru kaykılmış.

“Herkeste var mı bu robottan?” diye sormuş “Hem ben bunu neden şimdiye kadar duymadım?”
“Güzel sorular” demiş doktor gülümseyerek “akıllı bir delikanlı olduğun belli zaten. Evet hepimizde var. Bunu şimdiye kadar duymadın çünkü anneler bu robotu yerleştirdiklerini unutuyorlar. E onlar unutunca kimse de bilmiyor doğal olarak.  Peki ben nerden biliyorum? Bunu soracaktın değil mi?”

“Evet tabi, sen nerden biliyorsun?”
“Hımmmm… Bak bu şöyle oldu, büyük büyük dedemin annesi, bir gün bu robotu yerleştirdiğini hatırlamış. O bunu hatırladığında çocukları zaten büyük insanlar olmuşlarmış ve artık kendilerini koruyabilecek güçtelermiş. O zaman demiş ki, artık bu robotlara ihtiyaç kalmadı, onları çıkarıp atayım bari. Fakat bunun nasıl yapılacağına dair hiçbir fikri yokmuş. Nasıl takılacağını kendiliğinden biliyormuş, bütün annelerin bildiği gibi, yani kimse ona öğretmemiş. Ama nasıl çıkarılacağını bilmiyormuş işte. Büyük ninem çok akıllı bir kadınmış, uzun zaman bunu nasıl yapacağını düşünmüş, yine de bulamamış. Sonra bir gün rüyasında bir çözümün olduğunu görmüş. Sabah uyandığında sevincinden minik kuşlar gibi şarkılar söylemiş.”

“Nasılmış?” Çocuğun sesi çatal çatal çıkmış, ikisi de buna kahkahalarla gülmüşler.

“Dur şimdi onu da söyleyeceğim, sırasıyla. Daha önce robotun nasıl çalıştığının örneğini göstermeliyim sana. Hani az önce bahçede bana anlattığın plaj olayın vardı ya, işte bu gayet güzel bir örnekti. Senin tekmelediğin kumlar o minik kızın şatosuna değince, kızın uyuyan robotu birden uyandı ve öne geçerek onu korumaya hazırlandı ve sana bağırdı. Robotlar birbirlerinin sesini gayet iyi tanırlar. Böylece kızın robotunun sesi senin robotu uyandırdı. Senin tehlike içinde olduğunu sanan robotcuğun seni hemen arkasına savurdu ve saldırıya geçti, kum kaleyi yıktı daha bişeyler işte. Tabi kızın annesinin robotu bu sesleri tanımakta gecikmedi ve yardıma koştu.”

“Olamaazzz…” diye bağırdı oğlan “gerçekten böyle mi oldu?”

“Aynen” dedi adam “robotlar öylesine kesin emir almışlardır ki, işe giriştiklerinde sahiplerini hemen kendi arkalarına savurarak ona siper olurlar. İşte bu yüzden sen o sırada olanları hatırlayamadın, çünkü hem savrulurken sersemlemiştin hem de robot önünde olduğu için olanları seyredemedin!”

“Şimdi anlıyoruuuummm” diye gürlemiş çocuk, oturduğu sandalyeden atlamış, heyecanla iki kez yerinde zıplamış. “Çünkü bana hep böyle oluyor”

“Ehhh…” demiş yaşlı adam bıkkınca “hepimize böyle oluyor.”sonra durup oğlanın yatışmasını beklemiş.  “İşte hayatımızda her gün bir çok kez robot bizim yerimize geçtiği için hafızamızda bütünlük yok, neyin nasıl olduğunu çoğu kez hatırlayamıyoruz.”

“E tamam tamam… Ninenizin bulduğu çözüm neydi, ben onu merak ediyorum” diye bağırmış çocuk, o sırada minik bir kek parçası genzine kaçtığı için öksürüklere boğulmuş. Yaşlı adam ona bir bardak limonata getirmiş, gidişattan memnun, fark ettirmeden gülümsemiş koltuğa otururken.

“Hımmm… Evet ninemin rüyada gördüğü çözümmm” diye uzatmış diyeceğini “rüyasında gördüğü çok ama çok yaşlı bir kadın ona bir bilezik yapmayı öğretmiş. Bu bilezik kolunda olduğu sürece robotun hareketlerini izleyebilirmişsin”

“Nasıl yani, robotu çıkarmıyor muyuz yani?”

“Hayır hayır çocuğum, robot bir kere konulduğunda artık çıkarılamazmış, ancak onu izleme şansımız varmış, böylece hafıza kopukluğumuz olmaz, neyin ne olduğunu bilebilirmişiz. Bu da bişeydir yani, değil mi?”

“Eh evet öyle herhalde” demiş çocuk hafif hayal kırıklığıyla

“Hem robot bizim düşmanımız değil en sadık dostumuz, bunu unutma lütfen. Onun tek kusuru, her şeyi sahibi için tehlike görmesi ve daha da kötüsü sahibinin artık büyüdüğünü ve kendini birçok tehlikeden koruyabilecek denli güçlenmiş olduğunu anlamaktan aciz olmasıymış. Eh o nihayetinde bir robot, makine yani, bizimle boy ölçüşemez. Sanırım ben onu anlayabiliyorum hatta seviyorum bile” diye gülümsemiş. Bu arada ahşap küçük masasının sol alt çekmecesinde bi şeyler arıyormuş, sonunda aradığını bulmuş ve sevinçle yerinde doğrulmuş.

“Büyük büyük ninem zamanından beri, bizim ailede senin yaşlarına gelen çocuklara bu bileziklerden bir tane hediye edilir, nasıl çalıştığı öğretilir ve tabi sır olduğu da hatırlatılırmış. İşte ben de böylece haberdar oldum robottan ve bilezikten.” Elinde tuttuğu hasır gibi bişeyden örülmüş bileziği havada salladı “şimdi eğer istersen ben de sana bir tane hediye edeceğim” demiş

“Çocuk hevesle masaya doğru atılmış “evet evet kesinlikle istiyorum onu” demiş.

“Gel o zaman onu takalım ve nasıl çalıştığını anlatayım. Bu bileziğe ben robot yakalayıcı diyorum, sen de istersen başka bir isim koyabilirsin tabi” Bileziğin ortasındaki siyaha yakın koyu renk yassı taşı tam bileğinin içine denk gelecek şekilde takmış ve sıkıca bağlamış. “Nasıl? Güzel değil mi? Fazla gösterişli de değil, her yerde rastlanan bilekliklere benziyor”

“Evet öyle hakikaten” demiş çocuk, sağ kolunu şöyle havada bikaç kez çevirmiş, sanki özel bir şey hissetmeye çalışır gibiymiş.

“Önemli olan görüntüsü değil işlevi tabi. Neyse, bu bilezik nasıl çalışıyor onu da anlatayım, az sonra akşam olacak sizinkilerin meraka düşmesini istemem. Şimdi senin robot uyandığı anda bu bilezikteki taş kırmızı renge döner ve bileğine aniden bir sıcaklık yayılır. Bunu fark ettiğinde sen hemen üç kez, “robot uyandı, robot uyandı, robot uyandı” diyeceksin. Bazen bunu dudaklarınla söyleyemeyebilirsin ama içinden de söylesen kulağın bunu duyacaktır. Kulakların bunu duyduğunda artık robotun önüne geçmiş olduğunu ve seni korumak için bişeyler söyleyip yaptığını anlarsın. Tabi anlar anlamaz onu seyretmeye başladığını da göreceksin.”

“Nasıl amaa? Onu yakalayıp yerine tıkmam gerekmez mi?”

“Hayıır hayır çocuğum. Böyle bişey yapmaya kalkarsan onu üzebilir, küstürebilirsin. Ki bunu da hiç istemeyiz. Dostlarımızla iyi geçindiğimiz için dosttur onlar, onlara saygı duyduğumuz için bize arka çıkarlar, öyle değil mi?”

“Evet ama?”
“Güven bana, sana kaç nesildir ailemizin uyguladığı ve rahat ettiği bir sırrı veriyorum. Onu sadece izle, ne yapıyor, ne konuşuyor, sanki heyecanlı bir film izliyormuşsun gibi, merakla ve zevk alarak izle minik robotcuğunu.” Durup nefeslenmiş “Bir süre bu işlemi sürdür, sonra bana gelip neler olduğunu anlatırsın. Daha bir ay buradasın nasıl olsa.”

Çocuk gözleri bilekliğinde, düşünceli bir şekilde başını sallamış.

Aradan günler haftalar geçmiş, bir gün ahşap bahçe kapısı yine şık şık diye çınlamış, Orhan, annesi ve babası doktoru ziyarete gelmişler. Babası elindeki kitap destesini masanın kenarına bırakırken “okumak için getirdiğim kitapları size bırakmak istedim belki buralarda bulmakta zorlanıyorsunuzdur demiş. Annesi de özenle pişirdiği yaş pastayı onun üzerine bırakırken “ah size çok borçlandık doktor bey, Orhan öylesine güzel bir tatil geçirdi ki, hepimiz çok çok mutluyuz.” Diye şakımış. “Öğrettiğiniz oyunu çok sevdik, hani bileklik oyununu, hatta ben de bazen oynamaya başladım” diye eklemiş babası.

O an yaşlı adamla çocuk göz göze gelmişler. Konuşmadan anlaşmışlar. Doktor onları yolcu ederken geride kalan Orhan onun kulağına fısıldamış “Sırrı söylemedim, onları oyun diye kandırdım” demiş özür dilercesine. “Anlamıştım demiş adam, peki robot yakalayıcısıyla neler oldu?”

“Oooo… Hiç sormayın neler neler seyrediyorum onun sayesinde. Hem bişey söyleyeyim mi, benim robot yakalayıcım başkalarının robotunu bile yakalıyor!” Durup yaşlı adamın mavi bir deniz gibi hafif çalkalanan gözlerine bakmış  “peki bu da normal mi?”

“Neden olmasın. Bak ne diyeceğim, eğer bir şekilde bilekliği kaybedersen ya da koparsa, bişey olursa bunun ne anlama geldiğini sana söylemeyi unutmuşum.”

“Yoo, onu asla kaybetmem” demiş çocuk kararlılıkla”

“Tabi biliyorum. Ya olursa diye söylüyorum. Ninem bana demişti ki, bir gün eğer bilezik kaybolursa, bu artık ona ihtiyacım kalmadığı içinmiş. Bilezik her zaman ihtiyacı olan birine gidermiş, özgürmüş o! Bunu unutma istedim.”

 Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, birini Orhan kapmış, diğerini annesiyle babası paylaşmış, üçüncüyü de bu masalı ünleyen yemiş.

Gelelim kıssadan hisseye güzellerim. Kıssasını diyelim ki, boşa gitmesin çekilen acılar. Deyin bakalım bu masal ne anlatır?

Sa

08.03.10 – Beylerbeyi