Rüyalar Afrika’dan nasıl görünüyor?

Zulu dilinde uykunun karşılığı “Butongo” dur. Yani yıldız tanrılarıyla bir oluş hali. Rüyanın karşılığı ise “İpupo” dur. Pupa fiili uçmak demektir. Dolayısıyla rüya gördüm demek “uçtum” anlamına gelir.
Afrika’da biz, rüyamızda bir şey gördüğümüzde onu gün ışığında da gerçekleştirmek gerektiğine
inanırız. Kişinin rüyalarını ciddiye alışı çok iyidir çünkü biz bir rüyayı gerçekleştirdiğinizde, rüyayı yapan
ruhun yaratıcı gücünün bunu fark ettiğine ve size rehberlik edecek yeni rüyalar üretip, yaşamınızı daha zengin ve daha ilginç kılacağına inanırız. Siz rüyalarınızı fark ettikçe onların da bunu fark ettiklerine inanırız. Rüyalarınızı görmezden gelmek veya onlara yersiz, gülünç şeyler olarak bakmak iyi değildir.
Rüya ruhuna, onun mesajını aldığımı ve o mesaj uyarınca davranmaya hazır olduğumu göstermek zorundayım. Bazen tüm varlığınızı derinden etkileyebilecek bir sorunla karşılaştığınızda uykuya dalabilirsiniz ve sabah olduğunda sorununuzun çözümü oradadır. Tüm bu süre zarfında yanıt nerede saklıydı? Belirli bir şeyi daha önce hiç görmemiş olan bir insan, nasıl olur da yalnızca bir rüya rehberliğinde kendini o şeyi inşa ederken bulabilir. Rüyalar mucizevi doğalarını bize bu şekilde gösterir. 

Bir keresinde aydaki dağları kendi gözümle görebilmek için bir teleskop yapmak istedim. Bir rüya bana mercekleri bilemek ve bir teleskop yapmak konusunda rehberlik etti. Ne zaman bir hata yapsam rüya gelip beni düzeltiyordu. Sonunda bugün hala evimde duran dört inçlik bir teleskopu tamamlayabildim.
Şimdi kendime soruyorum: Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Rüyalarımda belirip beni yönlendiren insanlar kimdi? Bilmiyorum. Tek bildiğim onların kesinlikle Afrikalı insanlar olmadığı!
Vusamazulu Credo Mutwa-Afrikalı şaman şef

Dekorasyon gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekorasyona ihtiyacı yoktur.

Afrika ata sözü

GAPS bağırsak ve psikoloji sendromu

1845 deki patates kıtlığına kadar buğday tüketmeyen İrlanda’da kayıtlı hiç bir şizofreni ve çölyak vakası bulunmadığını biliyor muyduk?
Buğdayı hammadde olarak benimsedikten sonra ise İrlanda bu iki hastalığın dünyada en çok görüldüğü yer haline geldi!

Bu kitap çok heyecanlandırıcı ve tatmin edici bilgi birikimi ile dolu. Teşekkürler Dr. Natasha Campbell-McBride.

*

Birkaç aydır evim mutfağım ve bedenim her gün yeni bir malzemeyi ve tadı deneyimliyoruz. Hiç acele etmeden minik dozajlarda bedenin geri bildirimini büyük sessizlikle dinleyerek yapıyoruz bunu. Adeta dünya seyahatine çıkmış gibiyiz. Bu arada dün eskiden de bilip sıkça alışveriş yaptığım -o zamanlar bildiğim şeyleri almak için-Çengelköydeki bir aktara gittik, çok güzel birgün geçirdik, iletişim uzmanı olmak gereken görevli genç bir hanımın zeka ve bilgi dolu konuşmalarını kendi dört yaşındaki oğlu ile deneyimlerini dinledik. Çok tatlıydı. Bulamadığım badem ununu orada gözümüzün önünde çekivermeleri de etkileyici oldu. Bir kaç satırda anlatılacak şeyler değil belki bunu bir öykü ya da romanın içinde yazma şevkim/imkanım olur ümidindeyim. Günaydın sevgili frekanslar.

Bu arada zencefil ve zerdeçal tozu günlük tüketim ve kullanım alanıma artık yerleşti bile ve sevgili Gulün gönderdiği goji Berry de her gün avuç içi oyuğu kadar öyle kuru meyve gibi yemek çok hoşuma gidiyor. Biterse ne yapacağım diye aklımdan geçene de dün cevap buldum benim aktarda aynı doğallıkta devamı varmış 🙂

*

“Ben et ve kanın akıldan daha bilge olduğuna inanıyorum. Beden, bilinçdışı hayatın içimizde fokurdadığı yerdir. Yaşadığımızı böyle anlarız, ruhlarımızın derinliklerine kadar canlı olduğumuzu ve evrenin hayat dolu uç noktalarıyla bir şekilde bağlantılı olduğumuzu böyle duyumsarız.” demiş, İngiliz yazar ve şair D.H.Lawrence.
Bilincimizin üç kısmından biri olan KU, çocuğumuz, geleceğimiz olan dahiyane işletim sistemi,adına beden hafızası da denebilen ve hatta bundan da ötesi sürprizlerle dolu iç rüyanın fokurdadığı bölümümüz, nihayet sana dikkatimizi yöneltebildiğimiz, seni sevip anlamaya çalıştığımız için, ölmeden önce bunu yapabildiğimiz için mutluyum. Teşekkür ederim, seni seviyorum, özür dilerim.
*
GAPS Diyeti başlangıçta son derece ütopik, yapılması mümkün olmayan bir diyet izlenimini verse de, diyete başladıktan sonra GAPS beslenmesi yaşam tarzınız olmaya başlayacaktır. Pek çok yiyeceği artık canınız çekmeyecektir. Bunu biz ve GAPS diyetini uygulayan herkes söylüyor. GAPS Diyetine başladığınız gün, mutlaka bir günlük tutunuz. Günlükte, o gün neler yediğinizi, içtiğinizi, hangi besin desteklerini kullandığınızı, dışkınızın özelliklerini (rengi, yoğunluğu, içinde sindirilmemiş besinlerin olup olmadığını, kıvamı vb), gaz şişkinlik, ağrı vb semptomların olup olmadığını, psikolojik durumunuz, moral durumunuz vb. gibi geri bildirimleri yazmalısınız. Diyetinize yeni bir besin eklendiğinde bu geri bildirimler doğrultusunda, o besinin miktarı ya artıracak, ya da diyetten çıkaracaksınız.
*
Ev içi yeni maceralarımı anlatıyordum aile meclisinde, işte şöyle sebze sıkıyorum, böyle kefir yapıyorum bıdı bıdı bıdı… Oğlum sakin bir sesle “anlaşıldı, uçurumdan atlayıncaya kadar gidersin artık!” birden durdum yüzüne baktım kahkahalar attım, adam beni tanıyor “herhalde gözümdeki sevinç pırıltılarından anlıyorsun değil mi?” dedim. Aslında uçurumdan atlıyormuyum pek bilmem ama uçurumun başına kadar çok kez gittim, sadece o kadarını anımsıyorum 🙂
*
Sevgili okuyucular eğer siz de bu minval üzere uygulamalar yapıyorsanız bu yazının altına deneyimlerinizi paylaşabilirsiniz çünkü GAPS gerçekten de bir çok çaresiz duruma etkin bir şifa yöntemi olmuş, neden denenmesin?
İşte çözüm önerisi sunduğu hastalık ya da şikayetlerin listesi:

Otizm

Şizofreni

Epilepsi

Depresyon

Bipolar Bozukluk

Anksiyete

​Şizoaffektif Bozukluk

​OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)
Obsesyonlar 

DEB (Dikkat Eksikliği Bozukluğu)

DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)

Disleksi

Dispraksi

Panik Atak
​Öfke Problemleri​

​Yeme Bozuklukları
Uyku Problemleri
​Bağımlılıklar

Devamı uzun tıklayınız lütfen

Yaratıcı İmgeleme

İnsanı anlamaya dönük tüm girişimler imgelem yetisine ilgi duymuştur. Nasıl çalıştığı, kaynağının ne olduğu, diğer ruhsal unsurlarla ilişkisini açıklamaya yönelik farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Psikolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkmasından sonra imgeleme psikolojinin konuları arasına girmiştir. Psikolojinin konu olarak ele alması onun önemini artırmıştır. Günümüzde ilgiyi artıran bir başka faktör ise kişisel gelişime olan katkısıdır. Kişisel gelişim tekniklerinin tümünün merkezinde imgelem yetisi vardır. İmgelem yetisi yalnızca bu alanlarla sınırlı olmayıp edebiyat, sanat, din, spor, sağlık gibi birçok alanda önemli bir rol oynamaktadır.

İmgeleme psikolojinin bilim dalı olarak ortaya çıkmasından önce filozofların ilgi gösterdikleri ve üzerinde tartıştıkları önemli konulardan birisi olmuştur. Aristo imgelemenin önemini vurgularken onsuz düşünmenin mümkün olamayacağını ileri sürmüştür.1 Orta Çağ’da ise duyumlardan bağımsız çalışan ruhsal bir yeti olarak görülmüştür.2 Bu dönemde imgeleme ile metafizik arasında ilişki kurulmuş ve kutsalla ilişkiyi ifade eden terimler içinde yer almıştır.3 Pozitivizmin ortaya çıkmasıyla metafizik yönü reddedilerek duyumlarla ilişkili olarak ele alınmaya başlamıştır.

İmge Türkçe hayal ve düş anlamına gelir. Arapçada bir şeyin gerçeği zannedilen veya gerçeğine benzetilen görüntü anlamı taşır. İngilizcede ise insan ruhunda beliren görüntü, aynaya yansıyan resim, kopya, ekran görüntüsü anlamlarına gelir. Imagine ve ımago kelimeleri Latince imitari kelimesinden türemişlerdir. Imitari bir nesnenin üç boyutlu olarak kopya edilmesi anlamına gelir.

İmgeleme zihinsel bir işlem olup spontane gelişir ve bu esnada bilinçte bir görüntü oluşur. Birçok bilim adamı bu görüntüyü yaşadıklarını ifade etmişlerdir. Ünlü fizikçilerden Einstein, Stephan Hawking, Richard Feyman, elektrikli motorlar üzerine çalışan Nikola Tesla, elektromanyetik üzerine önemli çalışmalar gerçekleştiren Michael Faraday ünlü kimyacı Kekulé düşünce dünyalarında oluşan görüntülerin kendileri için önemli bir hareket noktası olduğunu belirtmişlerdir. Bütün bunların yanında bazı kimselerde görsel imgelemeden çok sözel imgelemenin daha canlı olduğu tespit edilmiştir. Fakat bu iki ayrı imgelemenin uyumlu bir şekilde birbirini tamamladığı görüşü hâkimdir. Bu süreçte imgelem yetisinin üzerinde yoğunlaştığı objeler gerçek olmayıp, genellikle daha önce algılanmış, bellek tarafından korunan fakat imgelem yetisinin birtakım işlemleri sonucu gerçeğinden farklılaşmış objelerdir. İmgelemede duyular aktif olup, genelde tümü veya çoğu dış dünyadan ilişkilerini kesip içe yönelerek faaliyete katılırlar. Bu nedenle imgeleme coşkulu ve akıcıdır. İmgeleme bir yönüyle bilinçle ilişkidir. Çünkü aktif imgelemede bilinç devre dışı kalmaz. Bilinçli bir yönelme söz konusu olduğu için niyet imgelemede önemli bir motivasyondur. Bazı araştırmacılara göre imgelem yetisi zaman zaman bilincin devre dışı kaldığı pasif imgeleme aşamasında özgür davranışlar sergileyebilir. İmgelem soyutlama özelliği nedeniyle aşkın boyutla ilişkiye en yetkin ve yatkın yetilerimizin başında gelir. Yenilikçi, üretken, yaratıcı özelliğe sahip olup imgeleme anında zihinde adeta bir sıçrama olur. Bu halk arasında “ilham geldi”, “kıvılcım çaktı” şeklinde ifade edilir. İmgelem yetisinin gücü bireysel farklılıklara neden olmaktadır. Uzaysal kabiliyetin önemli görev üstlendiği imgelem yetisi gerçeğe uygun tecrübeye dayalı formlar ürettiği gibi objeleri manipüle ederek gerçeğe uygun olamayan tecrübe edilmemiş formlar da üretebilir. Somut objeleri soyutlaştırdığı gibi soyut düşünceleri ise somutlaştırabilir. Soyut düşünceleri somutlaştırırken teşbih yöntemini kullanır. Kişisel gelişimde düşünceyi geliştirici (meditatif) bir yönü olup yeni ümitlerin yeşermesine neden olduğu için bireyin hayatına dinamizm katar. Nörobiyolojik yönü olan imgeleme sürecinde beyinde çok sayıda bilgi ağı devreye girdiği ve beynimizin sağ lopunda gerçekleştiği saptanmıştır. İmgeleme anında dış dünya ile ilişkisi kesilen görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularının iç dünyamıza daha yoğunlaşarak yönelmeleri, imgelem yetisinin çok sayıda işlem yeteneğine sahip olması, bu süreçte dikkat ve bellek gibi bilişsel öğelerin devreye girmesiyle gerçekleşen dikkatin yoğunlaşması (konsantrasyon), imgelem yetisinin gücünün altında yatan başlıca nedenler olarak görülebilir. İmgeleme iştirak eden duyular arttıkça elde edilen imgelerin hatırlanması kolaylaşır. Bu kadar özelliği bünyesinde taşıyan imgelemenin tüm özelliklerini yansıtan bir tanım yapmak oldukça zor görünmektedir.

…geniş bir tanımlama şöyle yapılabilir: Dış dünyadan bir uyaranla veya olmaksızın imgelem yetisinin, içe yönelmiş duyuların katılımıyla, bellekte saklanan objeler üzerinde çeşitli işlemler yaparak elde ettiği gerçek olmayan fakat gerçeğine benzer objeleri daha önce kazanılmış imgelerle ilişkilendirerek zihinde görüntülü veya görüntüsüz fikirler oluşturmasına imgeleme denir.

İmgeleme ile ilgili bir diğer kavram fantezidir. Fantezi bireyin gerçekte var olmayan şeyleri düşlemesidir. Bu iki kavramı aynı anlamda kullanan birçok araştırmacı vardır. Jung fantezinin gelişiminin insanlığı daha iyiye götüreceğini, amacının daha iyi anlamamızı sağlamak ve yanlıştan korunmak olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre fantezi doğal bir tecrübe olup kıymeti ölçülemeyecek kadar değerlidir. Fantezi ve imgeleme arasında fark görmemesine rağmen fantezi kelimesinin imgelemenin değerini düşüren bir anlam çağrıştırdığı için fazla kullanmamıştır. Freud ise fanteziyi gerçeklerin kontrolünden kurtulup mutluluğa sığınma olarak ele almıştır. Ona göre mutlu insan fantezi kurmaz. Konuya daha çok bastırılmış duyguların tatmin mekanizması olarak bakmıştır. İmgelemenin rüyalardaki rolünü ve fanteziyi eşdeğer görür. Freud’da iki kavram arasında daha çok fonksiyon açısından benzerlik vardır.Bu konudaki kargaşayı gidermek için her ikisi arasındaki farkların tespiti yararlı olacaktır. Fantezinin bir konusu ve hikâyesi vardır. Daha çok bilincin zayıfladığı anlarda ortaya çıktığı için kontrolü zordur. Aktif imgeleme ise bilinçli başlar ve bilinç bu sayede oldukça üretkendir. Fantezi organizmayı rahatlatmaya dönük olduğu için daha çok bastırılmış duygularla başa çıkmaya yöneliktir. Bu yönüyle pasif imgeleme benzer fakat aktif imgeleme ise yenilikçi ve yaratıcı özelliğe sahiptir. Fantezinin gerçek olmadığı birey tarafından bilinir. Fantezide bireyler olayı istedikleri biçimde düşlerler.

İmgeleme yeteneği her insanda farklı farklıdır. Bunun en büyük nedeni genetik faktörlerdir. Bazı insanlar genetik olarak güçlü bir imgelem yetisine sahiptir. Peygamberler, filozoflar, şairler, sanatçılar ve şamanlar genetik olarak güçlü imgelem yetisine sahiptirler. Bir diğer faktör ise çevredir. İmgeleme görsel yönü olan bir yetenek olup, imgeleme sürecinde daha önce duyuların getirdiği verilerden hareketle görüntüler oluşur. Bu bağlamda çevrenin bireye sunduğu görüntüler oldukça önemlidir. Yaşanılan çevrenin fiziksel durumu ve sosyal ilişkileri imgeleme üzerinde etkilidir. Eğitim çevresel faktörlerden birisi olarak ele alındığında genetik kadar önemli bir faktör olabilir.

İbnü’l Arabî imgeleme dünyasının dış dünyadan gerçeklik açısından daha üstün olduğunu savunmuştur. İnsandaki imgelem yetisini muttasıl (bitişik) ve munfasıl (ayrık) olarak ikiye ayırmış, bitişik olanın duyularla, ayrık olanın ise kutsalla ilişkili olduğunu ileri sürmüştür. Vahiy ve ilham gibi metafizik olayların ayrık imgelem aracılığıyla gerçekleştiğini belirtmiştir. Bu gruptaki düşünürlere göre maddî âlem ile manevî âlem arasındaki iletişimi sağlayacak ara (berzah) bir âlemin varlığı gerekli görülmüştür. Bu âlemi imgelem yetisi ile iletişim kurulan bir yer olarak düşünmüşler, imgeleme dünyası ile iletişimin sağlıklı olması için iç dünyanın arınmış olması kriterini getirmişler ve bunun sağlanması için de tasavvufun önemine dikkat çekmişlerdir. (Özer çetin’in incelemesinden kısmi alıntılar)

suzan çal

Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünki sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle ilişki kurabildiği ve böylesi güçleri şuurlu olarak kullanabildiği söylenir, bu amaca erişmek için yaptıkları şeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluşturulmuş imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur.

Lemuryan Huna felsefesinde yani bizim odaklandığımız gezgin şamanın yolunda bu maddeye AKA ismi verilir; yansıma-ayna-gölge-öz anlamları olan bu sözcük fiziksel evrenin temel maddesidir ve tüm gerçeklik düzeylerinde, eterik ya da soyut diyebileceğimiz düzeyler de dahil varlığın biçimlenmesindeki temel maddedir. AKA’nın biçimlenmesine olanak veren ise No’onoono yani Bilincin Makaku ve Laulele özellikleridir, özetle buna Amaçlı Yaratıcı İmgelem diyoruz. Demek ki AKA’yı harekete geçiren No’onoono dur ve onu MANA ile doldurmak suretiyle değişik düzeylerde görünür kılar. Haipule konusunu hatırlayınız sevgili preshamanlar.

Haipule; yeni bir rüyayı oluşa getirmek anlamını taşır. Dış dünyanın rüyasını değiştirmenin bir yolu Kahiki’de (PO’nun Orta dünyası) yeni bir rüya yaratmak ve onun yerine geçmesini sağlamaktır. Haipule çok eski zamana ait bir uygulamadır:

HAİ: Arzu veya ihtiyaç/Şimdi için bir teklif/Bildirim

PULE: Dua/Olumlama/Sihirli büyü

HA yani derin nefes ve hatırlamayla güç verme anlamlarındadır. Yeni bir rüya yeterli enerjiyle gerçekliğe dönüşür. sa

Travma yönetimi

Kaplanı uyandırmak Peter A. Levine -Ann Frederick
Doğadan alinan derslerle “travmayi iyileştirmek”
“Hepimizin hayatı bizi hazırlıksız yakalayan zorluklar içerir.

Travma tedavisinin zorluklarından biri de, travmaya yol açan olayın içeriğine çok fazla odaklanılmasıdır. Oysa travmaya uğramış insanlar -tıpkı hayvanlar gibi- içgüdüsel iyileşme gücüne sahiptirler.
Zaten doğal iyileşme döngüsü olan “stres-gerilim-salıverme-rahatlama” dörtlüsünü gündelik dünyamızda kullanabilme imkanımız da aynen travma hadisesinde olduğu gibi sonuca değil içeriğe saplanıp kalmakla kesintiye uğruyor.
Urban Shaman şifa sistemini öyle ya da böyle deneyimleriyle keşfetmiş tıp insanları, bu durumu kavramış durumdalar. Pratik sonuçlar için her türlü yöntemi denemekte kendilerini özgür hissediyorlar.

Hatıralar, olayların birebir kayıtları değiller. “Bellek doğruluğuna güvenebileceğimiz sabit resimlerden değil, geçmişin yoğurarak şimdiye uygun hale getirilmiş tepkilerinden oluşuyor” der Rosenfield. Araştırmacılar duygusal algıların, hatırlama deneyimlerinin olmazsa olmazları oldukları sonucuna vardılar.

Benim yıllar yılı yaptığım rüya çözümleme vakalarında dikkatimi çeken şey de buydu! Neden bir çok rüyayı hatırlamıyorduk da bazılarını parçalı bulutlu, bazılarını çok net hatırlıyorduk? Cevap aynı rüyadaki duygu yoğunluğu onun hatırlanma olasılığı oranını da belirliyor, en azından önde gelen bir etken. Zaten günlük hayatın üzerinde mutabakata varılmış ortak bir rüya olduğunu bildiğimize göre hem gerçek dediğimiz hem de rüya dediğimiz yaşantılarda benzer prensiplerin olması kaçınılmaz.

Bir başka araştırmada (çocuk ve gençlerde uygulanmıştı) insanların davranışlarının yalnızca algılarına duygusal nüanslar eklendiğinde değiştirilebildiği bulundu.  Aksi takdirde öğrendiklerini unutuyorlardı! İlişkilendirilmiş bir duygu ya da his bir deneyimin hatırlama unsuru için temel bir ön koşuldu. Bu bulgu bile şeylerin beyinde değil KU’ da(beden hafızası) depolandığının açık bir kanıtıdır. (urban shaman öğrencileri bu konuyu hatırlayacaklardır)

2016-02-01 11.01.17

Dönüşüm değişim gerektirir. Değişmesi gereken şeylerden biri de “hatıralarımızla” ilişkimizdir.

2016-02-01 11.17.04

Hem kişisel hem de toplumsal düzlemde “yeniden sahneleme dürtümüze” bağımlı hale mi geldik? Bunu iyice bir düşünelim.

Bu travmaları çözmek, anne ve çocuk ilişkilerinden başlıyor, yazarın ve psikiyatr arkadaşının bu konuda geliştirip uyguladıkları bir terapi/şifalanma/oyun yöntemi var: Değişik ülkelerden anne ve bebeklerinden (özellikle köken olarak savaş ve sıkıntı içeren, travma yeniden sahneleme dürtüsüne bağlanmış) bir gurup oluşturuluyor. Bu anneler ikişer kişi karşılıklı geçerek bebeklerini battaniye içinde sallarken kendi kültürlerine ait şarkılar söylüyorlar, sonra çocukları yere bırakıyorlar ve özellikle tef gibi vurmalı çalgılar dağıtıyorlar çevreye, kendileri bunları çalarak dans ediyorlar. Önce şaşıran bebekler bir süre sonra büyük bir hoşnutlukla annelerini taklit ediyorlar. Adeta mutluluktan uçuyorlar çünkü ortama sevgi ve yakınlık, güven hissi hakim oluyor.
İnsan organizmasının travmatik savunmasızlık ağının içine düşmüşken bile huzuru ve canlılığı kaydetme kapasitesini kullanarak, toplumlarımızı hem kendimiz hem de çocuklarımız için güvenli kılmaya başlayabiliriz.

Uzaylıların tek tip olmadığı üzerine…

Önce şu makaleyi okursanız, daha açıklayıcı olacaktır:

http://onedio.com/haber/kanada-savunma-bakani-uzaylilar-var-ve-teknolojimizi-onlara-borcluyuz–232590

*” Farklı ırkların farklı gelecek planları var ve tüm uzaylı ırklarını tek bir tür olarak ele alamayız.”
Biz dünya içindeki farklılıkları bile yok etmeye çalışan/görmezden gelen bir insanlık uygarlığı olduğumuzdan bu cümle beni epeyce güldürdü. Zulu şamanlarının şefi Mutwa’nın türkçeye çevrilmiş çok kıymetli eseri Yıldızların Şarkısı kitabında detaylarıyla anlattığı gibi gerçekten de çok farklı uzaylı tipleri var. Merak edenler okusun ve bu mesele artık bir çeşit gerçek dışı iddia gibi görülmesin dilerim 🙂

Geceleyin gökyüzünde uçan şeyler vardır. Siz onlara ufo dersiniz. Biz Afrikalılar ise, onlara Abahambi￾Abavutayo, yani, ateşten ziyaretçiler deriz. Afrika’da, yüzyıllar ve yüzyıllar boyunca, ufolardan payına düşeni almış, ufolarla ve içindeki yaratıklarla sık teması olmuştur. Yıldızların Şarkısı, aslında Afrika’nın şarkısıdır çünkü, bu geniş kıtanın her yanında, güneş, ay ve tüm yıldızlarla ilgili efsaneler ve irfan bulursunuz. Halkımızın mitolojisi, hatta tarihi bile, yalnızca yıldızların ve gezegenlerin değil, onlara ait zeki varlıkların ve insanlarla nasıl iletişim içinde olduklarının anlatımıyla doludur.

Mutwa gerçekten şahit olduğu, en az dört beş uzaylı yaratıkla karşılaşma , hatta kaçırılma vakası anlatıyor. Kulaktan dolma ve yüzyıllardan bugüne gelen bir çok hikaye de anlatıyor ama, bu bahsettiklerimiz, bilfiil kendi başına gelenler..Bu olaylar gerçekten çok ilginç. Bunları uzun uzun kitapta yazıldığı gibi anlatmak yerine, belki de ilerde bir özet yapabilirim. Bu okuduklarımın ışığında gerçekten şunu anlayabiliyorum ki, Afrika’ya dünya dışı varlıkların çok büyük bir ilgisi var. Neticede büyük ve sakin bir kıta. Belki o sebepledir, bilemiyorum. Ya da başka sebepleri de vardır. Kim bilebilir ki? Zaten Mutwa’da şöyle diyor:

Hayat birçok şekle bürünebilir. Yalnızca bu gezegende hayatın olabildiği şekillere bir bakın. Evren, dev bir olasılıklar ortamıdır ve orada, her şeyin oluş şansı ve hakkı vardır. Dolayısıyla, hayatın nasıl görünmek zorunda olduğu konusunda teori kalıplarımız olmamalı, hayat bizi şaşırtabilir.Benim gibi belirli tabuları yıkmış birinin bile aşamayacağı sınırlar vardır. Dolayısıyla bu yaratıkları o sınırlar dahilinde ele alacağım. Birçok dünya dışı yaratık türü vardır ama önce size bu yaratık türlerinin bazılarıyla ilgili genel şeyler söyleyebilirim. İlki, iyi bilinen ve sütuna benzeyen korkunç yaratık, Muhondoruka’dır. Daha önce belirttiğim gibi görüldüğü yerde şiddetin habercisidir. Tüm Afrika’da bu yaratıktan nefret edilir ve korkulur. İkincisi, Mutende-yanigenge’dir. Bu, daha küçük, gri veya beyaz bir yaratıktır. Büyük bir kafası, tebeşir beyazı bir yüzü vardır. Büyük yeşil gözleri yaratığın başını çevreler ve böylece kafasını hiç çevirmeden omzunun üzerinden size bakabilir. Bu, yine küçük bir yaratık olan üçüncü tür, Muvonjina’dan çok farklıdır. Muhondoruka’nın boyu dört buçuk metreye ulaşabilirken, Mutende￾yanigenge yaklaşık bir metredir ve çok büyük bir kafası olan bir erkek çocuk boyutlarındadır. Aslında neredeyse bir beyazın karikatürüne benzer. Bu yaratık çok çok zayıftır, neredeyse kırılacak gibidir ve çok büyük ellerle, büyük ayaklara sahiptir. Bu isim “Kamçılı Beyaz” anlamına gelir. Çünkü kabile insanları bu yaratığa saldırdıklarında, yaratık kendini yanında taşıdığı kamçı benzeri bir silahla korur. Bu kamçı benzeri silah sizi çok kötü çarpabilir ve en kızgın aslanı bile kaçırır. Çarpılan insan yerde yuvarlanır ve hareket edemez, çaresizce kalakalır. Bu silah genelde yaratığın bedeninde bir kolun bulunması gereken yere montelidir. Bu yaratıkların bir sol kolu yoktur fakat onun yerinde koldan kalan parçaya monte edilmiş halde bu kamçı benzeri silahı taşırlar. Mozambik’teki Makombelerin bu yaratıkları resmettikleri duvar resimlerini görebilirsiniz. Mutende-yanigenge, Bostwana’da “kısa olan” anlamına gelecek şekilde isimlendirilmiştir. Bunlardan bazılarını gördüm. Şeklen oldukça insana benzerler, açık renkli derileri ve sanki büyük pilot gözlükleri takıyormuş izlenimi veren uzun gözleri vardır. Gözleri neredeyse burundan şakağa kadardır ve boynuzumsu kara bir katmanla kaplıdır. Kulakları çok küçüktür ve aşağıdadır. İnsanların kulakları ne kadar yukardaysa, bu yaratığın kulağı da o kadar aşağıda, neredeyse bizde çenenin başladığı noktadadır. Ve çok küçük ağızları vardır. Griye çalan kirli beyaz derileri ve çok güzel alışılmadık elleri vardır. Ellerinde altı uzun parmak vardır. İşaret parmakları ve onun yanındaki parmak garip derecede uzundur. İki başparmakları vardır ama bunlar benim başparmağımın olduğu yerde değildir. Bu yaratık bir şey tuttuğunda ikinci parmak kavrayışta birinciye yardım eder. Başparmakların biri elin ortasındadır ve çok uzundur. Bu yaratığın ayrıca veremliymiş gibi çok zayıf bir vücudu vardır. Bu yaratık bazen bilinmeyen bir sebepten dolayı insanları yakalar, onları kesip açar, inceler ve sonra yeniden bir araya getirir. Bu yaratık ayrıca çocukları da kaçırır. Mutende-yanigenge tarafından kaçırılan insanlar hayatta kalırlar ama bir daha asla eskisi gibi olmazlar. Karakterleri bütünüyle değişir. Bazen eskiden neşeli canlı olan bir insan iyice içine kapanır, fiziksel olarak hasta olmayışına rağmen çok değişir. Muvonjinada aynı derecede garip ama çok farklı bir yaratıktır. Alışılmadık derecede büyük bir kafası vardır ve daima bir tür parlak bir deriyle örtülüdür. Yalnızca gözler ve ağız görünür, ağız bir silindir gibi yuvarlaktır. Gözleri oldukça geniş ve parlaktır. El ve ayaklarında görünür bir parmak yoktur. Kafası kocaman bir balkabağı gibi büyük ve bir karpuz gibi yuvarlaktır. Bütünüyle, genellikle altın renginde bir tür malzemeyle örtülüdür. Yalnızca gözleri görünür. Muvonjina yaratığı insanlara zarar vermez. Aslında o insanlığa bilgi getiren yaratıklardan biridir. Ona tanrıların habercisi gözüyle bakılır. Mitolojimizde tanrıça Nananan’nın hizmetkarlarından biridir. Bir başka dost uzay yaratığı türü de vardır ve o biz insanlara çok benzer. Ona “Sikasa” deriz. Bu yaratık tanrıça Nananan’ın ırkındandır. Kırmızı derili, genellikle koyu siyah saçlı ve bazen hafif yeşile çalan birini düşünün. İlk görüşte yanlışlıkla insan zannedilebilir. Çok dostça ve iyi bir yaratıktır ve benim bronz kolyem bu türden yaratıklarla iletişim kurmak üzere tasarlanmıştır. İnsanlarla evlenmiş bazı Sikasaların varlığı bilinmektedir. Sikasalar çok bilge yaratıklardır. Hangi dili konuşursanız konuşun anlayacağınız bir dil kullanırlar. Eğer İngilizce konuşuyorsanız, bir Sikasa sizinle konuştuğunda zihniniz onun dilini İngilizce olarak anlayacaktır. Onlar her insanla konuşabilirler. Bizi merakla gözlemleyen ve bence kendi bildikleri bir sebeple insanın gelişimini düzenleyen yaratıklar da vardır. Belirtilmek gereken bu faydalı yaratıklardan biri, Nafo adı verilendir. Bu, üzerinde hiçbir öğe (burun, ağız, vb.) olmayan yuvarlak bir kafaya sahiptir. Yaratığın elinde yalnızca üç parmak vardır ve başparmağı yoktur. Bu yaratık insanlarla onlara dokunarak haberleşir. Elleri biraz nemli ve yapışkandır. Yaratığın elleri yapışkan bir madde salgılar. O elini size doğru uzatır ve siz de kendi elinizi onlara doğru uzatmak durumundasınızdır. Sonra avuçlarınız birbirine dokunduğunda iletişim gerçekleşir. Bu garip yaratık, yani Nafo, doğu ve orta Afrika’da ki birçok kabile tarafından çok sevilir. İnsanlara tıbbi bilgiler aktarır. O bize ağaçlarla ve doğadaki tüm sessiz şeylerle nasıl konuşulacağını öğretmiştir. Size çok garip bir şey söyleyeyim: Amerikalı bir bilim adamı olan doktor Jim Hurtak beni ziyaret etti ve bana garip bir şey anlattı. Bana bu Nafo yaratığını görmüş, onun tarafından dokunulmuş ve bundan çok korkmuş beyaz insanların varlığından bahsetti. O insanlar bu yaratığın zararsız olduğunu anlamak durumundadırlar. O yalnızca insanlara bilgi aktarmaya çalışır.

Mutwa, dünyanın başka yerlerine de dünya dışı yaratıkların geldiğini ve bunların da gizlendiğinin ve üzerinin örtüldüğüne dair senaryoların doğru olduğunu düşünüyor. Bu yaratıklar bir şekilde dünyada ki büyük olaylara çekilmektedirler. Nerede çok fazla olumsuz veya olumlu insan etkinliği varsa, bu yaratıklar arılar gibi oraya üşüşüp bakmak isterler.

Vusamazulu Credo Mutwa – Yıldızların Şarkısı

Özetleyen sa