EGO-Özben-GÖLGE

Jung’a göre ego: Psişe içinde bilincin bir örgütüdür. Bilinç düzeyinde algılanan tüm duygu ve düşüncelerden oluşur. Ego psişe içerisinde küçük bir yer tutar. Gündelik yaşantımızı sürdürebilmemiz için içeriden ve dışarıdan gelen uyaranları, bilgileri filtre eder. Aksi halde biz yaşananla yaşanmakta olanı, düş ile gerçeği ayırt edemeyiz.

Umarım tablo görünmüştür; çünkü burdan izah etmek çok rahat olacak.

BEN’e dair yukardan aşağı üç temel bölge var:

1) Bilinç; Bu bölümü ÖZbenin bir kısmı ve dışa gösterdiği Persona ile EGO tamamiyle kaplamış.

2) Kişisel Bilinçdışı: Ego ve Gölge kişiliği içeren Özben bu bölgede yer alıyor. Rüyalarımız da hemen büyük ölçüde bu bölgeden besleniyor.

3) Kollektif Bilinçdışı: Gölge kişiliğimiz ve kolektif bilinçdışının dibine batmış durumdaki Anima-Animus burada yer alıyor. Rüyalardaki arketipler ve kişisel olmayan ögeler bu alandan geliyorlar. Jung’a göre tüm insanlık tarihi bu bölümde yer almaktadır.

Ego psikolojik bir terim olarak ortaya çıkmış olmasına karşılık, sıklıkla hepimiz tarafından “kendini önemsemek” anlamına gelecek şekilde kullanılıyor ve ahlaki açıdan da oldukça yergi alıyor. Bir açıdan bakıldığında insanın kendini bildiği alanda (bilinç) yalnızca EGO’nun yer alıyor olması, olağan biçimde kendimiz sandığımız yegane şey de oluyor ve aslında onu bir miktar önemsememiz Jung’un da belirttiği gibi bizi gerçek ve düşü ayırt etmek açısından belirli bir dengede tutuyor. Ve tabi burada esas önemli kısım dünyada kaç kişi kendinin en ufak bölümünün BİLİNÇ ve dolayısı ile Ego olduğunu biliyor?

 

Ulaşılmaz Olmak

Ulaşılmaz olmak demek çevredeki dünyayla temasta tutumlu olmak demektir. Bu beş bıldırcını birden yememektir yani. Bir ızgara çukuru yapacağım diye bitkileri heba etmemek.. Gerekli olmadıkça kendini rüzgarın gücüne bırakmamak.. Ve elbette, insanları, özellikle sevdiğimiz kimseleri kullanıp onları kupkuru bırakana dek sıkıp sularını çıkarmamaktır. Ulaşılamaz olmak, kendini ve başkalarını tüketmekten ölçünmeli olarak kaçınmaktır. Bir daha hiç yiyecek bulamayacağı korkusuyla midesini tıka basa doyuran zavallı bir dilenci gibi aç ve umutsuz olmamaktır.

Avcı, avını tuzağına her zaman çekeceğinden emin olduğu için tasalı değildir. Tasa, ulaşılabilir duruma sokar insanı. Bir kez kaygılanan insan, umutsuzluk içinde önüne çıkan herşeye yapışır, yapıştığında ya kendi tükenir yada yapıştığı kimseyi ya da şeyi tüketir gider..

Ulaşılmaz olmak, saklanmak yada gizlenmek değildir DJ ye göre. İnsanlarla görüşmemek anlamına da gelmez bu. Bir avcı dünyasını sevecence ve tutumlu kullanır – o dünya ister bir bitki, bir nesne, insan yada erk olsun. Avcı, dünyasıyla yakın ilişkidedir ama o aynı dünya için ulaşılmazdır da aynı zamanda.

“Dünyasını sıkıp onun biçimini değiştirmediği için ulaşılmaz olur kişi. Hafifce dokunur ona, gereksindiği sürece de kalır. Sonra bir iz bile bırakmadan ayrılır ordan..”

Ixtlan Yolculuğu

Altın değerinde öğütler Don Juan’ın demeleri. Cümlelerin içinde sanki tüm atalarımızın deneyimi yatıyor. Ulaşılmaz olmak, aynı zamanda Jung’un bize sabırla anlatıp durduğu içedönüklük ve dışadönüklük kavramlarının dengelenmesi ile de son derece ilişkili görünüyor bana.

Ve tabi Oyun Kuramından (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 ) şu dizeleri de hatırlatıyor bana:

Anlayacak kadar yaklaşıp, yutulmayacak kadar uzakta duran ve her an mevcut seviyesinden bütünü kolaçan eden kazanır.

… Ve BKÖ’den ( Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?page_id=24 ) :

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!

Hafif ve kıvrak olun.

Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz.

Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim!

Özgürlük ona odaklanmamaktır.

Kendine Hizmet/Başkalarına Hizmet

Ra Bilgileri (dört kitap), temel olarak üçüncü boyut(dünyanın şu andaki HALi) realitesinin bir seçim boyutu olduğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Seçilecek şey ise, insanın bundan sonraki gelişiminde Kendine Hizmet (KH) mi, yoksa Başkalarına Hizmet (BH) mi yolunu tercih edeceğidir. Aslında söylemeye gerek yok tabi fakat yine de hatırlatayım ki bu seçim sözlerle yapılmıyor, içsel niyetiniz ile yapılıp kendini bu dünyadaki yaşam kararlarınızla gösteriyor, seçim sizin titreşimlerinizde kayıtlı! Evrenimizin sonsuzdan ilk sapması; Özgür irade sapmasıdır, Özgür irade bir kez daha saparak sevgi‘yi, bir kez daha saparak Işık‘ı  ve sonra Güneşi ve alt logosları oluşturmuştur.

Dolayısı ile her iki seçim de ikinci sapma olan SEVGİ ile ilgilidir; birinde sevgiyi içinize doğru gönderirken diğerinde dışınıza gönderirsiniz ki bunun pratikte hiç bir farkı yok; çünkü her ikisi de ilk sapma olan ÖZGÜR İRADE’nin göstergeleridir.

Ancak RA Bilgileri bizi bir konuda belli belirsiz uyarmıştır (çünkü RA altıncı boyutta BH yolunda öğrenimini sürdüren bir bellek bileşimidir): BH yolunda seçim insanın titreşimlerinin yalnızca %51 oranında hizalanmasıyla yapılabiliyor olduğu halde, KH yolunda hizmet ancak %95 oranında titreşim saflığına ulaşmak zorundadır, yani Kendine Hizmet yolunu seçmiş olmak çok zordur! Bunun sebebini az düşünmedik! 🙂

Açıkçası benim fikrim, kendi yaradılışımızın, dualitenin önce IŞIK tarafına sapmış olması ve böylece ikincil ve mecburiyetten karanlığın oluşmuş olmasının tesadüfiliğidir. Sonsuz, bunu hep böyle yapmaz hissindeyim, yani bu kez (bizim güneş sistemimiz için) böyle yapmış olması tesadüf değilse bile bizim düşündüğümüz gibi iyi/kötü gibi bir dualite gereği değildir.

Bizler, dünyadaki büyük çoğunluk bu seçimi henüz kesinleştirebilmiş değiliz, her iki türlü davranışı da gerektikçe ve bilinçsizce yapıyoruz. Gerçekleştirebilenler için kıyamet olup bitmiştir.

Bu Konularda ikibuçuk sene kadar önce günlüğüme yazdığım bir fikir/düşün pratiği şöyleymiş:

Mükemmel olduğumuzun farkına varamayışımız mükemelliğimize gölge düşürmüyor.Nasıl değiştirebiliriz? Elimizden ne gelir ki, dünyada hergün savaş oluyor deniyor.
O savaş kendi içimizde oluyor. Eğer biraz dikkatle kendinize bakarsanız minik kırgınlıklar, küçük yargılar, sahiplenmeler ya da itelemeler göreceksiniz (ben kendime bakınca görüyorum). İşte o dalgalanmaların hepsi çığ gibi katlanarak dünya aynasından bize görünür oluyor.
 
 Belki şöyle bir örnek verebiliriz; dünyadaki tüm yayınları, hatta evrendeki yayınları alan bir radyonuz olsun. Fakat siz üç bilemediniz beş kanalı dinliyorsunuz, gerek alışkanlıktan, gerekse lisanlarını anlamadığınız için, gerek varlıklarından haberli olmadığınız için, gerekse dinlediklerinizi çok sevdiğiniz için bu tercihi yapıyorsunuz.
Bu durumda radyonuzun kısıtlı olduğundan, kötü olduğundan bahsedebilir miyiz? O mükkemmeldir, hem de öylesine mükemmel ki sizin kendisini kısıtlı kullanımınıza dahi boyun eğiyor. Kendini size teslim etmiş.Ayrıca, bahsettiğim o bütün yayınlar siz o kanalı açın ya da açmayın, bulunduğunuz ortamdalar! Demek ki yayınların hepsi bulunduğum yerde, onların hepsini çekebilecek alet/radyo de bende. Ne kadarını dinlediğim(sevdiğim) sadece özgür irademe kalıyor.
Kendine hizmet endişe vermesin(KH), biz zaten bunu hep yapıyoruz. Açıkçası ben kendimi gözleyeli beri (onküsür senedir), nerdeyse her yaptığımı kendim için yapmış olduğumu anlıyorum. Evet belki fiziksel şiddet kullanmış değilim ama bu şart değil. Fiziksel şiddet işin nerdeyse en hafif kısmı. İnsan bir duygu ve zihin terörü yaratabiliyor kolayca. Belki bunu bilerek yapan aramızda çok azdır. Zaten KH ve BH konularına şöyle bir göz atacak olursak, KH’nin insanları harekete geçirmek için bir mekanizma olduğunu kolayca farkediyoruz.
KH konusundaki uzmanlar (üst boyut da diyebiliriz, gezgin ya da dünyada hak kazanmış olanlar), insanları sınıflamak ve köleleştirmek üzere yaptıkları her tür faaliyetle onlara yardım etmekteler. Çekilen acılar, insanları derin düşünmeye ve hissetmeye itiyor, kendilerini savunmak, değerli olduklarını bilmek ve bildirmek konusunda bileniyorlar. Kısaca KH, bütüne hizmet sonucuna yol açıyor.
Tıpkı BH’in (başkalarına hizmet), kendine hizmet sonucuna vardığı gibi.
Ben kendi hayatımda başkalarına hizmet ettiğimi sandığım her konumun bana yarar sağladığını bazen dehşet bazen de sevinçle farkediyorum.
Üstelik bu katlanarak geri dönen bir dalga oluyor. Ve bu durumu gözlemlediğimde (madem farkındayım)acaba ben KH konusunda bir uzman mıyım diye düşündüğüm çok oldu. Evet bu düşünce ilk geldiği anda kendimden bi endişe sinyali aldım ve fakat hemen akabinde şöyle dedim; Sibel sen olabileceğin gibisin. Her ne olursan ol BİRe hizmet ediyorsun. Ve varlığıma sevgiyle kabul sundum, sunuyorum.
   

Tarihte ve halen oluşan ve bizi hoşnut etmeyen olayların müsebbibi sadece bikaçtane KH ustası olamaz. Esas büyük dalga, ne yaptığını bilmeyen bizler tarafından oluşturuluyor çünkü biz ezici bir çoğunluğuz.
Belki bu sebeple İsa’nın çarmıhtaki son sözleri “baba, sen onları affet; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!” olmuştu.

 

 

 

 

 
Mekanizmayı iyi anlamak lazım;
Bir insan herhangi bir varlığa/objeye/fikre dikkatini çevirdiği anda ona ışıktan bir telcik atar. Örümcek misali. Bu iplik sanki annenin bebeği ile arasındaki göbek bağı gibi, atanı ve atılanı birbirine bağlar. Ve bu bağ içinden birbirlerine doğru akış başlar. Ve kişinin dikkatini oradan çektiği ana kadar fasılasız sürer.
Şu görünen dünya bir anda gözden yitse göreceğimiz şey birbirine atılmış kocaman, muhteşem bir ağ görüntüsü olacakDikkatin hangi duyguyla atılmış olduğu işlemi hiç değiştirmiyor; yani nefretle, etkileme kaygısıyla, öğrenme kaygısı ya da, özenme duygusuyla atılmış olsunlar, bu akış derhal başlıyor, sizden ona, ondan size.
Bir insan bir anda dikkatini yalnızca tek şey üzerine yönlendirebilir (bunun başka bir alternatifi daha var). Şimdi gözünüzün önüne dünyadaki altı milyar insanı getirin lütfen. Ve tam şu içinde olduğumuz anda, onların hepsinin dikkatlerinin bir iplikçikle diğerine sarıldığını görün. Aslında tabloyu gördüyseniz, direk bağlanışın, milyarlarca endirek bağlantıya sebep olduğunu da anladınız. İşte bu sebeple biz tek bir organizmayız.
Hepimiz birbirine çelik kementlerle bağlıyız. O nazenin iplikçiklerin hiç biri, onu atanın özgür iradesi dışında koparılamaz! Ne top ne tüfek ne atom bombası kar eder.

Bu ağ örüntüsünün akışı ile biz gaiayız. Ortalamaya çekilme kanunu (Bakınız:https://blog.sonsuz.us/?p=215- da bu sebeple var.
Ortalamaya nasıl çekilmeyebilirim; düşünmeyi ve hissetmeyi bırakarak! Ki bu mümkün değil. Belki ustalar bunun yolunu bilirler, arasam bulurum ve fakat neden bulayım ki, ben bana atılmış ipliklerden ve kendi attıklarımdan razıyım.
Karma sistemi de bu ağ sebebiyle çalışır durumda. Ne ekerseniz onu biçiyorsunuz, evet tabii, başka nasıl olabilir ki?
 
 
 
 
 

 

Bulmaca

Bir bulmacayı çözmenin şüphesiz bir çok yöntemi vardır.

En sık uygulanan metod da sanırım şudur;

 

* Önce soldan sağa ilk sorudan başlanır. Cevabından emin olunup ait olduğu yer aralığına uygun gelenler tereddütsüzce yazılır.

* Yerine uygun olduğu halde doğruluğundan tam emin olunamayan cevaplar belli belirsiz yazılır; çünkü yanlışsa karalama oluşturup estetiği bozmasın istenir.

* Çok kolay gibi görünen bir sorunun cevabı dilin ucunda olmakla birlikte hatırlanmıyorsa, ilk harfinin denk geldiği kutucuğun yukardan aşağı sorusuna göz atılır, eğer onun cevabını net biliyorsanız daha sırası gelmediği halde onu yerine yazarsınız. Bu ipucu muhtemelen dilinizin ucundaki cevabı da hatırlatmıştır; onu da gönül rahatlığı ile yerine kondurursunuz.

* Soldan sağa bütün soruları birinci geçişinizi bitirdiniz, bazı yerler doldu, bazıları gölgeli doldu, bir kısmı da boş kaldı.

* Sıra yukardan aşağıya sorularına geldi. Bu ilk aşamadan kesinlikle daha kolay ve zevkli olur; çünkü bulacağınız cevapların ipuçları yer yer belirlenmiştir. İlk harfi, ya da üçüncü ve sonuncu harfini bildiğiniz şeyi hatırlamak kolaylaşır.

* Yukarıdan aşağıya birinci turunuza devam ederken, bir yandan yerine kondurduğunuz her cevabın, soldan sağa boş bıraktığınız yerlerde bir ipucu oluşturduğunu gördüğünüzden, ikinci turu bekleyemeyip soldan sağa sorularına arizi geçişler yaparsınız.

* Sonra ikinci tura geçersiniz

* Vaktiniz varsa üçüncü tura geçersiniz.

* Hala bir ya da iki kelimelik boşluğunuz kalmışsa, muhtemelen onu orada kaderine terk edersiniz, fazla bile sabrettiniz.

* Bazıları inatçıdır; sözlük arar.

* Bazıları sabırlıdır; sonraki hafta bulmaca çözümünü takip eder ve bulamadığı cevapları öğrenir. (Hoş bunlar pek akılda kalmazlar. Aynı soru dört hafta sonra karşımıza çıktığında muhtemelen yine cevapsız kalacaktır!)

 

Bulmaca çözmek bir alışkanlıktır; herkesin alışkanlığının yöntemi farklı olmakla birlikte, üç aşağı beş yukarı benzeşmeye mahkumdur.

 

Her bir hayat, bir Pazar bulmacasıdır.

Her tur, insan hayatında yedi yıl sürer.

Soldan sağa yedi yıl, yukardan aşağı yedi yıl. Etti ondört yıl.

Her ondört yılın sonunda genel gözden geçirme.

Sonra ikinci tur, yedişerden ondört yıl daha!

Tamamı üçbuçuk tur olur insan hayatında, yani kırkdokuz yıl.

İlk tam turu arızi durumlar haricinde hemen her insan tamamlar.

İkinci kırkdokuz yıl ihtiyari olup, çoğu insan tarafından tamamlanmaz.

Pek tabiidir ki her turun kendine has zorlukları ve keyifleri var.

 

Her şey olabileceği gibi olur.

Önce olur, sonra yorulur (anlamlandırılır)

Bunlar sürekli birbirini takip ettiğinden “önce ve sonra” yok olur.

Her an olmakta ve yorulmakta olurlar.

OLAN şey başka türlü olamayacağından OLmuştur.

Dönüşümü sağlayan yorumlamaktır.

Hayıflanmak, pişmanlık, suçluluk duyguları insanın ince hastalığıdır. İlerleme yolunu tıkar. Hayat; kuru öksürükler, kan tükürmeler, terlemeler ve halsizlikle geçip gider.

İnsan hangi cür’etle yaptığından daha farklısını yapabileceğini ummaktadır ki pişman olur ya da suçluluk duyar?!

Daha farklı yapabilseydi yapmış olacaktı zaten.

Yaptığını anlamlandırmak yeterli dönüşüm şartını sağlar.

 

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!

Hafif ve kıvrak olun.

Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz.

Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim!

Özgürlük ona odaklanmamaktır.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

Nibiru’nun 32 ismi:

 Eski çağlardan itibaren astronomide Planet-X’in pekçok ismi mevcuttur. Sümerler gezegeni “12. Gezegen” veya “Nibiru” (geçen gezegen olarak çevrilebilir) olarak isimlendirmişlerdir. Babilliler ve Mezopotamyalılar 3 isim daha kullanmışlar: “Marduk”, “Cennetlerin Kralı” ve “Büyük Cisim”. Eski çağ yahudileri yıldızların arasındaki uzun yörüngesi sebebiyle ona “Kanatlı Dünya” demişlerdir. Mısırlılar iki isim kullanmışlar: “Apep” veya “Seth”. Yunanlılar “Typhon” ismini koymuşlar ayrıca yazılı olarak çok sık geçen “Nemesis” ismini de kullanmışlardır. Diğer eski uygarlıklar “Göğün Lordu Şiva” ve “Yıkım Tanrısı” ismini kullanmışlar. Eski Çin halkı “Gung-gung”, “Büyük Siyah” veya “Kızıl Ejder” ismini kullanmışlar. Finikeliler “Büyük Phoenix”, Yahudiler “Yahweh”, Mayalar “Göksel Quetzalcoatl” veya “Tzoltze ek'”. Nibiru Latince “Lucifer” olarak kullanılmış. İncil’de 8:10-12 kısmında “Wormwood” olarak geçer. Diğer isimler ise: “Kırmızı veya Mavi Yıldız”. Ramala’da “Fiery Messenger” olarak geçer. “Büyük Yıldız” olarak İncil’de sözü edilir. “O’nun Yıldızı” olarak Edgar Cayce değinmiştir. “Büyük Kuyrukluyıldız” ve “Kıyamet Kuyrukluyıldızı” olarak Grail’in mesajında geçer. İlk çağlara ait ingiliz yazılarında “Shipton Anne”, “Kızgın Ejder” olarak geçer. Güneş Sistemimizle ilgili en son bilgilere göre “X”, “10. Gezegen” olarak isimlendirilmiştir. NASA tarafından “2001 KX76” ismi verilmiş, bu isim daha sonra “Ixion” olarak değiştirilmiştir.

http://www.bluepoint.gen.tr/nibiru2.html