3D + 1S

Kırılma Noktası

Don Juan içsel sessizliğin birçok tanımını veriyor, düşüncelerin devreden çıkması, gündelik farkındalıktan ayrı bir düzey, derin bir sükunet durumu, algılamanın duyulara dayanmadığı bir durum, dünyayı durdurmak yani çevremizdeki şeylerin olduklarından farklı olması, algılama hünerleri göstermeye yetenekli olmak, evrende denetimsiz olarak bulunan duyusal verilerin duyularımız tarafından yorumlanmasının durduğu an ve mutlak özgürlük. Bütün bunlar bizi “büyücülükteki herşeyin doğduğu yer”e götürür. Ancak bunun olması için devasa bir şeyin bizi “sarsması” bununla beraber bir “kırılma noktasına” ulaşmak için alıştırmalar yapmamız gerektiğini, o zaman içsel sessizliğin yavaş-yavaş birikerek çoğaldığını anlatır.

Bir gün don Juan ile birlikte Hermosillo’nun meydanında yürürken Castaneda çevresinin farkına farklı vardığını düşündüğü esnada don Juan “tanıdığım her büyücü eninde sonunda kırılma noktasına varır” dedi, bunun “bir sinir buhranı mı?” sorusuna karşılık don Juan kırılma noktasının bir sinir buhranı değil, yaşantıdaki sürekliliğin bir anda kırılması olduğunu, ve Castanedanın kırılma noktasının arkadaşlarını bırakması eylemi olduğunu söyler. Castanedanın bu olay için karşı çıkışı arkadaşlarının “dayanak noktası” olduğunu ve böyle bir şey yapmasının mümkün olmadığıdır. Don Juan da tam bunun için onları terketmesi gerektiğini ve bir büyücünün dayanak noktasının “sonsuzluk” olduğunu anlatır. Önerisi ise Castanedanın yaşadığı yeri terkedip berbat bir yere taşınması gerektiğini hatta odasının nasıl olacağını anlatır.

Don Juan “Bir büyücü böyle bir yeri ölmek için kullanır, fizik olarak değil birey olarak ölmeni istiyorum, bireyselliğin bedenle çok az ilşkisi var, birey zihinden ibaret ve zihin sana ait değil” dedi

**

Bu bana Fethiye’de yaşadığım bir olayı anımsattı. Çok sevdiğimiz (aslında sokak köpeği olan), insanların ve diğer hayvanların da sevip saygı gösterdiği, ona bebekken taktığım isim olan Zeus’u kat kat aşıp geçen bu kral köpek bi gün zehirlenmiş!

Olay aslında şöyle oldu; O sıralarda işlettiğim otelin bahçesindeydim, müşterilere sabah kahvaltısının verilmesine nezaret ediyordum. Çok yoğun olarak meşguldüm (o sıralarda dört kişilik çalışmaktaydım), bi ara karşıdan Zeus’u görür gibi oldum, zorla yürüyor gibiydi, dikkatimi ona veremedim, sonraki bi an onu otelin dış kapısının önünde görür gibi oldum, ayaklarının üzerinde duramaz gibiydi, adeta kendini sürüklüyordu. İçeri girip gözden kayboldu, bu normal değildi çünkü o içeri girmezdi hiç!

Elimdeki acil şeyleri bitirip ne olursa olsun deyip, misafirleri kaderlerine terkettim ve otele doğru koştum. Dış kapıdan içeri girdiğimde sahanlık gibi kısımda yer yer çiş görünüyordu, izleri takip ettim ve onun kullanılmayan bodrum katına inmiş olduğunu anladım. Hemen gece görevlisini uyandırdım, birlikte onu bulduk, Zeus ölmek için bi yer seçmişti! Çılgına dönmüştüm, hemen onu arabaya taşıdık, şehre götürdük (yirmi dakika ya da yarım saat sürdü bu işlem), Veterinerin muayene masasına yatırdığımızda sular seller gibi ağlıyordum, veterinere bağırdım; bu yaptıklarınızın ona bi faydası olacak mı? Öldü değil mi o? Hayatınızda hiç zehirlenen bi köpekkurtardınız mı?

Adam tuhaf tuhaf baktı bana, ben onu göremiyordum çünkü büyük bir yeise kapılmıştım, ağlamaktan boğuluyordum (çok soğukkanlı biriyimdir, bu gerçekten tuhaftı benim açımdan!)… Sonuç olarak veteriner gerçekten de onu kurtardı! Sınırda yetiştirmişiz.

Zeus’un hiç kimseye zorluk çıkarmayan, o kibar ve centilmen yapısı ölüm anında bile ortaya çıkmıştı, şikayet etmeden, son gücünü başkalarına yük olmadan öleceği bir yere erişmekte kullanmıştı.

O sefer böyle yeniden doğdu işte.

Tabi aslında DJ’nin anlattığı kırılma noktası ile ilgisi yok fakat nedense bu anıyı diriltiverdi bende. Burda sözü edilen kırılma noktasını ben birkaç kez yaşadım, küllerinden yeniden doğmak diye bir deyiş var, gerçekten de olayı gayet iyi anlatıyor!

Sizlerin de kırılma noktası oldu mu? Şimdi baktığınızda nasıl görünüyor?

Uçurumdan Atlamak

“Bir kez sonsuzluğa girdiğinde, seni geri getirmemiz için bize bel
bağlayamazsın.. Artık senin kararın gereklidir. Dönüp dönmemeye yalnızca sen
karar verebilirsin. Aynı zamanda seni uyarmalıyımki savaşçı-gezginlerin çok
azı sonsuzlukla bu türden bi karşılaşma sonunda hayatta kalmıştır. Sonsuzluk
inanılmaz ölçüde baştan çıkarıcıdır. Bir savaşçı-gezgine bu karışık,
zorlayıcı, gürültücü, ve acı dolu dünyaya dönmek hiç de cazip gelmez. Kalma
ya da dönme konusundaki kararının mantıklı bir seçim yapma meselesi değil,
bi niyetlenme meselesi olduğunu bilmelisin.

Dönmemeyi seçersen, yeryüzü seni yutmuşcasına gözden kaybolacaksın. Ama geri
gelmeyi seçersen eğer, o zaman dişini sıkıp görevin her ne ise başarı yada
başarısızlıkla sonuçlanana dek gerçek bir savaşçı-gezgin gibi beklemen
gerekir.”
**

Bu cümlelerden anladığım; savaşçıya geri dönme seçimini yaptırtan bir görevi
olduğunu hatırlaması ya da uydurmasıdır! Uydurma kelimesi sizi incitmesin,
kendini bi şeyin gerçek olduğuna kandırmak anlamında kullanıyorum, hatta
bütün “gerçek” (görmeyenler için) tanımlamalarımızın böyle oluştuğunu
sanıyorum.
Fakat Uçurumdan atlama cesaret ve basiretini gösterebilmiş bir savaşçının
artık kendini kandırma yolundan çok hatırlama yolu ile “görev” sahibi
olduğunu varsaymaya meyilliyim. Peki bu gerçekten daha önce yapılan bir
kontratla mı ilgili? Yoksa sonsuzluğun içinden (uçuruma atladığında)
kendisine çarpan yeni bir yükümlülük mü?

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

 1. Şiirin Doğuşu

 

Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz.

İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek.

Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.

 

Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kollektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu.

Ama kabile, bir kollektif coşkuya neden gereksinim duysun?

Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kollektif bir tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kollektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal bakımdan gerekli oluyor demektir.

İşte şiirin, bir kabilenin ekonomik yaşamından, yanılsamanın (illusion) ise gerçeklikten (reality) boy verişi böyle olur.

Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Karıncalar ve arılar içgüdüyle depo eder yiyeceklerini, ama insan böyle değildir! İnsanın içgüdülerini çalışma çarkına koşmak, onun coşkularını biraraya toplayıp faydalı ekonomik kanala yöneltmek gerektir. Yalnız ve yalnız ekonomik olduğu için, yani içgüdüsel olmadığı için bu içgüdünün yöneltilmesi gerekir. Bunları yönelten araç da (şiir vb), bu yüzden kökeninde ekonomiktir.

 

Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü varolamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir.

Bir hasat şarkısıyla tatlanınca, çalışma daha iyi gider. Şiir yapısı ve doğası gereği, yarattığı gerçekliğin ötesinde bir gerçekliği gözler önüne serer ve ikinci derecede olmasına karşın yine de daha yüksek ve daha karışık bir gerçekliği doğurur, biçim olarak gösterir; çünkü şiir, kendi somutluğu içinde tahılı, kendi olgusal özü içinde hasadı değil fakat kabilenin hasatla iişkisi demek olan coşkusal, toplumsal ve kollektif karmaşayı anlatır, dile getirir. İnsanın hasatla ilişkisinin, içgüdüsel ve kör olmayıp ekonomik oluşuyla bir varlık kazanan yepyeni bir hahikat dünyasını -ondaki coşkuyu, dost sıcaklığını, onun tadını, onun uzun beklenişini ve mutlu sonunu- dile getirir

Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi -içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik -içerdiği kollektif coşku- rolüdür.

 Şiir ve Büyü

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

 

..

Bilim ve sanat

 

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

 

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.

 

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

 

sa

Kitaptan özeteleme

Bölüm DO

  

“Keeestik!”

 

Bir an süren sessizliği bir alkış tufanı yıktı. Pırıl pırıl güneşli günde boğazın üstünde, o sessiz görünen çıkmazın her yerinden insanlar fırladı.

Kalabalık gülerek, alkışlayarak merkeze, yönetmene doğru yürüdüler.

Aylardır süren çalışma bitmişti. Filmin son karesi de çekilmişti.

 

Yönetmen, oturduğu küçük tabureden kalktı. Uzun boyluydu. Sakalları kırlaşmıştı. Başında yaramaz bir oğlan beresi vardı. Oduncu gömleğinin kolları düzgünce dirseklerine doğru kıvrılmıştı.

Yanına ilk ulaşan cüsseli adamın tebriğini kabul etti, öpüştüler

“Geçmiş olsun hocam”

herkes birbirini tebrik ediyordu.

Kırk yaşlarında görünen, düz sarı saçları kulak hizasında kesilmiş güzel bir kadın itişip kakışarak yanaştı, yönetmenin kulağına doğru eğilerek

“Hocam küçük bir parti hazırlamıştık içerde, siz ne zaman derseniz herkesi oraya alacağım” dedi.

Adam sanki bittiğine inanamıyormuş gibi gözlerini kırpıştırarak baktı prodüksiyon amirine. Sonra silkinerek o ana geldi

“Tamam Ayla Hanım, teşekkürler. Şimdi geçelim o zaman”

Onayı alan kadın kalabalığa doğru çağrısını yaptı.

Herkes gülerek, şakalaşarak, az önce kapalı duran bahçe kapısından içeri doluştu. Geniş salonun terasa bakan kapıları da açılmış, ortaya uzun bir kokteyl masası hazırlanmıştı. Koltukların üzerinde beyaz keten örtüler duruyordu hala…

 

Ekibin en neşeli siması makyöz Melahat, elindeki votka-portakal bardağını resmini çeken kamera asistanına doğru kaldırdı “Nazdrovya!”

Arkasından geçmekte olan set amiri “filmin etkisinden kurtulamadın herhal!” diye takıldı.

Set ekibi, kamera, prodüksiyon,ışık ve diğer ekiplerin en genç olanları ellerinde bardakları terasın bir ucunda toplanmıştı. Üzerlerinden kalkmış olan gerilimin de etkisiyle içmeden sarhoş olmuş gibiydiler. Hatta bir ara kuaför Adem, uzun düz saçlarını savurup duran deli lakaplı sanat yönetmenini terastan aşağı atma girişiminde bulundu.

Oyuncuların bir kısmı henüz gelmemişti.

Son sahnedeki oyuncular ise giysilerini değiştirmeden yiyeceklere saldırmıştı. Uzun masanın bir köşesinde yönetmen Yılmaz, yapımcı ve basın danışmanıyla sohbet ediyordu.

“Hocam yarın akşamki veda partisine basını da davet ediyorum. Gerçi onlarla ayrıca toplantı yapılacak bu hafta ama yine de, samimi bi hava olur, hoş olur diye düşündük”

Yönetmen –ben karışmam- gibisinden omuzlarını kaldırdı.

“Nihan Hanımı göremiyorum?” dedi etrafa bakınarak

Soruya yanından geçmekte olan birinci asistan “geliyor hocam, bahçede dolaşıyordu, çağırdım az önce” diye cevap verdi.

“Haa iyi” dedi adam. “Son sahneyi çekerken omuz başımda dikiliyordu şahin gibi de, nereye gitti şimdi diye merak ettim” güldü.

Gerçekten de iki dakika sonra salonun kapısından beyaz bir gölge girdi içeri; senarist Nihan.

Beyaz ipeğimsi keten bir şalvarın üzerine kızılderili pançosu giymişti. Ayağında beyaz çizmeler başında kumral saçlarını arkaya iten altın işlemeli beyaz bir eşarp vardı. Giyimi her zaman garip olurdu. İşin ilginç tarafı ne kadar tuhaf giyerse giysin belirginleşemeyen biriydi o. Hep bir gölge gibiydi; yavaşça, kayararak gelir giderdi sete. Bakışları her daim dalgındı. Bir melankoli çukuruna düşmüş de, halinden gayet memnunmuş gibi bir mutabakat okunurdu yüzünden.

Zaten yönetmenden başkası da pek takmazdı onu ekipte.

Kapıdan girişini de Yılmaz gördü yine “Nihan?” diye seslendi

Nihan sese doğru ağır derece miyopmuşçasına baktı. Yeşil gözleri gerçekten içe dokunacak denli güzeldi. Yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi.

“Gel gel, nereye bırakıp gidiyorsun bizi?”

Nihan kayarak hocaya yaklaştı, kucaklaştılar

“Elinize sağlık hocam”

“Hepimizin” dedi adam

Daha otuzunda bile görünmeyen Nihan’ın güzel gözleri yaşardı.

“Ağladım biliyor musunuz?”

“Belli oluyor”

“Çok güzeldi.” Durakladı “hiçten yarattınız sanki” dedi

“Bir yabancı gibi söyledin şimdi” dedi yönetmen gülerek

“Yabancıydım. Hikayemi  bana yabancılaştırdınız ve ne yazdığımı anlamamı sağladınız. Oturduğum evin içini dışardan görmek gibiydi. Size borçlandım” dedi burnunu çekerek

“Hadi hadi, saçmalama… Az mı kavga ettin benimle, çan çan? Ha?”

Nihan güzel küçük bir kahkaha attı

“A evet, oldu ara sıra öyle şeyler. Neyse çok şükür bitti.”

O sırada yanlarına yaklaşan genç adamın tebriğini kabul ederken

“Ooo Yegan bey gelmiş, bey mi bayan mı ne desek artık? her neyse işte!” diye takıldı, Nihan’a göz kırparak.

“Hocam özür dilerim son sahneye yetişemedim, çok seyretmek istiyordum oysa. Bir müzikal için görüşmeye çağırdılar”

“Hadi yaa? Nasıl bişey?”

“Henüz tam anlayamadım ama büyük bir prodüksiyonmuş, Amerikada çekilecekmiş çoğu, öyle diyorlar.”

“E sana da yakışır tabii”

“Dalga geçmeyin hocam ya!”

Bir ağızdan güldüler.

 

sa

“Bir Kadını Öldürmek Kitabının yayımlanmamış son  bölümü-