Varoluşun Forumsal Tipolojisi

Eline/Yüreğine Sağlıkçılar

Bu tipler uyan uymayan her başlığın altına yorum olarak “eline sağlık”, “yüreğine sağlık” bazen de ikisini birden “eline yüreğine sağlık” şeklinde tepkiler verirler. Sözüm ona yazı ekleyen kişiye destek, yüceltme, saygı, sevgi gösterirler. Neyse ki bu tipler burada fazla yok. Geneli kadın forumlarında veya facebook gibi sosyal ağlarda barınırlar.

Saygıcılar

Bu tip her yoruma “Sayın bilmemkim” diye başlar, bütün yorum boyunca hakaret edip, çömkürüp, nefret ve kin kusup ardından “saygılar” diye bitirir. Sorsanız kendisine saygıyı elden bırakmadığını söyleyecektir. Hatta saygı göstermeyi böyle bir şey sanır.

Dinler, Bebekler ve Enazüççülük

İstatistiği bir performans sanatçısı gibi kullanmayı seven Hans Rosling geçenlerde bir TED konuşması yapmış, “Dinler ve Bebekler”. Maalesef İngilizce, ama takip edebilirseniz harcadığınız 13 dakikaya değer. Genel hatlarıyla özet geçeceğim:

Rosling’in kullandığı interaktif grafiği gönlünüzce şuradan manipüle edebilirsiniz.

Dünyanın bütün ülkelerinin son 60-70 yılına bakınca, dindar toplumlarda (ya da en azından, tek bir dinin nüfusun yarıdan fazlasını kapsadığı toplumlarda) çok-çocukluluğa doğru (aggregate) bir baskı olduğu şeklindeki önyargıyı yanlışlayıcı bir manzara çıkıyor. Aslında şöyle demek lazım: Doğu Dinleri olsun, Abrahamikler olsun, toplam doğurganlık hızını (kadın başına düşen çocuk sayısı) azaltıcı veya artırıcı faktörler arasında dindarlığın kayda değer bir yeri yok. Türümüz, toplaştıkları “ülke” denen sosyal uzayı birim olarak alırsak, özellikle İkinci Emperyalist Savaş’tan bugüne, kadın başına iki çocuk seviyesine doğru konsolide olmuş durumda. Gosling ayrıca, dünya nüfusunun artmasının bir sorun olmakla birlikte, artış hızının abartıldığına işaret ediyor: 2000’lerden beri, mevcut trend sürerse, dünya çocuk sayısında (2 milyar civarı) zirveye ulaştığımızı; 2100’e kadar bu sayının ciddi bir şekilde artmayacağını tartışmış. Geçen yıl 7 milyara ulaşan toplam dünya nüfusu da böylece 2100’e kadar 10 milyara ulaşacak. Çocuk sayısı artmazken bu artışın nereden kaynaklandığını da konuşmasının sonunda basitçe gösteriyor.

İyilik ve bütünlük

Ruhun gelişiminin amacı, ahlaksal bir kusursuzluk durumundan çok, tamamlanmış bir bütünlük halidir. Dr Jung, iyiliğin, bütünlüğün yerini alabilecek bişey olmadığının farkına varmıştır.

Akıl ve bilim, insanlığın en yüksek güçlerini küçümserler.

**

Öyle bi 1500 yıl geçirdik ki, son olsun, düşmanıma bile olmasın! Önce kilise zulmü, sonra bilim yönteminin akıllara zarar yorumu ve ondan beter bağnazlığı ile, gören gözlerimize perde indirdiler. Tarihte bir çok yakın zaman aliminin mana ile ilgili çalışmaları hepimizden gizlendi. Örneğin Einstein’ın son 20 yılında ne yaptığı gizlidir! Dr. Gustav Jung’un tüm insanlığın iç dünyasını taradığı adeta o muhteşem gözleriyle çekmeyi başardığı rongenimiz saklıdır. Ailesi sırf bilim bağnazlarından korktukları için (sanırım) basılmasına izin vermez. Ama bütün bunların sonu geldi, kutlu günlere ulaştık artık.
Kafamızı kuma gömmeyeceğiz. Zaman bizden yana. Alemin ve kendimizin muhteşemliğine aydık.

Potansiyelden görünüre

Gözlerinizle gördüğünüz dünya/maddi gerçeklikler yalnızca duygu/düşünce bileşiminizin dışa yansıtılmasından ibarettir. Ve bu haliyle de gerçektir tabi, sizde olandır. Gördüğünüz/algıladığınız dünya; kurduğunuz mantıksal bütünlüğe ve duygularınızın dalgalı ritmine boyun eğerek masumca varoluyor. (Tıklayınız)
Ana maddesi olan bana göre Oyun Hamuru, kuantum fiziğine göre Sınırsız Potansiyeller Denizi, bilinçli insanın eseri değildir tabi, onun varlığını neticelerinden anlıyoruz. Velakin her insanın ve bilmediğimiz başka bilinçli varlıkların oyun hüneri ile görünür tanınır ve bilinir olur. sa

**

İnsanın kendini değerlendirmesi o kadar zor değil aslında, sadece biraz disiplin ve kararlılık gerektiriyor. Benim önerim şu:
Ya kendiniz ya da sizinle uzun zaman paylaşabilen bir yakınınız, bir hafta süreyle uyanık olduğunuz ve başkalarıyla iletişime geçtiğiniz tüm zamanları teybe alacak. Evet biraz kaset masrafı biraz da yardım gerekecek ama inanın sonuç garantili.
O kasetlerde duyacağınız kendi sesinizden; başkalarına yaptığınız tüm eleştiri, verdiğiniz bütün tavsiyeler, dünyaya getirmek istediğiniz düzen, beğenileriniz ve nefret ettikleriniz, bunların hepsi “kendinize” söylenmektedir; çünkü standart insanlar olarak biz henüz koza dışında bişey göremiyoruz, görebildiğimiz aynadan yansıyan kendi görüntülerimiz.
Aman canım bunu biliyorum zaten demeyin! Zihnen bilmek ayrı, deneyimleyerek aymak ayrı 🙂
Tabi buna katılmayanlar olabilecektir, ben kendi deneyimlerim gereğince bu sonuca vardım 🙂

İtiraz etmek içlerine işlemiş

Madam Mari’nin öğrencileri ne ile karşı karşıya olduklarından haberliler mi şüpheliyim. Örneğin Nilgün Hanım, kimseye kızmıyorum, herkesi seviyorum derken Mari onun aurasında çakan kırmızı lifleri görüyor ve ona “kızma, boş ver,” diyor. Ya da o güzel kızın annesi “ben her şeyi unuttum artık,” derken onun başını avuçları arasına alıp okşuyor, alnını öpüyor. Gösterdiği şefkatin onun hiç bir şeyi unutamamış olduğunun görgüsü olduğu kolayca anlaşılıyor.

Hep itiraz ediyorlar “hayır o öyle değil, aslında…” Ya da “siz yanlış anladınız…” Gibi sözcüklerle başlayan cümleler kuruyorlar. Oysa bir röntgen uzmanı, senin ciğerin su toplamış dediğinde kimse çıkıp ta “hayır o aslında…” Diye başlayan bir itiraz cümlesi kurmaz. Ne ilginç!

Burada da birkaç ihtimal geliyor aklıma;

Ya “aura görmenin” ne demek olduğundan habersizler.