Dünya Buzul Çağının Eşiğinde

Aşağıdaki yazı Gregory F. Fegel tarafından yazılmış ve birçok yerde yayınlanmıştır. Bilgi olarak aklımızın bir köşesinde bulunması gerekir diye düşündüğümden ekliyorum.
Aki

İklim bilimi alanındaki büyük ve ilgi uyandıran kanıtlara göre, Dünya şimdi bir diğer Buzul Çağı’nın girişinin eşiğindedir. Uzun – vadeli iklim değişimi bilgi temelimizi sağlayan birçok veri kaynakları, sıcak, on iki bin yıl uzunluğundaki Holocene (şu andaki jeolojik çağ) periyodunun yakın zamanda sona ereceğini ve sonra dünyanın sonraki 100,000 yılda Buzul Çağı koşullarına geri döneceğini belirtiyor.

Buzulların merkez çekirdekleri, okyanus sediment çekirdekleri, jeolojik kayıt ve kadim bitki ve hayvan nüfusu araştırmaları, hepsi her biri yaklaşık 100,000 yıl süren Buzul Çağı maksimumlarını n düzenli döngüsel modelini gösteriyor, buzul çağları arasında her biri yaklaşık 12,000 yıl süren sıcak bir periyot oluyor.

Çeşitli kaynaklardan toplanan uzun – vadeli iklim verilerini çoğu da bir arada Milankovich döngüleri olarak bilinen üç astronomik döngüyle kuvvetli bir korelasyon gösteriyor. Üç Milankovich döngüsü 41,000 yıllık döngüde dünyanın yana yatmasını kapsıyor; 100,000 yıllık periyotta değişen dünyanın yörüngesinin şekli; ve 26,000 yıllık periyotta dünyanın ekseninin yönünü kademeli olarak döndüren, dünyanın yalpalaması olarak da bilinen Ekinoksların Presesyonu.

Milankovich’in teorisine göre, bu üç astronomik döngünün her biri dünyaya erişen güneş radyasyonunun miktarını etkiliyor, soğuk Buzul Çağı maksimumları ve sıcak periyotlar döngüsü üretmek üzere birlikte hareket ediyorlar.

Buzul çağı neden sonuç ilişkisinin astronomik teorisinin unsurları ilk kez 1842’de Fransız matematikçi Joseph Adhemar tarafından sunuldu, 1875’te İngiliz dahi Joseph Croll tarafından daha ileri geliştirildi ve teori 1920 ve 30’larda Sırp matematikçi Milutin Milankovich tarafından şu andaki şekline getirildi. 1976’da prestijli “Bilim” dergisi John Imbrie, James Hays ve Nicholas Shackleton tarafından yazılan “Dünya’nın yörüngesindeki varyasyonlar: Buzul Çağlarının Hız Ayarlayıcısı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale üç bilim adamının okyanus sediment çekirdeklerinden elde ettikleri iklim verileri ve astronomik Milankovich döngülerinin modelleri arasında buldukları korelasyonu tanımlıyordu. 1970’lerin sonundan bu yana, Milankovich teorisi iklim bilimciler arasında Buzul Çağı neden sonuç ilişkisi için hesaba alınan hakim teoridir ve bu nedenle Milankovich teorisi iklimbilim kitaplarında ve Buzul Çağı ile ilgili ansiklopedi makalelerinde her zaman tanımlanır. 1976 raporlarında Imbrie, Hays, ve Shackleton, deniz – sediment çekirdekleri ve Milankovich döngülerine dayanan kendi iklim tahminlerinin iki şekilde değerlendirilmesi gerektiğini yazdılar. Birincisi, sadece gelecek iklimsel trendlerin doğal bileşenine uyguladılar – ve fosil yakıtlar yakmaktan dolayı olan etkiler gibi antropojenik (insan tarafından yapılmış) etkilere uygulamadılar. İkincisi, sadece uzun – vadeli trendleri tanımlıyorlar, çünkü yörünge varyasyonları nı 20,000 yıllık ve daha uzun periyotlarla ilişkilendiriyorlar. Yüksek frekanslardaki iklimsel salınımlar tahmin edilmiyor… sonuçlar sonraki 20,000 yılda uzun – vadeli trendin yaygın Kuzey Yarıküre buzullaşmasına ve daha soğuk iklime doğru gittiğini belirtiyor.”

1970’ler sırasında ünlü Amerikalı Astronom Carl Sagan ve diğer bilim adamları, insan endüstrisi tarafından üretilen karbon dioksit (CO2) gibi ‘sera gazlarının’ felaketsel küresel ısınmaya götürebileceği teorisini desteklemeye başladılar. 1970 lerden bu yana, “antropojenik küresel ısınma’ (AGW) teorisi giderek akademik kuruluşların çoğu tarafından gerçek olarak kabul edildi ve onların AGW’yi kabullenmeleri hükümetlerin AGW’nin kötüleşmesini önlemek üzere çok önemli değişiklikler yapmasını teşvik etmek için küresel bir harekete ilam oldu.

AGW teorisinin desteklenmesinde belirtilen kanıtın merkezi parçası 2006’da “Uygunsuz Gerçek” filminde Al Gore tarafından sunulan ünlü ‘hokey sopası’ grafiğidir. ‘Hokey sopası’ grafiği küresel sıcaklıklarda 1970’lerde başlayan ve 2006/2007 kışına kadar devam eden akut yukarıya doğru artışı gösteriyor. Ancak, bu ısınma trendi, 2007/2008 kışı Kuzey Yarıkürede 1966’dan bu yana en derin kar örtüsünü ve 2001’den bu yana en soğuk dereceleri doğurduğunda kesintiye uğradı. Şimdi Kuzey Yarıkürede şu andaki 2008/2009 kışının muhtemelen hem kar derinliği hem de soğuk dereceler açısından eşit olacağı veya daha yüksek olacağı görünüyor.

AGW (antropojenik küresel ısınma) teorisindeki ana hata, onun yandaşlarının sadece geçmiş bin yıldaki kanıtlara odaklanmaları dır, geçmiş milyonlarca yıldan gelen kanıtları görmezden geliyorlar, iklimbilimin gerçek anlayışı için zorunlu olan kanıtları. Paleoiklimbilimden (Geçmiş zamanların iklimini, sebeb, sonuç ve etkilerini inceleyen bilim dalı) gelen veriler son küresel sıcaklık artışı için, Buzul Çağı maksimumları ve buzul çağları aralarının doğal döngülerine dayanarak bize alternatif ve daha güvenilir açıklama sağlıyor. 1999’da İngilize “Doğa” dergisi, 1990’lar sırasında Antarktika’daki Rusların Vostok istasyonunda toplanan buzul çağa ait buz çekirdeklerinden türetilen verilerin sonuçların yayınladı. Vostok buz çekirdeği verileri, 420,000 yıl öncesinden itibaren şimdiki zamanımıza kadar küresel atmosferik sıcaklıklar, atmosferik CO2 ve diğer sera gazları ve havadan gelen partiküllerin kaydını kapsıyor.

Vostok buz çekirdeği verilerinin grafiği, Buzul Çağı maksimumlarını n ve sıcak ara dönemlerin düzenli döngüsel bir modelde gerçekleştiğini, elektrodiyagramda kalp atışının ritmine benzer bir grafik – çizgisini gösteriyor. Vostok veri grafiği ayrıca küresel CO2 seviyelerindeki değişimlerin, küresel sıcaklık değişimlerinin yaklaşık 800 yıl gerisinde kaldığını gösteriyor. Bunun belirttiği şey, küresel sıcaklarının CO2 değişimlerinden önce geldiğidir veya küresel sıcaklıkların CO2 değişimine neden olduğudur, tersi değildir. Başka bir deyişle, artan atmosferik CO2 küresel sıcaklığın artmasına neden olmuyor; bunun yerine küresel sıcaklıktaki doğal döngüsel artış küresel CO2’in artmasına neden oluyor.

Küresel sıcaklığa tepki olarak küresel CO2 seviyelerinin artmasının ve düşmesinin nedeni, soğuk suyun, sıcak sudan daha fazla CO2 tutma kapasitesidir. Karbonatlı içeceklerin, sıcak bir ortama konulduğunda karbonatının veya CO2’nin serbest kalmasının nedeni budur. Karbonatlı içeceklerin, şarabın ve biranın köpüklerinin kaçmasını önlemek için bunları soğuk yerlerde saklarız. Dünya şu anda doğal Buzul Çağı döngüsünün sonucu olarak ısınıyor ve okyanuslar ısınırken, atmosfere artan miktarlarda CO2 salıyor.

Isınan okyanuslar tarafından CO2 salınması, dünyanın sıcaklığındaki değişimlerin gerisinde kaldığı için, dünyanın şu andaki buzul çağları arası sıcak periyodunun bitişinden sonra bir diğer sekiz yüzyıl boyunca küresel CO2 seviyelerinin artmaya devam etmesini beklemeliyiz.

Vostok buz çekirdeği verileri grafiği, küresel CO2 seviyelerinin geçmiş 420,000 yıl boyunca Buzul Çağı minimumları ve maksimumlarını n doğal döngüsüne direkt tepki olarak düzenli bir şekilde yükselip düştüğünü ortaya koyuyor. Bu doğal döngü içinde, yaklaşık her 110,000 yılda küresel sıcaklıklar ve bunu izleyen CO2 seviyeleri, yaklaşık bugünkü aynı seviyelerde zirveye ulaşıyor.

Bugün tekrar zirve noktasındayız ve sıcak ara periyodun sonuna yakınız ve dünya sonraki Buzul Çağına girmek üzere. Eğer şanslı isek, buna hazırlanmak için birkaç yılımız olabilir. Buzul Çağı, her zaman olduğu düzenli ve doğal döngüsünde gibi geri dönecek, antropojenik küresel ısınma etkileri olsun ya da olmasın.

AGW teorisi, saçma bir şekilde dar bir zaman genişliğinden alınan verilere dayanıyor ve uzun – vadeli iklim değişiminin ‘büyük resmi’ni amaçsız (düşüncesiz) şekilde ihmal ediyor. Buz çekirdeklerini, deniz sedimentlerini, jeolojiyi, palebotaniği ve zoolojiyi kapsayan paleoiklimbilimden gelen veriler, bir diğer Buzul Çağına girişin eşiğinde olduğumuzu belirtiyor ve veriler ayrıca ciddi ve uzun süren iklim değişiminin sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor. Antropojenik Küresel Isınmanın kuşkulu tehdidi üzerine endişe dünyadaki insanların dikkatini başka yöne çekerken, Kuzey Yarıkürenin büyük bölümünü oturulmaz kılacak olan yaklaşan ve kaçınılmaz Buzul Çağının çok gerçek tehdidi aptalca görmezden geliniyor.

Gregory F. Fegel

Kıskançlık Alevinde Yanmak…

”Seni deliler gibi kıskanıyorum.” dedi. Öylece şaşkın yüzüne bakakaldım. ”Neee? Beni kıskanıyormusun? Anlamıyorum neden?”

Gözlerini utangaç bir tavırla yere indirdi ve ses tonunu alçaltarak ”bilmiyorum ama beni çıldırtıyorsun” diye mırıldandı. Sonra aniden tekrar başını kaldırıp hışımla ” ne yapabilirim? Kendimden utanmama rağmen bu duygum beni hapsediyor.”

Başımı hayal kırıklığına uğramış bir şekilde sağa sola sallayarak ”farkındamısın? Bende olmayan herşey sende var ve kıskanmanı gerektirecek hiçbirşey yok bende.”

Dalgın bakışlar altında beni süzdü. Kafamı karıştırmasına ve ondan beklemediğim bir davranış içinde olmasına rağmen, sakin olmaya çalışarak tepkisini ölçmeye çabaladım. Samimiyetine hep inanmıştım. üstelik onu her zaman güçlü, aklı başında ve beni seven bir dost olarak görmüştüm.

DOSTLUK KISKANÇLIK ALEVİ İÇİNDE KAVRULARAK NASIL YEŞEREBİLİRDİ?

”Çok üzgünüm. Bana hayatımda hiçkimsenin sunmadığı kadar dostluğunu sundun ve beni sabırla hep dinledin. Affet ama bunu sana söylemek istedim. Beni çok rahatsız eden bu duygumdan kurtulmam için bana yardım edecek kadar hala dosttummusun?” Yalvarırcasına yüzüme baktı.

Ne hissetmem gerektiğini bilmeden doğru cümleleri bulmam gerektiğini düşünerek” Tamam eğer seni rahatsız edecekse, dostluğumu senden esirgerim. Bence sen biraz şımarıklık ve haksızlık ediyorsun. Harika kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir villan, garajında son model Wolkwagen, çok para getiren düzenli bir işin, seninle çıkmak isteyen bir yığın erkek ve en önemlisi dünya tatlısı bir kızın var. Bende olmayan herşey sende var. Sence beni kıskanman saçma değilmi?

Oturduğu koltuktan hışımla ayağa kalktı. Odanın içinde bir ileri bir geri gitmeye başladı. Yüzü içindeki acı ile karışık öfkenin verdiği duyguyla allak bullak olmuştu. Hıçkırır gibi konuşmaya başladı.” Hep haklı olmak zorundamısın? İşte bu dahi beni kahrediyor.”

” Her zaman haklı olduğumu da nereden çıkardın. Hiç öyle bir iddaam yok ve sadece seni anlamaya çalışıyorum. Senin kıskanmana neden olacak ne var bende onu sorguluyorum.” Diye cevap verdim.

Ağlamaya başladı.Ellerini yüzüne kapatarak hıçkırıklar arasında ”Zavallıyım ben bunu görebiliyormusun sevgili dosttum? Sen hiçbir şey yapmadın. Fakat unutma sende bende olmayan bir şey var, benim çevremdeki insanlar benim sahip olduklarım için yanımdalar ama seni sadece sen olarak seven o kadar çok insan var ki… işte ben bunu kıskanıyorum.

Anlatmak istediğini kısıtlı beynim nihayet anlamıştı ve işin tuhafı bu konuda haklıydı. Fakat yinede kıskanacağı yerde kendini sorgulayarak dostlarını ona göre seçebilirdi.

Çaresizce ”evet canım bu konuda beni kıskanabilirsin” dedim.

Ne büyük aşklar kıskançlığın gölgesinde sıkıcı olmaya başlar:))) Ne güzel dostluklar biter … Öylesine hiç farkında bile olmadan, sevgi dolu duyguların yerini işgal eder ki… Ve fesatlık, kin, öfke hiç utanmadan bizi sarmalar:))) Maalesef, kıskançlık alevinin içinde tüm muhteşem duygular yanar kül olur. Hem kendimizi hem de bizi seven insanları ne kadar da çabuk tüketiriz ve beraberinde tükeniriz.
Acaba neden kıskanırız?
Eksikliklerimizi bize hissettirdikleri için mi? Kendimize ve başkalarına olan güven eksikliğinden mi? Ya da ben asla bu fikirde olmamakla birlikte, sevginin olduğu yerde kıskançlığın olması gerektiğini düşündüğümüzden mi?
Yoksa, her zamanki gibi o ego denilen tazmanya canavarının bitmek bilmeyen açgözlülüğünü doyurmak için mi? :)))

11.03.2009
Mesa/ ANKARA

Ahret’ten Mektuplar

Yazı “Yecinni” arkadaşımın yazısıdır,yani alıntıdır.

Nuri ile Metin. Hayatta iken dünya görüşleri farklı olsa da iyi arkadaşlarmış. Aşağıdaki yazışmalar öldükten sonra birbirlerine gönderdikleri ilahi elektronik mektuplardır.


Sevgili Nuri,
Ulan hayvan herif, o nasıl bir araba kullanmak. Ben sana demiştim “başına ne kötülük geliyorsa içki yüzünden geliyor” diye. Zıkkımın pekini içesice. Öldük işte senin yüzünden. Ben paşa paşa taksiye binip evime gidecektim, sonra da yatsı namazımı eda edip yatağıma girecektim. Tutturdun illa “ben bırakırım seni” diye, bok ettin. Kendini yaktığın yetmedi yanında beni de götürdün. Öğlenden beri Arap’ın Meyhanesinde ziftlendiğini bilsem biner miydim arabana hiç?

Çok şükür ben imanlı bir müslümanım. Cennet’i Ala’da yaradana kavuşacağım yakında. Sen cehennemin dibinde kaynar katranla kafanı tütsülemeye devam edersin artık. Hele şu ahret günü gelsin Arafat’ta soracam ben sana.

Senin kabir nasıl? Beni soracak olursan huzur içinde sorgu meleklerini beklemekteyim. Yerim nispeten dar ama olsun, ahrete kadar sayılı gün var ne de olsa, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Umarım sen de o zamana kadar çok ızdırap çekmezsin.

Öptüm gözlerinden


Dostum Metin,
Valla benim bi suçum yok. Minibüsçü sıkıştırınca karşı şeride uçtuk, kamyona patladık. İçtiğim epi topu iki duble rakı. Ayık olsam da aynısı olurdu merak etme. Hem sen demedin mi “taksi çok yazar şimdi, beni de yol üstünde atıver geçerken” diye. Takdir-i ilahi işte, vademiz doldu demek ki kardeş. Ecel gelmiş cihane, başağrısı bahane. Olanla ölene çare yok ne de olsa, bu saatten sonra gerginlik yaratmasak? Mahşer yerinde de arıza yaratmaya kalkma bence, zaten benim biletim cehenneme tek gidiş, yemin olsun seni de çeker götürüm yanımda

Ben de senin gibi yattım bekliyorum işte öyle. Benim yerim nispeten geniş ama mezar eski galiba biraz. Altımda biri daha yatıyor, uyluk kemiği belime denk geldi, döndükçe batıyor alttan. Yoksa kabir azabı dedikleri bu mu? Alttaki deyyus ahrete kadar dürteleyecekse işimiz var.

Sevgiler


Sevgili Nuri,
Nihayet sorgu melekleri ziyaretime geldi bu gün. Heyecan yapmadım desem yalan olur, ama çok şükür hep çalıştığım yerlerden sordular. “Muhammet hakkında ne dersin” dediler, şak diye yapıştırdım cevabı. Ardından kelime-i şahadet getirdim. “Rahat uyu” diyip gittiler. Kaç zamandır ha geldiler, ha gelecekler diye dört dönüyorum. Omzumdan yük kalktı vallahi. Bundan sonrası ballı badem. Tatlı tatlı bekleyeceğiz artık Ahret gününü.

Senden ne var ne yok? Kabir azabın nasıl gidiyor? Demiştim ben sana zamanında “Bırak şu içkiyi, kumarı, gece hayatını da dine imana gel” diye. Dinledin mi? Ne gezer? Çek bakalım şimdi başına geleni.

Öptüm gözlerinden


Yavşak Metin,
Madem cevapları biliyordun insan bir tüyo verir, bir manyal çakar yahu. Hadise çıktı benim sorguda.

Zaten kaç zamandır şu altımdaki kemikle uğraşmaktan iflahım kesilmiş vaziyetteydi, gözüm hiç birşey görmüyordu. Küt diye girdi iki tane marsık gibi tip benim kabire. Destursuz selamsız daldılar içeri.

“Kimsiniz hocam siz?” dedim.

Birinin adı “Münker” öbürünün adı “Nekir” miş.

”Muhammed’i tanır mısın, hakkında ne dersin?” diye sordular. Ben de boş bulundum, bizim Elmas Kıraathanesi’ndeki ocakçı Muhammed’i soruyorlar sandım. “Hadi ya, o da mı geldi Tahtalıköy’e” dedim. “İyi çocuktu ama sabahın çayını süzüp akşamları karbonatla çift dem yapardı. Bi de punduna getirdi mi hesaba fazladan oralet geçirirdi” diye cevap verdim.

“Ne diyosun lan sen” dedi birisi.
Bende kontak attı tabi. Bilirsin dayılığa hiç gelemem. “Asıl sen ne diyon hödük” dedim, bi baktım ikisi bir oldu üstüme çullandı. Zaten dar yerdeyim manevra yapamıyorum, kolumu da kefenden çıkartamayınca sopayı yedik.

Münker neyse de o Nekir olacak Kolunun altındaki defterle kafama kafama vurdu. Sıfatım kaydı.

Noolurdu bir ipucu verseydin be Metin, incilerin mi dökülürdü? Ama sen ilkokulda bile günah diye kopya vermezdin bana. Senin yüzünden daha ikinci sınıfta çift dikiş attıydık. Şimdi de pintiliğin sayesinde kabirde dayak yedik eşşek sudan gelene kadar. Bunun intikamını alırım ama ben senden bilmiş ol. Bu sorgunun kurtarma yazılısı filan oluyor mu? Bari onu söyle de hazırlıklı olalım bu sefer.

Sevgiler.


Nuri’ciğim,

Ohh olsun diyorum. Din dersine gireceğine okulu asıp atari salonuna takılmasaydın cevabı biliyor olurdun. Kendin ettin kendin buldun, hiiç bana parsa çıkarmaya çalışma. Kurtarma murtarma yok. Çaktın sözlüden direk. Cehennemin efserisafirinde yerini garantiledin artık.

Yahu dünyada ne ettiysen ettin de, insan hiç kabirde sorgu melekleri ile dalaşır mı? Yersin bir araba sopayı oturursun işte böye kıçının üstüne. Neyse bari Mahşer’de icra’i rezalet eyleme de uslu dur, belki cezan biraz hafifler.

Kal sağlıcakla.


Metin Kardeş,
Daha çok var mıdır ki Ahret gününe? Nekir giderken benim mezarın ayarları ile oynamış galiba, üstüme üstüme çöktü herşey. Çok sıkıştım ben burda. Şurdan bir kurtulsam cehennemin kara köşesine razıyım billahi. Senin torpilin vardır, bir iki kelam et de az genişletiversinler şu kabiri. Hadi yap kardeşine bir kıyak.

Öpüyorum.


Nuri,
Nerden bileyim ben yahu az mı var çok mu var. Söylenme de yat işte yattığın yerde. Kendi düşen ağlamaz. Kim dedi sana sorguçlarla dövüş diye? Torpil filan sökmez arkadaş buralarda. Mızlanma fazla, belki insaf ederler biraz.


Sevgili Metin,
Alcağın olsun. Altı üstü bir haber salacaktın hacı be, “Nuri iyi çocuktur aslında, gelenleri tanımamış onun için terslenmiş” diye. İki santim genişletseler yeter. Altımdaki kemik tam böğrüme denk geldi, çok ızdırap veriyor. Şöyle azcık yanıma dönebilsem rahatlayacağım. Yarın senin de işin düşer bana ama, bunu hatırlatırım o zaman.


Sevgili Nuri,
Ben çıktım kabirden. Beni “İlliyyin” diye bir yere getirdiler. Burada bekliyecekmişiz kıyamet gününü. Ortam güzel ama bebe belik dolu. Bizim eş dosttan kimse yok. Herkes mi cehennemlik oldu nooldu? Senden naaber? Kurtuldun mu azaptan?


Metin’ciğim,
Ben de çıktım sonunda. Kurtuldum o altımdaki itoğluitin uyluk kemiğinden, meğer benim kabir eskiden süryani mezarlığıymış, alt kattaki eleman da hristiyanmış, onun için konuşamamışım kendisiyle. Kaç kere, “Birader az öteye git” dedim de hiç ses etmediydi. Demek onların frekansı başkaymış . Neyse bitti sonunda. Beni de “Siccin” diye bir yere yolladılar, biz de burda bekliyecekmişiz. Etraf kafa dengi arkadaş dolu. Bekliyoruz bakalım şimdilik.


Merhaba Nuri
En nihayet bekleme faslı sona erdi. Dört gözle beklediğimiz kıyamet koptu. Sıkılmaya başlamıştım bu İlliyyin denen yerden. Safi günahsız çocuklar ile birkaç yaşlı amca vardı başka da kimsecikleri göremedim. Cennete gideceklerin tamamı bu kadarsa ayvayı yedik valla. Sizin tarafta işler nasıl gitti? Mahşer yerinde seni çok aradım ama göremedim. Ben çardakların altında gölgelik yerdeydim. Sen nereye kayboldun?

Neyse, son sorgumuz da iyi gitti. Sevaplar ağır bastı çok şükür, Sırat’a çıkardılar beni. Geçerken az tırstım ama kurban kestiğim koçlar imdadıma yetişip karşıya atıverdiler beni. Şimdi Cennete giriş için kayıt sırası bekliyorum. İçeriden haber gönderirim sana. Senden ne var ne yok?
Sevgiler.


Selam Metin,
Valla bizim keyfimiz gıcırdı Siccin’de kardeş. Öyle çok temiz bir yer değildi ama sağlığımda benim bekar evini de bok götürdüğü için fazla yadırgamadım, rahatıma baktım. Bizim taraf kalabalıktı epey. Kimi ararsan burdaydı. Sana selam söylediler çok.

Mahşerde bizi gölgelik tarafa salmadılar. Güneş altında beklettiler. Sıra nasıl olasa gelir, burdan başka gidecek yerimiz de yok, gitmek için acelemiz de yok, diye biz üç-beş arkadaş arka taraflarda takıldık.

Alt mahalleden Çingen Celil vardı, hatırlarsın belki, alacak-verecek meselesinden zımbalamışlardı. Onunla barbut attık sıra beklerken.

Terazide tartıya girdiğimizde belki yırtarız diye sevap kefesine elimle basayım da ağır çeksin dedim, ebelendim. Biraz itiş kakış oldu ama çok hırpalamadılar neyse ki.

Öyle sırat mırat görmedik aga biz. Doğrudan asansörle cehennemin kapısına indirdiler. Burası fecii kalabalık. İpini koparan gelmiş. Dur bakalım içeri ne zaman gireceğiz. Cennet haberlerini dört gözle bekliyorum.


Dostum Nuri,
Kısa bir beklemeden sonra Cennet’i Ala’nın kapıları açıldı, içeri buyur edildik. Heyecanla girdik. Ne yalan söyliyeyim, beklediğimi pek bulamadım.

Hani Yunus demiş ya, “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç Huri” diye. İşte aynen öyle bir yer.

Tanıdıklardan hiç kimse yok burda. İlk bir kaç gün bir heves daldık bahçelere, nehirlere, ırmaklara, hurilere filan ama inan gözüm doydu. Hiç bir atraksiyon yok burda. Akşama kadar yatıp ense yapıyoruz ama o da bir yere kadar.. Yaradan ile görüşeyim, kime tapınmışım öğreneyim dedim ama randevu alamadım bir türlü.

İçerideki hemen hemen herkes peygamber, geri kalanı da kendi kendilerine takılıyorlar. Ööyle boş boş dolanıyorum ortalıkta. Vallahi de sıkıldım, billahide bunaldım Senden ne var ne yok? İşkenceler çok mu ağır?
Öptüm Gözlerinden.


Metin’ciğim,
Senin adına üzüldüm inan. Cehennem denilen yer süper bir mekanmış meğerse. Biraz sıcak, biraz da pis kokuyor ama çabuk alışılıyor. Benim bütün tayfa burada. Dahası, dünyada yaşamış ne kadar kafa dengi insan evladı varsa hepsini Cehenneme tıkmışlar. Sobet muhabbet gani.

İblis bey mükemmel bir şahsiyet, bize çok iyi bakıyor. Öyle randevu almak, önceden özel kaleme haber bırakmak filan gerekmiyor, çat diye kapısını çalıp dalıyorsun içeri, İblis abi bizim şuyumuz eksik, buyumuz gedik diyorsun, daha sen odadan çıkmadan bütün istediklerin yerine gelmiş oluyor.

Eh ortam pek renkli sayılmaz, her taraf katran, kan, irin vs. Bahçeymiş, ırmakmış buralarda bulunmuyor, ama isteyen de yok zaten.

Huri olayına gelince, Matild abla işletmeyi kurmuş zaten, cümle sermaye de cehennemde, nemize gerek huri bizim. Dünya’dayken dost edindiğim Dallas Pavyon’daki Minyon Sibel’i buldum burda da. Aynen kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İşkence olayına gelince, hepsi mavalmış be Metin’im. Kimsenin kimseye işkence ettiği yok. Arada sırada denetleme geldikçe yalandan bir iki bağırıp ağlıyoruz, hepsi o kadar. Zebani arkadaşlardan biri bana bir tane üç çatallı mızrak hediye etti. Şimdi o sorgucu Nekiri bekliyorum. Eninde sonunda yolu düşer bu tarafa ne de olsa. Kafama çaldığı defterin hesabını pis soracam. Çatalı mabadına yedi mi görecek sorgu nasıl oluyormuş.


Sevgili Dostum Nuri,
Seni kıskanmadım dersem yalan söylemiş olurum. Ben çok fena sıkıldım buralardan. Peygamber’lerle filan tanıştım ama, dünya’da din-iman sobeti, burada din-iman sohbeti, baydı valla. Kevser dedileri de hikayeymiş. İçiyorsun içiyorsun bir nane olduğu yok. Hayattayken hiç sarhoş olmamıştım, burada da olamıyorum. Darallar geldi yahu. Cehenneme mi transfer olsam ne? Bir sor soruştur bakayım, birkaç günlüğüne de olsa o tarafa geçebilir miymişim.


Metin Kardeş,
Düştün mü kucağa şimdi?… Kabirdeyken ben senden bir kıyak istemiştim, “torpil morpil işlemez” demiştin di mi. Ne dedim ben? “Senin de bana işin düşer” dedim mi demedim mi?.

Sen de buldun bunuyorsun ha. İlla kıllısı mı olacak? Hayattayken yemedin içmedin, cennete girecem diye uğraştın, sen de layığını buldun. Takıl işte orada hurilerle hacı, naapıcan buraya gelip.


Nuri’ciğim
Huri filan görecek halim yok kardeşim inan. Sıkıntıdan afakanlar bastı beni. Güyya burada dünyada yapamadıklarımızı yapacaktık. Hiç bir halt yaptığımız yok. Ben ettim sen etme, yap bir abilik gözünü seveyim. İki günlüğüne olsun geleyim de insan yüzü göreyim yahu. Ben ne bileyim bizim camii cemaatinin tamamının saman altından su yürüttüğünü. Herkes bir herze karıştırıyormuş meğer. Bir enayi biz olarak tek başımıza kaldık cennetin dibinde.

Hadi güzel kardeşim, İblis abimle bir konuşuver. Ben burada Yaradan’dan randevu alamadım bir türlü.


Metin’ciğim,
Aslında seni anırtmak vardı ama kıyamadım yine. Büyüklük bizde kalsın dedim, İblis bey’e ilettim durumunu. “Bir bakarız, elimizden gelen birşey olursa yaparız” dedi. Ama şöyle de bir durum var, buranın kontenjanı full doluymuş. Cehennem’de süresini dolduranlar bile çıkmak istemiyorlar. Geçen gün İrfan Abi’yi çıkartmak istediler, Cennet’e göndermek için, yolda firar edip geri dönmüş. Kimse ayrılmıyor anlayacağın. Neyse bakacaz artık bir hal çaresine.


Kardeşim Nuri,
Büyüksün ne diyeyim. Kapağı o tarafa bir atsam ben de bir daha çıkmam gibi geliyor. Burada patlamadan önce aldır beni oraya kurbanın olayım. Meyve yiyip ballı süt içmekten gönlüm bulandı artık. İblis abime çok selam ederim. Bu taraftan istediğiniz bir şey olursa hiç çekinme söyle, gelirken getiririm.


Sevgili Metin,
Hadi yine iyisin, hallettik senin işini. Vizen çıkmış, yarın geliyorsun. Ne istiyeyim oğlum senden, burda bir eksiğimiz yok ki. Meyveler ballar senin olsun. Şarabın alası var burda. Yanlız o Nekir Cennet’te dolanıyorsa selamımı söyle, “Nuri seni bekliyormuş, kapanmamış bir hesabınız varmış” de. Gelsin burada sorguya çeksin bir daha beni de görelim. Başkaca bir şey istemem. Sen kendini getir yeter.


Nuri’m,
Sağolasın güzel kardeşim benim. Kurtardın beni bu azaptan. Nekir’i göremedim ama arkadaşına haber bıraktım. Sen fazla umutlanma yine de, gelmez o taraflara bence. Gelecek olursa Ben tutarım sen ver edersin çatalı. Yarın görüşürüz umarım.

Sevgilerimle.


Mesajlar ne yazık ki burada bitiyor.

Esenlikler…

Sessiz Amerikalı ve Trio-2

Konu başı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1370

Sessiz Tanık Vigot

Fowler’ın Pyle’ın ölümü olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Fransız, Amerikalının ölümündeki İngiliz entrikasına sessiz kalır. Yıl 1952. Fransızlar çekilecek ve Vietnamdaki savaş bataklığına Amerika gömülecektir.  

Yıl 2002. The Quiet American yine popüler

The Quiet American, 2002 yılında Philip Noyce yönetiminde yeniden filmleştirildi. Fowler’ı o rolle oskara aday gösterilen Michael Caine,  Pyle’ı Brendan Fraser ve Puhong’u Do Thi Hai Yen canlandırmaktaydı.  

İkiz kulelerin vurulmasından sonra artık yeni Vietnam Orta Doğu’ydu. Körfez savaşları yapılmıştı. Amerika terörle mücadele bahanesiyle Irak’ı işgale hazırlanıyordu. Öykünün ruhu inanılmaz derecede canlıydı hâlâ. Sadece Puhong gitmiş yerine Pakize gelmişti. Diğer iki aktör aynıydı. 

Kitabın arka kapağında bulunan açıklayıcı metinden birkaç satıra göz atalım.

Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhlerle(Việt Nam Ðộc Lập Ðồng Minh Hội’nin kısaltılmışı) kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır.

Bir yere demokrasi götürmek amacıyla müdahale etmek altmış yıl önce de bayağı popülermiş. 

Trio Durumları

1991 de vefat eden Graham Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Ama şu anda Vigot(Fransız), Hans(Almanya), Kader(İran), Osman(Türkiye) ve İvan(Rus) da bundan sonraki filmde rol almak istemekteler. Pakize’nin rolü bu nedenle biraz karmaşıklaşmış durumda.  

Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir.  

The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. Yarım yüzyıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar. 

Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur.  

    NOT: 1 – Fowl: Kuş, kümes hayvanı anlamına geliyor. Faul okunuyor. Bizde fol yok yumurta yok derler ya. Bu fol, o fowl olmasın? Pyle’de de Pilon, direk, kule tınısı var sanki.

            2 – Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Bayağı hayırlı bir iş yapmış psikolog. 

    Sadık Yemni

eşitlik ve denklik

ALİ K
Nesnel ve öznel verilerden hareketle, süreçteki canlılığı oluşturan tüm unsurların, eşitlik-eşitsizlik-denklik bağıntılarının test edilmesi sonucu, olgu ve hadiselerin kavramsal ve eylemsel boyutları yakalanabilir…

Doğadaki hayvanlık âleminde, kaplan türündeki hayvanlara aynı familyadan oldukları için birbirlerine eşit varlıklar deriz, ancak kişisel özellikleriyle(yırtıcı, iri, saldırgan, dişi, erkek)nitelikleriyle denk olmadığını gözleriz…

İnsanla, hayvan canlılıktaki ortak benzerlikleri dolayısıyla eşitlenebilir, denklik farklı türden olmaları nedeniyle kurulamaz, üreme, çoğalma, yeme-içme-boşaltım gibi ortak yönleriyle eşit olduklarını, ancak denklik ilişkisini kuramayacağımızı tespit ederiz…

Aynı türden varlıklar arasında tüm zamanlar boyunca eşitlik-eşitsizlik-denklik ilişki ve çözümlemesi yapabiliriz…

İki ayrı insan ve iki ayrı toplum süreç ve oluşum boyunca bu bağıntılarla incelenebilir…

Ahmet, Mehmet, Leyla ve diğer tüm renk-çeşitleriyle insanlık eşittir ancak farklı davranış ve kültürleriyle denk değildir…

Tarihin bir dönemi, örneğin feodal Avrupa ile Osmanlı arasında halk davranışı açısından; feodal Avrupa’daki ve Osmanlıdaki din, coğrafya, iklim, kültür, dil v.s farklılıkları farklı insan tipi inşa ettiklerinden, sosyal yapı itibariyle eşitsiz ve denk olmayan toplumlardır…

Evrenin bütün öğelerinin etkisi bakımından eşitken, kültür farklılaşması eşitsiz bir yapı ortaya çıkarmıştır…

Denklik bağıntısını; âdemi boyutun konumu ve birey ile toplumun iç hedefleri açısından kurabiliriz…

Bu nokta zirve ve tam insan olabilme eksen ve eğrisidir,

Bu boyutu 19. ve 20.yy’da gelişen milliyetçiliğin oluşumu açısından inceleyelim…

Avrupa, Afrika ve Osmanlıda kendi içinde ulus olma yönüyle ortak olan milliyetçilik; ortaya çıkan sonuçlar itibariyle, eşitsizlikçi; insan hedefleri ve Ademî boyut itibariyle denklik atfedilemeyecek ilişki ve kavramdır…

Bu kavramlar; dönem-mekân-zaman-durumla ilgili olduğundan, insanbilim temelli olduklarından; ancak tüm zamanların kriterleriyle, o dönemin konumunu tüm bağıntılarıyla ortaya koymak gereklidir…

Biyolojik-fiziki-dini-iktisadi-kültürel veriler aynı koşullar altında değerlendirilerek eşitlik-eşitsizlik-denklik ortaya konulabilir…

Şiilik ve Sünniliğin İslam toplumlarındaki etkisini incelerken, Kuran ve Sünnet eksenli olmalarına rağmen, ulusal, sınıfsal mezhebi yapılanma eşitsizliği doğurmuştur…

Kişi-birey incelemelerinde de örneğin; iki farklı aydın arasında inceleme yapacağız; bu iki düşünürün, zihnini oluşturan, aydınlanma derece ve kalitesini tüm zamanların ademi değerlendirmesiyle, aydının döneme bakışı ve tahlil gücüyle ortaya çıkarabiliriz…