Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu-1

 
 Ünlü İngiliz yazar Graham Green,  Quiet American adlı kitabını 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlanmıştı. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene, sonradan İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktı.  Bir ara Komunist partiye de üye olan yazar çok seyahat etti ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde  geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır. 

Sessiz Amerikalı (Quiet American) kitabı 1958 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından filme çekildi. Genç Amerikalı Pyle’ı, Audie Murphy,  Orta yaşlı İngiliz Fowler’ı,  Michael Redgrave ve Vietnamlı dilber Phuong’u da Giorgia Moll canlandırdılar. 

Sessiz Amerikalı’nın konusu kısaca şöyledir: 1952 Saygon, Vietnam savaşı sürüyor. Yardım kuruluşları adına orada bulunan Alden Pyle adlı bir Amerikalı London Times gazetesi için çalışan Thomas Fowler’la arkadaş olur. Fowler Vietnamlı metresini adama tanıştırınca aralarında üçlü bir ilişki başlar. Gizli sırlar ortaya dökülür ve sonu ölümle biter.  
 

İki emperyal ve Phuong

Thomas Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Alden Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular. 

Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika, Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir.  

İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür.  

Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış  bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım. 

“Bundan sonraki hamlen ne olacak?”

Pyle doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”

“Bana Thomas desen daha iyi olur.”

“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”

Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı.

Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı.

“Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”


“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun?  Müthişsin, müthiş!”

“Teşekkür ederim.”

“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”

“Ne hakkında?”

“Phuong.”

“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”

“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”

Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. ” dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.”

“Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle.

“Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı.


“Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”

“Ama mutlu o.”

“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. ”

“Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?”

“Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”

“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”

“Benim aylığımdan başka param yok.”

“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.” 

-devam edecek-

Charlie’nin Melekleri ölüyor dostlar!

Bu sabah kahvaltımı yaparken gazetede okuduğum bir haber, sanki lokmaları boğazımda düğümledi.

Haberde, üç yıl önce kansere yakalanan Charlie’nin Melekleri”nden Farrah Fawcewtt’in durumunun ağırlaştığı ve oyuncunun şuurunu kaybettiği anlatılıyordu.

Bu haberler birlikte sanki bir yerime bir şey batmış gibi acıdı; bir yerim, bir parçam kopup gitti bedenimden.

İşte anılarımız da düşüyordu ördüğümüz “yaşam” duvarından bir bir. Uzun yıllar önce yaşam duvarımdan ilk taş, tek kanallı dönemin ve çocukluğumuzun unutulmaz filmi Küçük Ev’in sevimli ikizlerinden bir tanesinin porno sektörünün eline düşerek seks yıldızı olmasıydı. İlk kez o gerçeği gördüğümde yıkılmıştım.

Sanat alanında bir yeri olmayabilirdi Fawcett’in de, Küçük Ev’in sevimli ikizlerinin de. Ama çocukluk anılarımızın şekillenmesinin mimarı değilse de anılarımızdaki oyunculardı onlar. Bazen bir duvardaki küçücük, sanki anlamsızmış gibi duran bir taşı çekersiniz de ancak o zaman öğrenebilirsiniz orada ortaya çıkan boşluğu.

Doğduğum köye her gittiğimde sanki üzerimden geçiyorlarmış gibi olmaları da bu yüzdendi; çocukluğumun geçtiği evi yıkmışlar ve üzerine asfalt dökmüşlerdi çünkü. Bunu ne zamandır başka bir yazıda yazmak istiyordum ama, kısmet buraya imiş; sizin de üzerinizden geçtikleri oluyor mu hiç, ayakların, arabaların tekerlekleri altında ezildiğiniz?

Charlie’nin Melekleri ölüyor dostlar, daha önce Küçük Ev’in yıkıldığı gibi.

Ve yaşam duvarımızdan taşlar düşüyor bir bir. Ve bizler ilerliyoruz bitiş çizgisine doğru adım adım.

Halbuki dışarıda bahar var. Sarı çiçekler süslemiş yer bir yanı. Ağaçlar çiçek açmakla meşguller. Gelincikler de neredeyse çıkagelirler. Hal böyleyken bu taşlar niye düşmekte?

Bu sorunun cevabını, kahvaltım sona ererken gazetenin son sayfalarında okuduğum Yeni Türkü veriyordu herhalde:

“Biz büyüdük ve kirlendi dünya.”

Kaplumbağa

Bir başka Gerçekliğe giriş – 1

Bir başka gerçekliğe girmek, bazı tekniklerin kullanılması ile olabilecek, sıradan insan için oldukça karmaşık sonuçları olan bir olaydır. Hazırlıksız olarak bu dünyaya giren kişilerde yaşanacak yoğun coşku, anlaşılmazlık ve korku, deliliğe açılan bir penceredir. Bu teknikler “Benlik” ve “Olağan Dünya” görüşünü yok edip sonra yeniden yapılandırmak için kullanılır. DJ bu teknikleri üç ana bölüme ayırır;

  • Ölümü Danışman olarak kullanmak
  • Kendini önemsemeyi bırakmak
  • Kişisel tarihi silip atmak

Bu tekniklere geçmeden önce anlaşılması gereken en önemli konulardan biri benlik’tir. İlk önce, benlik bir tanımdır ve olağan dünya görüşü ile doğrudan ilintilidir. Benlik, insanın kendini bilme, değerlendirme, düşünce ve davranışının kökenidir. Bazı bilimadamları benliği, alter (gerçek veya hayali bir şekilke kendimizi diğer insanlara karşı temsil etme şekli) ve ego (kendimizi algılama tarzı) olarak ikiye ayırmışlardır, bazıları da, ben (bireyin psikolojik kısmı, yaratıcı yanı) ve ego (sosyolojik yan, sosyal roller) olarak ayırmışlardır. Son dönemde ise benlik üç yönden araştırılmıştır;

  • benlik kavramı, kendimizi nasıl tanımladığımız başka bir deyişle bilişsel yanımız,
  • benlik saygısı veya özsaygı, kendimiz ile ilgili duygu ve değerlendirmelerimiz,
  • benlik sunumu, kendimizi nasıl sunduğumuz yani davrandığımız,

Benliğin oluşması yaşam boyu devam eden bir olgudur, yaşanan bir olay veya dışardan verilen bir eğitim olarak bilgi, önce zihinde değerlendirilir/yorumlanır, sonra ona bağlı olarak bir duygu ortaya çıkar, bu duygunun olumlu veya olumsuz olduğuna bilişsel çerçevemiz karar verir. Bu nedenle benlik hem istikrarlı hem de değişken bir nitelik gösterir. Hem içsel bir boyut, anılar ve şemalar gibi, hem de dışsal bir boyut, diğer kişiler karşısında takınılan roller ve davranışları içerir.
Bireyi birey yapan, diğerlerinden ayıran duygu, tutum ve davranışların toplamı “benlik” denilen kavramın içindedir. Benlik, insanın kendi benliğini anlama ve kavrama biçimi olup kendine verdiği değerdir. Buna göre diğer insanlarla olan ilişkileri biçimlenir. Mistiklerin dışında, bilimadamları da “İdeal Benlik” diye bir kavram ortaya atmışlar ve tüm insanları buna göre uyarlamayı görev edinmişlerdir. İdeal benlik “birinin nasıl olması gerektiğidir”, ancak çok açıktır ki bu kavram, en azından, zamana ve cografi bölgeye göre çok büyük farklılıklar taşımaktadır, o halde “ideal” olan biri 10 sene sonra olmayabilir veya Avrupada “ideal” olan biri Afrikaya gittiğinde artık ideal olmayabilecektir. Bir kavramı evrenselleştirmedikten sonra, pek de bir anlam taşımayacak, kimin için ve/veya ne için “ideal” sorusu devamlı gündeme gelecektir. Aslında “İdeal İnsan” fikri nerdeyse 2500 yıl önce Platon tarafında da düşünülmüş ve bir başka gerçeklikle açıklanmıştır. Platonun o zamanlar anlattığı “Mağara Örneği” şu anki konumuz benlik ve dolayesi ile bilgi ile doğrudan alakalıdır. Platon’un bu örneği antik çağlarda olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini koruduğu için bir daha hatırlanmasında yarar var.

  • İnsanlar bir mağarada zincirlenmişlerdir. Yalnızca mağara duvarına vuran gölgeleri görür ve sesleri duydukları için bunları tek gerçeklik zanneder.
  • Aralarından biri zincirlerinden kurtulmayı başarır. Mağaranın dışına çıkıp diğer dünyayı görür, ışığa çıkış acı vericidir ve gördükleri anlaşılmaz şeylerdir.
  • Geri döndüğünde, bu sefer karanlığa giriş acı verici olur, hem ışıktan gözleri kamaşmış hem de bir başka gerçekliğin farkına vardığından sersemlemiştir, eskisinden daha da aptal bir durumdadır.
  • İçerdekiler, anlattıklarını hiç de hoş karşılamazlar, dillerinde bunları açıklıyacak kelimeler dahi yoktur, ve ne de olsa karanlık ve esaret rahatlıktır onlar için. Herhangi bir çaba gerektirmez. Işığa ve bir başka gerçekliğe bakmak ve onu kavramak ise cesaret ister.

Platon’a göre bilgi, duyuların algısı ile edinilmez. Bilgi “idealar” dünyasından derlenir.
İdeaları akıl yoluyla, akıl gözüyle görüp bilgilerini derliyebiliriz, bilgi almada duyusal algılarımızı karıştırdığımızda zorunlu olarak yorumlama mekanizması da devreye girer ki bu da saf bilgiye kendimizden birşeyler katmak anlamındadır. Bunun için de mağaradan kurtulmak ve dünyaya geniş bir açıdan bakmayı gerektirir. Platon’un bu görüşünün don Juan’ın duyusal verileri algılamanın, yorum katmadan yapılması gerektiği görüşü ile benzerliğine dikkat etmek gerekir.
İnsan, benlik tanımının içerdiği şey değil, ama, öyle olduğuna inanır, ve bu tanıma uygun davranır, yani benlik, sadece sözçüklerden oluşmuş sanki gerçekmiş gibi davrandığımız bir kavramlar/yorumlar yığınıdır. Benlik denilen tanımın içeriğinin aktif ifadesi, alışkanlıklardır ve sınırlarla tanımlanmış herşeydir. Biz, günlük yaşamın yapmalarıyız. Benliğin tek gerçekliğimiz olduğu ve sonsuza dek böyle kalacağına inandırıldık. Bir zamanlar biçimsiz/tanımsız olduğumuz unutturuldu.Yapma-mayı uygularken, bu tanımda yer almadığından, bunları olanaksız olarak düşünür ancak çalışma ile yapılabileceğini keşfederiz.
Gerçekliğin ve dolayesi ile benliğin yıkımı psikotik deliliktir. Burdaki “gerçeklik” olağan dünya görüşü anlamında öğretilmiş gerçekliktir. Sanrılanma, olmayan bir şeyi değil, olan bir şeyin algılanmasıdır, ancak olağandan farklı yorumlanması/düzenlenmesidir. Psikotik deliler normal insanların bilinçsizce zihinlerinden attıkları şeyleri algılarlar, bu durumda gerçeklik parçalanır ve benlik sürekliliğini kaybeder, sürekliliğini kaybeden benlik kesinlik duygusunu kaybeder ve kimlikle ilgili kuşkuya düşer. Benliğin özelliklerinin neler olduğundan emin değildir artık. Davranışın temeli benlik olduğundan ve bu da parçalandığından kişi düzensiz ve tutarsız görünür. Deli, savaşçı gibi ama denetimsiz bir şekilde yeniden yapılanma sürecine giren kişidir, alternatif bir varlık biçimi arayışı, normalliği red etmedir. Psikozlu delinin savaşçıdan farkı özgürlük hedefine varması için gereken erkin olmamasıdır.
Savaşçının özgürlük için benimsediği yol onu çıldırtabilir, ama bir savaşçı bunu kendini kaybetmeden gerçekleştirir. Don Juan’ın “denetimli delilik” dediği olgu budur. Burası açıktır ki psikozlular, deliliğe kendi seçimleri olmadan, denetleme güçlerinin ötesine dalarken, bir savaşçı benliğinin yeniden yapılandırma sürecinde uyumlu bir şekilde ilerler. Normalliğin azalması beraberinde enerji, denetim ve ölçülüğün artmasını getirir. Savaşçılar şasırtıcı ve giz dolu olan bu dünyayı gezinmek amacıyle kullanırlar.
Bir benlikle doğmadığımızı ancak bebekliğimizden beri bir benlik edinmeye zorlandığımızı anladığımızda bu sorunun büyük bir kısmını halletmışsiz demektir. Bu durumda benliği biçimlendiren biz olduğumuza göre onu silme ve/veya değiştirecek ve başka birini yaratacak olanağa da sahibiz demektir. Burdaki amaç yeni durumlara uyacak yeni bir varlık biçimi yaratabilmektir.
Bu tekniklerin hepsindeki amaç birleşim noktasını hareketi ve bu hareketin sağladığı özgürlüğün kabul edilmesidir. Ben dediğimiz şey “birleşim noktasının” belirli bir konumunur. Eğer birleşim noktasını hareket ettirebilirsek tanım değişecek ve dolayesi ile “ego” da farklı algılama seviyelerine uyum sağlıyacağı bir şekile bürünecektir. Gerçekte amaç “ego”nun kırılması veya yok edilmesi değil onun kemikleşmiş yapısının kırılarak farklı algılamaları kabul edebilecek düzeye getirmektir. DJ’nin benliği yok edip yeniden yapılandırma teknikleri mistiklerdeki gibi yok etme değil onu değiştirmedir. Mistik düşüncelerde ağırlıklı olmak üzere genelde felsefelerde “Benlik” (ego) kavramına pek de iyi bir gözle bakılmaz. Her zaman “Ego” ile alay edilir, onun varlığı küçültücüdür ve kırılması, mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi gerekir, ancak bu şekilde mutlu sona ulaşılabileceği söylenir. Amaç birey olmamaktır, üst iradenin içinde erimek, yok olmaktır. Bu durumda özgür iradeye de karşı çıkılamadığı için aslında özgür iradenin sonucunun üst iradenin istediği olarak tanımlanır, kısaca benliği kırılmış mutlu insanın özgür iradesi mutlak iradenin aynısıdır. Burdan özgür iradenin olmadığı çıkarsamasının yapılmaması gerektiği de uzun uzun anlatılır, aksi takdirde özgür iradenin olmadığı bir durumda bireyin hiçbir şekilde sorumlu olmayacağı bilinir, ama sorumsuz bir varlık da istenmez nedense, hem sorumlu olunacak hem de serbest iradesi varmış gibi davranıp kendi iradesini kullanmayacak bir varlıktır istenen aslında, halbuki DJ bunun tam tersi varlığın tam anlamıyla özgürleşmesi için çalışmaktadır.

Aki

… devam edecek …

Bir başka gerçekliğe giriş – 1

Bir başka gerçekliğe girmek, bazı tekniklerin kullanılması ile olabilecek, sıradan insan için oldukça karmaşık sonuçları olan bir olaydır. Hazırlıksız olarak bu dünyaya giren kişilerde yaşanacak yoğun coşku, anlaşılmazlık ve korku, deliliğe açılan bir penceredir. Bu teknikler “Benlik” ve “Olağan Dünya” görüşünü yok edip sonra yeniden yapılandırmak için kullanılır. DJ bu teknikleri üç ana bölüme ayırır;

  • Ölümü Danışman olarak kullanmak
  • Kendini önemsemeyi bırakmak
  • Kişisel tarihi silip atmak

Bu tekniklere geçmeden önce anlaşılması gereken en önemli konulardan biri benlik’tir. İlk önce, benlik bir tanımdır ve olağan dünya görüşü ile doğrudan ilintilidir. Benlik, insanın kendini bilme, değerlendirme, düşünce ve davranışının kökenidir. Bazı bilimadamları benliği, alter (gerçek veya hayali bir şekilke kendimizi diğer insanlara karşı temsil etme şekli) ve ego (kendimizi algılama tarzı) olarak ikiye ayırmışlardır, bazıları da, ben (bireyin psikolojik kısmı, yaratıcı yanı) ve ego (sosyolojik yan, sosyal roller) olarak ayırmışlardır. Son dönemde ise benlik üç yönden araştırılmıştır;

  • benlik kavramı, kendimizi nasıl tanımladığımız başka bir deyişle bilişsel yanımız,
  • benlik saygısı veya özsaygı, kendimiz ile ilgili duygu ve değerlendirmelerimiz,
  • benlik sunumu, kendimizi nasıl sunduğumuz yani davrandığımız,

Benliğin oluşması yaşam boyu devam eden bir olgudur, yaşanan bir olay veya dışardan verilen bir eğitim olarak bilgi, önce zihinde değerlendirilir/yorumlanır, sonra ona bağlı olarak bir duygu ortaya çıkar, bu duygunun olumlu veya olumsuz olduğuna bilişsel çerçevemiz karar verir. Bu nedenle benlik hem istikrarlı hem de değişken bir nitelik gösterir. Hem içsel bir boyut, anılar ve şemalar gibi, hem de dışsal bir boyut, diğer kişiler karşısında takınılan roller ve davranışları içerir.
Bireyi birey yapan, diğerlerinden ayıran duygu, tutum ve davranışların toplamı “benlik” denilen kavramın içindedir. Benlik, insanın kendi benliğini anlama ve kavrama biçimi olup kendine verdiği değerdir. Buna göre diğer insanlarla olan ilişkileri biçimlenir. Mistiklerin dışında, bilimadamları da “İdeal Benlik” diye bir kavram ortaya atmışlar ve tüm insanları buna göre uyarlamayı görev edinmişlerdir. İdeal benlik “birinin nasıl olması gerektiğidir”, ancak çok açıktır ki bu kavram, en azından, zamana ve cografi bölgeye göre çok büyük farklılıklar taşımaktadır, o halde “ideal” olan biri 10 sene sonra olmayabilir veya Avrupada “ideal” olan biri Afrikaya gittiğinde artık ideal olmayabilecektir. Bir kavramı evrenselleştirmedikten sonra, pek de bir anlam taşımayacak, kimin için ve/veya ne için “ideal” sorusu devamlı gündeme gelecektir. Aslında “İdeal İnsan” fikri nerdeyse 2500 yıl önce Platon tarafında da düşünülmüş ve bir başka gerçeklikle açıklanmıştır. Platonun o zamanlar anlattığı “Mağara Örneği” şu anki konumuz benlik ve dolayesi ile bilgi ile doğrudan alakalıdır. Platon’un bu örneği antik çağlarda olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini koruduğu için bir daha hatırlanmasında yarar var.

  • İnsanlar bir mağarada zincirlenmişlerdir. Yalnızca mağara duvarına vuran gölgeleri görür ve sesleri duydukları için bunları tek gerçeklik zanneder.
  • Aralarından biri zincirlerinden kurtulmayı başarır. Mağaranın dışına çıkıp diğer dünyayı görür, ışığa çıkış acı vericidir ve gördükleri anlaşılmaz şeylerdir.
  • Geri döndüğünde, bu sefer karanlığa giriş acı verici olur, hem ışıktan gözleri kamaşmış hem de bir başka gerçekliğin farkına vardığından sersemlemiştir, eskisinden daha da aptal bir durumdadır.
  • İçerdekiler, anlattıklarını hiç de hoş karşılamazlar, dillerinde bunları açıklıyacak kelimeler dahi yoktur, ve ne de olsa karanlık ve esaret rahatlıktır onlar için. Herhangi bir çaba gerektirmez. Işığa ve bir başka gerçekliğe bakmak ve onu kavramak ise cesaret ister.

Platon’a göre bilgi, duyuların algısı ile edinilmez. Bilgi “idealar” dünyasından derlenir.
İdeaları akıl yoluyla, akıl gözüyle görüp bilgilerini derliyebiliriz, bilgi almada duyusal algılarımızı karıştırdığımızda zorunlu olarak yorumlama mekanizması da devreye girer ki bu da saf bilgiye kendimizden birşeyler katmak anlamındadır. Bunun için de mağaradan kurtulmak ve dünyaya geniş bir açıdan bakmayı gerektirir. Platon’un bu görüşünün don Juan’ın duyusal verileri algılamanın, yorum katmadan yapılması gerektiği görüşü ile benzerliğine dikkat etmek gerekir.
İnsan, benlik tanımının içerdiği şey değil, ama, öyle olduğuna inanır, ve bu tanıma uygun davranır, yani benlik, sadece sözçüklerden oluşmuş sanki gerçekmiş gibi davrandığımız bir kavramlar/yorumlar yığınıdır. Benlik denilen tanımın içeriğinin aktif ifadesi, alışkanlıklardır ve sınırlarla tanımlanmış herşeydir. Biz, günlük yaşamın yapmalarıyız. Benliğin tek gerçekliğimiz olduğu ve sonsuza dek böyle kalacağına inandırıldık. Bir zamanlar biçimsiz/tanımsız olduğumuz unutturuldu.Yapma-mayı uygularken, bu tanımda yer almadığından, bunları olanaksız olarak düşünür ancak çalışma ile yapılabileceğini keşfederiz.
Gerçekliğin ve dolayesi ile benliğin yıkımı psikotik deliliktir. Burdaki “gerçeklik” olağan dünya görüşü anlamında öğretilmiş gerçekliktir. Sanrılanma, olmayan bir şeyi değil, olan bir şeyin algılanmasıdır, ancak olağandan farklı yorumlanması/düzenlenmesidir. Psikotik deliler normal insanların bilinçsizce zihinlerinden attıkları şeyleri algılarlar, bu durumda gerçeklik parçalanır ve benlik sürekliliğini kaybeder, sürekliliğini kaybeden benlik kesinlik duygusunu kaybeder ve kimlikle ilgili kuşkuya düşer. Benliğin özelliklerinin neler olduğundan emin değildir artık. Davranışın temeli benlik olduğundan ve bu da parçalandığından kişi düzensiz ve tutarsız görünür. Deli, savaşçı gibi ama denetimsiz bir şekilde yeniden yapılanma sürecine giren kişidir, alternatif bir varlık biçimi arayışı, normalliği red etmedir. Psikozlu delinin savaşçıdan farkı özgürlük hedefine varması için gereken erkin olmamasıdır.
Savaşçının özgürlük için benimsediği yol onu çıldırtabilir, ama bir savaşçı bunu kendini kaybetmeden gerçekleştirir. Don Juan’ın “denetimli delilik” dediği olgu budur. Burası açıktır ki psikozlular, deliliğe kendi seçimleri olmadan, denetleme güçlerinin ötesine dalarken, bir savaşçı benliğinin yeniden yapılandırma sürecinde uyumlu bir şekilde ilerler. Normalliğin azalması beraberinde enerji, denetim ve ölçülüğün artmasını getirir. Savaşçılar şasırtıcı ve giz dolu olan bu dünyayı gezinmek amacıyle kullanırlar.
Bir benlikle doğmadığımızı ancak bebekliğimizden beri bir benlik edinmeye zorlandığımızı anladığımızda bu sorunun büyük bir kısmını halletmışsiz demektir. Bu durumda benliği biçimlendiren biz olduğumuza göre onu silme ve/veya değiştirecek ve başka birini yaratacak olanağa da sahibiz demektir. Burdaki amaç yeni durumlara uyacak yeni bir varlık biçimi yaratabilmektir.
Bu tekniklerin hepsindeki amaç birleşim noktasını hareketi ve bu hareketin sağladığı özgürlüğün kabul edilmesidir. Ben dediğimiz şey “birleşim noktasının” belirli bir konumunur. Eğer birleşim noktasını hareket ettirebilirsek tanım değişecek ve dolayesi ile “ego” da farklı algılama seviyelerine uyum sağlıyacağı bir şekile bürünecektir. Gerçekte amaç “ego”nun kırılması veya yok edilmesi değil onun kemikleşmiş yapısının kırılarak farklı algılamaları kabul edebilecek düzeye getirmektir. DJ’nin benliği yok edip yeniden yapılandırma teknikleri mistiklerdeki gibi yok etme değil onu değiştirmedir. Mistik düşüncelerde ağırlıklı olmak üzere genelde felsefelerde “Benlik” (ego) kavramına pek de iyi bir gözle bakılmaz. Her zaman “Ego” ile alay edilir, onun varlığı küçültücüdür ve kırılması, mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi gerekir, ancak bu şekilde mutlu sona ulaşılabileceği söylenir. Amaç birey olmamaktır, üst iradenin içinde erimek, yok olmaktır. Bu durumda özgür iradeye de karşı çıkılamadığı için aslında özgür iradenin sonucunun üst iradenin istediği olarak tanımlanır, kısaca benliği kırılmış mutlu insanın özgür iradesi mutlak iradenin aynısıdır. Burdan özgür iradenin olmadığı çıkarsamasının yapılmaması gerektiği de uzun uzun anlatılır, aksi takdirde özgür iradenin olmadığı bir durumda bireyin hiçbir şekilde sorumlu olmayacağı bilinir, ama sorumsuz bir varlık da istenmez nedense, hem sorumlu olunacak hem de serbest iradesi varmış gibi davranıp kendi iradesini kullanmayacak bir varlıktır istenen aslında, halbuki DJ bunun tam tersi varlığın tam anlamıyla özgürleşmesi için çalışmaktadır.

Aki

… devam edecek …

Yörük Obalarımız-1

Arkadaşlar, gidip Toros dağlarına bakınız; eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.

K.Atatürk

Yükseklere çıkmak, uçsuz bucaksız bozkırlara, yeşil ovalara, kıvrım kıvrım akan suları berrak derelere, yemyeşil çayırlara, alçak tepelere, pıynarlı yakalara dağlardan bakmak, burcu kokulu kabaardıcın gölgesine yaslanmak, ağacın gövdesine dengilmek, çayıra uzanmak, keçilerin çanlarını, develerin hataplarındaki havan çanlarını dinlemek, öküzlerin böğürmelerini sığırtmaç düdüğüyle beraber duymak, danaların tozu dumana katışını görürken hergelecinin sıklığını duymak, atların kişnemesini, ineklerin böğürmesini, horozların ötmesini, koyunların melemelerini duymak, kaval sesiyle geçmie dalmak, cura sesiyle uyanmak, kemençe sesiyle sevdayı hatırlamak, tekenin kayadan kayaya sekmesi, böğelek tutmuş düvenin koşuşturması, kısrakların suya dörtnala gitmesini görmek ne zevklidir Yörük için.

Yörükler divana tabi değillerdi. Yörükler zaten Türkmenlerin sürekli yürüyen, göç eden kollarının adıydı. Yörükler bir yerde uzun süre durmazlar. Hayvanlarının yayılması gereken yerlere göç etmek yaşamlarının bir parçasıdır. Böyle olunca kimseye tabi olmaları mümkün değildi. Yörükler, konargöçerler sancak beylerine bağlı değillerdi; ancak, kanunnameye göre ağaları subaşıdır. Yörük beyleri, başbuğları her zaman vardır. Hep özgür yaşamayı ilke edinmişlerdir.

Yörük obasının insanları çileye sevdalıdır. Zoru aşmak, uzağa kavuşmak, yükseklere çıkmak özlemidir. Dağlara ulaşırsa yörük, turluğunu, alacağını, çadırını kuruverirse ata yurduna işte o zaman mutludur.

Yolunuz düşerse Yörük obalarına, uğrarsanız çoban yanına, tadarsanız höşmerimi, yerseniz kese yoğurdunu, derideki çökeleği, yağ karnındaki tereyağını, kaplarda saklanan kavurmayı, dağarcıktaki dürgeyle veya sacda pişen yufka, darı ekmeği, hamurlu ekmekle ya da gatmarla ayrılasınız gelmez. Bir de buz gibi soğuk suyu gözünden avuç avuç veya küyner kokulu susakla içince…

Çıngırakta yer kapanlar, çelik oynamaya gidenler, ufaklardan üç beş kopil toplayıp yıkık oynamaya gidenler… Akşam olunca da yanık oyunu başlar. Gizlice ateşte kızdırılan taş havaya atılır ve bulmaya çalışılır.  Bulana ödül vadedilir. Karanlıkta uyanıklar numaradan saflar esastan arar ve bulanın da eli yanar.

Yörük Obalarımız-  Ramazan Kıvrak

özetleyen S.A

-devam edecek-