Kuantum Kuramının Temel İlkeleri, Felsefesi ve Dünya Görüşü

Kuantum Fiziği ya da mekaniği ne benim ne sizlerin ne de mesleğimizin bire bir ilgi alanında olmadığı için oldukça yeni ve çok boyutlu olduğuna inandığım Kuantum olgusunu ister istemez oldukça yüzeysel ve felsefi açıdan ele alıp bu yolda ortaya konulan savların bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum. Formüllerden ve matematiksel verilerden tamamen arındırılmış bir şekilde sunmaya çalışacağım. Kuantum kavramının, neticede bir sona ulaştırılmasının imkansızlığını da baştan kabul ederek, salt bu kavrama olan bazı belirsizlikleri, yada bu kavrama olan yabancılığımızı birazcık ta olsun giderebilmek, bu konu hakkında birazda olsa eskisinden daha yakın bir yakınlaşma yaratma ve bu kavrama karşı küçükte olsa bir pencere açabilerek, ufkumuzda ve düşüncelerimizi, bu kavramı pekiştirebilme amacında bir basamak yukarı çıkarabilmeye yarar sağlayacağı umuyorum.

quantum1

Temelleri 19. yüzyılın ortalarına dayanan kuantum kavramı, öncelikle kendini fizik alanında göstermiş, gerçek gelişimini 20. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirmiştir.

Kuantum kelime anlamı ile parçacık demektir. Temel felsefesi ise soru sormaktır.

Devamını oku “Kuantum Kuramının Temel İlkeleri, Felsefesi ve Dünya Görüşü” →

Temel Fizik – Feynman

[Richard Phillips Feynman, The Feynman Lectures on Physics, Volume 1, Chapter 2: Basic Physics]

Giriş

Bu bölümde, fiziğin sahip olduğumuz en temel ilkelerini, nesnelerin doğasını şu anda nasıl gördüğümüzü inceleyeceğiz. Bütün bu fikirlerin doğrulanmalarının tarihine girmeyeceğiz, bunu zaman geçtikçe öğreneceksiniz.

Bilimsel olarak ulaştığımız şeyler sayısız şekilde ve nitelikte karşımıza çıkarlar. Örneğin, kıyıda durup denize baktığımızda suyu, dalgaları, köpükleri, çalkantıları, suyun sesini, havayı, rüzgârı ve bulutları, güneşi ve mavi gökyüzünü ve ışığı görürüz. Çeşitli renk, görünüm, sertlik ve dayanıklılıkta kum ve taşlar vardır. Belki mutluluk ve düşünme bile vardır. Doğadaki herhangi bir diğer görünüş de benzer çeşitlilikte nesneler ve etkiler barındırır. Nerede bulunursa bulunsun her zaman bunun kadar karmaşıktır. Merak, soru sormamızı sağlar; böylece öğrendiklerimizi bir araya getirir ve çeşitli yönlerden kazanılmış bilgiyi anlayamaya çalışırız. Nispeten az sayıda doğal nesnelerden ve etkiyen kuvvetlerden sonsuz türde birleşimler oluşabilmesi sonucuna vardığımız gibi.

Örnek olarak: Kum, kayadan farklı bir madde midir? Belki de kum, çok büyük miktarda minik kayadan başka bir şey değildir! Ay büyük bir kaya parçası mıdır? Kayaları anlarsak kumu ve ayı da anlamış olur muyuz? Rüzgâr, denizdeki suyun çalkantısı gibi havada oluşan bir çalkantı mıdır? Farklı hareketlerin ortak özellikleri nelerdir? Değişik türlerdeki seslerde ortak olan nedir? Kaç farklı renk vardır? Ve sorular böyle devam eder. Bu yolla her şeyi basamak basamak çözümleriz, başta farklı görünenleri toplar, farklı olanların sayısını indirmeyi umar ve sonuçta onları anlamaya çalışırız.
Devamını oku “Temel Fizik – Feynman” →

Doğada Bilim ve Zaman

Şu “Bilim” sözcüğünü ele alalım önce. Nedir bilim?

Doğada bilim var mıdır? Yok diyor Einstein. Doğada bilim gibi, zaman da yok, diyor. İnsan beyninin icadıdır bunlar. Ne vardır doğada? Madde ve enerji vardır ve ikisinin birleştiği hareket… Düzenli, sistemli bir hareket. Atom altı çekirdeklerden Galaksilere kadar, daire ya da elips düzeninde durmayan bir hareket…

Doğada bilim ve zaman yoksa bu bilim ve zaman sözcükleri nereden çıkıyor? Bunların varlığını biz biliyoruz. Nasıl olur da olmazmış doğada bilim ve zaman! Bunlar insan beyninin ürünleridir. Doğada insan olduğu için, insan beyni olduğu için bilim ve zaman var. İnsanın doğayı öğrenme çabası olduğu için var bu bilim ve zaman deyimleri. İnsan icadı olarak. Ve sadece insanlar için var. Doğada insan beyni olmasaydı bunlar da olmazdı.

Doğa bilimleri insan beyninin doğayı anlama, keşfetme merakidir. İnsanın doğanın ve doğanın bir parçası olarak kendi varlığının, ayrımına, ya da bilincine varması doğa bilimlerinin başlangıç noktasıdır. Aynı nokta, yani insanın doğanın varlığının, doğanın bir parçası olarak da kendisinin varlığının ayrımına ya da bilincine varması, doğa dinlerinin de başlangıç noktasıdır.

Korku ve merak
Devamını oku “Doğada Bilim ve Zaman” →

Kızılderili ve Beyazadam

“Duwarmish” Kızılderililerinin Reisi Seattle’ın “Washington’daki Büyük Başkan”a, yani 1853-1857 yılları arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’a göndermiş olduğu mektuptur:

Washington’daki Büyük Başkan topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş Büyük Başkan… Ama biz sizin, dostluğunuza ihtiyacımız olmadığını biliriz.

Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? Ya da satabilirsiniz? Ya toprağın sıcaklığını? Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer Büyük Başkan, hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz. Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına… Sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?

Kutsaldır bu topraklar benim için ve ulusum için… Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis, şakıyan böcekler… Ve bilin ki: Kızılderili adamın anıları ağaçların öz suyunda saklıdır. Toprak bizim anamızdır. Washington’daki Büyük Başkan bizden topraklarımızı istediği zaman, bütün bunları istemektedir. Büyük başkan bizim babamız, biz de onun çocukları olacakmışız.

Büyük Ruh ulusumuzu sever; fakat nedendir bilinmez, Kızılderili çocuklarını terk etti. Şimdi size makineler yolluyor ve çok yakında beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği, beyaz adam bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık. Çünkü başka ırklardanız; çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar. Bilesiniz ki; derelerin ve ırmakların içinden geçen sular sadece su değildir, atalarımızın kanıdır o. Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam. Toprağı çocuklardan çalar. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardında koskoca bir çöl bırakacaksın. Sabahın sisi dağların karnından doğan Güneş’i görür ve kaçar. Demir at (lokomotif) öldürüp çürümeye bıraktığınız, binlerce buffalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl? Anlamıyorum. Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi? Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir. Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek…

Çocuklarımıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…
Devamını oku “Kızılderili ve Beyazadam” →

Teleolojik Aklın Eleştirisi

On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut: ” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. ”

Tezin kendisi bu. Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkamasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!

Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır.
Devamını oku “Teleolojik Aklın Eleştirisi” →