Tenin Son Sürümü: Siborglar Çağında Irk, Cinsiyet ve Yaş Buharlaşır mı?

İnsan bedeni uzun süre toplumun en inatçı kimlik kartı sayıldı. Derimizin rengi, sesimizin tonu, kaslarımızın biçimi, hormonlarımızın iniş çıkışı ve yüzümüzdeki çizgiler bize daha konuşmadan bir hikâye yazdı. Kimi zaman bu hikâye kader diye satıldı, kimi zaman biyoloji diye kutsandı. Fakat şimdi sahneye garip bir oyuncu çıkıyor: siborg. Ne tam insan, ne tam makine; ne mitolojik yaratık, ne de yalnızca bilimkurgu figürü. Kalp piliyle, protez bacakla, beyin-bilgisayar arayüzüyle, yapay gözle, gen düzenleme ihtimaliyle ve akıllı implantlarla beden artık sabit bir doğa parçası değil, güncellenebilir bir platform gibi davranıyor.

Siborg sosyolojisinin en kışkırtıcı sorusu şudur: Beden teknolojiyle birleşince ırk, cinsiyet ve yaş gibi kategoriler gerçekten ortadan kalkar mı, yoksa sadece daha parlak bir arayüze mi taşınır? İlk bakışta cevap umut vericidir. Eğer bacak mekanikse, hız kas genetiğine bağlı olmaktan çıkar. Eğer ses dijital olarak tasarlanabiliyorsa, cinsiyetin kulaktaki izi silikleşir. Eğer yüz yaşlanmanın kronolojisini göstermiyorsa, yaş bir takvim meselesi olmaktan uzaklaşır. Eğer deri, sensörler ve yapay dokularla yeniden kurulabiliyorsa, ırkçı bakışın yakaladığı yüzey bozulur. Harika, değil mi? İnsanlık nihayet eski etiketlerini çöp kutusuna atacak gibi görünür.

Ama sosyoloji burada kaşını kaldırır ve sorar: Çöp kutusunun sahibi kim? Çünkü hiçbir teknoloji boşlukta doğmaz. Onu tasarlayan şirketler, finanse eden devletler, pazarlayan kültürler ve erişebilen sınıflar vardır. Siborg beden, teoride özgürleştirici olabilir; pratikte ise yeni ayrıcalıkların zırhına dönüşebilir. Bugünün pahalı telefonu nasıl statü sembolüyse, yarının gelişmiş sinir implantı da aynı işlevi görebilir. Hatta daha fazlasını: Daha hızlı öğrenen, daha uzun yaşayan, daha güçlü çalışan insanlar ile “eski model” bedende kalanlar arasında yeni bir uçurum açabilir.

Kategoriler ölmez, kılık değiştirir

Irk, cinsiyet ve yaş doğanın basit etiketleri değildir; toplumsal anlam makineleridir. Irk, pigmentten çok iktidar ilişkilerinin tarihidir. Cinsiyet, bedenden çok normların koreografisidir. Yaş ise hücrelerden çok üretkenlik, arzu ve saygınlık hakkında kurulmuş bir zaman rejimidir. Bu yüzden beden değiştiğinde kategoriler otomatik olarak yok olmaz. Toplum, yeni bedene yeni anlamlar yükler. Metal kolu olan biri “eksik” değil “gelişmiş” sayılabilir; fakat bu kez de hangi marka kolun, hangi yazılım sürümünün, hangi veri paketinin daha prestijli olduğu konuşulur.

Cinsiyet açısından düşünelim. Hormon düzenleyiciler, yapay üreme teknolojileri, ses ve yüz modifikasyonları, dijital avatarlar cinsiyetin katı duvarlarını çatlatıyor. Bu iyi haber. Ancak aynı teknoloji, “ideal kadın”, “optimize erkek” ya da “kusursuz androjen” gibi yeni pazar kalıpları da üretebilir. Özgürleşme ile paketlenmiş norm arasındaki çizgi, reklam afişi kadar parlak ve tehlikelidir. Siborg olmanın devrimci tarafı, bedeni seçilebilir kılmasıdır; kapitalist tarafı ise seçimi abonelik planına çevirmesidir.

Yaş konusunda da benzer bir paradoks var. Yaşlanmayı yavaşlatan biyoteknolojiler, hafıza destek sistemleri ve yapay organlar, insan ömrünü esnetebilir. Fakat yaş ayrımcılığı ortadan kalkmak yerine biçim değiştirebilir. “Yaşlı” olmak biyolojik değil, teknolojik geri kalmışlık anlamına gelebilir. Güncelleme alamayan bedenler, toplumun gözünde tıpkı eski işletim sistemleri gibi güvenlik riski sayılabilir. Bu cümle komik duruyor; komik olduğu kadar ürkütücü.

Yine de karamsarlık kolay bir lüks. Siborg sosyolojisi bize sadece tehlikeyi değil, ihtimali de gösterir. Eğer bedenin doğal kabul edilen sınırları aşılabiliyorsa, kimliklerin kutsal sanılan hapishaneleri de sorgulanabilir. “Erkek böyledir”, “kadın şunu yapar”, “şu ırk buna yatkındır”, “bu yaştan sonra olmaz” gibi cümleler, teknolojik bedenin karşısında antika mobilyalar gibi gıcırdamaya başlar. Siborg, topluma şunu fısıldar: Beden sandığınız kadar kader değil; kader sandığınız şey de çoğu zaman iyi cilalanmış bir yönetmelik.

Asıl mesele, teknolojik birleşmenin bizi kategorisiz bir cennete götürüp götürmeyeceği değil. Mesele, yeni bedenlerin hangi etik ve politik ilkelerle kurulacağıdır. Erişim adil mi olacak? Veri kime ait olacak? Protez kullanan beden sigorta şirketinin malı mı, kişinin benliği mi sayılacak? Beyin arayüzünden geçen düşünce, mahremiyetin son kalesi mi yoksa pazarlanabilir son maden mi olacak?

Sonuçta siborg çağında ırk, cinsiyet ve yaş belki ortadan kalkmayacak; ama çıplak gerçekler gibi davranma ayrıcalıklarını kaybedecekler. Maskeleri düşecek. İnsan bedeni teknolojiyle birleşirken toplum da kendi kodunu ele vermeye başlayacak. Ve belki en radikal soru şu olacak: Makineleşen insan mı daha korkutucu, yoksa insanı yüzyıllardır makine gibi sınıflandıran toplum mu?

Geleceğin Var Olma Şansı

“Dünyanın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın, paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”

Michael Marder ve Luce Irigaray, Paylaşma Ekolojisine Doğru,
Çev. Erkan Ünal, Cogito, Güz 2016, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 11.

Her türden sınırın insan tarafından oluşturulduğu -veya en nihayetinde sahiplenildiği- bir “modern dünya”da yaşıyoruz. Antik Yunan’dan bu yana çok şey değişmiş gibi görünüyor belki ama temelde tartışılan konular insan zihnindeki konumunu koruyor. Dünyanın geleceği, bu geleceğin nasıl kurulacağı da bu başlıklardan biri. İnsan, canlılar üzerindeki hakimiyetine emin olarak dünyayı kendinden ibaret saydığından insan toplumu üzerindeki otoritenin önemi kabul gördü şimdiye kadar. Öyle ki yıllar boyunca bu otoritenin nasıl uygulanacağı tartışıldı.

Sorgulayan insanlar susturuldu, öğrencileri tarafından daha büyük bir güçle sürdürüldü sorgulamaları. Sonunda ortaya otoritede söz sahibi olması gerekenleri ayıran Platon ve ondan yıllar sonra, saf ırkı oluşturmak için milyonları yok eden Hitler çıktı. Bütün bunlar olurken insanın emin olduğu şey, dünyanın gücünün kendi elinde bulunduğuydu; çizilen Tanrılar bile abartılmış insan figürüydü hep.

Fark edilemeyen ise dünyada yalnız olmadığımız ve paylaşılacak bir dünya varsa eğer, bunu insanlıktan öte bir varlıkla paylaşmak gerektiği. İnsan bunu görebildiği noktada kendi sınırlarının bilincine varıyor ve bu bilince varabiliyor olmak, dünyaya ve dolayısıyla kendisine de bir gelecek sunuyor.

Dünya üzerinde meydana gelen çatışmanın artması varlığın sürdürülebilirliği üzerindeki endişeleri arttırıp insanda gelecek korkusu yaratıyor. Kimileri bu çatışmanın gerekçesi olarak terörizm, göç, salgın gibi unsurları öne sürüp çözümü sınırları sıkılaştırmakta ve kimi zaman Kuzey Kore örneğindeki gibi tamamen kendi içine kapanmakta buluyor. Buna karşın bazıları yaşanana kalıcı ve bütünsel bir çözüm bulmaya odaklanıyor. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın bu duruma önerisi ise bir paylaşma ekolojisi. Burada değinilecek iki önemli başlık var: paylaşım ve ekoloji.

İnsan ve insan üretimi varlıklar göz ardı edildiğinde doğanın halihazırda bir paylaşımda olduğu görülüyor. Felsefenin başında temel olarak görülen su, ateş, toprak, hava dörtlüsü insanın aksine bir uyum içinde çalışıyor ve dünya üzerindeki paylaşımlarını sürdürülebilir bir düzene katkı sağlayarak yapıyor.

Buna karşın insan, doğanın paylaşımlarına ve kendi sınırlarına yeni sınırlar ekleyip kendine özgü ikincil bir paylaşım yaratıyor; siyasal, kültürel, bölgesel bölünmeler getiriyor. Bu bölünmeleri doğada olduğu gibi bütünsel bir paylaşımla yapmak yerine, kendi içindeki birliği ve otoritesini önceleyip “bencil” bir perspektiften yola çıkarak oluşturuyor.

Bu sadece kendi içinde yarattığı bölünmeler arasında bir çatışma yaratmakla kalmıyor, doğanın uyumuna müdahale ettiğinden doğayla da güçlü bir çatışma içerisine girmesine sebep oluyor. Otoritesinden, gücünden ve egosundan ödün vermeyen insan; karşısındaki bölünmüş doğanın kendisiyle çatışırken birlikte çalıştığını göremiyor. Yalnız bir şekilde önüne geleni yıkarak devam ediyor adeta.

Bunlar düşünüldüğünde “geçmişi görmek” verimli bir çözüm gibi görünüyor. Felsefe yolunun en başında doğayı izleyip ondan bir şeyler öğrenmeye çalışan insan ne oldu da üstünlüğüne ve hakimiyetine bu kadar emin oldu? Herakleitos’un da ifade ettiği gibi, zaman değiştikçe değişen maddeyle birlikte insan da değişiyor. İnsan değişen koşullara uyum sağlamak zorunda ve bu da insanın aynı kalmamasını mantıklı bir gerekçeye oturtuyor. Fakat bu değişimin bencil bir amaç üzerine kurulması, insan tercihinin eseri.

Doğayla savaşmak ve ona karşı olan yeni bölünmeler oluşturmak yerine ortak bir paylaşıma gitmek mümkün. Bu noktada Michael Marder ve Luce Irigaray ekolojik bir çözüm öneriyor.

Modern dünyada her şeyin maddeye indirgendiği, sorunun ve çözümün ekonomik yollarda arandığı düşünüldüğünde sunulan ekolojik çözüm ilkel bir yol gibi görünebilir çoğu kimseye. Bu noktada anlaşılması gereken, paylaşma ekolojisi ifadesinin, fiziksel olarak öze dönmekten çok düşünsel bir özü ifade ettiği.

Paylaşılabilir hale gelmenin yolu araya sınırlar koymaktan değil, uyum içinde çalışan bölümlerden meydana geliyor. Bu noktada doğal çevreye ve doğal kimliğimize dönmek, öncelikle doğaya kulak vermeyi gerektiriyor. Doğayı insanlıktan ayrı bir varlık olarak görmektense, tüm varlığı bir bütün olarak düşünüp “birlikte çalışmak” bir çözüm sunuyor.

Ancak bu şekilde, yaşanan sorunlardan kalıcı bir şekilde kurtulmak mümkün. Elbette modern dünyada maddi unsurlardan tamamıyla sıyrılmak mümkün değil. Nitekim burada sunulan öneri dağın tepesinde yalnız bir hayat sürmek veya vahşi hayata dönmek de değil. Kastedilen en basit ifadeyle “uyum”, dünyayı değiştirmek yerine onunla var olunduğunu kabullenme ve birlikte yaşamayı öğrenme çabasıdır.

Modernin getirisi olan kapitalizmi, Karl Marx’ın karşı önermesi komünizmi ya da insana dair herhangi bir ideolojiyi tartışmayı bırakıp acilen varlığın geri kalanını görmek, fark etmek gerekiyor. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın yaklaşımıyla:

“Sahiplenmeyi ve el koymayı değil, farklılıklara dayanan ve bizi bunları işleyip geliştirmeye teşvik eden daha büyük bir bütün kapsamında katılımcılığı öngören bir düşünme ve yaşama şekli.”

Elbette var olan otoriteler, siyasi gücü elinde bulunduranlar için bu yaklaşım kolay kabul edilebilir değil. Her şeyin ekonomik bir merkeze oturduğu bir dünyada bu çok normal. Ayrıca gücü elinde tutmak isteyenlerin çabası da kaçınılmaz.

Fakat dünyanın geldiği durum göz önünde bulundurulduğunda doğayla uyumun aciliyeti de görmezden gelinemez bir seviyede. Yaşanılan problem, insandan ve yarattığı kurumlardan ibaret değil ve dünya artık kaçınılmaz değişimlerin içinde.

Fiziksel olarak görülen değişimler bunlar: milyonlarca canlıyı öldüren küresel ısınma, milyonlarca insanı eve kapatan küresel salgınlar… Bir son mümkünse eğer, bu yaşananlar ona yakın olduğumuzu gösteriyor.

Bir önlem almaya çalışıyorsak uyum içindeki doğa örneğinden yararlanmamız gerekiyor. Sürdürülebilir bir düzeni koruyamayıp canlılığa yuva olmuş doğayı yok eden bizsek, birlikte var olmayı öğrenmesi gereken de biziz.

En nihayet, otoritesini korumak için bir paylaşma ekolojisine karşı çıkması muhtemel liderler dahil, bir geleceğe sahip olmak nefes alabileceğimiz bir hava olmasına bağlı. Bunun için de yapılması gereken birlikte var olmayı öğrenmek.

Dünyada yaşanan sorunlara gerekçeler yaratmak, yeni sınırlar oluşturup geçici korumalar sağlamak mümkün. Bütün bunlar ancak “şimdi”yi kurtarabilir. Anı kurtarmanın ilerisine gidip, bir geleceğe sahip olmak istiyorsak varlığı sürdürülebilir kılmak zorundayız. Bu da ancak baktığımızı “görmek”le mümkün olabilir.

Yalnızca yaşanan sorunları görmek değil, önümüzdeki iyi örnekleri, bize “verilmiş” çözüm önerilerini de görmemiz gerekiyor. Bütün bunlar da bir paylaşma ekolojisinin, geleceğe var olma şansı tanıdığını gösteriyor.

Elbette bu gelecek; bütüne odaklanan, paylaşım fikrini benimseyen, varlığın tümüne ait bir “gelecek”. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın da dediği gibi:

“Dünyanın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenmenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın ve paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”

Dilara Kartal

Geleceğe projekte edilenler

“Bundan önce, gezegeniniz güneşin aktivitesi (heliosfer) vasıtasıyla farklı bir şekilde canlı olan bir atmosfere sahipti ve manyetik ızgarayı insanlığın DNA’sını en azından %50 geliştirebildikleri yere kadar yüklüyordu. Hatırlayın, siz şu anda %30 – % 35 tesiniz. “Bir dakika Kryon, geriye gittiğimizi mi kastediyorsun?” Evet. En sonunda, bunun kanıtını bulacaksınız – ileri uygarlık. Eğer ileri bir uygarlığın parçası olduğunuzu hissettiğiniz yaşamlarınız varsa, öyledir. Bunun nedeni teknolojinizin değil, bilincinizin ileri olmasıydı. Bilinciniz ile şu anda yapamadığınız şeyleri yapabiliyordunuz ve bunları kolayca yapabiliyordunuz. Kendi bedeninizi kendi bilincinizle iyileştirebiliyordunuz. Yoktan gerçek madde yaratabilenler vardı. Tüm bunlar mekanik cihazlarla değil, ileri düşünce vasıtası ile. Size gerçekte henüz düşünülmeyen bir prensip veriyoruz: “Bilinç fiziktir. O fiziksel gerçekliği etkileyen gerçek, ölçülebilir bir alandır.” Öfkeli olduğunuzda hiç bilgisayarınız bozuldu mu ya da ampul söndü mü? Nasıl? Bu fiziktir?” der Kryon
 
Teknoloji artışının bilinç artışı anlamına gelmeyebileceğini sık sık yazıyorum. Bunu söylemekle teknoloji karşıtı olduğumuz anlamı çıkmasın tabi. Benim kitaptan mini bir alıntı: “Bilimi seviyorum, onun anlayış derinliği yüksek insanların elinde teknolojiye dönüşmesini istiyorum. Tanrı Anu’nun oğulları Enlil ve Enki’nin anlaşmazlığı da buydu sanırım.”
Ayrıca okumayı/seyretmeyi sevdiğim ve yazdığım Bilimkurgu türünün de çok değişik fazları var bir çoğu yalnızca mevcut realitemizin daha abartılmış şekilde sunumudur. Bunları seyrederken muhtemelen acı acı gülenlerimiz vardır, daha çok savaş, daha ileri teknikle nasıl batılır, daha büyük güç hırsı nasıl olabilir vs gibi şeyler. Özetle çoğu bilimkurgu ürünü için söylenebilecek şey (özellikle erkek elinden çıkanlar/ Neyseki istisnalar her zaman var); şu anın insan duygularını gelişmiş teknolojiyle harmanlayarak geleceğe projekte etmektir, buna Ölümsüz Öyküler Kulubü yıllarımda aymıştım, onbeşsene kadar önce. Ve bunca yıldır içimden geçen sessiz bir çığlık var; bunu yazanlar, çekenler ne yaptıklarının farkında mı? Ve bu soru içimden geçtiği her an aceleyle onu nötürler ve işlerin nasıl yürüdüğüne dair peşin hüküm getirme, hemen unut bunu. Bilinmeyene-kuantum dolanıklığın mucizesine inanmayı sürdür derim kendime.Her şey ancak olabileceği kadar olur bu sebeple mükemmeldir zaten 🙂
Yine eksik olduğunu bildiğim bir genelleme yaparak; kadınların neden Bilimkurgu okumadığı/seyretmediği konusunda fikir verebilir üstteki çıkarımım çünkü onlar daha ilk sahnede güç oyunlarını tanırlar, üstünde düşünmezler, felsefe yapmazlar ama tanırlar ve düğmeyi kapatıverirler. Tabi yine istisna yazarları unutmayalım onların çoğu best seller olurlar çünkü kadınlarca da okunurlar 🙂

Muhabbetimiz bol olsun

Olay basitçe şöyle gelişiyor:
1. Bir şey yaşıyorsunuz,bu şey genelde ilişkilendiğiniz biri ya da bi objeyle ilgilidir, ilişkiye geçilmediğinde siz sadece durgun bir göl gibisiniz  2.Yaşadığınız olayla ilgili bir çıkarımda bulunuyorsunuz. Şunu bi daha böyle yapmayacağım, ya da yapacağım şeklinde. Ben buna kendinizle yaptıgınız bir kontrat diyorum. Dikkat ederseniz bu konratın dili gelecek zaman ya da geniş zaman kipidir. Böylece bütünlüğünüz sizden aldıgı bu direktifi her ne olursa olsun gerçekleştirmek için can siperane çalışacaktır.Siz kontratı yapıp geleceğe gönderdikten sonra bunu yaptıgınızı unutursunuz.
3. Şimdinizde bir başka olay daha yaşadınız ve yeniden bi sonuca vardınız, bi kontrat daha yapıldı, geleceğe gönderıldi ve unutuldu! Bunlardan her gün yüzlercesini yapıyorsunuz. Ve çoğu birbirleriyle çelişen kontratlar ve hepsi bi arada geleceğinizi parsellemiş ve onu bilinen kılmıştır artık! Tabi ki bi falcı baksa geleceğinizi yüksek oranda görür, ben bile baksam görürüm çünkü ağzına kadar kontrat dolu!
4. Bunun ismin kontrat yerine düğüm de diyebilirsiniz, milyonlarca düğümle oluşturulmuş gelecek halınız emrinize amade. Peki sorun nerede? Sorun şu ki bunları yaptıgınızı anında unuttuğunuzdan geleceğinizde normalde bulunan sınırsız potansiyellerin hiç biri bu belirlenmiş halının deseni arasına giremiyor. Siz ne deneseniz, kaç yaşam koçu, ya da guruya gitseniz, çabalayıp didinseniz hayatınızda kayda değer bi yenilik, her şeyden önemlisi SEVİNÇ olmuyor, neden?
5. Çünkü sevinç, bilinmeyenden gelir, beklenmeyen şeylerin oluşumu bizim gerçekten yaşadığımızın göstergesidir. Geleceğinizi boşaltınız. Böylece sınırsız potansiyeller denizi ile karşılaşacaksınız.
6. Geleceğiniz gidin, kontratlarınızı tek tek yakalayın ve kelimelerinizle onları bozdugunuzu haykırın.Sadece boşaltın. Plana filan ihtiyacınız yok sizin  Bunun adına ister özetleme, ister bütünleme deyin fark etmez. Kontratlarınızın alanına gitmek çok kolay. Sakince oturun ve yüksek sesle, filanca konudaki kontratlarımı göster diye bağırın. Boşlukta yeterince bekleyin, aynen bilgisayar ekranı gibi alt alta dökülecekler. BAK uygulamasına katılmış olanlar bunun nasıl kolayca olabildiğini deneyip gördüler.
7. Ortaya çıkan bu kontratların geçerliğini yitirmiş olanlarını derhal yine haykırarak fesh edin. Aslında keşke hepsini fesh edebilseniz. lsun zamanla:)
8. Bir kere değil, ilk zamanlar her gün bir kez bu uygulamayı yapınız. Souçlara takılmadan, beklentiye girmeden boşalınız. Karşılıksız sevgi diye diye yoruldunuz velakin ne çok karşılık beklediğinizi bilmiyorsunuz. 10 gündür yapıyorum ama bu hafta da sayısal tutmadı, ruh eşim hala sokağın ucunda görünmedi, bir gram dahi veremedim henüz gibi şeyler, hala allaha kavuşamadım, su üstünde yürüyemedim, ışığım yeteri kadar parlamadı vs vs demeyin. Bunların hepsi, ayrım olmaksızın hepsi bir başka kontrattır geleceğe yollanmış. Biz sadece boşaltmakla ilgiliyiz, doldurmayı dert etmeyin, evren boşluk sevmediği için o zaten dolmaya mecbur 

Bu notu kendi bütünlüğüme hatırlatmak için yazdım, birden içimden geldi, muhabbetimiz bol olsun 🙂

Bunun şöyle bi de devam prensibi var: anda ağzınızdan çıkıveren tespitleri, örneğin “acı sevmem” veya “bi daha asla yalınayak dolaşmayacağım” gibi geniş ve gelecek zaman kipleriyle söylenmiş tespitleri (kontratları/düğümleri) kulağınıza çarptıgı anda derhal sağ elinizle havada yakalayın (sinek yakalar gibi) ve aynı cümleyi geçmiş zaman kipine dönüştürerek tekrar edin: “acı sevmezdim” veya “yalınayak dolaşmazdım” gibi, zaten düzeltilmişini söylerken muhtemelen kahkaha atacaksınız. İşte o sözü o kahkaha şifalandıracak. Böylece düğümler halı haline gelemeden çözülecekler. En azından ben yıllardır böyle yapıyorum, beni tanıyanlar herhalde hatırlayıp gülmüşlerdir:)

A bu arada düğümsüz halı da mümkün  Beş sene kadar önce yeni eve geçerken eşyasız oturmakta altı ay kadar direndikten sonra annemi kıramayıp asgari bi eşya alımına giriştim ve bu arada bi türlü halı beğenemedim bir yılın sonunda beğendiğim, eh bu olsun bari dediğim bi halıya rastladım, gri renkte uzun merserize gibi ipeksi saçaklı bi halı ve onun yavrusunu satın aldım. Neyse günler geçti bi de baktım ki elini o uzantılara atıp hafifçe çekince elinde kalıyor! Herhalde bi yanlışlık var bu işte deyip mağazayı aradım, cevap şuydu, bu halılar düğümsüz yapılmıştır! hahahahahaha bi gün sabahtan akşama kadar otur başına tek tek çek iplikleri, ortada halı diye bişey kalmaz. çok komik, şu anda aklıma gelince paylaşayım dedim belki bunu metafor dünyasına çevirirsiniz.

Ölüm ve gelecek!

Ocak 2006.Günlükten

Bizi yani insanlığı perişan eden iki temel olgu var; ölüm ve gelecek!

Üstelik bunlar gerçek bile değil! Komik… Resmen hayaletlerle boğuşuyoruz.

Zihnimiz, pek çok konuda işimize yarıyor ama diğer taraftan da bize bi sürü saçma sapan oyun oynuyor.

Arkadaşlar, (zannetmeyin ki okuyanlara söylüyorum, bu hitap bizatihi kendimedir!)

zihin kontolü yapamadığımız takdirde, dünya oyunu bizi gömer!

Şöyle ki; biz şu anımızda herhangi bir sorunla uğraşırken, zihin, bilinçaltı bölgesinden geleceğe dair bir zorluk, ya da geçmişe dair bir zafiyet fotoğrafı gönderir. Ve biz birden donup kalırız, yaşadığımız anın konusunu unutur, korkuya kapılırız. İşte tam bu noktada iflas bayrağını çekiyoruz! Oysa bütün gücümüzü, arzumuzu şu andaki meseleye yoğunlaştırmamız gerekmektedir, biz ancak şu anın üstesinden gelebiliriz. Tabi şu anın dışından  atılan oltaları yutmadığımız takdirde.

Çok güzel bi cümle okumuştum:

Şeytanın şimdiki zamanı fethetmesine izin verirken, gelecek hakkında kaygılanmak aptallıktır. Diyordu.

Ölüm fikri de zaman olgusunun çarpıklığından oluşuyor zaten. Eğer geçmiş ve gelecek yoksa (ki yok!) ölüm de olamaz.

Diyeceksiniz ki ama her gün ölenleri duyuyor, görüyoruz. Bu çok doğal; çünkü zihnimiz öleceğimize dair, her şeyin doğup-öldüğüne dair çarpık bi fikre kapılmış durumda! Başka türlü zaman fikrini kabullenemezdik.

Bence bütün ölümler intihardır.

Ve belki bu sebeple dinler intiharı yasaklamıştır; yani aslında ölümü yasaklamıştır; fakat bunu anlayacak ve uygulayacak irade ne gezer bizde?!

“Öldürmeyeceksin!” derken de aynı şeyi kastediyordu; çünkü öldürme potansiyeli taşıdığın her varlık sensin aynı zamanda. Aslında o sana “ölmeyeceksin!” emrini veriyor.

Oysa ölmek müthiş kolay geliyo bize.

  • Zihnimi kontrol edemiyorummm…

  • E öyleyse öleyim bari!

:)))))

Ve kendine ölmek için izin veriyorsun. Aslında gerçekten ölüm olsaydı buna cesaret edemezdik biz!

Kahkahalarla gülmek geliyor içimden.

Günleri ve kaç yaşında olduğumuzu sayıyoruz; bunun altında hep şu var; “ölüm yolculuğu”

Biz aslında yaşamıyor, ölüm yolculuğu yapıyoruz farkında olmadan.

Böyle saçma bişey daha duymadım hayatımda!

Ne olucak yani ölünce? Madalya mı takacaklar!!!

BENden ölmedikçe Sibel’den ölmüşüm kaç yazar!

İnsanın kültürüne bu zehir nasıl girmiş bilemiyorum. Berbat bi durum.

Temizlikçi arıyorum arkadaşlar; ücret tatminkardır. Yapılacak iş; zihnimin kıvrımlarına yerleşmiş ölüm ve gelecek ekürisinin son zerresine kadar kazınıp temizlenme işidir. (Temizlik malzemelerinin masrafları ayrıca karşılanacaktır)

Ölüm yolculuğuna dur demenin zamanı gelmedi mi?


Eskiama eğlendirici ve aydırıcı bir yazı 🙂