Bırakın Dağınık Kalsın

Siyasetle ilgilenmeyeli çok uzun zaman oldu, bu sebeple söylediğim şeylerin arkasında pek duramam(onlar benim arkamda dursun bu daha rahatlatıcı), şu an içimden gelen bir cümleyi paylaşıyorum sadece; 1)silah sanayi hayatını devam ettirmek için tüm kozlarını masaya koyuyor. 2) Demokratik hakların gelişmesi, insanları yönetme ve köleleştirme planına taş koyduğu için zaman zaman ayar çekmek ve 3) korkuyu harlamak gerekiyor.

Hemen günün gündeminden ayrılıp işimin başına dönmek istiyordum ama içimdeki nutukçu bir kez başladı mı rahatsız edici ölçüde tahakkümcü olabiliyor ve bana şunu da söyle son olarak diye sinirimi bozuyor 🙂
“Söyle kurtul” kanunu gereği söyleyip kurtulmayı umuyorum:
İnanç kelimesi ile din kelimesinin -gündelik sıradan yaşamda- aynı anlamlı olarak anlaşılması bizi öyle ya da böyleci yapıyor ve hiç işe yaramıyor. Üstelik bu konuyu basitçe tümdengelimci veya tümevarımcı şekilde anlatabilirim sanım da yeterli değil. Çünkü bunların birbirinden farkı sadece yöntem farkı, niyet aynı; “iyileştirme!”
Aman ben çok sıkıldım bundan.
Şimdi bir insan dediğiniz şey trilyonlarca inançtan oluşan bir gezegen gibi. Bu inançların nasıl ilişkiler kurduğunu bilemezsiniz, genelleme yapamazsınız, kaotik bir birleşimdir bu; çünkü diyelim ki iki insanın trilyonlarca inancı birbirinin tıpkısı olsun! Fakat o kişilerin bu inançlara biçiği “önem sıralaması” aynı olmadıkça ortaya çıkan insanlar birbirinden çok farklı olacaktır. Daha dış etkileşimleri saymadım bile.
Böyle bakınca kendimi tümevarımcı gibi tanımlamak istiyorum ancak başlangıç noktası nerede diye sorunca tamamen çuvallayacağım anlaşılıyor! Bir kişideki trilyonlarca inancın her birinin ortaya çıkışının bir tümdengelen ilişkisi olmadığı ne malum!
Lütfen bırakın dağınık kalsın.
Ve aşağıdaki linki de okuyup benim gibi kendinize bi hatırlama çekin. İyi pazarlar sevgili frekanslar
Kaostan korkutup düzene sığınmanı, düzenden korkutup kaosa sığınmanı sağlayan iç dinamikleri anlamak ve anlatmak bir ömür sürebilir.

Üniversite projesi

Dün gece uykuya dalmadan önce ki muhtemelen boyhood’un bölük pörçük sahneleri geçmekteydi aklımdan, rüya ve vizyon arası bir şey gördüm:
Sanırım ölmüşüm ve birden kendimi bi sürü üniversite öğrencisi kıvamında insanın arasında buluyorum, bugün ölenleri karşılamak üzere verdikleri partiymiş bu!
Elime bir kadeh tutuşturuyorlar, bahçe gibi bir yer ya da en azından açık alan çünkü büyük odunların yandığı bir ateş var. Herkes neşeli, coşkulu
biri bana “nasıl değerlendirdin yaşarken gerçekliği? Örneğin gerçek olup olmadığına % üzerinden bir puan verebilir misin?” diye sordu. Şöyle özet halinde hayatımı düşündüm, galiba dedim 18 yaşına kadar hayat hakkında pek de gerçekmiş gibi düşünmüyordum, bir sorun olduğu açıktı! Ortalama %40 verebilirim gerçek olma ihtimaline.Sonraki yirmi yılda bu oran yükseldi çünkü can derdine düştüm herkes gibi ve apaçık sırıtan aksaklıkları görmezden geldim, hadi buna da ortalama %80 diyeyim. son yıllarda ise bu oran giderek düştü, %50 filan desem? tam emin değilim, daha sistematik değerlendirmem lazım dedim ciddiye alarak, zaten her şeyi ciddiye alıyorum belki de arkadaş sırf tatava yapıyordu, oysa ben resmen düşünüp değerlendirip ölçtüm!
Neyse ardından “şu istatistiklere bakabilir miyim?” dedim
düşünebiliyor musunuz beni! Tam kurtulmuşum sorduğum soruya bak, korkunç! tevekkeli değil üniversitede istatistik dersinden en yüksek notları almakla kalmaz, bir çok arkadaşımı da çalıştırıp bu meret dersten geçmelerini sağlardım.
Yani meğerse bu hayat, birçok fakültenin katıldığı interaktif bir deneme projesiymiş!
Ne hissettiğimi sorarsanız, çok rahatladım tabi. Kimseyi yargılamıyorum, çocuklar iyi çalışmış, coşkulu, sabırlı, yaratıcıler, bunda beis yok. Yine de eğer yeniden bir projede denek olursam daha olgun bir programı tercih edebilirim gibi bir his vardı içimde
-end of dream

19 numerolojisi rüyası olduğunu fark edince gözüme daha önemli göründü şu an 🙂 sonrasında bir şeylere epeyce kahkaha attım ama şu an konuyu hatırlamıyorum.

 

Zihnin Kilidini Açmak -1

İlerleyen yıllarda yavaş yavaş başka bir şey daha ögrendim; evrenin büyük sırlarını anlamak için telepatik olmaya ya da insanüstü güçlere sahip olmaya gerek yoktu. Yalnızca açık, kararlı ve meraklı bir zihne sahip olmak yeterliydi.

Duygular hiçbir şekilde his değildir. Onlar vücuttan kaynaklanan, bizi tehlikeden uzak tutmak ve bize yararı olabilecek şeylere doğru yönlendirmek için evrimleşen hayatta kalma mekanizmalarıdır. (mapping the mind)

Görünümle öz aynı şey olsalardı bilime ihtiyaç kalmazdı (İngiliz deyimi)

Beynimizin kestirmeyi tercih etmesinden dolayı ortaya çıkan yanılsamaya paralaks denir, biz buna “gördüğüme inanırım” deriz, çocuklar “aaaa ay dede beni takip ediyor” der!
Galaksiler aşkına gerçeklik gerçek değil mi yoksa 🙂
Örneğin bizim 1 kasım seçimlerinde Araştırma şirketleri neden yanıldı?
Bunun aklıma gelen bi kaç yanıtı var (tabi üstünde düşünüp arttırabilirim muhtemelen):
1. Seçimlerde/sayım sisteminde hile yapılmış olabilir
2. Anket esnasında soru yönlendirilen kişilerin, sol beyni ile sağ beyni tercihleri farklı olanlar çoğalmıştır;dolayısı ile soruya baskın sol beyin cevabını vermiş, oy kullanırken eli sağ beynin talimatına uymuştur (yüksek olasılıktır bu bence)
Rita Carter, kafataslarımızın içinde -olduğunu sandığımız her günkü varlıktan- farklı bir kişiliği;hırs ve benliğe sahip dilsiz bir tutsak taşıyor olabiliriz diyor.
Hatta “bir ben var bende benden içeri” sözü bile çoğu durumda sağ/sol beynin farklı iradeli yapısını gösteriyor olabilir.
Örneğin Ramanchandran hoca (nörolog) bir ayrık beyin hastasına inançlı olup olmadığını sorduğunda, hastasından ateist olduğu yanıtını almış fakat hastanın sağ beyni inançlı olduğunu ifade etmiş!
Yani oy kabininde veya Seçsis’te iş değişebiliyormuş.
Bütün bu sebeplerle araştırma şirketi yöneticilerinin istifası gereksiz olur.
Her birimiz gerçekliği(nesnel) biraz farklı görürüz.
Örneğin Dr. Eagleman şuna işaret ediyor:”Kadınların en az %15 i, onlara fazladan (dördüncü) bir fotoreseptör veren bir mutasyonla doğar, bu da çoğunluğu oluşturan insanlara aynı gibi gözüken iki farklı rengi birbirinden ayırt edebilmelerini sağlar.”
17. Yüzyıl düşünürlerinden G. Leibniz şöyle söylemişti: Beyni bir değirmen kadar büyütüp içinde dolaşabilseydik yine de bilinci bulamazdık.
Bazı filozoflar ve davranışçı psikoloji, bilinci hepten reddetmişler, peki ama Bilinç diye bir şey var mı hakikaten?
M.Kaku, uzay-zaman bilinç kuramı adını verdiği ve nöroloji-biyoloji açıklamalarından faydalandığını söylediği şöyle bir tanımlama yapar: Bilinç, farklı değişkenler içinde, çoklu geribildirim döngülerini kullanarak bir amaca ulaşmayı sağlayan bir dünya modeli yaratma sürecidir.
Üstelik bu aynı anda hem geriye hem de ileriye doğru işleyen bir süreçtir.
Ben bu tanımdaki “dünya modeli” betimlemesini “rüya modeli” şeklinde revize etsem çok büyük bir fark yaratmış olur muyum?
Kuramsal fizikçi M kaku’ya göre, gelişmiş bir mizah anlayışına sahip olmak 3. düzey bilince ve zekaya işaret etmektedir.
Mizahın özü, gelecek için yaptığımız simülasyonların şaşırtıcı yollarla aniden bozulmasında yatmaktadır. Zamanlama ise mizahın kilit ögesidir; eğer esprinin sonu çok hızlı sunulursa beyin geleceği simüle etmeye vakit bulamaz böylece espriyi anlamama olasılığı artar. Eğer son cümle çok geç sunulursa bu kez beyin pek çok farklı gelecek simüle etmek için zaman bulur ve bu sebeple esprinin şaşkınlık yaratma etkisi azalır.
Dedikodu ve oyun da 2.düzey bir bilinç faaliyeti olmakla birlikte 3. düzeyi inşa etmek, köprü ve aktarım yapmakta kullanılır.
Kaku tarafından önerilen dört bilinç düzeyinin kısaca açıklaması şöyledir:
0 düzeyi: Bitkiler ile ilişkilendirilen, beyin yapısı olmayan, sıcaklık ve gün ışığı ile ilişkilendilen ilk düzey.
1. Düzey : Sürüngenlerle ilişkilendirilen, uzay ve beyin sapı aracılığıyla Bilinç akışı sürecidir. İnsanlar için prefrontal korteks ile Talamus arasındaki etkileşimdir. Örneğin çiçeklerin kokuları, rüzgarın dokunuşu gibi
2. Düzey   : Memeli türlere atfedilen, sosyal ilişkiler ve Limbik sistemle alakalı düzey. Özetle biz insanlar için toplumdaki yerimizi bulmak olarak tarif edilebilir. Son yıllarda epey popüler olan Ayna norönların faaliyetleri bu gurupta ele alınıyor.
3. Düzey   : İnsan türüne has, zaman ve prefrontal korteks ile ilişkilendirilen bilinç düzeyi. Bu düzeyi en iyi ifade eden cümle: Geleceği simüle etme faaliyeti diyebiliriz.
Ayrık beyin hastalarıyla uğraşan Dr. Gazzaniga, “Kaosta düzen bulmaya çalışan, her şeyi bir öyküye uyarlamaya ve bir çerçeveye uygun hale getirmeye çalışan sol beyindir. Görülüyor ki , sol beyin hiçbir kanıt bulunmasa da Dünya’nın yapısına ilişkin hipotezler uydurmaya eğilim göstermektedir” sonucuna varmaktadır. İşte bütünlüklü bir benlik algımızın ortaya çıktığı nokta budur. Her ne kadar bilinç birbiriyle yarış halinde ve sıklıkla çatışma içinde olan bir eğilimler yumağı olsa da, sol beyin pürüzsüz ve tek bir BEN hissi sunmak için tutarsızlıkları görmezden gelir ve belirgin boşlukları gizler.
Dünyayı anlamlı kılmak için ne çok çaba gösteriyoruz 🙂
-Devam edecek-

Değişim başlamıştı, ben de görmeye başlayayım.

Biz değişimi falanca isim gitti yerine filanca isim geldi gibi lineer görmeye çalışıyoruz, bence sorun burada başlıyor. Bir çok şey deneyimleyen BİR var, bunu herkes sözde bilmesine rağmen uygulamada hatırlamıyor olabiliyor. Olaya çok boyutlu bakmaya çalışalım, bunun için uğraşalım, değişim olacak mı olmayacak mı? Mesele budur ama taraftarlık pozisyonunda seyretmeye devam edersek bunu göremeyebiliriz.
Tabi ki 3B boyutta yaşayan varlıklar olarak ilk tepkimiz lineer oluyor, benim de önce şaşırıp sonra üzüntü ve bedbinlik hissine kapıldığım durumlar oluyor. Hemen sonrasında olayın kendi içimdeki yansımalarını hatırlıyor ve görüyorum. Herhalde bu lineer algıdan sıyrıldığım an oluyor, yani çok uzun sürmüyor. Sonra kendimi sıfır noktasının beni arındırmasına açarak, değişimi seyretmeye hazırlanıyorum.

Eminim benim gibi düşünen, hisseden birçok kişi var. Bunu ifade ettim çünkü kimseye şahsi bir kinim yok benim, hatta çok belirgin bir duygum bile yok, yaşamak istediğim ortamı ise face sayfamda 29 ekim günü paylaşmışım, bakabilirsiniz: “Hukuk düzeni, basın özgürlüğü, kuvvetler ayrılığının yeniden inşası ile milletin hizmetinde, alçak gönüllü, sevecen, geniş düşünceli, barışçıl bir yönetim istiyorum. Anlayış derinliği olan kişilere, önerilere iltifat çoğalsın istiyorum. En özet haliyle böyle 🙂 ” Bunların oluşunu seyretmeye hazırlandım ben, ho oponopono yapıtım, kendimden eminim. Bunların nasıl ve kim tarafından yapılacağı benim için önemsiz.

Bunca yıllık tecrübemin bana getirdiği sonuç şudur; inanç her daim şüpheye galip gelir. Şimdi bu sözüm bilim sevgimle çelişir gibi görünebilir fakat işin derinliği hiç de çelişik olmadığını ortaya koyar. İsa’nın dediği gibi tanrım onları affet ne yaptıklarını bilmiyorlar! Bir bilim sevdalısı ne kadar inançlıdır bilseniz (inanç kelimesini din kelimesinin çağrıştırdıklarıyla aynı kefede değerlendirmeyelim)

Ben aslında bu hissimi kolayca sava dönüştürebilirim; şimdi biz kendi desteklediğimiz partinin/yönetimin arzu ettiğimiz gibi değişimi getireceği varsayımıyla hareket ediyoruz değil mi? Yani ne olacak, bizim parti gelecek, devrim niteliğinde değişimler yapacak, varlığımızın %50 lik bölümü de -hani şu an sevinen- hemen buna adapte olacak? Bu size bir şey hatırlatmadı mı? Cumhuryet devrimi de böyle olmadı mı zaten, peki aradan geçen zamanda görülen nedir? fazla bir şey değişmemiş! Humanizma/demokrasi, kültürün içine yerleşmemiş, halen hakan aşkı/kulluk duygusu devam ediyor! O halde bırakınız kendilerini/kendimizi iyileştirelim, bunun için gönülden hislerimizi ortaya koyalım, dilek ve duaları/olumlamalarımızı bu yolda yapalım 🙂

*

DNA’nızın %90 lık kısmı bedeninizin trilyonlarca anteni gibidir, bilgiyi almaya ve onunla ilgili değişimleri “duygusal hatıralar bölümünüze” manüel olarak yeniden yazmaya hazırdır.
Kryon’un bugün yayınlanan DNA’nın geleceği konuşmasından.
İlginç olan tam bu içeriği anlatan bir rüyayı evvelki gece rüyamda görmüş olmam!

Kişisel sezgi gelişiyor; doğuştan gelen özle bilinç arasındaki bariyer inceliyor. Bunun belirtileri yeni doğan çocuklarda görülecektir. Onlar kendileriyle/bedenleriyle ilgili yolunda gitmeyen şeyi hemen hissedecekler, anne/babalar hazırlıklı olsun ve çocukların bu konudaki beyanlarını ciddiye alarak gerekeni yapsınlar. Kryon’a göre, dna’ların durumu eli kolu bağlı bir insana benziyordu, şimdi bu salıverildi ve sonucu hep birlikte görüyor olacağız.

Dün Kaku’nun The Future of the Mind kitabını okumaya başladım; İlerleyen yıllarda yavaş yavaş başka bir şey daha ögrendim; evrenin büyük sırlarını anlamak için telepatik olmaya ya da insanüstü güçlere sahip olmaya gerek yoktu. Yalnızca açık, kararlı ve meraklı bir zihne sahip olmak yeterliydi.

 

İyi ki bilinçaltımız var

Borges’in dediği gibi: “İyi ki bilinçaltımız var.Tamamen bilinçli olsaydık, hayatlarımız tam bir işkence olurdu. Her şeyden kendini sorumlu tutan, yaşanan tüm acılarda payı olduğunu düşünen bir insanın hayatının nasıl katlanılmaz olduğunu düşün. Bir sakat, bir felçli gibi yaşayabilir ancak. Bilinçaltı da, aynen geceleri uyumak gibi, bizi yaşama daha kolay katlanır, yaşamla daha kolay başa çıkar kişiler yapmakta işe yarıyor. Tamamen bilinçli olmak bir insanın dayanabileceğinden çok daha fazla gerçeklik içeriyor.”
Lineer düşüncenin gerçekliğinde şekillenen insan için gerçekten de bilinçaltı adeta bir kurtarıcı.
Burada Borges’in söylemediği ya da yazının bütününde yer aldıysa bile görmediğim husus, tamamen bilinçli olmak diye bir durumun söz konusu olamayacağı, eğer olursa bildiğimiz insan kavramının ortadan kalkmış olduğunun göstergesidir.
Bu da çok basit bir gereklilikten ortaya çıkıyor zaten, iyi/kötü, yanlış/doğru diye tanımlayarak inşa ettiğiniz bir temelin üzerinde tam bilinçli yanlış rolünü kimse oynamak istemez. Filmlere, romanlara baktığımızda kötülüğü ile öne çıkan karakterlerin önüne ardına sebepler, haklı şüphe uyandıracak bahaneler serpiştirilir, aksi takdirde ne oyuncu ne de seyirci bu rolü anlamlandıramaz.

*

Bugün ilginç bi şey keşfettim 🙂
Benim balkon dört yanı cam bir kutu, köşeye oturmuş aummm yapıyordum bir süre yaptıktan sonra içimde bi şey beni başka bir ses çıkarmam için resmen itti! o ses ince bir çınnnnnn idi. o zaman dengeleniyordu. bende aummm a devam edip gerektiğinde çınnnn lamaya başladım fakat o sesin aslını duymak için öyle büyük bi istek duydum ki evdeki tüm cam nevalesini elden geçirdim istediğim incelikte çınnnlamadılar. seslerle uğraşan arkadaşlar bunun sebebini biliyorlardır eminim.
Eskiden beri(bir yıldır )bu balkonda yapılan konuşmalar beni çok yoruyordu onu da hatırladım, hemen içeri kaçıyordum. şimdi bu olaydan sonra dört yanın cam oluşunun akustikte bi farklılık yarattığını anladım, herhalde beton gibi sesi emmiyorlar. Uyduruyorum tabi, işin tekniğini bilenler anlatsın. bir de şu ince çınnnn sesi için bana bi numune verin de deneyeyim 🙂
*