Dünya da mı zihnimizde anne ?

“oz krallığını’nı çocukken gezdim, on dört kitabın hepsini okudum. karakterlere ve maceralın geçtiği efsunlu ülkere aşık oldum.

“gerçek mi anne ? oz gerçek mi?”

bütün anneler gibi yanıtlardı, bazen o tek cümle bir ömür sürerdi ;

“yazarın zihninde gerçekti, şimdi de senin zihninde gerçek.”

iyi haber- kötü haberle tanışmam o güne rastlar: oz var, ama oraya trenle gidilmez.

o zamanlar zihnimdekileri nasıl soracağımı bilemediğimden, sonraki yarım yüzyılı sorularımı netleştirmeye çalışarak geçirdim;

* eğer oz zihnimdeyse ona zarar verebilirler mi?
* dünya da mı zihnimizde ?
* ya kendimizle ilgili gördüklerimiz, sadece düşüncelemizin bir yansımasıysa ?
* düşüncemizi değiştirmeye karar verdiğimizde dışarıya ne yansır?

haritaların ötesindeki ülkelere erken yaşta yaptığım o geziler sayesinde bugün olduğum yerdeyim, kötülükle ilgili dramlardan, savaş, kin ve suçla ilgili filmlerden bütün hücrelerim sıkıldı. eğer ekranda ister kurgu ister gerçek olsun bir cezaevi sahnesi, bir vahşet, bir devasa,görkemli, hayret verici patlama daha izlemek zorunda kalırsam, çıkıp gideceğime ve evreni yeniden inşa etmeye koyulacağıma söz verdim.

-bum !

içinde kötülük, savaş ve suç barındırmayan yeni bir kültür filizlenirse, diye düşündüm bulunduğum yerden ayrılırken, ne olur?

yıkmak için boşa harcadığımız bunca enerjiyle neler yapılırdı?
Meraklılar-R.Bach

Sevgili Bach, çocukluktan gençliğe geçmeme vesile olan Bach böyle soruyor işte. Ben de nacizane cevap veriyorum (belki boynuz kulağı geçmiştir. Hem ne fark eder)
Hiç bir enerji boşa harcanmaz, yeni için eskiyi yıkmak; oldururken zaten öldürmüş olduğun gerçekliği bu kez yenisi için doğduğu yere iade etmek sistemin mekanizmasıdır. Ama sen zaten şunu soruyorsun biliyorum; “yıkmak için daha kabul edilebilir yöntemler geliştirebilir miyiz?”
Cevabım evet, belki bu denli hızlı olmaz ama evet kesinlikle evet. Hem nereye yetişiyoruz ki!

Büyüklere Masallar

Diyelim ki bir maymun kolonisi var ve ben onlara sınırsız sonsuz varlıklar olduklarını, limit olmadığını, niyet, söz ve edimleriyle istedikleri her gerçekliği oluşturabileceklerini çeşitli yollarla, üsluplarla anlatmaya çalışıyorum, zannediyorum ki oyunun mekanizmasını anlatırsam bunu kolayca anlayıp uygularlar fakat diyelim ki epeyce uğraşıp bir sonuç alamıyorum, sonraki aşama ne olurdu?
Kendimden aldığım cevap ilginç oldu. 🙂 Bu durumda kullanabilecekleri erk nesneleri oluşturabilirdim, hiç olmazsa somut olurdu, örneğin bitkiler, metaller, gazlar, tuzlar vs vs. hepsine bazı özellikler yüklerdim (tabi her özelliğin yan etkileri de olacaktır), ve tıpkı bir bebeğe öğretir gibi hepsinin ismini ve ne işe yaradığını söylerdim. Örneğin, önceden yükleyerek isimler verdiğim Gülsuyu, nane, zerdeçal, limon isimli bitkiler ferahlatır serinletir, al bi dene bak derdim. Maymunlar alıp denerdi ve hoşlarına gider bu bilgiyi kodlayarak tüm nesillerine geçirirlerdi. Hatta işi ilerletip bu erk nesnelerinden ilaç denilen sentezler elde ederlerdi. Yani kimya biyoloji ilginç büyü teknikleri ve bana göre 2.farkındalık düzeyinin olağan göstergeleri.
Not.bu masalı uzatabilirim ama canım istemiyor canasta oynayacağım 🙂

Şunu da ekleyeyim, hazır bulmak harika bi şey! Bi hap yutuyorsun romatizma ağrın geçiveriyor, muhteşem bi şey bu. Tüm FKB cilerin, büyücülerin, sağaltıcıların ellerinden öperim.

*

Yakınlarımıza, çevremize hatta kendimize (iç konuşma/düşünsel tekrarlar) konuşarak, yazarak, ders vererek, kavga ederek anlattığımız şeyler vardır, hepsinin alt yazısı “böyle yapmak lazım/şöyle olmak lazım” gibisindendir.
Aslında çoğumuz fark etmeden belli yaş ya da değişim döngülerinde bu “lazım”lar konuşmasının içeriğini değiştiririz. Ve bir süre sonra o eski repliklerimizi neredeyse noktası virgülü ile aynı olacak şekilde başkalarından duymaya başlarız. Çoğumuz bu durumu da fark etmez, sadece bay Orr hatırlar böyle şeyleri 🙂
Sürekli tekrarlanan ve sonsuzca süreceğini tahmin etmesi zor olmayan bu mekanizmanın ana işlevine; “ölmeden ölme” denebilir! Aynı repliği, siz bildiniz bileli tekrar edenlerin, bi türlü ölemedikleri (çünkü ölebilseler o repliği başka biri/enkarnasyonu üstlenmiş olurdu), yani özlerine geçirip sözden atamadıkları aşikar olur 🙂
Hayat çok güzel frekanslar

Bilmediğiniz şeyi bilmezsiniz!

Dürüstlüğe dayanan yeni kurumlar, eski enerjiyi aşacak demiş Kryon 🙂 Eh bunu söylemek kolay çünkü çoğumuzun (sayı saymayı bırakın derdi RA, kulakları çınlasın) beklentisi bu yönde. Yeni buluşla yeni iş paradigması gelir. Siz bilmediğiniz şeyi bilmezsiniz, bu yüzden gelecek olan hakkında-eski bir enerji dünyasına dayanarak-önceden karar vermeyin diye ilave etmiş. Yani hayallerinizde limitsiz olmaya çalışın, rasyonalize etmeyin bakalım nasıl olacak demek istiyor, belki cam tavanın kalktığını bizzat tecrübe edebiliriz 🙂

Örneğin eski enerjiyle hareket ettiğini düşündüğünüz bir kurum ya da kişiyi kara listeye alıyorsunuz ve aslında bunu yapmak gerçek amacınızı hiç de yansıtmıyor çünkü siz aslında ortaya çıkan işe itirazlısınız, o halde ortaya çıkan işte bir değişim yaşansa çoğumuz bunu farketmeyiz çünkü dikkatimiz orada değil, kişiselleştirilmiş bir kara liste var!
Şu kara listeleri sal gitsin yaw! Sadede gelelim hep birlikte ziyafete konalım diyorum 🙂

(amiyane tabirlerim affola)

Not: DNAmıza yüklü eski korkular tetikleyici oluyor bunun farkındayım da, yine de kendime bir hatırlatayım dedim.

*

Stresin yol açtığı tüm gerilimlerin, salıverme ve gevşeme döngüsünü tamamlayamadığında ilgili kaslarda depolandığını ve hastalık adı verilen sonucun böyle ortaya çıktığını biliyoruz. Öyleyse stresten uzak duralım diyebilir miyiz? Bunun mümkün olmadığını preshamanlar biliyor 🙂 Çünkü bu dünyadaki her şey strese sebep olur, kötülüğünden yanlışlığından değil sadece limitsiz -tanımsız- bir şeyin daracık bir kapta yer bulma uğraşıdır varlık aleminde olmak. O halde Stres-gerilim-salıverme-rahatlama döngüsünün bozulmaması hayatidir biz insanlar için. Her insan kendisine en uygun gevşeme yolunu/yollarını bulur, daha önemli olan bunu yaşadığı sürece periyodik olarak yapabilme -nefes alma gibi- kararlılığını sürdürebilmesidir. Şu haber linkindeki gibi bir mekanizmadan bahsediyorum, ayrıca tüm organlarımızın kas yapısının olduğunu da akılda tutmak lazım: http://yeniboyutlar.com/psoas-kasi/

  1. not: Aslında “Stres-gerilim-salıverme-rahatlama” doğal döngüsünü tıpkı diğer otonom aktiviteler gibi (bedenimizde yapılan tüm periyodik işlemler) otomatiğe bağlanabilir bu değerli görevde KU’nun iş tanımına eklenebilirdi (yani program yazılırken) ama yapılmadı. Neden? Bu döngünün bozulması 3B dediğimiz frekanstaki deneyim çeşitlemesini sağlıyor! Bunu da hatırlatmak isterim.

Varlık boyutunda yer almak, karar vermeyi gerektirir (Lono’nun işlevi) hem de binlerce karar. Tüm bu kararlar ağır ya da hafif seçimleri gerektirir, seçim ise mekanizma olarak yargı işlevi gibidir, seçmediğimiz olasılıkları öldürmüş oluruz kendimiz için ve işte o seçilmeyen sınırsız olasılıklar/potansiyeller acaip üzülürler ve stres oluştururlar! Ne kadar basit değil mi? 🙂
Bu durumda, stres çaresizliğin göstergesi değil mi? denebilir
Aynen, sen de biri tarafından seçilmesen çaresizlik hissederdin (seçilmeyen diğer olasılıklar) örneğin yumurta tarafından seçilmeyen binlerce sperme benzetilebilir. Bu sebeple seçim yaptığımızda, seçmediğimiz opsiyonların gönlünü almak ve bu işlemi var olmak için mecburen yaptığımızı bildirmek stresi azaltacaktır 🙂
(Not.3. Ho’ponopono yaparken ya da tanrıdan bağışlanma dilerken insanların gönlünü almaya çalıştığı şey budur işte; seçilmeyen diğer olasılıklar!)
“Ya sen ne diyorsun Sibel!” Diyen olursa ki vardır, “Barış” diyorum, barışın doğasını anlatıyorum sevgili frekanslar.

Peki o halde hic kimsenin “kalbini kırmamak” icin her şey ayni anda seçilebilir mi?

Hayır. Varlık olmanın laneti de budur, hem de tüm boyutlarda ama seçim yapabilmenin özgürlüğü de muhteşemliğidir. Muhteşem bi şey zıttından muaf olur mu?

Sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

Şu haberin düşündürdükleri üzerine bir güzelleme:)
GATA profesörü kabul etti: “Şizofreni cin çarpmasıdır.”

Cinse bile o senin içinde, kendi üretimin ve yaratımın olunca ne fark ediyor ki! Hangi ismi verirsen ver, ordu malı yer değiştiriyor denir buna hak ağzıyla 🙂
İtirazlar bu söylemin realiteyle uyuşmadığına dair oluyor. Peki onun adına cin yerine bilmem ne nevrozu dendiğinde bu inanç realiteyle uyuşmuş mu olacak? ve Hangi realite?

Vereceğiniz hiç bir ismin üzerine atlamayacağım, bana ne isimlerden. Ben her insanın kendi realitesi olduğunu ve bunu da bizatihi kendi iç rüyasıyla görünür kıldığını biliyorum ki buna öznel gerçeklik diyoruz.
Ünlü Afrika şamanı Mutwa’nın anılarında, sağaltma işlemini gerçekleştirirken hastanın tespiti/inancı yönünde işlem yaptıklarını, örneğin, hastası kendisine musallat olan bi varlık gördüğünü söylüyorsa, onu çadırdan kovana kadar, sopayla, davulla, tokmakla, sözcükle o şeyi ne kadar gerekirse o kadar zaman kovaladığını ve sonunda hasta “tamam şimdi çıktı gitti” diye ikna olduğunda bile işlemi bitirmeyip, çadırın dışında gözden kaybolana dek o şeyi pataklayarak kovaladığını söylemişti. Mutwa, o şeyi görmüyordu, inanmıyordu da ama hastasının inancı o şeyi (cin vs herhangi bir musallatı) hasta için gerçek kılmaktaydı, bunun bilincindeydi.
Gezgin şamanın yolunda da önemli olan pratik sonuçlar almaktır, yöntemleri tartışmak, daha doğru olanı bulmak için kavgaya girişmek vakit kaybı olurdu, hem ne gerek var! Savaşçı/barışçı şaman için önemli olan pono dur yani “doğruluğun ölçüsü etkinliğidir. ” Ya da savaşçı gerekeni yapar.”
Jung da hastalarını tedavi ederken onların inançlarına hiç dokunmadığını, sarsmadığını çünkü yerine koyacak daha iyi bi şeyi olmadığını söylerken muhtemelen dünyanın her yerindeki şaman topluluklarını gözlemlediği o önemli deneyimlerinden yararlanıyordu.

Realite denilen ki biz ona yaratımdan gelen anlamında “nesnel gerçeklik” diyoruz; dünyadaki gelmiş geçmiş tüm insanların (zaten tek zaman şimdi, yani şu an itibariyle) ortak inançlarıyla (buna da paulele diyoruz) oluşmaktadır ve şu an itibariyle nesnel gerçeklik oluşturmakta insanların baz aldığı yöntem/güç; bilimdir. Bunu da yıllardır anlatmaktan usanmadım galiba, hadi bi kez daha söylemiş olayım.

Komik olan ise, daha önce nesnel gerçekliği oluşturmakta baz alınan, animistik ve spiritüel gücün bu yetkiyi elinden kaptırmasıyla ilgili büyük bir hırçınlığa kapılmış oluşudur . Daha da komiği, BİLİM bir yöntemken güç eline geçince o da kendini mutlak ilan ederek, selefinin seviyesine düşmüş oldu! Böylece nerdeyse frekansları aynı seviyeye geldiği için de kıyasıya savaşıyorlar.

Gezgin Şamanın yolunda altıncı prensip MANA; “Bütün güç içerden gelir” der. Yani yetkilendirme içeridendir! Şimdi düşünün bakalım sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

Kendimizi sevmemizin yegane yolu mu?

Kendimizi sevmemizin yegane yolu çocuklar gibi görünüyor, sanki başka türlü buna izin vermemişiz, toplum ve tabi kendimiz ancak çocuklarımız üzerinden kendimizi sevmemize, kollamamıza izin veriyor, aksi takdirde narsist, kendini beğenmiş, bencil damgalarına maruz bırakabiliriz kendimizi. Öyleyse ölelim/doğalım/ölelim/doğalım böylece aralarda çocuklarımız vasıtasıyla kendimize şefkat gösterebilelim! Amerikalıların film ve dizilerinde göze batıcı şekilde önümüze konulan “ailecilik” işte bunun bir sonucu olsa gerek. Kendin için dondurma bile alma ama ailen söz konusuysa atom bombası patlatabilirsin!

Aile sevicilik, çağdaş insanın çağdaş olma tanımına sığmayabilecek isteklerini, hayallerini ve ihtiyaçlarını gerçeğe dönüştürebilmesinin “bahanesi” olmaktadır. Tabi aile sevicilik biraz daha gelişip millet sevicilik üzerinden “kahraman” sayılma, din kardeşliği üzerinden mücahid sayılma gibi noktalara ilerliyor, böylece insan yapacağını yapıyor! Bunun için haklı sebepler bulabiliyor/vicdan mekanizmasını byepas edebiliyor. Bırakın insan yapacağını kendi üzerinden yapsın diyesim geliyor çünkü olmadığımız bir çağdaşlık tanımının bize ne yararı olur! Neysek oyuzdur, mümkünlerin oyunu bunu gerektirir.
Bir insanın kendisinin bile farkında olmadığı titreşimsel durumunu anlamak istiyorsanız onun çocuklarıyla ilişkisini incelemek yerinde olur kanaatindeyim.

Özellikle Jüri sisteminin geçerli olduğu mahkemelerde savunma avukatlarının çok sevdiği bir kavram var; reasonable doubt yani “makul şüphe”. Bu kavram sanığın işleyip işlemediği sorgulanan suçla ilgisinin olmayabileceği olasılığını gündeme getirebilecek, bir şüphe uyandıran “ayrıntı” anlamına geliyor. Jüriyi bir kez şüpheye düşürdüğünüzde, savunma etkinliğiniz yükseliyor. İşte biz de kişisel duruşumuza yakışmayan şeyler için yukarıda söylediğim dolambaçlı yollardan bir “makul şüphe” oluşturuyor olabiliriz.

İlginç şeyler doğrusu fakat bana inanın ki burada çok malzeme var, neden bu dünya oyunu böyledir’in cevaplarıdır belki.

Tabi aslında bu yazıya herhangi bir eleştiri duygusu ile başlamadım, sadece gözlemlerimin bir dışa vurumu olarak algılıyorum (okuyanların nasıl algılayacakları kendilerine bağlı). Her bir insanın öne çıkan/aktifleşmiş eğilimleri olduğunun farkındayım. Belki böyle bir durum tespiti, kendi içimizde oluşan minik huzursuzluklara bir yol gösterici olabilir, daha farklı eğilimlerin de aktif hale gelmesine vasıta olabilir. Madem ki zaman sadece sonsuz bir şimdi, madem ki bizler birbirimizin paralel enkarnasyonlarıyız ve ayrılık yalnızca faydalı bir yanılsama, o halde dünyamızın bilincinin gelişmesine hizmet etmekten başka gayemiz yok :