Sürdürülebilirlik-sonsuz bir yenilenme süreci

Prechtel: Köyde insanlar, demir, kereste veya çivi kullanmadan evlerini geleneksel materyallerle yapardı, ama evler muhteşemdi. Pek çoğu ağaç kabuğu ve liften örülüyordu. Bedenin evi gibi insanın içerisinde uyuduğu ev de güzel ve dayanıklı olmalı; ancak bir müddet sonra yıkılmasını engelleyecek kadar da sağlam olmamalı. Eğer eviniz yıkılmazsa onu yenilemek için hiç bir sebep kalmaz. Ve bir şeyi değerli kılan onun yenilenebilirliğidir. Onu anlamlı kılan sürdürmedir.

Köyün birlikteliği ve mutluluğunun sırrı her zaman insanların cömertliği olmuştur, ama bu cömertliğin sırrı yetersizlik ve zayıflamadır. Köyümüzün kulübeleri uzun süre dayanacak şekilde inşa edilmediği için düzenli olarak yenilenmeleri gerekiyordu. Bunun için de köylüler senede en az bir kez birinin kulübesinde çalışmak için bir araya geliyordu. Eviniz yıkılmak üzereyken herkesi davet ediyordunuz. Çocuklar etrafta koşuşup herkesin yaptığı şeyi bozardı. Genç kadınlar su getirirdi. Genç erkekler taş taşırdı. Yaşlı erkekler herkese ne yapmaları gerektiğini anlatırdı, yaşlı kadınlar yaşlı erkeklere yanlış yaptıklarını söylerdi. Ev onarıldığında herkes beraber yemek yerdi, evi överdi, güler ve ağlardı. Birkaç gün içerisinde bir sonraki eve geçerlerdi. Bu şekilde köyde her ailenin evi yeniden kurulur ve bir araya getirilirdi. Her zaman böyle oldu.

Ardından misyonerler, iş adamları ve politikacılar kereste, teneke ve sağlam evler getirdi. Artık evler uzun süre dayanıyor; ama ilişkiler dayanmıyor.

Bazı bakımlardan krizler toplulukları bir araya getirir. Bugün bile, eğer sel olmuşsa veya semtin yakınlarına bir otoban yapılacaksa, insanlar sorunu çözmek için bir araya gelir. Mayalar kriz olsun diye beklemez; kriz yaratırlar. Onların ruhsallığı koreografik felaketlere – diğer adıyla ritüellere – dayanır. Bu felaketlerde herkes bir diğerinin giysisini, evini ya da topluluğu yahut dünyayı yeniden yapmak, oluşturmak zorunda. Her şey sürdürülmüş olmalı, çünkü her şey öylesine narin yapılmıştır ki sonunda yıkılması kaçınılmaz. Bir şeyi daha güçlü yapan şey onun yeniden bir araya getirilmesi, yenilenmesi. Bu durum evlerimiz, dilimiz ve ilişkilerimiz için de geçerli.

Çok zayıf olmayan bir şeyi çok kısa sürede parçalanmasını sağlamak, çok dayanıklı olmayan bir şeyi kalıcı kılmak güzel bir denge. İncelik gerektiren bir şey. Hepimiz kendimizden sonra yaşayacak bir şey yapmak isteriz, ama bu şey bir ev ya da bir başka nesne olmamalı. Kendi kendini sürdüren bir köy olmalı. Bu türden sonsuz bir yenilenme süreci, ulaşmayı dilememiz gereken yegane kalıcı şey olmalı.

Olmak Ya da?

Prechtel: Çocukken Keres adı verilen bir Pueblo dili konuşuyordum. Bu dilde to be fiili yok. Temel olarak sıfatlardan oluşan bir dildi. Santiago Atitlán’da hayatta kalabilme sırlarımdan birisi Tzuttujil dilinin de to be fiiline sahip olmamasıydı. Tzutujil oluş üzerine değil aidiyet ve taşıma üzerine bir dil. To be fiili olmadan bir şeyin kesinlikle bu veya şu olduğunu söyleyemeyiz. Eğer iki kişi tartışıyorsa, yakacak odun gibi “bölünmüş” oldukları söylenir, ama her ikisi de aslında aynı özdendir. Ulusların elde etmek ya da savunmak uğruna savaştığı ve öldüğü bazı doğrular ve yanlışların geleneksel Tzutujil kavramlarında yeri yok. Bu da Tzutujil halkı doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar “ilkel” olduğu için değil, hayatlarının kesin durumlara ya da kalıcılığa dayanmaması. Mayalar hiçbir şeyin kendi kendine sürmeyeceğine inanır. Hayatlarının yaratımdan çok sürdürmeye yönelik olmasının sebebi budur.

Söz konusu Tzutujil dili olduğunda “aidiyet” ile “oluş” arasında fazla bir fark yok. “O bir annedir” diyemezsiniz mesela. Tzutujil dilinde birisine ancak kimin annesi olduğunu söyleyerek, kime ait olduğunu söyleyerek anne diyebilirsiniz. Aynı şekilde “O bir şamandır” diyemezsiniz, “İz sürme biçimi ona ait” diyebilirsiniz.

Modern Batı kültürünün Santiago Atitlán’da gerçekten tutunması için, amacına ulaşamamış din adamlarının, yöneticilerin ve politikacıların öncelikle dile zarar vermesi gerekirdi. Dil, Maya evrenini bir arada tutan bir yapıştırıcıdır: etkili ve güzel konuşma, ataların mitolojilerle hayata bağlı oluşu. Tanrıların sözleri tüm kemiklerimizdeydi. Ama Batılılar to be fiilini gençlerimize dayatınca, bütün o kadim Maya dünyası modern çağın dişleri arasında kayboldu.

To be fiiline sahip bir kültürde, insan daima kimlikle ilgilenir. Kim olduğunuza karar vermek için kim olmadığınıza da karar vermeniz gerekir. Ait olma kavramına dayanan bir kültürde, diğerlerine bağlı olmak zorundasınız. Nerede bulunduğunuz ve kiminle birlikte bulunduğunuza göre tanımlanırsınız. To be fiili, dilin güzelliğini ve süslemelerini ortadan kaldırarak dili basitleştirir. Ama dil daha verimli bir hal alır. To be fiili çok verimlidir. Bir şeyler inşa etmenize izin verir.

Ama inşa etmektense Mayalar bir meyve veya bir bağ gibi görünme olasılığına izin veren bir iklim oluşturmaya çalışırlar. Her şeyi gözetirler. Geçmişte, büyük anıtlar inşa ettikleri zaman, modern kültürde olduğu gibi amaç dünyayı belirli bir şekilde olmaya zorlamak değildi; tanrıların insanlara verdiği büyük hediyelere uygun bir şekilde dünyaya geri ödemekti. Mayalar dünyayı kendi istedikleri gibi olması için zorlamazlar: dünyayla arkadaş edinirler; onlar hayata aittir.

*

İlk gençlik yıllarında okuduğum ve çok etkilendiğim “Sahip olmak ya da olmak” kitabını hatırladım şimdi. Yanlış hatırlamıyorsam Erich Fromm bu kitabında sahip olmak’tan Olma’ya geçilmesi gerektiği üzerinde duruyordu ve bunu birey olmanın gereği olarak savunuyordu (sanırım).

Benzer kelimelerin Prechtel tarafından sarfedildiği yukarıdaki alıntıya baktığımızda tamamen farklı bir anlamla karşılaşıyoruz. Hesapsızca sahip olmak ve sahip olduklarının seni tanımladığı hatta bu dünyada var kıldığı bir bencillikten çıkılmasını savunurken Fromm, Prechtel, “olmak” fiilinin bulunmadığı bir lisanda “ilişkilerin” önem kazandığını vurguluyor; hiç bi şey tek başına “olamaz!” diyor. Nereden nereye geliyoruz değil mi? Aynı kelimeleri ve cümleleri şimdi farklı bir açıdan anlayalım mı anlamayalım mı ne dersiniz?

Spiral döndü dolaştı İkinci düşünce katına ulaştı (en azından şuan benim için):

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir. (Tamamı için tıklayınız)

Athanor

Enkarnasyonun her anı, her günü, kendine sunulan katalizörü kullanmaya çalışan bir varlığa ölüm ve yeniden doğuşu sunar.

Bedene ait bütün temel modeller, aklın faaliyet hamlesinin aynadaki görüntüsü olarak düşünülmelidir. Beden aklın eseridir ve akıl ile ruhun meyvelerinin tezahür ettirilebilmesi için bir araçtır. Bedeni simyacının içindaltın yaptığı bir athanor olarak görebilirsiniz. (RB)
Athanor: simyacıların kullandığı sürekli, tekdüze sıcaklık sağlamak üzere hazırlanmış bi çeşit fırın.

*

Kurtuluşumuzu imkanlı hale getirebilecek son çareyi, son vasıtayı bile gözü dönmüşçesine boğmaktan çekinmiyor oluşumuz deliliğimizin en kuvvetli göstergesi değil mi?

Bu cümledeki” kurtuluşumuz” kelimesi eski yoğunluk derecemiz ile yeni yoğunluk derecemiz arasındaki EŞİKtir. Her iki basamak arasında eşik bulunur ve onu geçmek zordur çünkü her yoğunluk derecesinin sınırında direnç bulunur!

Özgürlük-Sonsuzluk

Rüzgar için neden pek çok kişi “özgürlük” anlamını uygun bulur?
Bana göre rüzgar çok belirgin bir düzenin esiridir, alçak basınç -yüksek basınç arasında helak olan havadır. Basınç ise havanın ısınmasına bağlıdır. Yani  Rüzgar, güneş enerjisinin dönüşmüş bir biçimidir denebilir.
Acaba rüzgarın hangi yönü insanlara özgürlüğü anımsatıyor?

*

Mutlak Kesinlik, hayatın durması anlamına gelirdi ve bu da sonsuzluktur bi anlamda. Sonsuzluğu bu kadar kafaya takan insanoğlu gerçekten mutlak kesinlik aradığını biliyor mu? Ya da sonsuzluktan başka bir beklentisi mi var? Ne bekler sonsuzluğa gönül vermiş insan? Mesele yoksa sadece bedenin-ya da BEN’in- ölmemesi midir?

  • Aşkın Vezir Sanıyorum en çok 35 yaşta sabitlenmiş bir sonsuz beden,sonsuzluğa gönül verenlerin olmasa bile,sonsuzluğu dileyenlerin hatırı sayılır çoğunluğuna yeterli olurdu…

    sonsuzluğa gönül vermiş insan ölmemeyi değil tersine ölmeyi diler..Ben ve bedenin olmadığı an olmalı sonsuzluk..Elimizdeki eldivenlerle ne kadar dokunabilir ki suya…ve nasıl hissedebilir ki onu…

  • Sibel Atasoy Acaba bu gerçek simyacılar, değişimin sonsuzluğunu mu arıyorlardı?

     

    Turan Erdal Mutlak kesinligi ben herhangi bir anda fotograf cekmeye benzetirim.

     

    Aşkın Vezir Öyle olmalı diye düşünmekteyim..Hatta öyle ki değişimin sonsuzluğu dediğimizin de bir son olması ironisi ile birlikte..Nasıl bir sarmaldır hep yenilendiğini hissettiğimiz..Ve aslında sabit..Hepsi sadece bir an,sonsuz tek bir an…

     

    Sibel Atasoy Finans jargonunda buna bilanço da diyebiliriz. Fakat bu da pek mutlak kesinlik sayılmaz, o resme bakanların her birinin her bakış anında başka şeyler ortaya çıkıp bazı şeyler yok olacaktır

     

    Sibel Atasoy pan-enteistik görüşün açıklamaları çok sınırlı google türkçe aramalarında,sanki o yöne biraz dikkat göstermek gerekirmiş gib igeliyor bana, en azından sonsuzluğu anlamak için

     

    Turan Erdal Kanimca simyacilar herseyin özünü ariyorlardi. Özden yola cikarak herseyi degistirme yetisine sahip olmayi amacliyorlardi.

     

    Aşkın Vezir Her şeyin özünü değiştiren ve bilinen,görünen “o” yapan öz’ü aramak…ne kadar tanıdık…

     

    Sibel Atasoy Kendini aramayı çağrıştırıyor bana

     

    Turan Erdal Simyacilar herseyi altina cevirmek istiyorlardi. Neden altin olsun ki? Altin cok degerli oldugu icindi galiba. En cok degerli olan seylerin arasinda kendimiz de variz, maddeyi altina degistirirken ayni zamanda kendi de degisiyor.

     

    Sibel Atasoy Aynı zamanda altın yaratıcılıkla, gümüş ise tutarlılık ve sabırla ilişkilendirilmiş.

    Aşkın Vezir Bu durumda yine Pan-enteist yaklaşıma gelmekteyiz..Neden ve sonuç’a dair öz’ün birliğine.Sonsuz neden&sonuç ilişkisinde simyacının varacağı yer kendini bulmak dışında ne olabilirdi ki…Herşeyin altına çevrilebilir olduğu bir an’da altın istenilen olmaktan çıkacaktı..YA sonra…

Yazarlar ve Kahramanları

Kitabın kahramanı Will Farnaby gazetecilik yapan aynı zamanda işi dolaysıyla dolaştığı yerlerde patronunun işlerini de takip eden birisidir. Patronu petrolden bankacılığa gazete patronluğuna kadar uzanan geniş bir şirketler topluluğu yönetmektedir.

Will Farnaby karısıyla birkaç yıllık evlidir ve evliliklerinin ilk aylarından beri karısını aldatmaktadır. Mutlu olmadığını anlar ve karısını terk etmeye karar verir. Bu durumu karısı öğrenince arabasına atlar ve evi terk eder. Dikkati dağılan ve aşırı sürat yapan kadın kaza yapar ölür. Bu durumda karısının araba kullanmasına izin verdiği için suçluluk hisseder.

Will Farnaby geçirdiği deniz kazası sonucu kendini bitkin bir halde Pala adında bir adanın kıyılarında bulur. Küçük bir kız tarafından kurtarılır, ilk meditasyonla bu kız sayesinde tanışır, bu ada özgün bir yönetime, özgün geleneklere sahip, Zen Budizmine inanılan, teklenojinin henüz istila etmediği, ordusu olmayan, barış içerisinde yaşayan, tropikal bir adadır.”

HUXLEY, en iy kitabı olan ADA-ne yazık ki pek bilinmez,baskısı tükeneli yıllar olmuştur- romanına yukarıdaki gibi başlıyor, Kahramanı Will için seçtiği başlangıç, yuvarlanma ve dibe çarpma paterni ilginçtir biraz incelemek lazım çünkü yazar hakkında kendinin bile farkında olmadığı bilinçaltı bir dökülüp saçılmadır Will Farnby.

Huxley’den bahsetmek ilginç bi şekilde bana yayımevi sahibi bi arkadaşı anımsattı. Adeta huxley işaret parmağını uzattı ve işte dedi Will Farnby! Belki de o da kendisinin benzeri onbinlerce Farnby’i temsilen bir sembol. Sembolü biraz açmaya çalışacağım fakat kitabın detaylarını unuttum ve aslında biz Ada’ya odaklanmıştık tüm okumalarımızda, çünkü bizler de bi ütopyanın peşindeydik Huxley gibi. Oysa Will’e bakmak gerekiyordu, bunu şimdi anlıyorum- madem ki tüm sorular ve çağrıların cevabı içindedir, Huxley’in ADA ile çağırdığı şey zaten Wİll’in içinde olmalı.
Aranızda bu görüşüme katılan varsa, Will karakterini açmaya başlasın bi ceviz gibi.

Daha genç ve yeni bir kadın bedeni denemek isteyen ve eskisini terk etmenin suçluluğunu yaşayan tüm erkeklerle özdeştir Will bu öyküye başlarken. Suçluluğu öylesine derindir ki, bunu haklı göstermek için eski karısını bi trafik kazasında öldürmekten bile çekinmez Will’in bilinçsiz yanı!

Böylece kendini hem lanetlemiş hem de özgür bırakmış olur! Ne için özgür?
Pek tabi ütopik bir dünyayı hayal edebilmek için.

*

“Ama neden özellikle ö sözleri öğretmişler; neden “dikkat?” Neden “Burada ve bu anda?”
Apaçık olanı bu budalaya anlatmakiçin sözcükler arıyordu “Bunlar hep aklımızdan çıkar değil mi? Demek istediğim, olan bitene dikkat etmeyi hep unuturuz. Bu da burada ve bu anda olmamak demektir.
“Papağanlar sizi uyarmak için dolanıp dururlar öyle mi?”
Ada-A.Huxley
Ütopik ada Pala’da bu görevi papağanlara uygun görmüş Huxley, aslında sıradan dünyada bu görevi yapan şeylere katalizör diyoruz biz. Ve hakikaten çok gevezedir katalizörler.

*

Kurtuluşumuzu imkanlı hale getirebilecek son çareyi, son vasıtayı bile gözü dönmüşçesine boğmaktan çekinmiyor oluşumuz deliliğimizin en kuvvetli göstergesi değil mi? (sa)