Karar kelimesinin kararı

Kendi üzerimdeki ve çevremdekileri gözlemlerim sonucunda şundan eminim ki; yanlış karar alamıyoruz. Eğer aldığımız bir karardan dolayı hoşumuza gitmeyen bi şeyler oluyorsa hemen bir karar daha verip o yoldan çıkabiliyorsak, bu yanlış bir karar değildi yalnızca kendimizi sınamak istemişiz ve başarılı olmuşuz demektir. Yok eğer aldığımız kararla ilgili oluşan durumlardan hemen bir yeni kararla geri dönemiyorsak bu durumda doğru karar vermişiz, tam da ihtiyacımız olan dersleri almak üzereyiz anlamına geliyor. Yani gördüğünüz gibi “yanlış karar almak” çekincesi boş bir korkudan  ibarettir, geçersizdir.
Bir de karar almayı geciktirme durumları var; karar almayı geciktirmek acılı bir süreçtir ve filmi pausta bekletip arafta yaşamaktır ama buna bile yanlış diyemeyiz, mademki zaman yoktur, buyrun istediğiniz kadar bekleyin. Bi yere yetiştiğimiz yok bizim.
Fark etmez.

Enerji Tasarrufu nedir?

Küçük yaşta uyguladığım çok sonra neden yaptığımı anladığım uygulama, enerji tasarrufu işlemiydi. Enerji tasarrufu aslında dikkat tasarrufu diye de söylenebilir benim lisanımda. Gösterdiğiniz her dikkat, kendinizsiniz, kendinizden veriyorsunuz anlamına geliyor. Bu durumda dikkatinizi nerelere verdiğinizi yani kendinizi kullandığınızı bilmek ve bu konuda ölçülü davranmak hayati olmaktadır.

Epeyce genç olduğum zamanlarda, çevremdeki insanlara şu tuhaf benzetmeyi anlattığımı hatırladım şimdi: anlam denizinde, felsefi çıkarımlar, bağlamalar yapmak için gereken enerji daha rafine bir enerji gerektirir, örneğin uzay aracı yakıtı gibi ve bunu bedendeüretmek için kaba enerjimi epeyce tasarruf etmeliyim, örneğin acil ihtiyacım olmayan gündelik konulardan dikkatimi çekip bunların bedenimde rafine olmasını sağlıyorum. Bu işlemi bedenim bi şekilde yapıyor. diyordum üstelik bunu dabüyük ciddiyetle pek müthiş bi şey biliyormuşum gibi söylüyordum, kimbilir çevremdekiler beni nasıl ukala buluyorlardı, şimdi bunu düşününce gülme geliyor. bu işin aslı nedir şu anda bilmiyorum doğrusu. İnsan yaşlandıkça kesin çıkarımlar yapamaz oluyor galiba.

Bir de ödün vermeyin, zaman içinde giderek köleye dönüşürsünüz tespitleri var, bu konu da enerji tasarruğu ile ilgili sanıyorum. Bu durumlarda ben en küçük kendimi bildiğim yaştan beri şöyle davranıyorum(bilmeden), içim her durum için bir fayda analizi yapıyor, çok istemesem bile o duruma evet demek karşımdakine bana vereceği rahatsızlıkla orantısız bir rahatlık veriyorsa bunu yapıyorum ancak tersi durum varsa etimden et koparsalar yapmıyorum. Bilmem anlayabildiniz mi galiba biraz tuhaf anlattım. Bu durumda çevremde benimle ilgili bir karara varılamıyor, hem çok uyumlu biridir diyolar aynı zamanda aman o ayrıksının biridir de diyorlar, iki tam zıt tanımlama da benim için aynı kişilerce yapılıyor. Gerçekten tuhaf bi durum ama benim genel sağlığım açısından bu davranışım galiba fena değil.

Ruh-Bilinç-Enerji

Çoğu insan, Ruh’un (Spirit) yükselmiş olduğunu, her şeyi bildiğini ve her şeyi yapabileceğini düşünme eğilimindeler. Hiç de değil. Hiç de değil. Daha önce de bahsettiğim gibi, hepsi basitlik ve saflıkla ilgilidir. Bir bakıma o, masumiyetiyle bir çocuk gibidir. Ruh(Spirit) daha sonra ne olacağını bilmez. Her şey – olacak her şey ve olan her şey – bilinse, bu gerçekten çok sapkın bir oyun olurdu. Bu

gerçekten de sapkın bir oyun olurdu. Bu, Ruh(Spirit) için de bir deneyim. Siz, kendinizle ilgili bir şeyi keşfettiğinizde, Ruh da kendisiyle ilgili bir şeyi fark eder. Güzel bir gün batımı gördüğümüzde, Ruh da güzel bir gün batımı görür. Ruh(Spirit) onu sizden önce görmemiştir. Size ”Yarattığım şu güzel gün batımına bak.” demez. Ruh(Spirit) sizden onu yaratmanızı ister ve Sonsuz Bir onu görür, onu hisseder ve onu deneyimler. (A)

Ruh, Türklerde kut, öz anlamına geliyor. Ve ben bunu kuantum dilinden sınırsız potansiyeller denizi şeklinde ifade etmeyi seviyorum, zaten minik bi çocuğa benzetilmesinin sebebi de bu, amacı yok, masum ama potansiyellerle (aktif olmamış) dolu. Dolayısıile yaradılış skalasında bitkilerin bulunduğu konum kuta insandan daha yakın çıkarsamasında bulunabilirim. Tabi bu da benim gözlem ve hislerim. Neticede insanın içinde olduğu konumla ilgili çıkarsamalarda bulunması pek kolay değil

*

Cevaba sahip olduğunuzu anladığınızda, oyun bitmiştir. Özgürlüğe sahipsinizdir.
“Bu bizim oyunumuz. Oyunumuzu seviyoruz.” Oyun. Kalıplar. Farklı bir şey bilmemek. Gerçekten emin olmamak. Bu “Ben burada biraz eğlenceyi seviyorum. Şambra’yla bir araya gelmeyi seviyorum. Yemek yemekten hoşlanıyorum, ama hımm bilmiyorum. Bilmiyorum. Bir yerlerde bir cevap olmalı.” demek. O tam da burada! Şu anda! O sizsiniz. O sizden geliyor. O sizden geliyor.

Zihniniz size “ Sen özgürlükten hiç bir şey anlamıyorsun. Onu başkasından öğrenmek zorundasın” diyecek. Hayır öğrenemezsiniz. Öğrenemezsiniz. Özgürlük, sizin kendinize verdiğiniz bir şeydir. Bu nedenle, ya hep ya hiçtir. Bu çok, ama çok korkutucu. Gerçekten de çok korkutucu.

(A)

Kurban Olgusu

Yeni anlamlara yer açmak için eskilerinin kurban edilmesi, sevdiklerimizden, yani anlamlandırdıklarımızdan kurtulma operasyonu… Kurban bayramının esas anlamı da bu olabilir doğrusu

Kurban, dünya tarihi boyunca, animistik dönem ve sonrasında hep kullanılagelmiş bir yöntem ve bize gösterilen sebep; tanrıların gazabından korunmak için ona hediye sunmak, kan akıtarak basıcın düşürülmesi.

İnsanların korktuğu aslında neydi diye sorduğumda içimden gelen cevap, kaos oluyor. O zamanlar insanların oluşturdukları düzen gerçekten de oldukça ince ve kırılgan en ufak bir sarsıntıda yok olup gidiyor ve her şeye yeniden başlamak gerekiyor. Bence insanlar kaostan başka bi şeyden korkmazlar! Ve kaosu davet eden nedir diye sorduğumda; oluşturulan düzenin meydana getirdiği doğal tansiyon yükselmesi cevabını alıyorum. O halde burada doktorlara sesleniyorum, tansiyonun düşürülmesi için gereken şey nedir?

  • Turan Erdal Bu yorumu ilk defa duyuyorum ve cok hosuma gitti. Ben hic böyle bakmamistim. Sen bu eyleme “toplu tansiyon düsürme” olayi mi diyorsun? Yani düzenin cikmaza girdigi anda kontrollü bir kaos yaratmak tansiyonu düsürür diyorsun.
  • Sibel Atasoy Ben de ilk kez böyle bi fikir duyuyorum ve aynen senin gibi bana da dikkat çekici geldi. (zihnimde oluşan bi şey değil, içimden spontan gelen bişeydi)
  • Turan Erdal Bazen insan neleri “dogurduguna” sasiriyor. Cok da az olsa bazen ben de yasiyorum böyle seyleri. Bu yorumun aslinda CC’nin “kontrollü delilik” terimine de biraz benzedi galiba.
    Sibel Atasoy Ondan daha çok Gurdjief’in entervalleri kendi isteğinle oluşturmak olgusuna benziyor.
  • Turan Erdal Onu da baska bir bölümde acarmisin? Ben o terimi bilmiyorum mesela.

    Sibel Atasoy sayfamıza sorduk ve şu cevabı aldık: https://blog.sonsuz.us/?p=4772 gerçekten önemli bir konudur, mekanizmayı bilmek çok şey değiştirir

  • Sibel Atasoy İlk sorduğun soru -Bir ülke icerisindeki tansiyon nasil düsürülür acaba? Herkesin ortaklasa kurban edebilecekleri birsey var mi?- için bi fikir aklıma geldi bu arada:) Sadece bizim ülke için değil de dünya çapında yapılsa baya iş görebilir belki: ülkeler anlaşsa ve üç günlüğüne elektrik şartellerini kapatsa! Bu büyük bir mahrumiyet anlamına gelir ve kaosu tatmin edebilir. Ne dersiniz?
  • Turan Erdal Insan ne gibi bir tansiyona mahruz kaldigini anlamak icin bazen tatil yapiyor ve tatil yaparken de tüm o üstündeki yükleri atiyor. Hic bir sorumluluk yok, bizi robotlastiran aliskanliklarimiz yok….ceyran kesme olayi da bizi tüm aliskanliklarimizdan hic olmazsa bir kac gün alikoyacaktir. Bu nedenle güzel bir yöntem olabilir.

Altın ve Yaratıcılık

Altın, dünyamızda hep önemli bir maden olmuştur. Hem toplumsal mutabakatımızla ilgili hem mitsel iletilerde, hem de kimyasal bileşimler olarak bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkıyor.

Örneğn homeopatide altın tuzları yaratıcılıkla ilişkilendiriliyor, gümüş tuzları ise tutarlılık anlamına geliyor. (Olimpiyatlar ya da başka yarışmalarda birinciye altın, ikinciye gümüş verilmesi bir tesadüf değilmiş, demek ki atalarımız yaratıcılığı tutarlılıktan biraz üstün görüyorlarmış) Bu durumda çağlar boyunca altın arayışıyla ilgili öyküler insanlığın yaratıcılık konusunda eksikliğini ve açlığını ortaya koyuyor olabilir.

Sümer yazıtlarından yola çıkarak Anunakiler kurgusunu geliştiren Zekeria Sitchin’in teorisini bu gözle irdeleyecek olursam; atmosferi yırtılan Niburu gezegenini (Marduk)tedavi etmek için gereken ilaç altındı. Ve bu maden yalnızca Dünya gezegeninde bulunuyordu! Ve onlar gelip dünyanın beşyüzbin yıl boyunca karnını deştiler ve kendilerine gereken altını gezegenlerinin şifalanmasına kullandılar.

Peki bu durumda dünya yaratıcılığını biraz yitirmiş, Niburuya (tanrılara) kaptırmış mı oldu?

Dünya için bu yerine konulabilir bişey midir, yani eskiden altını nasıl yaptıysa belli zaman içinde bunu yeniden üretebilecek midir? Yoksa tanrılara kaptırdığı altının peşine mi düşmeli?