Görme nasıl bişey?

Castaneda, Don Juan’la görüşmelerine devam etmektedir ancak, kendini yetersiz hissedip çömezliğine nokta koyduğu o döneme ait bir suçluluk duygusu da yaşamaktadır. Don Juan’a ihanet ettiği, ona layık olamadığı düşüncesi onu bu noktaya taşımıştır.Don Juan dumanın ona bu aşamada yardımcı olabileceğini söyler. Castaneda çekincelidir. Korkuyordur çünkü.

“Korku doğal birşeydir. Bırak korkuyu düşünmeyi. Görmenin o benzersiz güzelliğini düşün!”

“Bu görme nasıl bir şey Don Juan?”

“Bunu bilmek için görmen gerek. Ben anlatamam ki!”

“Yani Don Juan, sen dünyayı artık olağan biçimde görmüyor musun?”

“Hem öyle görüyorum, hem de öbür türlü. Dünyaya bakmak istediğimde, senin gördüğün gibi görürüm onu. Sonra görmek isteyince, kendi bildiğim o değişik biçimde bakarım ve sezerim dünyayı.”

“Onları her gördüğünde bu şeyler hep aynı mı görünürler?

“Değişmez ki şeyler. Onlara bakış biçimini değiştirirsin hepsi o kadar.”

“Yani, diyelim ki aynı ağacı birkaç kez gördün; her kezinde aynı mı kalır ağaç?”

“Hayır, değişir ama gene aynıdır.”

“Ama ağaç, onu her gördüğünde değişiyorsa, senin bu görmen yanılsama olabilir.”

“Bir şeye bakınca göremeyiz onu.Yalnızca bakmış oluruz; orda bi şeyler var mı diye bakar gibi bi şey. Görmeyi bilmiyorsan herşey her bakışında aynıymış gibi görünür sana. Oysa görmeyi öğrenince, bi şey, onu her görüşünde asla aynı olmaz; ama gene de aynı şeydir. Demiştim ya, insan, örneğin bi yumurtaya benzer. Aynı kişiyi her görüşünde, gördüğün bi yumurtadır; ama aynı yumurta değil.”

“E, herşey böyle değişik görünüyorsa, onları tanıman olanaksızlaşır; o zaman ne yararı var ki bu görmeyi öğrenmenin?”

“Karıştırmazsın canım. Gerçekte oldukları gibi görürsün o şeyleri.”

“Yani ben nesneleri gerçekte oldukları gibi göremiyorum ha?”

“Görmüyorsun ya! Gözlerin yalnızca bakmayı öğrenmiş. Örneğin rastlamış olduğun o üç kişi… Ayrıntılı olarak anlattın onları. Bu da onları görmemiş olduğunu kanıtladı bana. Görme yetin olsaydı, onların insan falan olmadıklarını hemen oracıkta anlardın.”

Onların hayalet mi, hortlak mı, cin falan mı olduklarını sorar Castaneda Don Juan’a. Don Juan, ola ki o üç kişiye cin denilebileceğini, ama bu tanımın onları yeterince anlatamayacağını belirtir.

“Kimi güçlerdir onlar;ne iyidir, ne de kötü. Brujoların uysallaştırmayı öğrendikleri kimi güçler. Bilgi adamının dostlarıdır bunlar. İyi yada kötü değildir dostlar; büyücüler onları uygun buldukları her amaç için kullanabilirler. Dost olarak dumancığı tercih etmemin nedeni, onun benden pek fazla bişey istememesidir. Oynak değildir duman, dürüsttür. Gerçek insanları görünce, saydam yumurtalara benzerler. İnsandışı varlıklar da hep insan gibi görünürler. Bi dostu göremezsin dediğim zaman, bunu demek istemiştim. Dostlar(Ally) biçok kılıklara girerler. Tek ayrım şudur ki, onları gördüğünde, tıpkı görünmeyi tasarladıkları şey gibi görünürler. Gördüğün zaman, herşey kendisine özgü biçimi alır. Tıpkı insanların yumurtaya, öbür şeylerin de başka şeylere benzediği gibi;ama dostlar sadece resmettikleri biçimde görülebilirler. Zaten gözü aldatan da bu biçimler olur ya! Ama bizim gözümüzü… Köpekler hiç aldanmaz, kargalar da..”

“Ne diye aldatmak isterler bizi?”

“Soytarılık kendimizde. Kendi kendimizi aldatırız biz. Dostlar orda bişeyin dış görünümünü alırlar; biz de onları olmadıkları biçimde görürüz. Biz gözlerimize yalnızca bakmayı öğretmişsek, bu onların kabahati mi?”

“Bunlar konuşur mu hiç? Güler mi? Ses falan çıkarır mı?”

“İnsanların yanında insan gibi davranırlar. Hayvanların yanında da hayvan gibi… Hayvanlar çok korkar onlardan. Ama bi alışmaya görsünler, o zaman bi başlarına bırakırlar onları. Biz de öyle davranırız kimi kez. Aramızda yüzlerce dost dolaşır durur; hiç sesimizi çıkarmayız. Çünkü gözlerimiz yalnızca bakmaktadır;ayrımsamayız onları bu yüzden.”

Aslında “bakmak” denilen olgu katagorize etme kavramını çağrıştırıyor bana. Sanırım bir toplantımızda söylemiştim, bi şeye ilk bakışımızda (eğer gerçekten ilgiyle bakmışsak) gerçeğe (görmeye) çok yaklaşıyoruz. Sonra o kişiyi ya da şeyi bildikler sınıfına aktarmak için yoğun bir çabaya girişiyoruz; örneğin yaşı, tahsili, mesleği, medeni durumu, burcu ya da bileşiminin hangi madde olduğu, kim tarafından imal edildiği, ne için kullanıldığı gibi… Bütün bu cevapları bulduğumuzda o kişi/şey için beynimizin kıvrımları arasında bir klasör açıp oraya aktarıyoruz ve bizim için herşey neredeyse orda bitiyor! Artık o şeye bir daha  gerçekten bakmıyoruz bile -bırakın görmeyi- diğer tüm bakışlarımızda kaynaktan eski bilgiyi çağırmakla yetiniyoruz. O kadar tembelleşmiş durumdayız ki, her baktığımıza b-akamıyoruz! 

Örneğin ben hep ilk görüşte aşık olmuşumdur ve kişiyi/objeyi/fikri gözlerimle görmem de gerekmemiştir aşık olmak için. İşte bu deneyimim üzerine düşündüğümde bir zamanlar önüme çıkmış olan NHAHYU kavramını hatırlamadan edemiyorum. Nhahyu, hissetmek de diyebileceğim, tüm duyu organlarını kapsayacak biçimde bütünsel bir algılama imiş. Bu arada Sinestezi geldi aklıma, gerçi bildiğim kadarı ile bütünsel bir algılama değil, daha çok iki tür algıyı eşleştirme şeklinde görülen vakalar bunlar. Belki de nhahyu için bir basamaktır, kim bilebilir ki?

Burada DJ’nin kullandığı “görme” durumunun gözlerle ilgili olmadığını hepimiz öğrendik artık, bu daha çok “dinleme” ile ilgili geliyor bana. Tüm hücrelerin, tüm bildiğin ve bilmediğin duyu organlarınla DİNLEME… Keşke yapabilsek.

Self’le İlişki

…

Daha önce de işaret ettiğim gibi, bireyleşme süreci, başkalarının papağana benzeyen her türlü taklidini dışlar. Zaman zaman bütün ülkelerde insanlar içsel önderlerin temel dinsel yaşantılarını birtakın “dış” ya da törensel yöntemlerle taklit etmeye çalışmış, bu yüzden de “taşlaşmış”lardır. Büyük ruhsal önderi izlemekonun yaşamında sürdürmüş olduğu bireyleşme sürecinin tarzını kullanıp kopyalamak değildir. Daha çok onun başardığı gibi, aynı cesaret ve dürüstlükle kendi içsel yolunu izlemektir.

Bilinçdışının işaretlerini anlayabilmek için kişi kendini yitirmemelidir. Gerçekten de egonun normal yolda işlev görmeyi sürdürmesi yaşamsal önemdedir; çünkü ancak bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem bilinçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim. Ama bir insan kendisi ile evrenin birliği duygusunun gerilimini, o sırada yalnızca zavallı bir dünya yaratığı iken nasıl kaldırabilir? Bir yandan kendimi sadece istatistik bir sayı olarak algılarsam, yaşamımın hiç bir anlamı kalmaz. Ama öte yandan kendimi çok daha büyük bir şeyin sadece bir parçası sayarsam ayaklarımı sağlam basmayı nasıl sürdürebilirim? Bu içsel zıtlıkları içimizde birine ya da öbürüne düşmeksizin birlikte tutabilmek gerçekten çok zordur.

Kişi kendi bilinçdışının isteklerine uymaya çalıştığında yalnız kendine uygun olanı yapamaz, aynı şekilde sadece çevresinin isteklerini de yerine getiremez. Bu arada kendini bulabilmek için sık sık kendi gurubundan; örneğin ailesinden, eşinden ve öbür kişisel bağlantılarından farklı düşmeyi de göze almak durumunda kalır. Bunun sonucu olarak kimileri, bilinçdışını gözetmenin kişiyi toplum dışı ve bencil yaptığını ileri sürerler (ki bu bana aynen oldu-Sibel’in notu). Ama aslında öyle olmaz; çünkü burada daha az bilinen bir başka gerçek, yani self’in kollektif ya da toplumsal yönü oyuna girer.

Pratik bir bakış açısından bu etmen, düşlerini belli bir süre izleyen kimsenin, kısa zamanda çoğunlukla çevresindeki diğer kimselerle olan ilişkileriyle uğraştığını fark etmesiyle ortaya çıkar.

Düş yorumunun buradaki işi, kişinin hangi özel alandakiuygunsuzluğunun söz konusu olduğunu ortaya çıkarmaktır. (Buna özne düzeyinde düş yorumu denir)

…

Bu yüzden çoğunlukla ruhça birbirine uyan, aynı zihniyete sahip kişiler birbirlerini bulurlar ve bu guruplanış bütün dış toplumsal, örgütsel düzenlemelerden bağımsız olarak işler. Birleştirici unsur bilinen iliki, çıkar ortaklıkları değil, self aracılığıyla oluşan bir  bağdır. Böyle bir gurup başkalarıyla mutlaka çatışma halinde değildir. Yalnızca “özel” ve “başka”dır.

-devam edecek-

Jung-İnsan ve Sembolleri Kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Frekans

Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (tipik olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir.

Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır sonra bu sayı zaman aralığına bölünerek frekans elde edilir.

Bir dalganın frekansı, dalgaboyuyla ilişkilidir. Dalganın dalgaboyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalgaboyu bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalgaboyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiçbir fiziksel olay dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir.

Frekans, sesler her daim ilgimi çeken konular olmuştur. Örneğin Vikipedi’de alıntıladığım bu tanımlar içimden geçeni yansıtmakta yeterli olamadılar. Gördüğüm kadarı ile bir de Doppler Etkisi varmış, onu da arıyorum:

Doppler Etkisi (veya doppler olayı), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler‘den almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyu‘nun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman ve/veya konumlarda farklı algılanması olayıdır.

Doppler Etkisi konusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında frekansın sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak icin şöyle bir örnek üzerinde düşünelim: Siz yerinizde ve hareketsizsiniz. Bir arkadaşınız sizden 10 metre uzakta duruyor ve size her saniyede bir elindeki tenis toplarından birini fırlatıyor. Burada arkadaşınızın topları her seferinde aynı doğru boyunca ve aynı hızda attığını varsayalım. Eğer arkadaşınız da hareketsiz ise her saniyede bir 10 metre yol kateden tenis toplarından biri size ulaşacaktır. Şimdi arkadaşınızın yine her saniyede bir top fırlattığını (yani aslında top fırlatma frekansı değişmiyor), ancak bu sefer size doğru yürümeye başladığını öngörelim. Bu durumda size ulaşan iki top arasındaki süre 1 saniyeden daha kısa olacaktır, çünkü toplar her seferinde 10 metre, 9 metre, 8 metre şeklinde daha az mesafe katettikten sonra size ulaşacaktır. Elbette aynı etkinin zıttı arkadaşınız sizden uzaklaşırken de geçerli olacaktır. Bir başka deyişle, toplar arkadaşınızın elinden her zaman saniyede bir çıktığı halde, sizin ya da arkadaşınızın hareketi yüzünden size azalan ya da artan zamanlarda ulaşacaktır. Bu da doğal olarak arkadaşınızın size topu farklı zamanlarda fırlattığını düşünmenize sebep olur. Yani aslında Doppler Etkisi’nde “etkilenen” asıl fiziksel değişken dalga boyu’dur. Elbette dalga boyu ile frekans ters orantılı olduğundan gözlemciye göre dalga kaynağının frekansı da değişiyor gibi görünür.

Dalga, bir fizik terimi olarak, uzay veya uzayzamanda yayılan ve sıklıkla enerjinin taşınmasına yol açan titreşime verilen isimdir. Bununla birlikte günlük dilde farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Ayrıca denizlerde oluşan bir su vuruntusudur.

 

Dalgaboyu, bir dalga örüntüsünün tekrarlanan birimleri arasındaki mesafedir. Yaygın olarak Yunanca lamda (λ) harfi ile gösterilmektedir. Dalgaboyu frekans ile ters orantılıdır, dolayısıyla dalgaboyu uzadıkça frekans azalır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dalgaboyu

Bu tanımlamalara birarada bakınca;   Dalga’nın enerjiyi taşıyan titreşim, Dalga boyu’nun tekrarlama mesafesi ve frekansın da titreşim sayısı olduğunu anlayabildim. Doppler etkisi ise bir nevi izafiyet teorisi gibi olsa gerek.

Anlayamadığım dalga boyu ne ile bağlantılı, dalga oluşması için bir dış etken gerekiyor onu biliyorum ancak bu etki aynı zamanda dalganın boyu konusunda da mı etken?   Herhalde dış etkenin kütlesine ve/veya çarpış hızına bağlı bişey olmalı.

Diyeceksiniz ki şimdi nerden çıktı bu merak! Bilmiyorum dünden beri frekans kelimesi beni huzursuz etmeye başladı! Sebebini çözmeye çalışıyorum. Dalga konusu bundan 14 yıl önce hayatıma dahil oldu, hem de kuantumdan önce 🙂

Hikaye Fethiye’de yap-işlet-devret otelimin havuz başında başladı. Oteli yeni açmıştık, ortada müşteri filan yoktu henüz ve ben delice bir hisle giriştiğim bu işle ilgili girdiğim borcu düşünmek/düşünmemek için havuzbaşındaki ahşap bir koltuğa oturuyor, önümde göz alabildiğine uzanan bomboş yeşil yamaçları ve o görkemli Baba Dağını seyrediyordum. Baharın başındaydık, güneş yakıcı olmadığından orada saatlerce yalnızbaşıma oturuyordum. Bakışlarımı Baba Dağı ile havuz  eşit olarak paylaşıyorlardı. İşte orada saatlerce günlerce oturuşum, rüzgarın ve bilimum doğanın sesini dinleyişim şimdi sözlere dökülmeyecek denli derin şeylere bulaşmamı sağladı.

Neyse ben aslında dalga diyordum, ortamdaki sinek, arı vs gibi uçuşan nesneler havuzun suyuna dokunduklarında orada dairesel bir dalga başlıyor ve gelişerek yüz metrekarelik diktörtgen havuzun kenarlarına kadar yol alıyor ve oraya çarpıp geri dönüyorlardı, tabi mesafeler (en-boy) farklı olduğundan geri dönen dalgalar farklı yerlerde birbirleriyle çarpışarak yeni dalgalar oluşturuyorlar ve onlarda ilk seferdeki hareketi tekrarlıyorlardı. Yani bir sinek dokunuşunun yarattığı dalga hareketinin ne tür değişik konbinasyonlar ve süreye sebep olduğunu gözümle görmesem bilmezdim!

Ayrıca orada tuhaf bişey daha oluyordu (hala çözemedim) bizden nerdeyse 800 metre uzakta iki katlı bir binanın ve en az birbuçuk kilometre uzaktaki Baba Dağının siluetleri bu ufacık havuzun içine düşüyordu! Günlerce değişik açılardan baktım ve buna anlam veremedim, eminim ki fizikçiler için izahı çok kolay olacaktır.

Bir insanı dalga gibi düşünsek, onun enerjiyi bi yere doğru taşıyan titreşim olduğunu varsayabiliriz. Onu harekete geçiren bir dış etken olmadığında aslında yok. O zaman insan dalgasını oluşturan (sinek, rüzgar, yer sarsıntısı) dokunuşlar nelerdir?

Sineği bildim sanırım, muhtemelen SÖZdür bu 🙂 Hani anlayana sivrisinek vızıltısı hesabı… Biraz düşünmem lazım, ya da bana ne!

Aslında bu konuyu enine boyuna düşünmek için OYUN Kuramı’na bir daha göz atmakta yarar olabilir, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Izdırabı feda etmek!

  1. İnsan hapishanededir ancak bunun farkında değildir. Farkına varan her aklı başında kişi hapisaneden kaçmak ister, kaçmak için tünel kazmak lazımdır. Bunun dört gerekli şartı vardır;
  • a) Özgür olmadığını, hapishanede olduğunu kabul etmek.
  • b) Evvelce hapisaneden kaçabilmiş kimselerden yardım almak.
  • c) Kaçış organizasyonu asla tek kişi olarak gerçekleştirilemez. Bir grup çalışması elzemdir.
  • d) Büyük bir çalışma ve çaba gereklidir : “belirli bir amaca yönelik şuurlu çabalar”

22.İnsan yeterince yöntemli ve kararlı ise bir alışkanlığını değiştirebilir.          Ancak ; Bir kimse kendi üzerinde çalışıyorsa o kimse mümkün   olabilecek ek değişiklikleri hesaba katmalı ve bunları önceden düşünmelidir. (Kendi üzerinizde değişikliğe muvaffak olduğunuz her husus, değişmesini belki de arzu etmediğiniz alışkanlık ya da karakter özelliklerinizi etkiler ve siz farkına varmadan devreden çıkar ya da beklemedikleriniz devreye girer.)

  • 23.Ya da ! Değişmek isteyen fazlalıklarını “terk” etmelidir.
  • 24.İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ızdıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ızdıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir.
  • 25. Izdırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ızdırabını feda ederek işe başlamalıdır.

Çalışmamın tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=244

Acaba Gurdieff Hoca, ızdıraba bağımlı olmanın da bir zevk olabileceğini bir yerlerde söylemiş miydi? Çünkü bunu düşünmemiş olmasını tahmin edemiyorum. Biliyorum bu fikrimi muhtelif yerlerde dile getirdiğimde sıkça şiddetli itirazlarla karşılaşıyorum, hatta “sen izdırap çekmemişsin, acı nedir bilmeyen bir müreffehsin!” diyenler oluyor. Saygı duyuyorum, belki de öyledir ya da oradan öyle görünüyordur.

Basit örneklerden yanayım ben; kimileri tatlı yemeye düşkünken kimileri de zehir gibi acıya düşkün oluyorlar, bunu neden yapıyorlar? İnsan ağzını dilini, boğazını neden yakmak ister ki! Bu bir zorunluluk filan değil. O halde geriye zevk aldıklarını kabul etmek kalıyor. Aynı şekilde sadece korku filmi izleyenler var, kesik organlar havalarda uçuşuyor, ortalığı kan götürüyor, hep daha çok korkabilmeye çalışıyorlar, neden peki?

Sanırım bütün bunların adrenalin salgılamasıyla bi ilişkisi var.

Bu arada, “şikayet mekanizması” başlıklı yazı da sanırım bu konuyla oldukça ilgili görünüyor, göz atmak isterseniz, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=136

Hayatımız test

Hakikaten kendimizi anlamaya yönelik arzumuz ne kadar yüksek. Hele psikoloik testleri yapmaya bayılırız, en azından benim böyle bir gözlemim var. Az önce bir arkadaşımdan çeşitli testler olan bir adres gelmiş, ben de ilkini yaptım;

Görsel Algınıza Göre Karakter Analizi

Kişiler etrafındaki olayları kendi algılarıyla biçimlendirir ve yönlendirirler. Karakter dediğimiz şey bu algıların neticesinde geliştirdiğimiz davranış biçimlerinin toplamıdır. Bu testi tamamladıktan sonra görsel algılama şeklinize göre karakterinizi öğrenebilirsiniz. Test sonuçları bilimsel değer taşımaz.
Tabi sonuç beni bi hayli güldürdü sabah sabah;

“Hayat Bir Oyun” Diyenlerdensiniz

Hayatın çok fazla ciddiye alınacak bir yanı olmadığını düşünüyorsunuz. Sizin için bir işin içinde eğlence ve heyecan yoksa bir anlamı da yok. Kendilerine ulaşılmaz hedefler koyarak, hayatlarını o hedeflere ulaşmak uğruna mutsuzluk ve hırs içerisinde geçiren insanları anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Çünkü siz eğer bir iş yapıyorsanız o işten keyif alıyor olmanız gerekir, aksi takdirde sadece bir hedef belirleyip ona koşuyor olmak, sizin için anlamsız bir uğraş. Bu yüzden siz rahat ve keyif veren tavırlarınızla herkesin kendi yaşamı içerisinde birlikte olmak isteyeceği huzur veren bir karaktersiniz.
“Oyun”, şurada mütevazi sitemde bile sanırım en çok kullanılan kelimedir, üstüne üstlük bi de “oyun kuramı” nı yazmışım!
Neyse siz de test severlerdenseniz adresi veriyorum, keyfini çıkarın derim:
http://testyourself.tr.msn.com/test/gorsel/Start.aspx
İyi haftalar…