Savaşçı ve Derviş

İnsan ırkının, neredeyse insan sayısı kadar olan, gidebileceği yollardan önemli ikisi Savaşçının ve Dervişin yollarıdır. Bu yolları doğru – yanlış, iyi – kötü veya herhangi başka yorumla tanımlamak uygun olmayacak, sonuçta eğer bir başarı varsa yalnızca insanın seçtiği bu yola olan uygunluğu önemli olacaktır. Bu durumda “doğru” yol kişiye göre o an, o yer ve o zaman için uygun olanıdır. Her iki yolda da farklı olan tehlike ve tükenişler vardır, her yolun farklı zorlukları ve kolaylıkları ile eziyet veya tatminleri vardır, bunlar tamamen kişiliğe göre değişir.
Kısaca aralarındaki temel farklara bakacak olursak;

Savaşçı, ruhsal rehberine olan bağlılığı bir Derviş kadar katı olmaz, çünkü Savaşçının yapısında başkaldırı var, zaten aynı zamanda Savaşçının rehberi de bunu istemez ve bu yolda ilerleyeceklerin başarıyı kendi kararları ile yakalamaları gerektiğini söyler ve uygular. Mutlak itaatin yerini kişisel kararların neticelerine mutlak sorumluluğun kabulü alır. Savaşçının yolunu seçen kişi her şeyi sorgular, araştırır ve bilgiyi kendi deneyimleri ile arar, baştan beri kesin olan (a priori) kavram ve tanımlamaları kabul etmez. Savaşçının kavramları zaman içinde değişir, ancak bu değişim Savaşçının yolunu şaşırdığından değil nihai amacı olan bilinmeyene yaklaşmasındandır. Savaşçı bu dünyada bilinemeyene ulaşamayacağını zaten bilir, onun için bilinmezlik iki çeşittir. Birincisi, uğruna mücadele edilen “bilinmeyen”, diğeri ise bu dünyadaki bilinç ve algı kapasitesi ile ulaşılamayan “bilinemeyen”. Bilinmezlik aynı dünyadaki ufuk gibidir, hiçbir zaman ulaşılmaz, ancak ilerde gördüğümüz noktaya ulaştığımızda daha ilerideki yeni bir noktanın olduğunu anlarız. Bilgi sonsuzdur, bitmeyen bir mücadeleyi gerektirir, bir çömez kadar bir rehberin de bilgi mücadelesi bitmez. Bilgi yolundaki savaşçı ilk önce kendine hizmet eder, ancak o zaman diğerlerine de faydalı olabileceğini bilir.

Bir başka hayat

Bir başka hayat, bir başka gerçeklik midir? Yoksa sadece kaçış mı? Dün akşam Tom Hanks!in oynadığı “yeni hayat” filmine göz ucuyla misafir olurken oturup izlemeye başladım. İlk izlediğimden farklı şeyler hissettirdi. Sanki o adada kalmak ceza değil de ödülmüş gibi geldi bu kez. Her şeyden uzakta, steril bir ortam. Kişisel tarih, sorumluluklar, faturalar, aşklar, v.b. şey yok. Sadece zihin ve sen. Adada hayvan bile yoktu sanırım. Başka zihinlerin etkisinde de değilsin. Burada zihinden de kurtulup kendi gerçekliğini yaratman için her türlü imkan var. Eğer bu dünya gerçekten bir yorumsa, ve o adada olmak kişisel tarihin izlerini bir müddet sonra silip yok ederse, bir başka gerçeklik yaratıp orada var olmak olası mıdır? Bu durumun bir avantajı olur mu?

madde / ide / bilim / felsefe

Aristotales ve Platon.. Eski Yunan’ın bu iki dehasını her zaman, her daim ve hemen herkesin övgü ve ilgisine mazhar kılan şey ne olmuştur derseniz eğer, o bu forum konusunu biraz aşar elbet.

Lakin gerçek biraz da böyledir.. Örneğin klisenin vazgeçilmezleri arasında bulunan Aristotales için Lenin de “materyalizmin kıyısına kadar gelmiştir” der. Ve Platon için bu kadar cömert olmasa bile, bütün felsefe tarihinin aslında o’nun yazdıkları üzerine tutulmuş notlardan ibaret olduğu benzeri bir komplimana yine de karşı çıkmazdı sanırım.

Aslında eski Yunan’ı anlamak biraz zordur..Çünkü birbiri ardına gelip geçmiş pek çok düşünür ve dahi, muhtemelen pek azımızın dikkatini çekmiş bulunan ve ilk bakışta çok da kolay farkedilmeyen bir bahçe içinde dolanırlar. Kısaca özetlemek gerekirse; tanrıların kabul edilip dinin reddedildiği bir bahçe diyelim.. Örneğin belki ilginç gelebilir ama, Hitler’in III. Reich’ı için düşlediği de buna benzer bişeydi aslında. Sadık SS’lerini mitolojik bazı kahramanlar eşliğinde resmettirdiği pek çok sanat eserinden tutun da, pagan görselliği ve bu görselliğin kendine özgü meydan okuyuşu ve estetiği ile şekillendirilmiş sayısız sivil/askeri tören ve şenlik, ve daha çok üst düzey nazilere ait farklı ve yine kendine özgü ilave ritüelleriyle faaliyet gösterecek olan özel kliselere kadar daha pek çok şey.. Ama şimdilik çok da ileri gitmeyelim.

Sınırlar…

Kimini sınırları dar diye, kimini sınırları geniş diye severiz/sevmeyiz.
İşimiz budur bizim “sınır ölçücü!”
Özellikle çocuklar ve çocuk kalanlar bayılır bu oyuna. Kimi sınırı bulmakla da kalmaz, onu ittirip kaktırmaya adar yaşamını.
“Sınırları genişletme”, tüm zamanların en popüler oyunudur. Bunun için sevişilir, dövüşülür, hayal kurulup, rüyalanır.

Bildiğimiz şeylerin küçük ya da büyük hep sınırları olur; bir adacık da olsanız bir kıta da fark etmez. Geometrinin en popüler problemleri, sınır ve alan hesaplamalarıdır. Amorf varlıklar, sınır ve alanlarını formülle bulamadığımızdan pek tutulmaz!
“Sınır boyları”, tarihimiz boyunca defalarca geçen bir tanımlamadır. Zaten millet olarak bu açıdan biraz korkulu rüyayız da denilebilir!
“Serhat” ismi sık kullanılan erkek isimlerimizdendir (Sınır boyu anlamına geliyor).
Çok tatlıyız biz çok…