Şamanlar İnsanlığın ilk şifacıları

Bu hafta sonu Harbiye Askeri Müze’de yapılan  2. İstanbul Parapsikoloji Konferansı’nda Şamanlar, şifacılık yeteneği ve rüya analizleri üzerine yaptığı araştırmaları paylaşan

saman
Dr. Stanley Krippner ‘Şamanlar kendi kabilelerin psikoanalistleridir’ diyor.
Şamanizm ve rüyalardaki mitsel semboller denildiğinde, psikoloji profesörü ve araştırmacı Stanley Krippner akla ilk gelen akademik isimlerden biri. Psikoloji ve parapsikoloji alanında geniş kapsamlı akademik çalışmalar yapan ve uzun yıllar boyunca, dünyanın dört bir yanındaki yerli topluluklarını, özellikle de Şamanları ve şifacılık özelliklerini inceleyen Krippner ile Şamanların sırrını konuştuk. 

– Şamanizm ile ilgilenmeye nasıl başladınız?
Küçükken çok hastalıklı bir çocuktum. ‘Bu çocuk fazla yaşamaz’ diyenler bile vardı. Doktorlardan çare bulamayan ailem de o zaman kimsenin ciddiye almadığı alternatif tedavilere gizlice başvurdu. Ve işe yaradı. Alternatif tedavilere ilgim böyle başladı. Büyüdüğüm yer Wisconsin, eskiden Kızılderililer’in yaşadığı bir bölgeydi, çevremde tanıdığım Kızılderililer de vardı. Bu yüzden onlar hakkındaki her şeyi merak ediyor, okuyordum; özellikle de iyileştirme gücü olan Şamanlara odaklandım. Sonunda 1970’lerde de gerçek bir Şamanla tanıştım. Seneca Kabilesi’nden büyükanne Twyla Nitch 98 yaşındaydı, bitkilerden ilaçlar yapma konusunda çok bilgiliydi ve üzerimde büyük bir etki yarattı. Böylece insanlığın ilk şifacıları olan Şamanlar üzerine araştırmalarıma başladım, 6 farklı kıtada, birçok farklı ülkede, farklı kültürlerden kabileleri ziyaret ettim; Şamanlarla tanışıp onları inceledim. 

– Şamanların özellikleri nedir?
Şaman bu insanlara verilen antropolojik isim. Ama elbette her yerde farklı adlarla anılıyorlar. Ortak noktalarıysa bu kişilerin hepsinin toplumları etkileyen belli özelliklere sahip olmaları ve bu sebeple halk tarafından bu pozisyona seçilmiş kişiler olmaları. Zira Şamanlar insanları bilgilendiren, onlara yol gösteren, hastaları iyileştiren, rüyaları yorumlayan ve gelecek hakkında bilgi veren kişilerdir.

– İnsanüstü güçleri var mı Şamanların?
Süper güçleri yok ama yaşadıkları toplumlarda insanlar onların süper güçleri olduğuna inanır. Çünkü Şamanlar çoğu insanın sahip olmadığı yeteneklere sahiptirler. Çok akıllıdırlar, iyi gözlemcidirler, yaratıcıdırlar ve görevlerini etkili şekilde yapmak için drama, sihirbazlık ve psikolojiyi de fazlasıyla kullanırlar. Şamanlar kendi kabilelerinin psikoanalistleridir. Ve aslen kişilerin veya topluluğun güçlerini harekete geçirmek için çalışırlar. En etkili oldukları alansa şüphesiz iyileştirme gücü.

İYİLEŞTİRİCİ GÜÇ   HEPİMİZİN İÇİNDE
– İnanılmaz iyileştirme olaylarına şahit oldunuz mu?
Brezilya’da çok dramatik bir olaya şahit oldum. Bir Şaman, hastayı iyileştirmek için hiç anestezi kullanmadan cerrahi müdahale gerçekleştirdi; hastanın karnını yarıp hastalıklı dokuyu oradan çıkardı! Ve insanlar bu müdahalelerde hiçbir şey hissetmediklerini iddia ediyorlardı. Pek çok Şaman bunu yapıyor; zira hipnoz gibi yöntemlerle bu mümkün. Ancak yaptığımız araştırmalar daha ilginç bir şey söylüyor: Şamanların söküp çıkardığı dokuları inceledik ve 10 örnekten dokuzunda çıkarılan dokunun sağlıklı olduğunu gördük. Buna rağmen hastalar iyileşmişti. Bu şunu gösteriyor: Şamanın fiziksel müdahalesi değil aslında özel ilgisi ve hastanın ona olan inancı iyileşmede etkili oluyor. Zaten pek çok Şaman da bunu söylüyor: ‘Ben iyileştirmedim, sadece aradaki engelleri kaldırdım ve onun kendi kendisini iyileştirmesini sağladım’ diyorlar. Yani iyileştirme gücü aslında hepimizin içinde saklı. Şamanın rolü ise, bu gücümüzü harekete geçirmemizi sağlamak. Bunun örneklerini modern tıpta da görebilirsiniz. Zira sadece doktora görünmek ve onunla konuşmakla bile iyileşme başlar!

İslami şifacılar da aslında Şaman 
– Geleneksel İslami şifacılar üzerine de araştırmalar yaptınız, neler gördünüz?
‘Fas’ta ve Batı Şeria’da ve Mısır’da geleneksel İslami şifacılığı araştırdım. Aynı dine bağlasalar da bu şifacılar bölgelere göre farklılık gösteriyor. Örneğin Endonezya’daki İslami şifacılar bunu ruhlarla konuşarak yaptıklarını, Filistin ve Fas’takiler ise cinlerle çalıştıklarını söylüyor. Sonuçta yöntemleri Kuran’da geçen şeyler ise kabul görür diye düşünüyorlar. Oysa geleneksel İslami şifa yöntemleri denilen şeyin aslında İslam ile fazla ilgisi yok. Bunlar aslında eski çağlardan günümüze taşınan Şamanist ritüellere dayanan ve çoğunlukla otlara odaklı tedaviler. Bu şaşırtıcı değil çünkü Şamanizm aslında bir din değil bir tekniktir. Dinler ortaya çıktığında genellikle Şamanizm tekniklerini reddedip siliyor ama öte yandan Şamanist ritüeller dini uygulamalarla birleştirilerek aslında hala devam ettiriliyor.

Rüyalar yol gösterir
San Francisco, Saybrook Lisansüstü Eğitim Okulu’nda Psikoloji Profesörü olan Dr. Stanley Krippner, rüyalar konusunda da yetkin bir isim. Daha önce Maimondies Tıp Merkezi Rüya Araştırmaları Laboratuarı’nın başkanlığını da yapan Krippner, 25’i aşkın ülkede rüyalar ve hipnoz hakkında atölye çalışmaları ve seminerler de gerçekleştirdi. Krippner’a rüyaların ne ifade ettiğini de sorduk: ‘Rüyalar beyinden, beyindeki elektriksel ve kimyasal değişimlerden geliyor. Bu değişimler her 90 dakikada bir gerçekleşir. Beyin fonksiyonları bu sırada hareketlenir ve rüyalar görür. Rüya görmek insan için bir gerekliliktir. Çünkü psikolojik olarak sistemimizden çıkarmamız gereken şeylerden rüyalar aracılığıyla kurtuluruz. Zira insanlar rüya görürken beyinlerinde biriktirmiş oldukları ve aslında zaten bildikleri bilgileri bir araya topluyor ve onları analiz ederek bir görüntü yansıtıyorlar. Bunu bilinçli olarak yapmıyorlar çünkü bunca bilgiden sebep sonuç ilişkisi çıkarmak beyin için hayli zorlu bir iş. Ama rüyada beyin bu analizi yapıyor ve bize bu bilgilerin hangisinin faydalı olacağını, hangisini kullanmamız, neye odaklanmamız gerektiğini mesaj olarak veriyor. Kısacası insanlar rüyalarını kendilerine fayda sağlamak için kullanabilir. Zira rüyaları dikkatle inceleyerek onlardan ne mesajlar çıkarabileceğinizi ve nasıl bir yol izleyeceğinizi anlamak pekala mümkündür.’

MİNE AKVERDİ -(Akşam)

Matrix-Gerçekliğin hapı ne renk?

 MATRİX – GERÇEKLİĞİN HAPI NE RENK? 

Matrix Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

 

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hekırı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

 

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi?

 

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat (benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

 

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

 

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

 

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı ya da mavi hap kürü yaptığını düşündüğü zamanlardayız. Herkes farkındalığından ya da kurmaca düşlerinden memnun. Acaba bu doğru bir saptama mı? Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

 

Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı.  Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

 

Bu mümkün müdür? Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

 

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi Cypher hapıdır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla  kaçış yolunda tutunmaya çabalarız. 

 

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır. Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

 

Peki kırmızı hapla uyandığımız gerçeklik ne kadar sahidir? Matrix filminde Soru sorunun içindedir.

 

Filmi tartışırken uyanmaya toslamak kaçınılmazdır yani.

Sadık Yemni

Ölümsüz canlı

Binlerce kez masallara, filmlere, romanlara hikaye olan ölümsüzlük sonunda bulundu. Okyanusun derinlerinde yaşayan bir tür denizanasının ölümsüz olduğu ortaya çıktı…Bilimadamları yaptıkları araştırmada, Turritopsis Nutricula adlı denizanasının yetişkinlikten sonra, genetik yapısını değiştirerek tekrar çocukluğuna döndüğünü ve bu sürecin sonsuza dek sürdüğü belirlendi…

Bu denizanaları da Tolkien’in ünlü kahramanları Elf’ler gibi sadece “öldürülünce” ölüyorlar.

Panama’da bulunan ünlü Smithsonian Tropik Araştırmalar Enstitüsü’nden yapılan açıklamada, bu canlının seks yolu ile gençleştiği belirtildi. Buna göre 5 mm boyundaki canlı, cinsel olgunluğa geldiğinde yani daha fazla üreyemediğinde, genetik bir değişim geçiriyor. Ve sonra gençliğine yani ergenlik yaşlarına geri dönüyor. Bu süreç sürekli tekrarlanıyor.

 

http://haber.gazetevatan.com/Ve_sonunda_olumsuzluk_bulundu/220324/7/Yasam  

Yok Olmuşluğun İçinden…


Yok olmuşluğun içinden çıkıp gelebilsem,
Yüreğimdeki sevginin ışığıyla tekrar var olabilmek için…
Savaşmaktan yorgun düştü ruhum,
Kaybolmuş insanların peşinde koşmaktan…
Çamur deryasında çırpınan insanlar,
Bırakın ellerimi…
Yaşamı yaşamın farkında olarak yaşayanlar,
Anlayabilir ancak beni!
Boşlukta sallanan bir salıncaktayım sanki,
Anlamsızlığın içinde kaybolan dünyada,
Benliğimde beni ben yapan duygular,
Çığlıklar içinde kayboldular…
Yok artık acılar, kederler…
Yok artık aşklar, hayal kırıklıkları…
Yüreğimdeki titreşimler suskun.
Paramparça ne varsa sevdalardan kalan…
Şarkılar, onlarda vermiyor ilham.
Güneşin sarı saçları kızıl renge büründü.
Gökyüzü küskün ağlamıyor artık.
Yağmurlar terk ediyor yeryüzünü,
Kuşların melodisi sessizliğe kuçak açtı…
Aşklar nefes alamıyor…
Çıplak bedenlerin şehvetinde,
Doymak bilmeyen canavar faaliyette.
Dünyam sevgi dolu dünyam karanlıklarda yok oluyor…
Anlamsızlığın içinden bir güneş gibi doğabilsem,
Yüreğimdeki sevginin ışığıyla tekrar var olabilmek için…
10/08/2007
Mesa / Ankara

Alışkanlık ve zevk

Bu konularda sık sık yazıyorum ama demek ki hala bıkmadım 🙂

Donah Zohar şöyle diyordu – tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=854 – Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur   ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde  kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir.

Son zamanlarda alışkanlıklarımızı kırmak adına ne çok öneri alıyoruz, fakat yukarıdaki paragrafta görüleceği üzere  her aşağıladığımız davranışın bir başka şeye neden hazırlamakta olduğunu bir kez daha hatırlamakta yarar var. Zevk ile bağlantısı ise açık; alışkanlıklar, zevk ve onu edinme imkanımızın  (enerji/para gibi) en küçük ortak böleni olarak ortaya çıkmaktalar, bu sebeple enerjinin minimum kullanılması açısından bir anlamda gerekli oluyorlar. İşin ironisi şu:

  1. Biz zevk peşinde dolanan varlıklarız. 2. Eğer imkan olsaydı ve en büyük zevkleri edinebilseydik, onlar bir süre sonra alışkanlığa dönüşecekti zaten! 3. Öyle ya da böyle alışkanlıklardan aldığımız zevk aslında ANdaki his değil hafızadan çağırılan zevk hatırası olmaktadır. 4. Her an yeni bir şey denemek için yeterli enerjimiz yok diyor Zohar, doğrudur ve fakat bir an için yeterli gücümüz olduğunu varsayalım; Denedim-zevksiz-atladım, denedim-zevksiz-atladım, denedim-zevkli veee atlayamadım!!! Haliyle bunu tekrar etmek isterim, tekrar edersem alışkanlığa dönüşür, ve aslında zevk değil hatıradaki zevki kullanırım! 5. Tekrar etme sayısının optimumu nedir? Yani kaçıncı tekrarda şimdinin zevkinden hatıradaki zevke dönüşür? Her edim için bu nokta/tekrar sayısı değişebilir mi? 6. Dördüncü basamaktaki, denedim-zevkli aşamasında atlayabilme becerisi/yürekliliği/tokluğu gösterebilir miyim? 7. Gösterdim diyelim şimdi ne olur? Buna hep  şu anda yaşama deniyor işte 🙂 8. Sürekli yeni şey denemek için denemeyi en büyük zevk haline getirmek lazım, o zaman sonuca bakmazsınız, bu kez de bizatihi denemek alışkanlık haline geldiğinden o da hatıradan zevk kullanmaya başlar!

Benim bu konuda halihazırdaki eylemim, alışkanlıkları onları terkedebilmek için edinmek, böylece ne deneyimin kendini ne de sonucu alışkanlık haline getirmeye izin vermiyorum, birinden diğerine sürekli akış halini zevk edindim diyelim.