Hologram ve Felsefe

<

p style=”0cm 60px 0.0001pt;” align=”center”>

Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: “Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim.”

Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.

Hologram sözcüğü ilk olarak 196O’lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980’lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.

En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. “Tam kayıt” ya da “eksiksiz mesaj” anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram’ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır. Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir. Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.

“Zaman ve mekandan bağımsız olan alan” kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı’nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan “MONAD” ‘lardan bahseder. Ona göre bu “MONAD” lar, Evren’in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir “MONAD”dır. “Monad”lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek “MONAD” tüm “MONAD”ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.

“Tanrı insanı kendi suretinden yarattı” sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram’a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.

David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.

İnsandan da öteye “Evren de holografik biçimde organize olmuştur” dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:

1) EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR

Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca “Suret alemi”ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.

Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu “farklılaştırılmış süreklilik” kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: “Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, “herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği” açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir.”

Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. “Herşeyin temelinde bulunmak” olgusunu Şeyh Bedrettin’den dinleyelim: “Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı.” Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: “Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir.”

Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu “özel izafiyet Teorisi” ile gösterdi.

Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu “bölünemezliği” şöyle anlatıyor: “Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.

Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm’deki Tao, Budizim’deki Nirvana, Hinduizm’deki Atman, Brahman ya da Çit’tir. Mistiklerin “kutsal hiçlik” veya “çok katlı sonsuzluk” diye adlandırdıklarıdır.

2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR

Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.

İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar “net” olarak benzerse, o parça o kadar “değerlidir” diyebiliriz.

Bilim açısından ise Einstein “Birleştirilmiş Alan Teorisi”ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren “bir temel alan” gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.

“Temel alan” kavramının Doğu’nun “Değişimler Kitabı”ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin’in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir “söz” dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: “Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı” denir.

Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde “temelde bulunan uzay-zaman birliği” olarak adlandırılan gerçeği: “Evrende Tanrı’dan başka birsey yoktur” diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: “Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır.” Yine Şeyh Bedrettin: “Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı’nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir.”

3) BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR

Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay—zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: “Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek.” Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.

Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri “başka bir gözle” görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon’un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, “her an her yerdedir.”

Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein’ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.

“Bütün algılar” ile “soyut sezgilerin” bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.

Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; “Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır” demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: ” Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem” diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.

İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren’de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir.

<

p style=”0cm 60px 0.0001pt;” align=”justify”>Sonad Pelit
23.05.2003

Yararlandığım Kaynaklar:

  • Psychologie heute / Karl Pribram

  • Felsefe Tarihi / Macit Gökberk

  • Evren ve Einstein / Varlık Yayınları

  • Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu

  • Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim

Dünya başımıza gelen bir olgudur!

Dünya başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz. Her şey kelimenin tam anlamıyla olasıdır. Gerçek ve düş, iyilik ve kötülük eşdeğerde başımıza gelebilir. Bir mit, Delfi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlı olabilir. Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, Eyüb’ün uzun bir süre önce anladığı gibi, Tanrı bizi Tanrıya karşı destekler.

“Öbür iradenin” ifade edildiği her şey, bir insanın düşünmesi, sözleri, imgeleri ve yetersizliği bile, o insanın içinde oluşan şeylerdir. İnsan her şeyi üstüne alma eğilimindedir ve basmakalıp psikolojik terimlerle düşünmeye başlarsa, her şeyin kendi isteklerinden kaynaklandığı sonucuna varır. Çocukça bir saflıkla, ulaşabileceklerini ve “kendinin” ne olduğunu bildiğini sanır. Oysa bu süreçte, bilincinin zayıflığı ve onunla eş orandaki bilinçdışı korkusundan kaynaklanan ölümcül bir zayıflık içindedir.

Bu nedenle, özenle kurduğu mantıkla, ona doğru başka bir kaynaktan ansızın akanı birbirinden ayrmayı kesinlikle başaramaz. Kendisine karşı nesnel olamadığı gibi, kendisinin iyi de olsa kötü de olsa, varlığı olan bir olguyla aynı şey olduğunu göremez. Başlangıçta her şey üstüne yığılır, her şey onun başına gelir ve ancak çok büyük bir çaba harcayarakkendine görece bir özgür alan kazanmayı ve onu elinde tutmayı başarır.

Ancak bunu gerçekleştirdikten sonra, baştan beri ona verilmiş olan ve ne kadar isterse istesin yok edemediği içgüdüsel köküyle yüz yüze kaldığının bilincine varır. Başlangıçta olanlar kesinlikle geçmişte kalmaz, onun varoluşunun altyapısında sürekli onunla birlikte yaşarlar ve bilincine çevresindeki fiziksel dünya kadar onlar da biçim verirler.

Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar. Bu güçleri insanoğlu, Tanrı unsuru (DJ’nin deyimiyle kartalın yayılımları-sibelin notu-) diye özetlemiş, etkilerini mitlerin yardımıyla betimlemiş ve bu mitleri, “Tanrı’nın sözü”, yani “öbür taraf”taki numenin esinleri ve açıklamaları olarak yorumlamıştır.

J.G.Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

Kitabından özetleyen S.A. 12.03.2009

Dikkat Enerjisi=Sevgi

Sevgiyi bir kelime olarak almak, onu kavramsallaştırmak sanırım biz insanlar için oldukça talihsiz bir edim oldu. Oysa son derece basit refleksin sonucudur o, en yalın haliyle dikkatiniz “sevgi diye isimlendirilen” işlevdir.
Örneğin bir objeye yönelttiğiniz dikkatiniz, kızgınlık veya nefret duygusu ile desteklenmiş olsa bile bu sevgidir. Tuhaf geliyor kulağa değil mi?

Öncelikle sevginin bir duygu olmadığı konusunda anlaşmamız gerekiyor. Çünkü “duygular” bir düşüncenin ürünüdürler, oysa sevgi bir düşünce edimi değildir. Varlığımızın yansımasıdır bir anlamda, eğer onu dışarı yansıtırsanız, dikkatiniz bişeye yönelmiş demektir, ya da aynı şekilde içinize de yöneltebilirsiniz onu.

Bu konuya BKÖ’de oldukça büyük yer verilmişti:

Yeniden çok önemli bir konuya geri dönmek istiyorum; ilgi enerjisi…

Buna belki yoğunlaşmış dikkat de diyebiliriz. İnsan için hayati öneme haiz olan dikkat , enerji alışverişinin bildiğim en belirgin şeklidir.

İnsan dikkat gösterdiği her şeye görünmeyen ama çok güçlü halatlarla bağlanır. Bu bazen onu düştüğü denizden kurtarır, bazen de köleliğinin garantisi olur. Her iki şekilde kullanımı da mümkündür  ve insan hayatında her iki yolu da defalarca yaşar.

İnsanın algısının bulunduğu yer onun yerleşik olduğu konumdur demiştik. Ve her bir konumdayken belli bir enerji seviyesinde olur. İnsanın herhangi bir andaki enerji kesiti alınsa belli miktarda enerji stoku olduğu görülebilir. Bu tıpkı banka hesabınızdaki para gibidir. Para olmazsa görünen dünyada yaşanmaz. Enerji olmadığında ise hiçbir yerde yaşanmaz.

İnsan enerjisinin büyük bölümü, istemli ya da istemsiz bedensel işlevlerin tamamı için harcanır.

Eğer kalan enerji olmuşsa bu miktar nasıl harcanmakta?

Bakış yoluyla. Dikkatimizi yönlendirdiğiniz şeye bakışımızla enerji köprüsünü kurarız.

Bu iki yolla olur. Bazı insanlar bu yolların birini daha yoğunluklu olarak kullanabilir.

Yollardan biri dışarıya bakıştır ki bu gözlerle yapılır.

Diğer yol da tahmin edeceğiniz gibi içeriye bakıştır bu da görmenin değişik bir türüdür.

İki yolun birbirinden fazlaca farkı, önceliği yoktur.

Fakat önemli olan iç ya da dış bakış değil neye bakıldığıdır.

Bakılan şey, insanı nasıl güçsüzleştirir önce bunu anlamaya çalışalım:

Canlı varlıklar olarak nitelediğimiz bitki, hayvan ve insanlar (Yukarıda anlattığımız gibi) içlerinde Yang parçasını taşıdıklarından kendi enerji üretimleri vardır. Aslında cansız diye nitelendirdiğimiz taş, toprak, su, hava, ateş ve diğer elementler de içlerinde BİR malzemesi taşıdıklarından aynı enerjiye potansiyel olarak sahipler.

Ancak OYUNun Yin parçası bir hayal, yalnızca sistem kısmı olduğundan kendi enerjilerini üretemezler. Onların var olmak için enerji sömürmeye ihtiyaçları var.

İşte bu sebeple bakışınızı oyunun Yin parçasına çevirdiğinizde sürekli bir enerji kaybına uğrarsınız. Bunu şöyle örnekleyebiliriz; geçmiş hikayeler, geleceğe ait planlar, duygular, bilgiler (kitaplar, TV), hayatın günlük rutinleri üzerine yararsız sohbetler gibi, sizden enerji alamadığında yok olup gidecek şeyler.

Dış bakışla, dünyadaki her şeye; insana, dağ-tepeye, çiçek-böceğe dikkat (ilgi) ile bağlandığınızda sizin enerjiniz ona doğru akarken onlarda bulan enerji de size akar. Yani bu bir enerji değiş tokuş işlemi olur. Fakat burada bile eğer farkındalıklı yapılıyorsa usta işi bir durum mevcut. Eğer baktığınız şeye gözünüzü dikiyorsanız, kendinizi o şeye odakladıysanız, yoğunluklu olarak sizden enerji akmaya başlar. Aslında baktığınız o şey sizi (algınızı) ele geçirmiş olur. Bu durum fevkalade enerji harcatır hatta bunu sürekli aynı şeye yaparsanız ölebilirsiniz bile!

Oysa bakarken dağınık bakıyor, odaklanmıyor, buna rağmen genişleyen algınızla birden çok şeyi görüyorsanız, bu durumda siz yoğunluklu olarak enerji almaya başlarsınız; çünkü birden çok şeyin enerjisi size akmaya başlar. Siz o anda bir havuz gibi olursunuz.

İç bakışla ise düşüncelere bakarsınız. Bunlar Yang parçasından yoksun şeylerdir, bu sebeple enerji değiş tokuşu yerine sürekli para harcatırlar. Sizin enerjinizle beslenip varolacaklar, aynı asalaklar gibi yaşamaya sizin üzerinizden muktedir olacaklardır.

Oysa içe bakışta da (düşünce-duygu kirliliği olmaksızın bir iç sessizlik sağlanabilmişse) dağınık bakma yöntemi uygulanabilir ve enerji almanın en üstün şekli de bu olabilir. Çünkü içteki alan uçsuz bucaksız, dağınık ipeksi atalarımıza kadar uzanabilen sonsuzluğun aslıdır (dıştakiler, bu sonsuzluğun yansımaları demiştik).

Eskiden buna derin tefekkür denirmiş, şimdilerde meditasyon deniyor. Dinlerin de dualar, namaz, zikir vasıtasıyla taraftarlarını çekmeye çalıştığı bu dipsiz alandır. Ancak bunların neredeyse tamamı boşa gitmektedir; çünkü insanın en güç yapabildiği şey iç sessizliği sağlamaktır. İnsan gerçekte almayı bilmez.

Almak, için vermeye çalışmayı durdurabilmek gerekir.

Eğer sürekli olarak, duygularınızı, onu bunu, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız, içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz. Ve doğrusu yazık olur!

İnsan bir telsiz aleti gibi olmasına rağmen, sürekli yayın yapan, üstelik bununla gurur duyan bir radyo/televizyon gibi davranıyor. Oysa telsiz iki yönlü bir alettir ve eşzamanlı çalışmaz. Karşıyı dinlemek için siz susmalı ve “tamam” deyip beklemelisiniz.

Maalesef özellikle günümüz insanı iç ya da dış konuşma yapmadığında yok olacağından/yok sayılacağından delice korkuyor. Çoğunlukla bu korkudan bazen de kibirden konuşup duruyor. Şu anda benim yapmakta olduğum da budur.

Gerçeklik Bağlantısı…

Şizofreni gerçeklik bağlantısının kaybolması ve bireyin hayal dünyasında yaşaması olarak tanımlanmasına rağmen ben şizofrenlerin özel insanlar olduğu inancındayım. Şizofrenlerin genelde çok zeki ve algıları açık, empati yetenekleri çok ileri seviyede olduklarını düşünürüm.

Genelde toplumda tehlikeli oldukları inancı yaygındır. Bana göre, şizofrenler kendi iç dünyalarında yaşadıkları ve toplumla ilişkiyi kestiklerinden diğer insanlardan çok daha az tehlikelidirler:))) Onları saldırgan yapan ise bilinçaltında yaratmış oldukları korkudur.Şizofreninin birçok tipleri vardır. Özellikle paranoid şizofrenler tehlikeli olabilmektedir. Bu da güven eksikliğinden ve kendilerine diğer insanların zarar verebileceklerini düşündüklerinden, nadir de olsa saldırgan olabilirler. Bu sadece kendilerini tehlikeli olduğunu düşündükleri kişilerden savunmaya yönelik bir davranış şeklidir.

Tıp şizofreninin nedenlerini tam olarak çözümleyebilmiş değildir. Ama beyin kimyasındaki bozukluklar, ağır psikolojik travma, genetik faktörler ve ensest ilişki sonucu gelişen travma olarak nedenlerini tanımlamıştır. Konuyla ilgili bir kaynaktan aldığım bilgiler ve tıbben yaklaşım ise şu şekilde olmaktadır.

Şizofreni hastaları dünyayı değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık ve anlaşılmazdır.
Bu ortamda hastalarda anksiyete artışı, heyecan ve korku sıktır. Bu duygulardan dolayı normal olmayan davranışlar sergilerler.
Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi, çoğu hastada sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini uğraşılarda artma veya kara sevdaya tutulma gibi belirgin olmayan ve ilk bakışta şizofreniyi düşündürmeyen belirtiler görülebilir ve sıklıkla başka psikiyatrik hastalıklarla karıştırılır. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar sergilerler.Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda uzun süre durma, bazılarında hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma veya aşırı hareketlilik görülebilir. Yavaş seyir gösteren şizofreninin yanında hızlı seyir gösteren şizofreni de olabilir. Bu hastalarda ise belirtilerin çoğu bir arada aniden ortaya çıkar.Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol etmek güçleşebilir. Şizofrenide görülen belirtiler iki başlık altında toplanır:

pozitif belirtiler ve negatif belirtiler. Her hastada bu belirtilerin tümü bir arada görülmez.

Şizofreninin tipine göre belirti kümeleri de değişir. Örneğin paranoid şizofrenide şüphecilikle ilgili belirtiler baskındır. Paranoid şizofrenlerde sık görülen temalardan bazıları şunlardır: kendisine kötülük yapmak isteyen kişiler veya güçler vardır, bununla ilgili sesler işitmektedir, bu nedenle evde perdeleri kapatıp oturmakta, yemek yerken zehirlenme riski olduğunu düşünerek yemeği kendi önünde hazırlatmakta veya kendi yaptığı yemeği yemektedir. Odasına dinleme cihazları yerleştirilmiştir, bu nedenle odasında temkinli konuşmaktadır, eşi kendisini aldatmaktadır, v.b. Basit şizofrenide ise toplumsal çekilme, içine kapanma, sosyal aktivitelerde azalma, kendine bakımın düşmesi gibi belirtiler dışında fazla bulgu olmayabilir. Pozitif belirtilerde; şüphecilik, işitme varsanılar ve garip davranışlar sıktır.Hastalarda düşünce ve konuşmada kopukluk görülebilir.

Konuşurken konudan konuya atlama, içerik olarak bir anlam ifade etmeyen sözcükleri birbiri ardına sıralama sonucu dinleyenler tarafından bir anlam ifade etmeyen sözcük salatası dediğimiz içeriği boş, anlamsız ve karmaşık konuşma biçimi görülebilir. Bazen de hastalar kendileri kelime uydururlar, bu kelimeler kendilerince bir anlam ifade etmektedir.Aslında anlamsız gibi görülen konuşmaya dikkat edilirse çokta anlamsız olmadığı içeriğinin olduğu görülebilir. Bu konuşma biçimi kişinin çağrışımlarının hızlanması ile ilgilidir. Düşüncede bu hızlanmanın yanında duraklamalar da görülebilir.

Hastalar konuşurken ani duraklamalar, bloklar genelde buna bağlıdır. Düşünceler genelde çocuksu ve büyüseldir. Hastalarda gerçekle bağlantısı olmayan inanışlar görülebilir. Bu hastalarda görülen bazı düşüncelere şu örnekler verilebilir; telefonları dinlemekte, insanlar kendisini takip etmekte, herkes düşüncelerini bilmektedir, kötülük yapmak isteyen kişiler vardır, hatta ev içindeki yakınları bile kötülüğünü istemekte ve kendisine zarar vermek için planlar yapmaktadır,televizyondan mesajlar almakta, herkes kendisine manalı manalı bakmaktadır, iç organları parçalanmış ve yok olmuştur, telepatik güçleri vardır, uzaylılar kendisi ile bağlantı kurmaktadır v.b.

Gerçekle bağlantısı olmayan sesler işitilebilir. Bazen bu sesler bazı komutlar vermekte, alay etmekte veya kötü sözler söylemektedir. Yine gerçekte olmayan hayaller görülür.
Garip şekiller, korkunç yaratıklar olabilir. Hastalar bu ses ve görüntülerin gerçekte olup olmadığını ayırt edemez. Çoğu zaman bunlardan rahatsız olurlar ve korkarlar. Bunları kendi beyinlerinin bir ürünü olarak kabul etmez ve genelde dışarıdan birileri tarafından yapıldığını düşünürler. Bazen bu seslere yanıt verir, konuşmaya başlarlar veya görüntüleri takip ederler.Hastaların bu hareketleri dışarıdan gözlendiğinde kendi kendine konuşuyormuş veya sabit bir noktaya bakıyormuş gibi gelir.

Negatif belirtilerde; toplumsal çekilme, içine kapanma, ilgi ve istek azlığı,kendine bakımda azalma, konuşma ve hareketlerde azalma gibi belirtiler görülür.
Duygulanımda azalma görülür. Hastaların jest ve mimiklerinin azaldığı görülür.Olaylara uygun tepkiler veremezler. Çoğu zaman yüzlerine maske giymiş gibi tepkisiz bir görünüm sergilerler. Bazen de uygunsuz tepkiler verdikleri görülür, ağlanacak yerde güler veya gülünecek yerde ağlayabilirler. Genelde hareketler azalmıştır.

Harekete başlama güçlüğü görülür. İleri evrelerde hareketsiz uzun süre durdukları görülebilir. Bu hareketsizliğin nedeni sıklıkla ileri derecede kararsız kalmakla ilgilidir. Bazen bu uzun süreli hareketsizliğin ardından ani beklenmeyen bir hareketlilik olabilir, hasta yaydan fırlamış ok gibi eyleme geçebilir. Hastalar
toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini genelde kaybederler. Toplumsal çekilme, okul ve işe devam edememe, arkadaşlardan uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür. Dikkat toplama güçlüğü vardır, hastalar bir konuya odaklanamazlar.

Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler. Yine alkol ve madde bağımlılığı olan şizofrenlerde saldırganlık görülebilir. Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır. Hastaların %10’unda intihar girişimi görülebilmektedir. Hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek genelde güçtür.

Konunun uzmanı olmadığımı belirtmekle birlikte, çevremde çok sevdiğim beş arkadaşım şizofren. Bundan dolayı konuya ilgim artarak araştırdım. Hepsinde de ortak sorun insanlara güvenmemeleri ama değişik davranış şekilleri de gösteriyorlar. Neden olduğunu anlamış değilim ama,ortak özelliklerinden biri de yaşadıklarını bana güvenerek anlatmaları oldu.:)))

Bayan arkadaşlarım, agresif davranışlar sergileyerek çevrelerindeki herkesin onlara kötülük yapabileceğini ve herkesi güvenilir olmayan insanlar olarak algılamaları ön plandaydı. İleriki dönemlerde ise birileri tarafından takip edildiklerini, onların kendilerine tecavüz edebileceklerini zarar verebileceklerini düşünmeleri idi. Bazen aşırı derecede neşeli hayat dolu olabildikleri gibi bazende aniden dibe vurarak hayattan ve insanlardan uzaklaşarak içe kapanıp ihtiharı düşündükleri oldu. Geceleri sabaha kadar evin içinde dolanıp korktuklarını ifade ediyorlardı. Erkek arkadaşlarımdan biri kendinin özel bir insan olduğunu ve kızının çok zeki olduğundan ingilteredeki ajanlar tarafından araştırılmak için takip edildiklerini, onu korumak zorunda olduğunu söylüyordu. Zaman zaman sesizleşerek içe kapandığı oluyordu. Diğer erkek arkadaşım ise karısının kendini aldattığını ve öldürmek istediğini ve bunu onun konuştuğu bir varlığın söylediğini ifade ediyordu. Başka bir erkek arkadaşımda bir varlıkla yaşadığını onun onu yönlendirdiğini ve ertesi gün ne olacaksa hayatında hepsini bildiğii söylüyordu. Asla evde kimseye televizyon seyrettirmezdi.

Tüm bu davranış şekilleri zaman zaman hepimizde olabilmektedir. Aşırı şüpheci olabilmekteyiz ya da yaşadığımız sorunların ağırlığı bizleri agresif davranışlar sergilemeye itebilir. Bazen neden bu hayatı yaşıyorum diye hafif depresyonlara girebiliriz . Yalan söyleyebiliriz. Bu gibi durumlarda şizofrenmiyim diye düşünmek yanlış olur ama bu davranış şekilleri hayatımızda sınırı geçeçek kadar ileri derecede mevcutsa ve takip edildiğimizi düşünüyor ve kaçıyorsak, arkamızda hep birileri bizi öldürmek için bekliyor diye algılıyorsak , ciddi bir problemle karşı karşıyayız demektir. Kesinlikle uzman yardımı almakta yarar vardır.

Fakat ilginç bir noktada şu, bazı mistik güçleri fazla olan kişilerde değişik vizyonlar görebiliyorlar. Bunlar rasyonel akılla çeliştiğinden anlam verilemiyor. Bu nedenle bu kişilerin şizofren olabileceği düşünülebiliyor. Şizofreni ile bunların karıştırlmaması için kişinin kendini ve yaşadığı her ne ise onu iyi analiz etmesi gerekiyor. Yaşanılan durum gerçekmi yoksa sadece beynin kimyasının bozulmasından kaynaklanan psikolojik bir rahatsızlık mı? İşte burada uzmanlar yanılabilirler diye düşünüyorum çünkü toplumsal aklımız ruhsal aklı kabullenmekte zorlanıyor…

Sözde İletişim Çağı

İletişim çağında yaşamaktayız. İnsanlar birbirlerine eskisinden çok daha kolay ulaşır oldular. Daha dışa dönük daha sosyal oldular.(!)

İletişim kurma maliyetleri düştü cep telefoları yaygınlaştı, insanların kendine özgü numaraları oldu. Posta adresleri ve yazışma adresleri de tabii ki. Facebook ve benzeri sitelerde kendilerini haykırır oldular, ortak zevkler yazıldı. Last fm gibi sitelerde, fotoğraf siteleri gibi sitelerde de kendilerini tanıtma ve ortak zevkleri olan insanları tanıma şansları oldu.

O kadar ki takılan rozetlerde, giyilen t-shirtlerde ve aksesuarlarda bile kendilerini topluma tanıtır oldular. Yani sistem hızlı bir şekilde insanların daha rahat kaynaşması üzerine gelişti. Bildiğiniz gibi eskiden böyle değildi. İnsanlar ortak zevkleri olan insanları bu kadar hızlı bulamıyorlardı.

İnternette tanışıp evlenenlerin sayısı arttı. Mirabilis zengin oldu. Hatta evlilikler bitti değil mi? Facebook yüzünden sevgililer kavga etmedi mi? Msn şifrelerini birbirlerine verir olmadılar mı? Telefon kontrol etmeceler falan?

Tabii her değişim daha önce denenmemiş bir olguysa sonuçları olumlu mu yoksa olumsuz mu kestirilemiyor denenmeden. Peki gerçekten ne kadar sosyaliz? Kaç arkadaşımız arıyor çay içmek için? En son kime telefon açtınız bir yerlerde oturmak için?

Peki tüm bu sosyalleşme yöntemleri bu kadar artmışsa, çeşitlenmişse neden insanlar daha da yalnızlaştı arkadaşlar?