Rozetler Çağında Ruhun Sessiz İstifası

Bir zamanlar insan bir şeyi iyi olduğu, güzel olduğu, merak uyandırdığı ya da kendi içindeki karanlık bir mağarayı aydınlattığı için yapardı. Şimdi aynı eylemin yanına bir puan tablosu, bir rozet, bir seviye çubuğu ve mümkünse yanıp sönen bir konfeti efekti ekliyoruz. Kitap okumak mı? Günlük seri bozulmasın. Spor yapmak mı? Uygulama alkışlasın. Dil öğrenmek mi? Baykuş üzülmesin. Modern insan artık kendi arzusunun peşinden değil, küçük dijital havuçların peşinden koşuyor.

Oyunlaştırma, ilk bakışta masum ve hatta zekice görünür. Sıkıcı olanı eğlenceli kılmak, ertelemeyi yenmek, ilerlemeyi görünür yapmak… Kim itiraz edebilir? Sorun, oyunun kendisinde değil; oyunun hayatın yerine geçmeye başlamasında. Çünkü her eylem bir ödüle bağlandığında, insan yavaş yavaş şu ölümcül soruyu unutur: Ben bunu neden istiyorum?

Ödülün Gölgesi

Psikolojide içsel motivasyon, bir şeyi dışsal kazanç için değil, kendi anlamı, hazzı veya değeri için yapma gücüdür. Bir çocuk resim çizerken piyasayı düşünmez; renklerle konuşur. Bir düşünür soruyla boğuşurken alkış beklemez; hakikatin dikenli çalılıklarına girer. Fakat bu eylemlerin üzerine sürekli ödül yapıştırıldığında, dikkat eylemin ruhundan kopar ve sonucuna yapışır. Artık çizmek değil, beğeni almak; öğrenmek değil, seviye atlamak; yürümek değil, adım sayısını tamamlamak önemlidir.

Bu noktada ödül, teşvik olmaktan çıkar ve içsel sesi bastıran bir gürültüye dönüşür. İnsan, kendi derinliğinden gelen çağrıyı duyamaz olur. Jungiyen bir dille söylersek, kişi kendi bireyleşme yolculuğunu bırakır; kolektif uygulama ekranının ona sunduğu maskeyi takar. Persona parlar, ruh zayıflar. Profilde madalyalar çoğalır, içeride sessizlik büyür.

Yabancılaşmanın Yeni Arayüzü

Marx yabancılaşmayı emeğin insana ait olmaktan çıkması olarak düşünmüştü. Bugün emek yalnızca fabrikada değil, gündelik alışkanlıklarımızda da bizden uzaklaşıyor. Uykumuz ölçülüyor, yürüyüşümüz puanlanıyor, dikkatimizi ne kadar verdiğimiz raporlanıyor. Kendi bedenimizle, zihnimizle ve zamanımızla kurduğumuz ilişki, bir kontrol paneline devrediliyor. Kendimize sormak yerine ekrana bakıyoruz: Bugün iyi miyim?

Oyunlaştırmanın karanlık büyüsü burada yatıyor: İnsana özgürlük hissi verirken davranışlarını daha öngörülebilir hale getirir. Seçiyormuş gibi yaparız, ama aslında tasarlanmış bir patikada ilerleriz. Bir uygulama bize hedef koyar, bir sistem bize geri bildirim verir, bir algoritma bizi nazikçe dürter. Bu dürtüler bazen faydalıdır; ancak insanın iradesi sürekli dışarıdan dürtülmeye alıştığında, kendi içinden kalkma kası körelir.

İçsel motivasyon bir kas gibidir: Sessizlik, sabır ve belirsizlik ister. Oysa oyunlaştırılmış dünya anında geri bildirim talep eder. Bir şey yaptım, karşılığında ne aldım? Alkış nerede? Puan nerede? Görünür ilerleme nerede? Böylece derin emek, yani hemen ödül vermeyen ama insanı dönüştüren faaliyetler değersizleşir. Felsefe okumak, müzikte ustalaşmak, dostluk kurmak, karakter inşa etmek… Bunlar seviye çubuğuna sığmaz.

Peki Tüm Oyunlar Kötü mü?

Elbette hayır. Oyun, insanın en eski bilgelik araçlarından biridir. Çocuk oyunla dünyayı prova eder. Sanatçı oyunla biçimi bozar. Bilim insanı varsayımlarla oynar. Sorun oyun değil, oyunun hesap makinesine dönüştürülmesidir. Gerçek oyun özgürleştirir; sahte oyun davranışı yönetir. Gerçek oyunda kaybolursun; sahte oyunda izlenirsin. Gerçek oyun merak doğurur; sahte oyun bağımlılık üretir.

Bu yüzden mesele oyunlaştırmayı tamamen reddetmek değil, onun efendisi olmaktır. Bir ödül sistemi seni başlatabilir; ama yolun tamamını o taşıyorsa, yürüyen sen değilsin. Rozetler merdiven olabilir; fakat tapınak haline gelirlerse ruhu yutarlar. İnsanın kendine sorması gereken soru basittir ama keskindir: Ödül kalktığında hâlâ bunu yapmak ister miyim?

Belki de çağımızın küçük kahramanlığı, bazı şeyleri puansız yapabilmektir. Kimse görmeden okumak. Paylaşmadan yürümek. Ölçmeden düşünmek. Alkış beklemeden üretmek. Çünkü insan, yalnızca ödüllendirilen bir davranış makinesi değildir. İnsan, anlam arayan bir varlıktır. Ve anlam, çoğu zaman bildirim sesiyle değil, içimizde uzun süre yankılanan sessizlikle gelir.

Güvencesizlikteki Bilgelik

Alan Watts’ın Güvencesizlikteki Bilgelik kitabından alıntılar ve kısa eklemelerim:

Bu tipik bir insan sorunudur hem de tüm sorunların ana aksıdır: şu anı bozan şeyler; anıların ve beklentilerin gücü çoğu insan için öylesine önemlidir ki geçmiş ve gelecek şu andan daha gerçektir! Onlara göre geçmiş aydınlatılmadıkça ve gelecek umutla ışıldamadıkça, şu anın tadına varılamaz. İnsanlar adeta kendilerine ceza vermişlerdir düşünmeden ve çoğu kez bunun farkında da değillerdir. Masaldaki bir cadının laneti bu durumun yanında okşama gibi kalır.

Devamını oku “Güvencesizlikteki Bilgelik” →

Sen Kokladın Ben Topladım

En azından doğum sonrasında,-çünkü ondan öncesine dair sadece fikir yürütebiliriz, gerçek bilgiden yoksunuz- bu hayatta istediklerimizi tabağımıza alıyoruz, evet ancak bunun farkında olmayan çok büyük bir çoğunluk var. “Sen Kokladın Ben Topladım” diyor Molla Nasreddin. Esas farkındalık burada yapılan çalışmalardır, yani tabağına aldıklarını bilmen bile yetmez nerdeyse, bilerek almaya doğru evrilmemizi özendiren bi rüzgar var sanki. Burada üç aşama var kabaca: 1. tabağındakileri sen seçtin 2. bunu hangi araçlar hangi motivasyonlarla yaptın 3.şimdi artık bilerek seçebilir misin?

Önemli olan seçimi yapmaktır, seçtiğin şey zaten tam da ihtiyacın olan durumları sana getirir. İhtiyacın değilse onu seçmezdin velakin bazen kazayla bi dağınıklık anında ihtiyacın olmayan bi şeyi seçmiş olduğunu düşünürsün fakat bunların çektiği olayları öyle bir hızla geçersin ki yeniden seçim anına geri dönersin. Yani “yollardan hangisi doğruysa onu seçeyim, bunu yapacak gücüm var, lütfen hangi yol doğru bana söyle” diye allaha ya da bi arkadaşımıza, hocamıza yalvardığımız durumlar olmuştur. Ve buna sonraları çok gülmüşümdür. Doğru ya da yanlış yol olmadığını anladıktan sonra tabi : ) Bilinçli seçim ise, seçtiklerini yaşadığını bilmek demektir ve istemediğin durumdan yeni bir seçimle çıkabileceğinden emin olmaktır. Ya da o durumdan çıkmak için vermek gereken kararı hangi sebeple ertelediğini bilmek ve buna rıza göstermektir.

İnsanlar neden istediğim olmuyo derler, bunu çok düşündüm (çünkü benimkiler hemen hep olmuş), iki sebep buldum, fazlası da olur da hele bunları bi öğütelim. Birincisi, insanların istediklerinin çoğu “azmettirilmş” isteklerdir. Yani kişisel bütünlüğün ihtiyacı ile ilgisizdir, dışardan empoze yalancı istekler. Bütünlüğümüz bunları dikkate almaz ve o isteğin oluşması için ışın kılıcını (keskin karar) kınından sıyırmaz! İkincisi, insanların istediklerinin çoğu da olur, fakat onlar bunu istediklerini çoktan unutmuş başka başka isteklere odaklanmışlardır ve gerçekleşen isteklerini fark etmedikleri gibi bunu bir de bu da nerden çıktı, çok şanssızım, ya da adaletsiz dünya şekinde yorumlarlar. Oysa isteklerin sonuca ulaşıp ulaşmadığı dikkatle gözlemlenmeli ve olduğunda teşekkürü yapılmalıdır. Teşekkür önemlidir, hem çevremize hem de bu seçimleri yapabilmiş olan kendimize, kısaca bütünlüğümüze teşekkür; çünkü herşeyle olan bağlantınızı temiz tutar, değilse yıllarca teizlenmemiş soba boruları gibi püf püf aksırır!

Her yaptığımız tespit(yargı) gerçeğimiz haline geliyor. Zaten dünyanın gerçeği olarak gördüğümüz şeyler de tüm insanların ortak mutabakatla kes-k-inleştirdiği şeyler. En iyisi, sözleşmelerinizi yakaladıkça fesh etmeniz ve şimdiyi boşaltmanızdır. Bunun başka çaresini bulamadım ben.

Büyülü Çiçek – Arzu – MED CEZİR

Kime ait olduğu o kadar önemli mi?!

Çiçeğin gözünde arzunun büyülü çekiciliğini görüyor musun?

Var olan her şeyin içindeki şey işte bu!

Sonsuz derinliğine çekmek için seni, ne kadar da masumca b-akıyor.

MED CEZİR

Ay ile ilgili söylenebilecek, özgün bir özellik de, Med-cezir oyunudur.Özgün Med – Cezir veya gelgit adiyla bilinen çekimsel tabiat olaylari Ay ve Günes’in konumlarinda meydana gelen değisiklerden kaynaklanir.
Gelgit, bir gök cismi üzerinde baska bir gök cisminin, çekim kuvveti etkisiyle olusturduğu biçimsel bozulma olayidir. Bu kuvvetler okyanuslarda, denizlerde, karada, hatta atmosferde gelgit olaylarina neden olur. Ancak bunlardan en önemlisi denizlerde olanidir.
Günes, Ay ve Dünyanin hareketlerine bağli olarak, değisik uzunluklardaki sürelerde gelgit olaylari meydana gelir. En belirgin ve güçlü olan gelgit ise Ay ve Güneş’in ayni doğrultuda olduklari dönemlerde yani, yeni Ay ve Dolunay evrelerinde görülür.
Küçük çaptaki gelgitler ise Ay’in ilk dört ve son dört devresinde olur. Ay, Günes ve diğer gök cisimlerinin kütlesel çekim kuvvetlerinin etkileri çesitli tabiatsal değisikliklere neden olduğu gibi, insan tabiati üzerinde de geçici rol oynamasi şaşilacak bir sey değildir.
Neticede, insan da etki alan ve veren bir enerji kütlesidir…
Gel-git yeni Ay ve Dolunay dönemine rastlar. Med, kuvvetli, Cezir ise zayif anlamini taşir.

Eğer bir gök cismi diğer gök cismi üzerinde böyle bir etki yapıyorsa, bir insan da diğeri üzerinde böyle bir etkiye sebep olur. Sadece sözleri ya da yaptıkları ile değil, salt var olduğu için med-cezir oluşturur.

Hele de aşık olmuş kişilerin durumu çok etkin bence. Çünkü aşık olduğunun çevresinde dönmeye başlayan bir gezegendir AŞIK. Ve düşünün ki onun sırf var olmasından oluşan ne büyük gel-git oluşmaktadır.

Med cezir anlamı itibariyle bana, manik-depresif olgusunu çağrıştırıyor. Bir yükselip-taşıyor, arkasından geriye-derine çekiliyoruz.

Ve sırf doğamız gereği olan bu kıpırtıya abuk subuk değerler yüklüyoruz.

2005 -günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Komşu kızı ARZU

İnsan kendini bilmek için karşıtıyla yüzyüze gelmelidir-kendisi olmayanla. Arzu deneyime götürür. Deneyim de ayırt etmeye, bağımlılıklardan kopuşa, kendini biliş’e götürür-yani kurtuluşa. Ve kurtuluş nedir zaten? O doğumun ve ölümün ötesinde olduğunuzu bilmektir.  ÖZ’ün dışında hiçbir şey yok. Her şey “bir”dir ve Ben-im herşeyi kapsar. O uyanıklık ve rüya hallerinde kişi olarak tezahür eder. Derin uyku ve turiya halinde o ÖZ Varlıktır. Turiya’nın, uyanık ve keskin dikkat halinin ötesinde ise En Yücenin büyük, sessiz huzuru uzanır. (Maharaj)

Turiya: Buda gibi tekamül düzeyi yüksek varlıklara özgü şuur hali

**

“Biricik” olan yanlarımız değişir, dönüşür, ölür ölür dirilir ancak “ben-im” hiç değişmeyen, herşey yapabilmeye muktedir yanımız (belki istencimiz), öylesine parlak ve keskin bir sevinç 🙂

Harika bi oluş içinde bulunuyoruz. Gerçekten büyük bi onur bizim için.

**

İstediğiniz an “ezik” durumdan çıkabilirsiniz (denediğim için eminim). O Ben-im, bir zamandır giymediğiniz bi giysi gibi dolabınızın içinde asılı duruyor. Eminim kıyıp onu kimselere veremediniz 🙂 Hemen şimdi onu alıp giyebilirsin. Ben, o ben-im. Dirayet göster ve yap. Kimse senin yerine onu yapamaz. Elbiselerimizi sadece bebekken annemiz seçerdi! 🙂

**

Sana yapılan (kendin bile yapsan) tüm tanımlamaları, yabani bi atın üstündeki şeyleri fırlatıp attığı gibi at! Kondurma bişeyi üstüne, su damlalarının ördeğin tüylerinden kaydığı gibi akıp gitsin. Aynı suda yıkanamayız, aynı havadan çekemeyiz. Dalgayla birlikte akmak/uçmak/yüzmek/yürümek/zıplamak tüm fiiller, işte bu!

**