Persona

Jung’un ortaya attığı bu kavramla ilgili bilinç ve bilinçdışı arasında aslında kesin bir ayrım yok ve bu ikisi sürekli olarak yer değiştiriyor. Jung karakter bölünmesinin her kişilikte olduğunu ve bunun toplumsallaşmayla alakalı olduğunu iddia etmektedir. İlk bakışta gözümüze çok ılımlı ve sıcak kanlı gelen bir insanın başka bir ortamda bundan tamamen farklı bir kişilik özelliği sergilemesi buna örnek olabilir. Ve biz bunu farketsek dahi hangisinin persona olduğunu anlamayabiliriz.bireyin çocukluktan başlayarak topluma kendini kabullendirişinde çevrenin istekleriyle uyum sağlayışı yani rol yapmaya başlayışı dikkat çekiyor bu kavram ele alınırken.

Bazen insanlar personasına o kadar çok yapışırki gerçek kişiliğinden tamamen uzaklaşır ve zaman içinde kendisini de tıpkı diğer insanlar gibi kandırmaya başlar ve iş artık bunun bir rol olduğunu dahi unutmaya kadar varabilir. Kişilerin dış dünyaya çıkmadan önce oluşturup takındıkları tavırlar zinciri, kelime anlamı olarakta birebir maskedir persona.ve elbetteki bu durumda çoklu kişilikler ortaya çıkmaktadır. Aynı insan hem bencil hem de çok anlayışlı olabilmektedir bu durumda. Belki farketmişsinizdir çevrenizde bazı insanlar “ben tanıdığımda hiç böyle değildi.” ya da “sonradan çok değişti” dedirtir size. Bazen de kişilere karşı belli tavırları sergilerken çok yorulduğunuzu hissedersiniz.

İşte bu gibi durumlarda aslında persona devrede olabilir. Topluma karşı sergilemek istediğimiz,olması gereken olarak sıfatlandırdığımız maskelerin tamamıdır bunlar. Kendi içimizde tutarsız görünmek istemeyeceğimizden birçoğu bize yapışmakta ve ömür boyu sürebilecek içsel bir huzursuzluğa neden olabilmektedir

MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…

Sevgili Juno’dan yine nükteli bir varoluş hikayesi: MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla, MUCİZE, YANILGI, VİCDAN ve UMUT’un DOĞASI HAKKINDA…

Yanıltan, bizi nasıl mı yanıltır?

Bir beden sahibi olmanın verdiği hislerle yani Ay’la yanıltır; Hislerimizi biz zannederiz! Oysa, onlar bizi bilinçten perdeleyen zanlardır.

Zihinle yani, Merkür’le yanıltır; Algılarımızı ‘’gerçek’’ zannederiz! Elle tutulup gözle görülen, somut değerlerden hareket ettiğimizi ileri sürerek böbürlenir ve kendi aklımızı kimseninkine değişmeyiz üstelik!

Hırs’la yani Mars’la yanıltır; Zaman ve mekanla sınırlı olduğu için bilincimiz ölüm korkusuyla maluldür! Ayrılık, onu sonsuzluk ve tamlıktan kopardığı için, tek başına varlığını nasıl devam ettirebileceğinin kaygısına düşmüştür ve hep bir savunma-saldırı mekanizması ile hayatta kalmaya çalışır! Onu vareden bu mekan ve içinde yol aldığı zaman aynı zamanda onu tehdit eden unsurlarla doludur. Hayatı boşuna bir ‘’mücadele’’ olarak görmez şu insan…

Arzuyla ve hazla, yani Venüs’le yanıltır; bu hikayenin en ‘’seksi’’ yanıdır! Hatırlarsanız, Uranüs’ün yani Evrensel Bilincin testislerini kesip okyanusa atar Satürn. Gelgelelim o testislerin saçtığı yaratıcı tohumlardan Venüs ya da Afrodit doğar! Aslı itibariyle, Yaratıcı İlham’dır ya da İlahi Aşk’tır… İnsanlara peşlerinden koşacakları bir amaç, kendilerini adayacakları bir sebep verir…  Ne var ki, madde alemine kapılmış insan neyi beğense ona sahip olmak ister, yokluk korkusuyla yaşadığı için neye sahip olsa hem tutmak hem çoğaltmak, hem de ihtiyacının üzerinde tüketmek ister, ne zaman bir ilham alıp bir güzellik ya da işe yarar bir şey üretse onu malı olarak görür başkalarından sakınmak ve akışını yolunu belirlemek ister, neye sahip olamasa veya elden kaçırsa onu kıskanır ve yok etmek ister…

İşte tam bu aşamada ortalık Merkür  ile yapılan planlar, Ay ile düşülen heyecan ve hezeyanlar, Mars ile girişilen mücadelelere boğulur…

Aynı nefesten, aynı çamurdan, aynı kaburga kemiğinden üremiş olanların hepsi, Yaratıcı İlham’dan gelen güzellik ve bolluğa sahip olmak için duydukları arzuların, tutkuların ve hırsların pençesinde zamanla, mekanla ve birbirleriyle savaş ederler. Uygarlık tarihi dediğimiz hikaye, bu temanın farklı kurgularla kendini tekrar ettiği bir masallar dizisi değil midir?

KovaBurcuArketipiMitolojisiAstroloji

Güneş, Ay, Merkür, Mars ve Venüs’e içsel gezegenler denmesinin sebebi, BENLİK duygusunun şekillenmesine birebir katkıda bulunmaları yüzündendir.

Dışsal gezegenler dediğimiz Uranüs, Pluto, Neptün, Satürn, Chiron ise mitolojide birinci nesil tanrılar olarak geçen Titanlardır.  Astrolojide bu gezegenler bizim rehberlerimiz ve öğretmenlerimizdir. BENLİK algımızı yeniden yapılandırmamıza yardımcı olurlar. Hem içsel gezegenlerle yaptıkları açılarla onların titreşimini belirlerler, hem de zaman içinde haritaya yaptıkları transitlerle bizi sınavlardan geçirirler. Metatron, Azrail, Mikail, Cebrail gibi melekleri fazlasıyla andıran misyonları vardır…

Çözünme ve Rabbin  birliği içinde yok olmayı temsil eden, imanlı ve kendini feda misyonunu birebir üstlenmiş görünen Neptün, adeta İsa enerjisinin birebir tarifi gibidir…

İnsan hep hikayesinin nereye varacağını bilmek ister! Elbette nereden geldiyse oraya varacaktır…

Devamını oku “MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…” →

“Noetik Bilim” nedir?

beyin-gucuSözlük Anlamı Olarak Noetik Bilim

Eski Yunanca’da “algılamak”, ‘anlamak” ya da “kavramak” anlamına gelen noetikos’tan (nottos) türetilmiş sözcük. İlkçağ Yunan felsefesinde, duyular ya da deneyle değil de yalnızca akıl yoluyla kavranılan bilgi türü için kullanılan genel bir terimdir. Duyumdan ve deneyimden bağımsız salt düşüncenin ürünü olan kavramların genel bir ifadesi için de kullanılır.

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Bir Bilim Olarak Noetik Bilim

İnsanoğlu doğanın kendisini farklı yollarla kavramaktadır. Dünyada genel anlamda Fiziksel Faaliyetler (dış) ile ilgili bilimler ve Zihinsel Faaliyetler (iç) ile ilgili bilimler vardır.

Noetik Bilim’in çalışma alanı içsel faaliyetlerin dış dünyayı hangi koşullar altında nasıl etkilediği ve hangi nitelikleri içerdiğiyle ilgilidir.

Yapılan araştırmaların sonucu hazırlanan deneyler sıkı bilimsel protokollere tabi tutularak sonuçlandırılır.
Devamını oku ““Noetik Bilim” nedir?” →

Bilgelik Bariyeri

Bilgelik bariyeri denen bir şey var. Bilgelik bariyerini şu şekilde tanımladık, “Sayısal olmayan ama bu bariyeri etkileyen ve hatta değiştiren belirli nitelikler gerçekleştiği zaman İnsan bilincinin enerjisinde olan şey”. Bu ne kadar veya kaç tane ile ilgili değildir. Bunun yerine, henüz hakkında bir şey bilmediğiniz bilincin fiziğinde gerçekleşen diğer şeyler ile ilgilidir. Ama bu bariyeri kırmak için bu şeyler belirli bir şekilde gerçekleşmelidir, merkezi bir şekilde değil, yayılmış bir şekilde. Bilgelik bariyeri bir duvar veya set değildir, ulaşılmayı bekleyen bir enerji bariyeridir. Bilgelik bariyerine erişildiği zaman, bilincin eski paradigmasını yıkar ve hiç bir şey daha önce olmuş olduğu gibi olamaz.

Bu kuantum özelliktir. Bunu düşünün – tüm insanlığın beyinlerini çoğu zihnin daha önce hiç kavramadıkları şeyler üzerinde anlaşabildiği bir noktaya güçlendiren bir bilgelik. Tüm bunlar, gerçekte onlara öğretilmeden oldu. Bunu duydunuz mu? Şimdi, bunu beklemiyordunuz. Bariyer yıkıldı ve sonuç tüm gezegen için “sezgisel olgun İnsan düşüncesi”dir.

Bu İnsan Varlığını öyle bir şekilde sarmalar ki, İnsan uygarlığını öyle bir şekilde sarmalar ki, bir çocuk doğduğu zaman yeni olgunluk ikinci doğa haline gelir – ilerlemenin, hoşgörünün ve İnsanın İnsan ile bulmacaları nasıl çözdüğünün bilgeliği. Buna bilgelik bariyeri adı verilir. Şimdi, oradasınız! Var olduğunu bilmediğiniz fizikte düğmeye basmak üzeresiniz – ve bu zaman alacak.

Kayıp parça, bilinci izleyebildiğinizin ve ölçebildiğinizin, onun grafiğini çizebildiğinizin bilgisidir, insanlığın dışında bile. Aynen fiziğin yasalarının olduğu gibi, bilincin yasaları vardır, bu yasalar nedenseldir (bir şeyi değiştirmek başka bir şeyin değişmesine neden olur). Ama kuantum dünyasında, bilinç hareketinin bu yasaları lineer değildir, bu nedenle farklı türde tepkiler yaratırlar.

Devamını oku “Bilgelik Bariyeri” →

Sonumdadır Başlangıcım

Tıpkı elektronlar gibi; her birimiz uzay-zaman içinde bir ‘kaynak noktası’yız ve aynı zamanda diğerleriyle karşılıklı olarak birbirimize karışmamızdan dolayı örülen karmaşık bir deseniz. Bizler aynı zamanda aktif enerji desenleri, kendi içimizden ve kendimizin ötesinden doğan desenleriz. Bizler için bu desenlerin nerede başlayıp nerede bittiğini söylemenin açık ve net bir yolu yoktur. “Sonumdadır benim başlangıcım” fakat aynı zamanda “Başlangıcımdadır benim sonum.” Kuantum Benlikten özet-sa

*

Kozmik ölçekte bir varlığın gücü, fiziksel olanaklarıyla değil bilinci yönlendirme kapasitesi ile ölçülür. CC
Gel gör ki insanda doğduğundan beri güçlendirilen “Ben” öznesi, Castaneda’nın bu cümlesindeki apaçık belirmeyi yok sayma, gözden yitirme eğilimindedir. Tekillik içimize işlemiş sonra bir de “Yer çekimi kuvveti nedir, neden vardır?” diye sorup duruyorum. Sadece ben mi fizikçilerin topu birden soruyor 🙂
(Bu konuyu son BAK uygulamamızda soru olarak katılımcıların oyuna sunduk ve 1 oyla kaybetti.)
Bu durumda  “Kişisel olarak yer çekimsiz kalsaydık , kimlikler içinde yüzseydik belki deneyim denilen şey somut olarak ortaya cıkamayacaktı . Ben diye saplandığımız kimlikler ne kadar yüzeysel olursa olsun birer yansıtıcı ayna . Aynaları kaldırırsak geriye dumansı bir olasılıklar denizi kalır . Temaşa değil fokurdamaya dönüşür herhalde. “der Emine arkadaşım
İşte urban Shaman konseptindeki Lemuryan “keyfilik” prensibi bunun için var; tüm sistemlerin bir amaç uğruna keyfi olarak oluşturulmuş olduğunun bilgisini sindiren bir yaşam, bir gerçeklik.
Öyleyse tutunduğumuz kimliklerde ( benler) keyfi bir amaç üzerine oluşturduğumuz aynalar veya mekanizmalar . Kaldırdığımızda amaçsız kalmaz mıyız ? Evet kalırız, amacımıza giden yolda başka yöntemler bulmak zorunda kalırız ki, kozmosta sayısız yöntemle amaca yürüyen varlıklar var. Fakat bence bizim yöntemimiz güzel, sadece bunun mutlak değil keyfi olduğunu bilen nesiller yetişirse amaca giden yol daha barışçıl olur, belki biraz daha yavaşlar hızımız ama sanki sonsuzlukta bunun ne önemi var 🙂 bu yöntem CC’deki “Denetimli delilik” kavramıyla örtüşür. Zaten keyfilik prensibi öznel gerçeklik olarak benimsenir hale geldiğinde beşinci boyut da fiilen işlerlik kazanmış olur ve böylece yaşam süreleri çok uzar, sürekli ölüm-doğum döngüsü kalkar ve üstüne üstlük üçüncü boyut perdelemesi de açılır.
Veeee perde!