Kergek Buldi

“Lamalar yalnızca ölümle ilgili şeylerden söz ederken, şamanlar yaşamla ilgili şeylerden söz eder.” (adı bilinmeyen bi Moğol)

Altay kabilelerinde “öldü” anlamına şu deyim kullanılırdı: kergek buldi!
Yani “gerekenle buluştu”

“Ölmek eşittir uyumak” Tatar deyişi

Altay dillerinde KUT: Hayati güç, ruh.

Aynı zamanda kut; çadırın tepe açıklığından içeri düşen jelatinimsi bir madde!

Kut, bir insandan fiziken ölmeden önce de çıkıp gidebilirmiş. Zaten onun boşalttığı yere hastalık dolarmış.

Bundan sonra bi şeyleri kutlarken onun ruhlu olmasını dileyen atalarımızı hatırlayacağım galiba.

“Çarptığın kimseyi büyütmüyorsun… Birisine baskı yaptığın vakit, büyük tanrım, o büyüyemiyor.”  Kitab’ı Dede Korkut

İlginçtir Altay inanışlarında hastalığa ve ölüme yaklaşım çok farklı. Örneğiin birisi hastalandığında onun çadırının ya da evinin önüne bir işaret konuluyor ve ona bakacak bir kişi tayin ediliyor, bunun dışındaki herkesin hastayla ilişki kurması yasaklanmış. Aynı şekilde ölenin de hemen eşyaları evi yakılıyor ve onun isminin anılması yasaklanıyor.

Şimdi bunun o kültürde hastalıktan ve ölümden korkulduğu nefret edildiğine yormak isteyen sosyolog antropologlar var. Fakat tersine düşünenler de var. Ölünün ismi o hayat boyunca kirlenmiş diye düşünüyorlar, kir=bilgi ve bunun temizlenmeye ihtiyacı var. Ayrıca ölenin bünyesinden ayrılan ruh/kut, adı anıldıkça ve düşünüldükçe gideceği her nereyse oraya gidemiyor ve yaşayanların çevresinde mahkum kalıyormuş! Bu durum halen yaşayanların şimdi ve hayata bağlılıklarının bir kanıtı olarak da görülebilir.

Oysa tek tanrılı dinlerden itibaren bu durum tam tersine dönmüş görünüyor. İnsanlar adeta ölüme  sarılıyorlar.  Böylece ne ölülere ne de kendilerine rahat vermiyorlar. Eksiklik ve değer kaybı, sürekli af dileme, acizlik ve yetersizlik duygularıyla boğuşmaktan asevince ve eyleme yer kalmıyor. Çünkü enerjilerinin büyük bölümünü kendi arzularıyla ölülere tahsis etmişler.
Animistik dönemin bana göre nerdeyse en iyi özelliği, hayata ve şimdiye verdikleri değer. Bildikleri ve bilmedikleri arasına kesin bir çizgi koymaktalar. şu anda insanlığın yapmakta olduğu gibi bilinmeyeni bildiklerini var saymıyorlar.

**

Düzen ve temizlik uğruna insanlığın gösterdiği bu  sonsuz çaba göz yaşartıcı. sa

ÖL ya da ÖZ

OL ile ÖL gibi birbiriden 180 derece farklı anlam algıladığımız iki kelime arasında yalnızca iki minik nokta olduğuna aydığımda, arkası çorap söküğü gibi gelmişti.  Bi kuşun tam olarak hangi taşla isabet aldığını bilemiyorsunuz, bilseniz de ancak devrenizin (spiralin) sonraki bi dönüşlerinde olabiliyor. Biçok insan hayatları boyunca bunu bilmeden göçüp gidiyorlar (çok meşguller). Zaten o her bi kuşa isabet eden taşı mevcut insani kapasitemizle bulabilmeye ömür yetmezdi! Demem bu değil, bi iki tanesini tespit edebildiğinizde o bütün kuşlara ve taşlara ait bi ayma yaşanmaya başlıyor. Bu aymaların getirisi bazen sevinç bazen de kabulsüzlük hissi yaratsa da zamanla (o yere düşen) taşlar yerine oturuyor.
Örneğin az önce balkonda aniden aklıma ilk kez “ya istiklal ya ölüm” cümlesi geldi. Şimdiye kadar bi kere bile gelmemişti. İlk sahibi kim diye aratmanın manasızlığını biliyordum (herhalde onbinlerce yıldır farklı yerlerde söylenmiş olmalı) ama yine de bebecik internette arattım, Türkçe arattığım için Atatürk’ü, Kazım Karabekir’i filan işaret etti. Herneyse bu değil önemli olan! Önemli olan cümlenin keskinliği! Anlıyoruz ki Ölümü göze almadan özgürlük yok! Bu kez iki kelimeyi de “Ö” çekiyor.
ÖL ya da ÖZ
Hayat oyununa bi bulmacaymış gibi bakmaya başladığınızda, şaşıp kalmamak mümkün olmaz. Ha bi de hayranlık ve aşk. Başka bi duygu türetebileceğinizi sanmam 🙂

**

Öylesine fırlattığımız taş bize muhteşem bi kuş vurdu: WİSLAWA SZYMBORSKA… Hayatın kavranamaz gizidir bu işte

**

“ÖZ…Özemek” Tdk şöyle buyurmuş: “halk ağzında Yoğurt, pekmez vb. koyu şeyleri suyla inceltmek, sulandırmak “… İlginç değil mi?

**

Sibel A.Hayatımın esansı

BAK’ a sibelA’in işlevi soruldu. Resmedecek kişinin rolünün bana söylenmemesi istendi. 24.10.2011

Ekimde yaptığım bu resim oyunu ile BAK seansında gördüğünüz gibi oldukça cesur bir soru yönelttim. Cevabın ne çıkacağıyla ilgili hiç tasalanmadım. Her BAK modere edişimdeki kadar boş ve BİLMİYORdum.

Ortaya çıkan bu tablo (ki şimdiye kadar yaptıklarımın en zoru oldu, çünkü gece başlamıştım, yoruluncaya kadar devam ettim bitmedi, yatıp uyudum. Sabah uyanınca yeniden başına geçtim. Çünkü vizyon zaten bi anda belirmişti ancak benim onu anlayıp resmedecek aracım (bedenlerim) bunu ancak saatlerce süren bi çalışmayla bitirebildi.

Sonuç ilk anda beni şaşırttı. Resimde beni en irkilten tavuk benzeri o şeyin ayaklarıydı. Bu ayakları her daim aynen kırmızı AY gibi irkiltici bulurdum. Ve bu simgenin en eski mitlerden gelen kaos olduğunu internetten bulduğumda şaşkınlığım iyice arttı. Bazı şeyler anlamıştım ancak itirafa, yüzeye çıkarmaya hazır değildim. Bunu Ekimden beri çekmecemde tuttum. Galiba bugün gerçekten bişeyler anlamaya başladım. İşte Sibel A. olarak geçmiş hayatımın özetle esansı:

Sa, dünyaya gerçekten bakmaya başladığı yaşlarda (yedi yaşından itibaren; çünkü öncesi nasıl bakılacağının öğrenildiği daha ana karnında olan süreçtir. Çocuk dünyaya güya gelmiştir ama esas olarak halen anasındadır-ya da ona kim bakıyorsa- onun malıdır. Şu anda sebeplerini anlatmaya gerek görmediğim -çünkü sebepler vasıtadır sadece- bir durumla karşılaştı ve bu durum onu içe çekilmeye itti. Ve sonrasında çok uzun bir hayatı aslında kendi muhafaza kutusunda yaşadı(!), gözlem yaptı, buna yakın-uzak her insan olay, kitaplar, filmler, rüyalar ve vizyonlar dahildi. Dünyada yapılmış her şeyi, her fikri inceledi, mekanizmalarını çıkarıp birbirine bağladı. O hepsinde gözlemciydi. Kendisi ortaya hiç çıkmadı.  O bu duruma “insan olmayı öğrenmek” adını koymuştu. Bununla ilgili tüm serüveni yazdı, içindeki ve dışındakilerle paylaştı. (Gözlemci gerçekten de Fringe dizisindeki Observer’lara benziyor, şu an hatırladım)

Tüm bu süreçte sanki insanmışçasına numara yapmanın gereğini en erken yaşta anlamıştı. Böylece “dünyanın-insanların” ondan aşağı yukarı normal kabul edebilecekleri bi yaşamı sürdürebildi. Kimse ondan görünüşte  şüphelenmedi. Fakat  aslında içlerinden hep bi şeyler geçti sanırım; çünkü hep ondan (SA) biraz çekindiler.

Serüvenlerle dolu hayatının bi evresinde (bi adada robinson hayatı yaşadığı ve ilk kez kendine ait(!) üç tavuk bi horozu varken) tavuklar dikkatini çekti.

Diğer hayvanlarla olduğu gibi onlarla iletişim kurulamıyordu, hiç bişey öğren-e-miyorlardı. Bunu onların pür aptal olduklarına dair önkarar verip kenara ayırdı (çünkü tuhaftı). Bundan tam yedi sene sonra (konuyu bi daha hiç düşünmemişti) bir bilimsel makalede tavukların el kadar hücrelerde doğup 20 günde (özel ışık sebebiyle günü çift yaşatarak) büyütülüp yine orada bi mekanizmayla öldürülüp bizlere sunulduğunu okuduğunda, aniden tavuk yemeyi kesti! Kendince bi sebebi vardı; bunlar sahte tavuklardı, bi kere bile güneşi görmüyor, o tuhaf ayakları ile toprağa basmıyorlardı! Özgür değillerdi! Demek ki tavuk değil başka bişeydiler.

Bundan iki sene sonra bi yarışma için kendisinden bi gerilim öyküsü istendiğinde “uykucu” isimli bi öykü yazdı, öykü tanrı emri gibi bi anda düşünülmeden yazılmıştı. Orada olayın kahramanı olan kadın, tavukları yemediğini; çünkü aptal olduklarını söylüyordu!

Öykü, hem kendi hem de başkaları üzerinde derin etkiler bıraktı ama başka veçheleriyle. Tavuk konusu sadece bi tuhaflık olarak kaldı. Ayılınmadı!

Aradan yedi sene daha geçti. Bi gün çok da hazırlığı olmadan, yine aniden bi doğum yaptı SA. Tarih 20 Aralık 2011 di. Ebesi işini yapıp Doğu Asya da bi yerlere gitti. Yeni doğan kendine isim diledi, bi doktor dostumuz buna talip oldu ve ona Yaşayan ismini koydu. Bütün bunlar her gün anılara yazılıp paylaşıldı. Durum dışarıdan gün geçtikçe tuhaf bi fantezi olarak görünüyordu. SA ise bu durumun sahici bişey olduğunu biliyordu, bu sebeple her şeye rağmen Yaşayan’ın arkasında durdu. Bi çağlayana doğru hızla yol alınıyordu (kendisi görülemese de sesi duyuluyordu!) fakat SA buna, bilerek ölüme karşı kendini bırakma oyununa devam etti. Korkmuyordu. Korkacak hiç bişey olmadığını, ölümden kaçınılamayacağını hep bilmişti.

Yaşayan, SA’nın tüm alışkanlıklarını zahmetsizce değiştiriverdi. Hiç acı ve zorluk yaşanmadı. İsteklerini dile getirmekte ustaydı, üstelik tuhaf bi şekilde mecbur kılıyordu! Tuhaf çünkü bi özgürlük ihlali gibi gelmiyordu SA’ya, öylesine harika bi serüven gibiydi. Değiştirdiği yüzlerce şeyden biri tavukla barışma gereğini hissettirmeseydi. Hemen bi KFC’ye girip ilk tavuğumuzu orada yedik. Güzeldi.

Yaşayan, kırkını doldurduğu gün, SA şiddetle hastalandı(iki gün önce) yine bi bulutun içine girdi. Her zaman olduğu gibi yüksek ateşin kapılarını açtığı kendi koridorlarında dolaştı uzun uzun, her şeyi hatırlamadan hatırladı. Ve bugün sabah aniden Yukarıdaki BAK seansının fotoğrafına bakmak istedi. Onu gördüğünde her şey açığa kavuşmuştu, artık ayılınmıştı. Bu rüya çözümlenmişti ve böylece artık O (Yaşayan mı SA mı bilemiyorum çünkü onları ayıramaz olduk) bu hayatında edindiği tüm bilgisini nefesiyle, tüm niyetiyle boşluğa saldı!
Artık bütün bu esans, evrene dağıldı. Rüyadan uyanıldı.
Tavuk bunda büyük rol oynadı.

Amerikalılar tavuk kelimesini, kadınların korkaklığı ve lezzetini çağrıştırır biçimde kullanırlar. Bazen de birinin korkaklığını belirtmek için sıkça kullanırlar (genelde erkekleri kullanır bu kelimeyi). Oysa tamamen yanılıyorlar! Tavuğun üzerine gidersen hafif kanatlanarak uçuşarak (bi cadı gibi) ve gıdaklayarak geri kaçar evet ama bu öylesine yanıltıcı ki! Çünkü sadece 20 saniye sonra başını çevirip baksan eski yerinde umarsızca toprağı gıdıkladığını, keyifle yiyecek bişey araştırdığını görebilirsin. O hiç bi şeyden korkmaz! Çünkü öğrenmiyor! Korku, herhangi bi şey öğrenirken insana geçen yan tesirdir. Ve hepinizin bildiği gibi dünyayı onun varlığı inşa etti. Şimdiden sonra ne olacak bilmiyorum. Fakat bu erkekler (Amerikalıların kullandığı anlamda) tavuğun neden ilk aksiyonunu görüp orada kalmışlar? Bence hafızamız sadece 12 saniyelik olduğundan!

Aynı zamanda varoluşun tanımlamalarında tavuk-yumurta döngüsü hep kullanılagelmiştir. Önceliğin hangisinde olduğu çözümlenememiştir.

Dik başlı,  asla bişey öğrenmeyen ve sanılanın aksine hiç bişeyden zerre korkmadan işlevine odaklanmış olan tavuğa saygı duymaktayım artık.

Tüketmeden Bırakmak

Geçenlerde benim için müthiş aydınlatıcı olan Alıç Ağacıyla Sohbet kitabını gözden geçiriyordum ve gözüm meralarla ilgili bölüme takıldı. Yazar, meraların mümkünse bi kaç tane olması ve sırayla kullanılması gerektiğini söylüyor ve burada çok önemli ve hayati bi nokta olduğunu hatırlatıyor şöyle ki; meranın içindeki ot ailesi, belli bir orana ulaşılıncaya kadar yenirse ve sonra kendi haline bırakılı…rsa kendini kolayca yenileyebiliyormuş. Oysa belli bir oranın üstünde yenilirse artık bir daha bütünselliğini yeniden yapılaştıracak imkanı kayboluyor ve o mera zaman içinde ölüyormuş! Bunu okuyunca ekteki eski yazım (tıklayınız) aklıma geldi. Henüz zamanı geçmeden ve tüketmeden bırakabilmenin bilgeliği yeniden gündemime girdi.

**

Muhteşem, kısacık ama muhteşem bi sunum. Böylesi gençlerin varlığı… İşte gerçek bayramım bu benim.

http://www.ted.com/talks/raghava_kk_shake_up_your_story.html

Böylesi bir anlayışla yapılan sanat ve çocuklar için büyük bir hizmet.

**

İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ızdıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ızdıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir. Izdırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ızdırabını feda ederek işe başlamalıdır. (Gurdjieff)

Izdıraptan kurtulmak için kendini önemsemeyi hafifletmek gerekir diye düşünüyorum. Izdırabı hisseden tüm bedenlerini önemsemeyi azaltıp, Ben-im üzerine odaklanmak sonuç aldığım bir çözüm oldu diyebilirim.

Ben-im nedir o halde?

O, doğum ve ölüm döngüsünün dışında, Tanık olan, gücünü bi sebebe dayandırmayan, saf ve mutlak bir güven hali.

**

Zaman zaman bütün ülkelerde insanlar içsel önderlerin temel yaşantılarını birtakım “dış” ya da törensel yöntemlerle taklit etmeye çalışmış, bu yüzden de “taşlaşmış”lardır. Büyük ruhsal önderi izlemek onun yaşamında sürdürmüş olduğu bireyleşme sürecinin tarzını kullanıp kopyalamak değildir. Daha çok onun başardığı gibi, aynı cesaret ve dürüstlükle kendi içsel yolunu izlemektir.

Siz siz olun taşlaşanlardan olmayın.

**

Hayat, bireysel özgür irade prensibine göre kurgulandı. Bunu henüz kullanmayan varlıklar için ise “kaos” oluşturuldu. Neden derseniz amaç mümkün olduğu kadar çeşitlenmekti. Eğer çeşitlenme için kendi iradesini kullanmak istemeyen/beceremeyen olursa onları harekete geçirecek mekanizmadır kaos. Zannedildiği gibi düzenin düşmanı değildir o, en has dostu ve yardımcısıdır.

**

Bir özgürlük savaşçısı kişisel erki ister küçük ister muazzam olsun, ona güvendiği takdirde kusursuzdur ve her zaman yapmanın gücünü, onu yap-mamaya çevirerek dengeler.

**

Zaman Kavramı-11

Zaman kavramının ne olduğu ne anlama geldiğini üç farklı bakış açısıyla ele alacağız.

►1- Patel (2008)e göre Zaman tanımı:

Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!”

Yani Patel’in (2008) tanımıyla, zaman maddelerin değişik sinyaller (bilgi) verecek şekilde yapısal durumlarının değişikliklere uğramasına bağlı bir göstergedir.

►2-Gedik 2008’de yapılan tanıma göre Zaman:

Geçmişe bir yolculuktan çıkartılacak sonuçlar

1- 100 yıl önceleri TV, bilgisayar, cep-telefonu, vs gibi ürünlerden yoksun yaşıyorduk.

2- 500 yıl önceleri elektrik yoktu, araba, uçak, tren gibi motorlu taşıtlar yoktu ve insanlık bu vasıtaların sunduğu nimetlerden yoksun yaşıyordu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı, günümüze oranla daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu daha azdı.

3- 20 000 yıl önceleri kentler yoktu, çanak-çömlek yoktu, tarım ve hayvancılık yoktu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı çok daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu çok-çok daha azdı.

4- 2.5 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, insan dediğimiz canlıların dünya sahnesinden kaybolduğunu görüyoruz. Ama onun yerine iki ayağı üzerinde yürüyen başka bir canlı bulunuyor: Australopithecus adı verilen bu canlı, insan gibi iki ayağı üzerinde yürümesine rağmen, daha çok bir maymuna benziyor. 6 milyon yıl öncelerine gidildiğinde, bu canlı da kayboluyor ve sahnede sadece maymunlar, omurgalı ve omurgasız diğer hayvanlar kalıyor. 70 milyon sene öncelerine gidildiğinde ise memeli dediğimiz tüm hayvanlar sahneden kayboluyor ve onların yerine dinozorlar denilen başka hayvanlar görülüyorlar.

5- Geçmişe yolculuğa devam ettiğimizde, dünyamızın coğrafik görüntüsünün de sürekli değiştiği görülüyor: Atlantik okyanusu gittikçe küçülüyor, Amerika, Avrupa ve Afrika kıtaları gittikçe birbirlerine yakınlaşıyorlar. Bunun yanı sıra, İsviçre’den Tayland’a kadar olan bütün Alp-Himalaya-Kuşağı ülkeleri haritadan kaybolup, denize gömülmeye başlıyorlar ve onların bulundukları yerlerde, Tetis adı verilen büyük bir okyanus beliriyor.

6- Geçmişe doğru olan bu filmi seyretmeye devam ettiğimizde, 350 milyon yıl önceleri tamamen değişik bir dünya ortaya çıkıyor: Atlantik okyanusu yok, Afrika-Amerika-Avrupa-Hindistan-Avusturalya birbirlerine bitişikler, Asya Avrupa’dan kopmuş ve aralarında büyük okyanus var! Canlılar dünyası da tamamen değişmiş: Dinozorlar da kaybolmuşlar ve kuş, meyve ağaçları gibi hiçbir canlı yok. 450 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, karalardaki tüm hayatın silindiği ve tüm hayatın denizlere bağlı olduğu görülüyor.

7- Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, midye, ıstakoz, balık, denizkestanesi gibi tüm iskeletli veya kavkılı hayvanların yok olduğu görülüyor. Onların yerine ise, tamamen yumuşak dokudan oluşan medüz, solucan gibi hayvanlar bulunuyor. 700 milyon yıl öncelerine gidildiğinde “Ediacara canlıları” adı verilen bu hayvanlar da yok oluyorlar ve denizlerdeki hayat sadece bakteri (prokaryot), amip (ökaryot) gibi ilkel canlılara kalıyor. Dünyamızın coğrafik görüntüsünün ise, günümüze benzer hiçbir yönü bulunmuyor.

8- Yaklaşık 3.5 milyar yıl geriye gidildiğinde, ökaryot hücreli tüm varlıkların kaybolduğunu ve sadece prokaryotik bakterilerin bulunduğu bir dünya ile baş-başa kalınıyor. 4 milyar yıl geri gidildiğinde ise, bakterilerin de olmadığı bir dünya var.

9- Bu filmi geçmişe doğru takip ettiğimizde, yaklaşık 5 milyar yıl önceleri, dünyamız ve ait olduğu tüm Güneş sistemi yok oluyor ve onların olduğu yerde çok büyük bir yıldız (süpernova) bulunuyor. Bu büyük yıldız içinde ise, dünyamızı oluşturacak olan C, O, Si, Fe, gibi temel elementler, doğanın daha basit yapıtaşlarından (H ve He elementlerinden) oluşturulmaya çalışılıyor.

10- Bu zamandan daha geriye doğru gidildiğinde, film gittikçe bulanıklaşıyor ve evrenimizin gittikçe büzüştüğü fark edilebiliyor. Bu büzüşme yaklaşık 14 milyar yıl öncesine kadar sürüyor ve o anda küçülebilecek en küçük hacme sıkışmış halde, proton, nötron, elektron gibi sadece atom-altı parçacıklardan ibaret olan bir evrene ulaşılıyor ve film burada bitiyor.

Varlıkların bileşimi ve yapısı sürekli değişiyor. Atom-altı-parçacıklarından başlanıyor (14 milyar öncelerinin Big-bang-evresi); H, He, C, Si, O, Fe gibi basit temel elementlerin oluşum dönemlerine geçiliyor (5-6 milyar yıl öncelerinin yıldız-içi dönemleri); ve son 4-5 milyar yıllık döneminde gezegenlerdeki çeşitli kompleks molekül oluşumları gerçekleşiyor. Daha sonra canlılar aleminin gelişimi başlıyor. Basit prokaryotik bakterilerle başlanıyor ve gittikçe daha gelişmiş karmaşık yapılı olanlara (ökaryot) tek-hücreli ve çok hücrelilere doğru gidiliyor. Bir canlıyı oluşturacak tüm bilgilerin hücrelerin yapısal-dokusal durumlarında depolandığı düşünülünce, bilgi dediğimiz bir şey oluşturma potansiyelinin gittikçe çoğaldığını ve varlıkların yapısal-dokusal özelliklerine işlenerek nesilden nesile korunarak aktarıldığını görüyoruz.

Bilgi potansiyelinin sürekli olarak artıp-geliştiği görülüyor. “Zaman” adını verdiğimiz kavram ise, bilgi düzeylerindeki gelişimlere bağlı olarak gerçekleşen değişim-dönüşümlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Tüm varlıklar yapısal dokularına kayıtlı bilgilerle (anizotropiye bağlı enerji farklılıkları), çevredeki değişim-dönüşümleri algılayıp, durumlarını ve şekillerini değiştirmektedirler. Bir çekül veya pusula iğnesi, çevresindeki tüm değişimleri algılar ve onlara göre yönlenir. Bir su damlası çevresindeki tüm değişimleri algılar ve ona göre şekillenir, buhar veya buz olur, vs. Bizler sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Zaman doğadaki bu değişim-dönüşümlerin sonucu olarak oluşur. Değişim-dönüşüm olmazsa, zaman oluşmaz. Doğadaki her şeyin bir resimdeki gibi donmuş olduğunu düşünün, hiçbir şey hareket etmesin ve dönmesin. O zaman ne gün oluşur, ne ay, ne de yıl.

Doğada her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması ve zaman kavramının da değişim-dönüşümlerin bir sonucu olması, hayat kavramının anlamını anlamamıza da yarar. Hayat = ömür, ömür ise zamanın bir dilimi olduğundan, hayat, değişim-dönüşüm göstergesi olan zamanın bir dilimi olmakta, doğum ve ölüm ise bu dilimler arası geçiş aşamaları olmaktadır. Herhangi bir şeyin bir başka şeye dönüşmesi varlıklar arası karşılıklı etkileşimler (haberleşme ve rezonansa girme = uzlaşma) ile olduğundan, varlıklar sürekli bir değişim-dönüşüm algılama ve bunlara uygun yeni yapısallaşmalar oluşturma yarışı içindedirler. Bu ise bilgi oluşturma yarışmalarına götürmüş ve doğada bilgi artışı üssel bir gelişme gösterir olmuştur.

►3- Diğer bir yaklaşımla zaman:

Bileşenlerin daha rahat bir duruma ulaşabilmek için kendi aralarında haberleşerek molekül, hücre, beden gibi üst-sistemlerde birleşmeleriyle varlıklar çeşitleniyor. Varlıklar çeşitlendikçe, yeni etkileşim (haberleşme) türleri oluşuyor. Örneğin atomlar birbirleriyle foton denilen elektro-manyetik dalgalarla haberleşirler; moleküller basınç ve sıcaklık dalgalarıyla etkileşirler; hücreler şeker, yağ gibi molekül sinyalleriyle, hayvanlar çeşitli koku, tat, renk gibi daha değişik yöntemlerle birbirleriyle haberleşirler. Bu farklı büyüklükteki varlıkların ortaya çıkış zamanları da farklıdır. Atom-altı-öğeler evrenin taa başlangıcından (yani 14 milyar yıl önceden) beri vardırlar. Dünyamızı oluşturan yüz-küsur kimyasal element (atomlar) yaklaşık yedi milyar yıl önceleri oluşmaya başlamışlardır. Mineral gibi moleküller güneş sistemimizin oluşmasından sonra (yani 4.6 milyar yıldan beri) vardırlar. Hücreler 3.5 milyar yıldan beri, hayvanlar yaklaşık 600 milyon yıldan beri vardırlar.

Her bir varlığı oluşturma bilgisi, o varlığın hangi tür enerji kaynaklarına bağlı olarak gelişebileceği, vs. o varlığın yapısal-dokusal durumunda (genetik bilgi deposunda) kayıt altında tutulur. Ve tüm değişik türlerdeki enerjiler de en temeldeki kuantsal sistemden beslenirler. Bu şekilde çeşitli türlerdeki kuvvet oluşumları arasında bir zamanlama bağı bulunur. Bu zamanlama bağına bağlı olarak, bir yerde hayat önce bakteri gibi prokaryotik canlılarla başlar. Bunların yaydığı sinyallerle amip gibi basit ökaryotik hücreler ortaya çıkarlar. Onların çevreleriyle etkileşimleri sonucu, çok hücreli bitkiler ve hayvanlar vs. ve bu şekilde her yeni oluşan canlı türü, daha öncekilere bağımlı olacak şekilde bir zamanlama sistemiyle doğada yerlerini alırlar.

Bu şekilde hep bir önceki evredeki kuvvet veya enerji türlerine bağımlı olarak gelişen bir zamanlama ve bağımlılık sistemi oluşur. Bu zamanlama sistemi canlıların iç saatlerini oluşturur.  Ve bileşenler oluşturdukları üst-sistemi hayatta tutmak, sistem içinde işlerin yolunda gitmesini sağlamak için sürekli çalışıp-çabalamak zorundadırlar, yoksa oluşturdukları sistem dağılır. Bu nedenle hayat varlıklar arasındaki bir dayanıklılık yarışı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zaman içinde canlıların sayıları ve türleri yeryüzünde değişir; buna göre, bazıları yok olurken, bazıları yeni ortaya çıkar. Bu nedenle beyindeki hücreler, zaman içindeki bu değişimleri de dikkate alıp, değerlendirmeye çalışır.

Sözün kısası, beyinlerimiz (ve bedendeki tüm diğer organlarımız ve onları oluşturan hücrelerimiz) bedenimizin düzgün şekilde işletilmesi, rahat ve tehlikelerden uzak bir yaşam sürmesi için, geceli-gündüzlü çalışmaktadırlar. Onlar için durmak, pasif kalmak söz konusu değildir; çünkü durdukları, pasif kaldıkları anda, ortaklık sistemleri tamamen çöker ve beden ölür. Doğadaki tüm varlıklar için aktif olmak var-olmanın, yaşamanın temelini oluşturur. Bir mineral içindeki tüm atomlar karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek, mineralin yüzeylerinin belli açıları, belli uzunlukları olacak şekilde bir araya gelirler; kendilerine gelen bir sinyalin (örn. bir ışık dalgasının veya bir deprem dalgasının) belli yönlerde hızlı, belli yönlerde yavaş ilerlemesine neden olarak, doğadaki enerji dağıtımda kendilerine düşen görevi yerine getirirler. Doğadaki tüm varlıklar sürekli aktif durumdadırlar. Örn. atmosferdeki her molekül, sürekli olarak çevresindeki diğer moleküllerin ısı ve basınç durumlarını dikkate alarak, en düşük değerdekilere doğru hareket eder ve bu şekilde rüzgâr dediğimiz hava akıntıları oluşturarak, yine dünyamızdaki enerji dağılımının düzenlenmesinde rol alırlar. Kütlesi olan her varlık, gravite kuvvetini algılayarak, en büyük kütlelere doğru yönelecek şekilde kendilerini yönlendiriyorlar. Bu şekilde gezegenler ve yıldız sistemleri belirli yörüngelerde dolaşıyorlar, vs.

Anlaşılacağı üzere, sürekli değişim-dönüşüm içinde yaşanılan bir doğa ve dünyada, varlıklar yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek bu değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelirler. Canlı ile cansız arasındaki fark ise, yapısal-dokusal durumlardaki bu değişim-dönüşümlerin kayıt altına alınıp, aktarılması usulündedir. Cansızlar bunu Si (silisyum) merkezli bir element etrafında toplanmış moleküller sistemiyle yaparlar; canlılar ise C (Karbon) atomunun temelde yer aldığı moleküller sistemiyle yaparlar. Cansızlar aleminde oluşturulabilinecek molekül büyüklüğü SiO2, KAlSi3O8 gibi 3-5 atom (en çok 15-20 atom) civarındayken, canlılar aleminde yüzlerce (hatta binlerce) atomu kapsayacak düzeydedir. Bu nedenle de, oluşturulabilinecek kombinasyon sayısı, yani depolanabilinecek bilgi kapasitesi muazzam artmıştır. Ve tüm bu farklı düzeydeki bilgi oluşumları zaman dediğimiz bir ardalanma ve bağımlılık sistemi içinde olur.

Zaman ve zamanlama faktörünün hücrelerce ne kadar önemli olduğunu bir örnek vererek açıklayalım.

Tüm varlıklar bağımlı oldukları ve kendilerini yakından etkileyecek tüm faktörlerin hangi aralıklarla ve neye bağlı olarak değiştiklerini ve bu faktörlerin nasıl belirlenebileceği gibi konularda bilgi edinmek ve bu bilgileri özenle saklayıp, gelecek nesle aktarmak zorundadırlar. Canlılar alemine ait tüm bilgiler amino-asit dizilimleri olarak DNA veya RNA dediğimiz kalıtsal öğelerde depolanırlar ve nesilden nesile aktarılırlar. Nitekim biyolojik iç saatimiz nedeniyle, yeraltında hiç güneş görmeyen bir mahzende yaşasak bile, yaklaşık 24 saatlik bir düzene göre yatıp-kalkmaya başlarız; aylık döngüler şeklinde menstrüasyonla (adetlerle) karşılaşırız; belli bir yaşta ergenliğe ulaşırız, belli yaşlarda bedenimizin belli yerleri kıllanmaya başlar vs.. Dolayısıyla, canlıların genom dediğimiz kalıtsal bilgi depolarında, geçmiş zamanlarda ortaya çıkmış olan bu önemli ortamsal değişiklik faktörlerinin kayıtları bulunmaktadırlar.

Bu bakış açısıyla konuya yaklaşan ve araştıran bir bilim adamları gurubu (Ding ve diğ. 2006) şaşkınlık yaratacak sonuçlara ulaşmışlardır.

Canlıların çevre faktörlerinden en fazla etkilenen kısımları, “membran” dediğimiz hücre zarı kesimidir, zira dış dünya ile doğrudan karşı-karşıya gelen kesim orasıdır. Bu nedenle hücre zarı proteinlerinin yapısallaşmaları, hücrelerin çevrelerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler konusunda önemli ipuçları içerirler.

Ding ve diğ. (2006) paleontolojik verilerden yararlanarak, hangi canlıların yeryüzünde hangi zamanlarda ortaya çıktıklarını dikkate alarak, bu canlı guruplarının günümüzdeki temsilcilerinin “membran proteinleri” (Transmembrane Gene Families)  yapısallaşmalarını incelemişler ve birbirleriyle kıyaslamışlardır.

Canlılar aleminde bilgi oluşturma ve aktarmanın, kuantum-sistemi temel ilkelerine göre gerçekleştiğini vurgulamak gerekir. Kuantum sistemlerinde her şey, belli temel yapıtaşlarının  (paketçikler şeklinde) üst-üste eklenmeleri şeklinde olmaktadır. Canlılar alemindeki bilgiler de bu sistemle aktarılmaktadır. Canlılar âlemindeki en temel yapıtaşlarını Adenin (A), Thymin (T), Guanin (G) ve Cytosin (C) oluşturur. Bunların 3-lü kombinasyonlarıyla 20 farklı amino-asit paketçiği ortaya çıkar. Bu amino-asitlerinin kombinasyonlarıyla da belli protein-modülleri oluşurlar ve her bir protein modülü, doğadaki belli faktörleri algılayan ve onlarla etkileşim olanağı sağlayan hücre-aygıtları olarak işlev görürler. Dolayısıyla hücreler çevre faktörlerine uyumlarını bu temel protein-modülleri sayısını artırıp-azaltarak gerçekleştirirler.

Yeryüzünde 3.5 milyar yıldan beri canlı çeşitliliği sürekli artıp geliştiğine göre, farklı zamanlarda ortaya çıkan canlı guruplarının genetik yapısallaşmalarında bu farklılıklar kayıt edilmiş olmalıdırlar. Ding ve diğ. (2006) yaptıkları araştırma gerçekten bunu ortaya koymuş olmasından dolayı çok önemlidir, çünkü hem dünyamızdaki oksijen artışı aşamalarının, hem 61-62 milyon yıllık canlı yok-oluşu dönemlerinin farklı “Transmembrane Gene Duplicates”  olarak canlıların kalıtsal bilgi depolarında kayıtlı olduklarını istatistiksel değerlerle ortaya koymuşlardır. “Gene duplicates” (gen çoğaltımı) teriminin ne anlama geldiğini anlamak için “transposon” denilen bir başka genetik kavramı anlamak gerekir. Barbara McClintock 1940-50’li yıllardaki çalışmalarında, mısır (Zea mays) bitkisi üzerine yaptığı deneylerde, stres vs. gibi çevre faktörlerindeki değişikliklerin bitkinin genetik kayıtlarında belli özelliklerin tekrarlanması şeklinde etkiler ortaya koyduğunu, belli genlerin kromozomlar üzerinde taşınarak başka noktalara tekrarlanacak şekilde taşındığını ispatlar (1983te de bu buluşu nedeniyle Nobel ödülü alır!).  Belli genetik bilgilerin kromozom iplikçikleri üzerinde bir yerden başka bir yere taşınmasında rol alan genetik unsurlara (bir yerden bir başka yere aktarıcı anlamında) transposon adı verilir. Yani hücreler doğada sorunlarla karşılaştıklarında, mevcut eski bilgileri, farklı bilgilerle yeni-kombinasyonlar oluşturacak şekilde başka noktalara aktararak, değişik çözüm formülleri geliştirmeye çalışırlar. Bu şekilde aynı bir gen, birkaç defa tekrarlanmış olur ki, buna gen çoğaltılması anlamında “gene duplicates” veya “gene duplication” adı verilir.

Ding ve diğ. (2006) yaptığı araştırma, hücrelerin çevre koşullarındaki uzun vadeli önemli değişikliklere ait çözüm formüllerini kayıt ettikleri ve nesiller boyu bu bilgileri aktardıklarını göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Görüldüğü üzere, hücreler çok önemli değişim-dönüşüm olaylarını genetik bilgi depolarına aktarıyorlar. Neyin az, neyin çok önemli olduğuna uzun zamana dayalı değerlendirmeler sonucunda karar veriyorlar.

Özet olarak zaman, varlıkların yapısal bileşimlerinin değişimleriyle oluşan bir değişim-dönüşüm göstergesidir. Doğada 90-100 kimyasal element vardır. 5 milyar yıl öncesinin dünyasındaki varlıklar da bu elementlerin kombinasyonlarında oluşuyorlardı, 200 milyon yıl öncelerinin dinozorlar denemi varlıkları da aynı kimyasal elementlerden oluşuyorlardı, günümüz dünyasının insanları ve diğer varlıkları da aynı elementlerden oluşuyorlar. Tek farkları, bu elementlerin faklı kombinasyonlarına göre oluşturulan ve farklı bilgi içeriklerine (anizotropi) sahip olmalarıdır. Bu nedenle de enerji akışı ve kuvvet oluşum mekanizmasını daha ekonomik bir düzeye taşımış olmalarıdır.

Kuantsal enerji paketçikleri zaman içinde değişik kuvvet türleri oluşturacak şekilde farklı kimyasal bileşikler şeklinde değiştiklerinden, her yeni oluşturulan varlık, bu yeni kuvvet türünü (sinyalini, dalgasını, kokusunu, vs.) algılayacak şekilde yeni algılayıcı sistemler (detektörler, duyu organları vs.) oluşturarak, doğadaki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelme yarışı içindedirler.  Onun için doğum- ve ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş bir hayat sistemi vardır.

Atalarımız ise zamanı, doğa-ve dünyanın yapıcısı ve sahibi olduğunu düşündükleri harici, ebedi ve değişmez bir varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olarak yorumlamışlardır ve hep bu şekliyle aktarıla gelinmiştir. Doğa bilimlerindeki yeni araştırmalar ise, doğa ve dünyanın sahibi ve oluşturucularının varlıkların bizzat kendileri olduğunu ortaya koymuştur. Maddenin en küçük parçacıklarından başlanılarak, tüm varlıkların karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek (information & self-organisation), yani kendi güç veya değer yargılarını çevrelerine yayıp, çevreden yayılan diğer güç ve değer yargılarını da algılayarak, karşılıklı bir uyum ve anlaşma içinde doğa ve dünyamızı oluşturdukları son asırdaki doğa bilimsel araştırmalarla ispatlanmıştır.

Atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayalı olduğunu anlayamadıkları ve zamanı bir ebediyet olarak tasarladıkları aşağılarda açıklanacaktır.

Prof. İsmet Gedik- Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not:  Zaman, isteklerin/hayallerin realize edilmesinin taksitlendirilmesidir demiş idim. Çünkü bizler yarı spinli fermiyonlarız ve ışıktan yavaşız. Bizim bölgemizde: Önce kuram sonra deneyim gelir. Kuram, salınımcılardan gelir, deneyim ise fermiyonlarca gerçekleştirilir. Böylece gerçek dediğimiz illüzyon oluşur. Bozonların dünyasında zamandan bahsetmek sanırım çok tuhaf kaçar! :)))