İnanç ve Matematik

Bir oyundasınız. Kehanetlerine güvendiğiniz bir kahin var. Ve karşınızda iki tane kutu. Kutulardan biri şeffaf ve içinde 1 altın var. Diğer kutu şeffaf değil, içinde bir kese altında olabilir veya olmayabilir.
İki seçenek hakkınız var;
– Ya karanlık kutuyu alacaksınız
– Yada iki kutuyu birden alacaksınız. (Evet yanlış okumadınız, iki kutuyu birden)

Şöyle bir durum var yalnız. Kahin sizin davranışınıza göre karanlık kutuya bir kese altını yerleştirir yada yerleştirmez. İki kutuyu alacağınızı tahmin ederse karanlık kutuyu boş bırakacaktır. Eğer karanlık kutuyu alacağınızı tahmin ederse içine bir kese altını koyacaktır.

Siz olsanız ne yapardınız? Unutmayın seçiminiz kahinin tahmininden sonra olacaktır..

Bırakın Dağınık Kalsın

Siyasetle ilgilenmeyeli çok uzun zaman oldu, bu sebeple söylediğim şeylerin arkasında pek duramam(onlar benim arkamda dursun bu daha rahatlatıcı), şu an içimden gelen bir cümleyi paylaşıyorum sadece; 1)silah sanayi hayatını devam ettirmek için tüm kozlarını masaya koyuyor. 2) Demokratik hakların gelişmesi, insanları yönetme ve köleleştirme planına taş koyduğu için zaman zaman ayar çekmek ve 3) korkuyu harlamak gerekiyor.

Hemen günün gündeminden ayrılıp işimin başına dönmek istiyordum ama içimdeki nutukçu bir kez başladı mı rahatsız edici ölçüde tahakkümcü olabiliyor ve bana şunu da söyle son olarak diye sinirimi bozuyor 🙂
“Söyle kurtul” kanunu gereği söyleyip kurtulmayı umuyorum:
İnanç kelimesi ile din kelimesinin -gündelik sıradan yaşamda- aynı anlamlı olarak anlaşılması bizi öyle ya da böyleci yapıyor ve hiç işe yaramıyor. Üstelik bu konuyu basitçe tümdengelimci veya tümevarımcı şekilde anlatabilirim sanım da yeterli değil. Çünkü bunların birbirinden farkı sadece yöntem farkı, niyet aynı; “iyileştirme!”
Aman ben çok sıkıldım bundan.
Şimdi bir insan dediğiniz şey trilyonlarca inançtan oluşan bir gezegen gibi. Bu inançların nasıl ilişkiler kurduğunu bilemezsiniz, genelleme yapamazsınız, kaotik bir birleşimdir bu; çünkü diyelim ki iki insanın trilyonlarca inancı birbirinin tıpkısı olsun! Fakat o kişilerin bu inançlara biçiği “önem sıralaması” aynı olmadıkça ortaya çıkan insanlar birbirinden çok farklı olacaktır. Daha dış etkileşimleri saymadım bile.
Böyle bakınca kendimi tümevarımcı gibi tanımlamak istiyorum ancak başlangıç noktası nerede diye sorunca tamamen çuvallayacağım anlaşılıyor! Bir kişideki trilyonlarca inancın her birinin ortaya çıkışının bir tümdengelen ilişkisi olmadığı ne malum!
Lütfen bırakın dağınık kalsın.
Ve aşağıdaki linki de okuyup benim gibi kendinize bi hatırlama çekin. İyi pazarlar sevgili frekanslar
Kaostan korkutup düzene sığınmanı, düzenden korkutup kaosa sığınmanı sağlayan iç dinamikleri anlamak ve anlatmak bir ömür sürebilir.

Değişim başlamıştı, ben de görmeye başlayayım.

Biz değişimi falanca isim gitti yerine filanca isim geldi gibi lineer görmeye çalışıyoruz, bence sorun burada başlıyor. Bir çok şey deneyimleyen BİR var, bunu herkes sözde bilmesine rağmen uygulamada hatırlamıyor olabiliyor. Olaya çok boyutlu bakmaya çalışalım, bunun için uğraşalım, değişim olacak mı olmayacak mı? Mesele budur ama taraftarlık pozisyonunda seyretmeye devam edersek bunu göremeyebiliriz.
Tabi ki 3B boyutta yaşayan varlıklar olarak ilk tepkimiz lineer oluyor, benim de önce şaşırıp sonra üzüntü ve bedbinlik hissine kapıldığım durumlar oluyor. Hemen sonrasında olayın kendi içimdeki yansımalarını hatırlıyor ve görüyorum. Herhalde bu lineer algıdan sıyrıldığım an oluyor, yani çok uzun sürmüyor. Sonra kendimi sıfır noktasının beni arındırmasına açarak, değişimi seyretmeye hazırlanıyorum.

Eminim benim gibi düşünen, hisseden birçok kişi var. Bunu ifade ettim çünkü kimseye şahsi bir kinim yok benim, hatta çok belirgin bir duygum bile yok, yaşamak istediğim ortamı ise face sayfamda 29 ekim günü paylaşmışım, bakabilirsiniz: “Hukuk düzeni, basın özgürlüğü, kuvvetler ayrılığının yeniden inşası ile milletin hizmetinde, alçak gönüllü, sevecen, geniş düşünceli, barışçıl bir yönetim istiyorum. Anlayış derinliği olan kişilere, önerilere iltifat çoğalsın istiyorum. En özet haliyle böyle 🙂 ” Bunların oluşunu seyretmeye hazırlandım ben, ho oponopono yapıtım, kendimden eminim. Bunların nasıl ve kim tarafından yapılacağı benim için önemsiz.

Bunca yıllık tecrübemin bana getirdiği sonuç şudur; inanç her daim şüpheye galip gelir. Şimdi bu sözüm bilim sevgimle çelişir gibi görünebilir fakat işin derinliği hiç de çelişik olmadığını ortaya koyar. İsa’nın dediği gibi tanrım onları affet ne yaptıklarını bilmiyorlar! Bir bilim sevdalısı ne kadar inançlıdır bilseniz (inanç kelimesini din kelimesinin çağrıştırdıklarıyla aynı kefede değerlendirmeyelim)

Ben aslında bu hissimi kolayca sava dönüştürebilirim; şimdi biz kendi desteklediğimiz partinin/yönetimin arzu ettiğimiz gibi değişimi getireceği varsayımıyla hareket ediyoruz değil mi? Yani ne olacak, bizim parti gelecek, devrim niteliğinde değişimler yapacak, varlığımızın %50 lik bölümü de -hani şu an sevinen- hemen buna adapte olacak? Bu size bir şey hatırlatmadı mı? Cumhuryet devrimi de böyle olmadı mı zaten, peki aradan geçen zamanda görülen nedir? fazla bir şey değişmemiş! Humanizma/demokrasi, kültürün içine yerleşmemiş, halen hakan aşkı/kulluk duygusu devam ediyor! O halde bırakınız kendilerini/kendimizi iyileştirelim, bunun için gönülden hislerimizi ortaya koyalım, dilek ve duaları/olumlamalarımızı bu yolda yapalım 🙂

*

DNA’nızın %90 lık kısmı bedeninizin trilyonlarca anteni gibidir, bilgiyi almaya ve onunla ilgili değişimleri “duygusal hatıralar bölümünüze” manüel olarak yeniden yazmaya hazırdır.
Kryon’un bugün yayınlanan DNA’nın geleceği konuşmasından.
İlginç olan tam bu içeriği anlatan bir rüyayı evvelki gece rüyamda görmüş olmam!

Kişisel sezgi gelişiyor; doğuştan gelen özle bilinç arasındaki bariyer inceliyor. Bunun belirtileri yeni doğan çocuklarda görülecektir. Onlar kendileriyle/bedenleriyle ilgili yolunda gitmeyen şeyi hemen hissedecekler, anne/babalar hazırlıklı olsun ve çocukların bu konudaki beyanlarını ciddiye alarak gerekeni yapsınlar. Kryon’a göre, dna’ların durumu eli kolu bağlı bir insana benziyordu, şimdi bu salıverildi ve sonucu hep birlikte görüyor olacağız.

Dün Kaku’nun The Future of the Mind kitabını okumaya başladım; İlerleyen yıllarda yavaş yavaş başka bir şey daha ögrendim; evrenin büyük sırlarını anlamak için telepatik olmaya ya da insanüstü güçlere sahip olmaya gerek yoktu. Yalnızca açık, kararlı ve meraklı bir zihne sahip olmak yeterliydi.

 

Neye inanacağınızı seçin!

Güzel bir sunum –tıklayınız-, en azından 20 dakikamı yararlı bir şey yaptığıma dair bir hisle tüketmiş/kazanmış oldum (Herkes gibi benim de zamanım en kıymetli şeyim).
Aslında tam ve açık şekilde ifade edilmiş olmasa da konuşmanın sonlarında ortaya çıkan koku (sunumu yapanın sözcükle ifade etmediği ancak tezini oturttuğu esas), inanmanın bir seçim işi olduğudur.

Nasıl yani diyebilirsiniz 🙂
Çok basit aslında; dış gerçeklikler (dış rüya), iç gerçekliklerin(iç rüya) vücut bulmuş – hem de her türlü madde yoğunluğunda (bunların sanal ve gerçek diye ikiye ayrılmadığını artık biliyoruz, bu sonsuz bir spekturum ) vücut bulmuş olduğunu bildiğimize göre, inandığımız şeyin uygun bir süre (öznel ne nesnel olanların gerçekleşme süreleri farklıdır doğal olarak) içinde görünür(!) olması kaçınılmazdır.
O halde bizim özgür irade dediğimiz şey; neye inanacağımızın seçimidir basitçe.
Bu prosesin insan tarihi boyunca yöntemleri ve uygulamalarını seyredip duruyoruz.
Aslında olay tam olarak inanma da değil, inanmadığınızı düşündüğünüz şeylerdir de! Bu her zaman iki yönü kesen bıçaktır. Sihir(!), dikkatinizi neyin üzerinde tuttuğunuzdur. Dikkatinizi verdiğiniz şey, su vererek büyüttüğünüz her şey gibi büyür gelişir, sanaldan gerçeğe doğru ilerler ilerler ilerler. Bir de bakmışsınız görüyorsunuz!

Süper, şeker bir konudur bu (Hepsi tam tekmil Urban Shaman konseptinde bulunabilir.) 🙂

Bu Özette (Her Şeyin Teorisi adlı kitaptan) görüleceği üzere yapılan saha araştırmaları Bilimsel dalganın, Dünyadaki nüfusu inandırma gücünü tek başına %50 oranında ele geçirdiğini bulgulamış. Yani bunun artık geri dönüşü yok ama değişmeyecek anlamına da gelmiyor. Bence artık bu noktadan sonra ilerleme yanlızca Entegratif ve holistik düzeyde olabilir.
Çok heyecanlı 🙂
İnsan Bilinci Projesi: Tıklayınız

Havadan Buzdan ve Plasebodan

Uykuya giderken geceyi ıslak ıslak bıraktık orada burada, şimdi hepsini tıkır tıkır donmuş bulduk. Yollardaki herkese kolaylıklar diliyorum.

Günaydınnn frekansslar

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun aslı kabul edilen önceki versiyonu esastır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iterler; çünkü bir çok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahade ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alanen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne inanmaktadır! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize  çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor!  İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

Bir Kadını Öldürmek kitabında yazdığım gibi:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!…

Bütün bunlar boşluğa basamak dizmekten başka bişey değil.

İkinci not:  Şimdi de “boşluk” kelimesinden iğrenecekler var biliyorum ve çok normal. Biz varlığız, varlığımızı yokluğumuzla kazanıyoruz. Tabidir ki Boşluğa karşı doluluğumuzu müdafa etmek gelecek içimizden 🙂