Kuantum Silgi: Gelecekteki Bir Bakış Geçmişi Gerçekten Siler mi?

Kuantum silgi deneyi, bilimin en kışkırtıcı sahnelerinden biridir: Bir foton çift yarıktan geçer, biz onun hangi yarıktan geçtiğini öğrenebilirsek girişim deseni kaybolur; bu bilgiyi daha sonra silersek girişim geri döner gibi görünür. Hele deneyin gecikmeli seçimli versiyonunda karar, foton çoktan ekrana ulaşmışken veriliyorsa, insan ister istemez şu soruya çarpar: Gelecekte yapılan bir ölçüm, geçmişte olanı mı değiştiriyor?

Kısa cevap: Hayır, en azından standart kuantum mekaniğinin söylediği bu değil. Ama bu hayır, sıkıcı bir hayır değildir. Tam tersine, bize gerçeklik, bilgi ve ölçüm arasındaki ilişkinin gündelik sezgilerimizden çok daha tuhaf olduğunu gösteren parlak bir hayırdır. Kuantum silgi, geçmişin yeniden yazıldığını değil, olayları nasıl sınıflandırdığımızın sonuç desenlerini nasıl görünür kıldığını gösterir.

Önce sahneyi kuralım

Çift yarık deneyinde tek tek gönderilen parçacıklar, sanki dalga gibi davranıp ekranda girişim deseni oluşturabilir. Fakat parçacığın hangi yarıktan geçtiğini belirleyen bilgi elde edilebilirse, bu girişim deseni kaybolur. Burada kritik nokta şudur: Girişimi bozan şey illa insanın bilinçli biçimde bakması değildir; hangi yol bilgisinin fiziksel olarak evrende kayıt altına alınabilir hale gelmesidir.

Kuantum silgi deneyinde bu hangi yol bilgisi, parçacığın dolaşık olduğu başka bir parçacık üzerinden taşınır. Diyelim ki bir foton ekrana gider, ikiz fotonu ise başka bir ölçüm düzeneğine yönlendirilir. İkiz fotonun ölçüm biçimi, hangi yol bilgisini ortaya çıkarabilir ya da bu bilgiyi ayırt edilemez hale getirebilir. İşte silgi dediğimiz şey budur: Bilgiyi geçmişten kazımak değil, hangi yol bilgisini kullanılamaz kılan bir ölçüm bağlamı yaratmak.

Gelecek geçmişe komut mu veriyor?

Gecikmeli seçim kısmı burada akıl çelici hale gelir. Çünkü ikiz foton üzerindeki ölçüm, ilk foton ekrana ulaştıktan sonra yapılabilir. Bazı popüler anlatımlar bunu, sanki gelecekteki kararın geçmişteki fotona dalga mı parçacık mı olacağını söylediği biçiminde sunar. Bu anlatım dramatiktir, fakat yanıltıcıdır. Foton, küçük bir oyuncu gibi senaryoyu sonradan okuyup rolünü değiştirmez.

Deneyde tek başına ekrana bakan biri, sihirli biçimde girişim deseninin ortaya çıktığını görmez. Ekranda görülen dağılım genellikle karışık, girişimsiz bir dağılımdır. Girişim deseni ancak sonradan, ikiz fotonların ölçüm sonuçlarına göre veriler gruplandırıldığında belirir. Yani desen, ham görüntüde geleceğin geçmişe gönderdiği bir mesaj gibi parlamaz; korelasyonların dikkatli biçimde ayrıştırılmasıyla ortaya çıkar.

Bu çok önemlidir. Eğer gelecekteki ölçüm gerçekten geçmişi değiştiriyor olsaydı, geçmişteki ekranda ölçülen sonuçlar gelecekteki seçime bağlı olarak doğrudan değişmeliydi. Oysa böyle bir şey olmaz. Kimse kuantum silgiyle geçmişe mesaj gönderemez, borsa tahmini yapamaz, dünkü kahvesine şeker ekleyemez. Nedensellik, en azından bilgi iletimi bakımından, ayakta kalır.

Asıl ders: Gerçeklik mi, bilgi mi?

Kuantum silgi deneyinin felsefi tadı burada başlar. Deney bize, doğanın sadece ne olduğu sorusuyla değil, neyin ayırt edilebilir olduğu sorusuyla da çalıştığını gösterir. Bir sistemin davranışı, ona hangi soruları sorabileceğimizle yakından ilişkilidir. Hangi yol bilgisi varsa, doğa girişim şarkısını susturur. Hangi yol bilgisi ilkesel olarak silinmişse, uygun alt kümelerde o şarkı yeniden duyulur.

Burada ölçüm, kaba bir bakış atma eylemi değildir; sistemle evrenin geri kalanı arasında kurulan fiziksel ilişkidir. Dolaşıklık da bu ilişkinin en güçlü biçimlerinden biridir. İki parçacık, aralarındaki mesafe ne olursa olsun, ortak bir kuantum durumunun parçaları gibi davranabilir. Fakat bu, ışık hızından hızlı mesajlaşma anlamına gelmez. Korelasyon vardır; kontrol edilebilir sinyal yoktur.

Sonuçta kuantum silgi deneyinin yanıtı şöyle özetlenebilir: Gelecekteki ölçüm geçmişteki olayı değiştirmez; ancak geçmiş verilerin hangi desen altında anlam kazanacağını belirleyen korelasyon yapısını açığa çıkarır. Geçmiş sabit bir taş blok gibi görünür, fakat kuantum dünyasında ona dair anlatılarımız ölçüm bağlamına göre farklı kesitler verir. Doğa zamanı bükmekten çok, bizim zaman hakkındaki kaba sezgilerimizi büker.

Bu deneyin güzelliği de burada: Bize evrenin hile yaptığını değil, bizim fazla klasik düşündüğümüzü söyler. Geçmiş silinmez; fakat geçmiş hakkında sorabileceğimiz soruların cevabı, deneyin tüm düzeni tamamlanmadan tam anlamıyla belirginleşmez. Kuantum silgi, zaman makinesi değil; gerçekliğin, bilgiyle dans eden matematiksel bir gölge oyunu olduğunu hatırlatan zarif bir aynadır.

Evren Başlamadan Önce Saat Kaçtı?

Büyük Patlama’yı zihnimizde canlandırırken genellikle karanlık bir boşluğun ortasında patlayan dev bir ateş topu görürüz. Ne var ki bu etkileyici sahne, bilimsel açıdan yanıltıcıdır. Büyük Patlama, uzayın içinde gerçekleşen bir patlama değil; uzayın kendisinin genişlemeye başlamasıdır. Ortada bir merkez, çevrede sessizce bekleyen bir boşluk yoktur. Sahne, perde ve oyuncular aynı anda ortaya çıkar. Hatta oyunun başlamasını bildiren saat bile ancak oyunla birlikte çalışmaya başlar.

Bu fikir yalnızca fiziksel değil, felsefi açıdan da sarsıcıdır. Çünkü insan zihni her başlangıcın öncesine başka bir olay yerleştirmeye alışmıştır. Bir ağacın öncesinde tohum, kitabın öncesinde yazar, kararın öncesinde düşünce vardır. Peki zamanın başlangıcından önce ne vardı? Soru ilk bakışta kaçınılmaz görünür; fakat belki de dilin kurduğu bir tuzaktır. Kuzey Kutbu’nun daha kuzeyini sormak ne kadar anlamlıysa, zamanın başlangıcından öncesini sormak da o kadar anlamlı olabilir.

Tekillik: Bir Nesne mi, Bir Uyarı Levhası mı?

Evrenin başlangıcı çoğu zaman sonsuz yoğunlukta, sıfır hacimli bir tekillik olarak anlatılır. Ancak tekillik, mutlaka gerçekten var olmuş kozmik bir nokta değildir. Genel görelilik denklemlerini geçmişe doğru yürüttüğümüzde ulaştığımız matematiksel sınırdır. Başka bir deyişle tekillik, doğanın bize gösterdiği bir nesneden çok, kuramımızın artık konuşamadığı yerde dikilmiş bir uyarı levhası olabilir: “Buradan sonrası için kuantum kütleçekimi gerekir.” Planck zamanı civarında bildiğimiz fizik güvenilirliğini kaybeder; kesin cümlelerin yerini ihtiyatlı modeller alır.

Bu ayrım önemlidir. Bilim, evrenin çok sıcak ve yoğun bir erken hâlden genişlediğine dair güçlü kanıtlara sahiptir: galaksilerin uzaklaşması, kozmik mikrodalga arka plan ışıması ve hafif elementlerin bolluğu bunların başlıcalarıdır. Fakat “mutlak hiçlikten her şeyin doğduğu sıfır anı” henüz gözlemsel olarak doğrulanmış bir sonuç değildir. Enflasyon, kuantum kozmolojisi, döngüsel evrenler ve sıçrama modelleri başlangıcın farklı biçimlerini araştırır. Evren bize bir cevap vermiştir, ama dipnotlarını hâlâ saklamaktadır.

Hiçlik Neden Bu Kadar Gürültülü?

Felsefi hiçlik ile fizikteki kuantum vakumu da birbirine karıştırılmamalıdır. Kuantum vakumu, gündelik anlamda bomboş değildir; alanlara, yasalara ve dalgalanma olasılıklarına sahiptir. Dolayısıyla “evren hiçlikten çıktı” denildiğinde, hangi hiçlikten söz edildiği sorulmalıdır. Yasaların bile bulunmadığı mutlak yokluk mu, yoksa parçacık içermese de fiziksel yapıya sahip bir kuantum durumu mu? İkincisine hiçlik demek, mobilyasız bir evi evsiz sanmaya benzer.

Yine de başlangıç düşüncesinin ihtişamı azalmaz; tersine derinleşir. Çünkü Büyük Patlama yalnızca maddenin geçmişini değil, nedensellik sezgimizin sınırlarını da açığa çıkarır. “Her şeyin bir nedeni vardır” diyebiliriz; fakat neden kavramı, olayların zaman içinde sıralanmasına dayanır. Zamanın kendisi ortaya çıkıyorsa onun nedenini sıradan olayların nedenleri gibi aramak, cetvelle cetvelin uzunluğunu mümkün kılan ölçü fikrini ölçmeye çalışmak olabilir.

Belki de sıfır noktası, evrenin en küçük anından çok insan aklının en büyük aynasıdır. Oraya baktığımızda yalnızca kozmik ateşi değil, başlangıçlara bağımlı düşünme biçimimizi görürüz. Bilim aynayı temizler, felsefe ise görüntünün bizi neden ürperttiğini sorar. Sonuçta Büyük Patlama’nın gerçek ihtişamı, her şeyi tek bir cevaba indirgemesinde değil; varlık, zaman ve hiçlik hakkında sorduğumuz soruları geri dönülmez biçimde değiştirmesindedir. Evren genişlerken yalnızca galaksiler birbirinden uzaklaşmaz; düşüncenin ufku da genişler.

Zamanın Oku

Zamanın oku hep ileri doğru gider diye lineer ve bilimsel bir çıkarımla büyüdük fakat bu bana hiç de makul gelmiyor;üstelik son derece sade biçimde bunun tersini çıkarsayabiliyorum.
Şöyle ki;
Şimdi, benim atalarım kimlerdir? Anne babamdan geriye doğru, örneğin Oğuzlara, ya da Lemurya’ya kadar geri gidebilir ve her birine benim atam diyebilirim. Diğer taraftan ben dedemin ya da Oğuzların ve bütün varlıkları  tüm deneyimlerinin sonucunun ortaya konduğu bir genetik UÇ değil miyim? Öyleyse ben onların bizatihi atası oluyorum!
Bu fikri ilk kez Laniekea’daki Hawaili şaman Koa dile getirmişti, ben de oradan öğrendim 🙂
Yeri gelmişken şu bilgiyi de paylaşayım; burada anlatıldığına bakarak MAYAlar bizim atamız mı? Yoksa onlar ataları olarak bizden mi bahsediyorlar?
(Alıntı foto, Tanrıların Büyücüleri kitabından)
*

Devamını oku “Zamanın Oku” →

Öngörü Mümkün mü?

ruletBir parayı havaya atığımızda, “yazı ya da tura” gelme şansı 50’ye 50’dir.

Bu gerçekten de öngörülemez olan rastlantısal bir olgudur. (Yeri gelmişken, kendi etrafında dönerken, para ne “yazı”dır ne de “tura”; diyalektik –ve yeni fizik– onun hem yazı hem de tura olduğunu söyleyecektir.) Yalnızca iki olası sonuç olduğundan, şans ağır basar. Ama çok sayıda para atımı söz konusu olduğunda işler kökünden değişir. Bir “şans” oyununa dayandıkları varsayılan kumarhane sahipleri bilirler ki, uzun vadede, sıfır ya da çift sıfır da diğer herhangi bir sayı kadar sıklıkla gelecektir, ve bu nedenle bol ve öngörülebilir bir kâr elde edebilirler. Aynı şey, tek tek müşterilerin kesin kaderi öngörülemez olsa bile, son tahlilde pratik kesinlikler olduğu anlaşılan belli olasılıklardan yüklü paralar kazanan sigorta şirketleri için de geçerlidir. Bebeklerin cinsiyetinden bir fabrikanın üretim hattında ortaya çıkan arızaların sıklığına kadar, “yığınsal tesadüfi olaylar” olarak bilinen şeyler çok geniş bir fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal olgular alanına uygulanabilirler. Olasılık yasalarının oldukça uzun bir tarihi vardır ve geçmişte de farklı alanlarda kullanılagelmiştir: Hatalar teorisinde (Gauss), atışlarda kesinlik teorisinde (Poisson, Laplace) ve her şeyden önce istatistikte. Örneğin, “büyük sayılar yasası” şu genel ilkeyi inşa etmiştir; çok fazla sayıdaki tesadüfi faktörlerin birleşik etkisi, böylesi faktörlerin büyük bir kısmı açısından, tesadüften hemen hemen bağımsız sonuçlar üretir. Bu fikir 1713 gibi erken bir tarihte Bernoulli tarafından dile getirilmişti, ardından onun teorisi 1837’de Poisson tarafından genelleştirildi ve 1867’de Çebişev bu teoriye son halini verdi.

Heisenberg’in yaptığı tek şey, yığınsal ölçekli tesadüfi olayların zaten bilinen matematiğini atomaltı parçacıkların hareketine uygulamaktı, tahmin edilebileceği gibi atomaltı düzeyde tesadüfilik unsuru hızla etkinlik kuruyordu. Olasılıklara hükmeden kesin ve harikulâde yasalar keşfetmiş olan kuantum mekaniği, bunu, bilimin temel belirsizlik handikabının üstesinden gelmesini sağlayan çokluklarla başardı. Bilimin cesur öngörülerde bulunması bu araçlar sayesindedir. Bilim, tekil elektronların ya da fotonların yahut diğer temel varlıkların kesin davranışını önceden söylemekteki aczini bugün tevazuuyla itiraf etse de, büyük bir güvenle size, bunların büyük sayılara ulaşan miktarlarının nasıl davranması gerektiğini söyleyebilir. Görünüşteki tesadüfilikten bir desen ortaya çıkar. Tüm bilim tarihinin temelini oluşturan şey, böylesi desenlerin, yani temelde yatan yasaların araştırılmasıdır. Şüphesiz, her şeyin yalnızca bir rastlantı olduğunu, nedensellik diye bir şeyin olmadığını kabul edecek olsaydık, o takdirde tüm bu çalışmalar bütünüyle zaman israfından başka bir şey olmazdı. Bereket versin, tüm bilim tarihi, böylesi endişelerin en küçük bir temelinin bile olmadığını göstermektedir. Bilimsel gözlemlerin büyük bir çoğunluğunda, belirsizlik derecesi o kadar küçüktür ki, pratik amaçlar bakımından ihmâl edilebilirler.
Devamını oku “Öngörü Mümkün mü?” →

Nedensellik ve Tesadüf

zarlarFelsefe ya da bilim öğrencilerinin karşılaştığı sorunlardan biri, özel bir terminoloji kullanıldığında bunun genellikle gündelik yaşam diliyle uyuşmamasıdır.

Felsefe tarihindeki temel sorunlardan biri, özgürlük ve zorunluluk arasındaki ilişkidir. Nedensellik ve tesadüf, zorunluluk ve rastlantı, determinizm ve indeterminizm gibi farklı kılıklarda ortaya çıktığında da kolaylaşmayan karmaşık bir sorundur bu. Gündelik deneyimlerimizden zorunlulukla neyin kastedildiğini hepimiz biliriz. Bir şeyi yapmamız gerektiğinde, bunun anlamı başka tercihimizin olmamasıdır. Başka türlü yapamayız.

Sözlükler zorunluluğu, özellikle insan hayatı ve davranışlarından ayrıştırılamaz olan ve bunları yönlendiren bir evren yasasına ilişkin olarak, bir şeyi olmaya ya da yapılmaya zorlayan koşullar kümesi olarak tanımlıyor. Fiziksel zorunluluk düşüncesi zor ve baskı kavramını içerir. “Zorunluluğa boyun eğmek” gibi ifadelerle anlatılır. “Zorunluluk hiçbir yasa tanımaz” gibi atasözlerinde karşımıza çıkar.

Felsefi anlamda zorunluluk, nedensellikle, neden ve sonuç arasındaki ilişkiyle –verili bir eylem ya da olay zorunlu olarak özel bir sonucu doğurur– sıkı sıkıya bağıntılıdır. Örneğin, eğer bir saat boyunca nefes almazsam ölürüm, ya da iki ağaç parçasını birbirine sürtersem ısı üretirim. Sonsuz sayıda gözlem ve pratik deneyim tarafından doğrulanan neden ve sonuç arasındaki bu ilişki, bilimde merkezi bir rol oynar. Tersine, rastlantı, gevşek bir kaldırım taşına basıp sendelememiz ya da mutfakta bir kabı devirmemiz gibi durumlarda görünüşte bir neden olmaksızın gerçekleşen beklenmedik bir olay olarak değerlendirilir. Ne var ki, felsefede rastlantı, şeylerin, yalnızca tesadüfi bir niteliği, yani kendi öz doğasının parçası olmayan bir özelliğidir. Rastlantı, zorunluluktan varolmayan ve gerçekleştiği kadar gerçekleşmeyebilirdi de denilebilecek bir şeydir. Bir örnek verelim. Eğer iki parça kâğıdı havaya atarsam, bunlar yerçekimi yasası gereği normal olarak yere düşecektir. Bu, nedenselliğin, zorunluluğun bir örneğidir. Ama eğer ani bir hava akımı beklenmedik biçimde kağıdın uçmasına neden olursa, buna genellikle bir tesadüf olarak bakılır. Bu nedenle zorunluluk yasaların hükmü altındadır, bilimsel olarak ifade edilebilir ve öngörülebilir. Zorunluluktan kaynaklı olarak gerçekleşen şeyler başka türlü gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Diğer taraftan rastlantısal olaylar, tesadüfler, gerçekleşebilen ya da gerçekleşemeyen olaylardır; açıkça ifade edilebilecek hiçbir yasanın hükmü altında değildirler ve tam da kendi doğalarından ötürü öngörülemezler.
Devamını oku “Nedensellik ve Tesadüf” →