Vasalisa – Clarissa Estes

İçinizde Kurtlarla koşan Kadınlar kitabını okuyanlar var biliyorum. Bir psikiyatr ve cantadora olan Clarissa Estes bu kitabı yirmi yıllık bir araştırma ve emek sonucunda ortaya çıkarmış ve biz tüm dünya insanlarına hediye etmiş. Kendi adıma ona müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Kitapta bulunan ve binlerce yıldır kadınlar yoluyla dilden dile yola almış olan öykülerin simgesel nitelikleri paha piçilmez bir şifa etkisine sahip.

Vee bu pazar gününe Hande arkadaşımızın tape edip bizlere sunduğu Vasalisa masalı ile merhaba demek istiyorum. Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara ve onların olası çocuklarına ve bu yolla tüm insanlara şifa olması dileği ile, sevgi ve selamlar

s.

Not: Bu masalı bir gurup çalışmasında çözümlemeye çalışmıştık, katılanlar hatırlayacaklardır. Sorular olursa dilimizin döndüğünce cevaplamaya ve Clarissa’dan aktarmaya çalışırız 🙂

VASALİSA

Bir varmış, bir yokmuş; ölüm döşeğinde, yüzü, yakındaki kilise sunağının beyaz mumdan yapılmış gülleri kadar solgun yatmakta  olan genç bir anne varmış. Küçük kızı ve kocası, eski tahta yatağının başucuna oturmuş, öteki dünyada Tanrı’nın,  ona doğru yolu göstermesi için dua ediyorlarmış.

Ölmekte olan anne, Vasalisa’ya seslenmiş. Kırmızı çizmeli beyaz önlüklü küçük çocuk annesinin yanına diz çökmüş.

Anne, ‘’İşte sana oyuncak bir bebek, tatlım’’ diye fısıldamış ve tüylü yatak örgüsünün altından, Vasalisa’nın kendisi gibi kırmızı çizmeler, beyaz önlük, siyah etek ve her tarafı işlemelere kaplı bir yelek giymiş küçük bir oyuncak bebek çıkarmış.

‘’İşte bunlar da son sözlerim, güzelim’’ demiş anne. ‘’Yolunu kaybedecek olursan ya da yardıma ihtiyaç duyarsan, ne yapacağını bu bebeğe sor. O sana yardım edecektir. Bebeği hep yanında taşı. Kimseye ondan söz etme. Acıktığında besle. Bu sana annen olarak verdiğim söz ve benim sana hayır duam, sevgili kızım.’’ Bu sırada soluğu vücudunun derinlerine doğru çekilmiş, o arada ruhunu toparlayarak dudaklarının arasından çıkıvermiş ve anne ölmüş.

Çocuk ve babası çok uzun süre yas tutmuşlar. Ama savaşın acımasızca yarıp geçtiği tarlalar gibi, babanın hayat gülü de saban izlerinden tekrar yeşermiş ve iki kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Yeni üvey anne ve kızları nezaketle konuşup birbirlerine hanımefendiler gibi gülümseler de, gülümsemelerinin arkasında Vasalisa’nın babasının algılamadığı, düşmanca duygular varmış.

Nitekim üç kadın Vasalisa’yla yalnız kaldıklarında ona eziyet ediyor, ona hizmet etmeye zorluyor, güzel cildi bozulsun diye ağaç kesmeye gönderiyorlarmış. Ondan nefret ediyorlarmış, çünkü onda öteki dünyalara ait bir şirinlik varmış. Çok da güzelmiş. Onların göğüsleri kötülükten küçülürken, onunkiler giderek gürbüzleşiyormuş. Üvey anne ve üvey kız kardeşler bir aradayken, gece sakatat yığınına dalan sıçanlar gibi davranırken, Vasalisa her zaman yardımsevermiş ve hiç şikâyet etmezmiş

Bir gün üvey anne ve üvey kız kardeşler sırf artık Vasalisa’ya dayanamadıkları için,’’Bir plan yapalım; ateşi söndürüp Vasalisa’yı ormana, büyücü Baba Yaga’ya, ocağımız için ateş dilenmeye gönderelim. Baba Yaga’ya ulaştığında da ne ala, yaşlı Baba Yaga onu öldürüp yer,’’demişler. Eh, hepsi birden el çırpmış ve karanlıkta yaşayan varlıklar gibi ciyaklamışlar.

Ve böylece Vasalia o akşam odun toplamaktan eve geldiğinde, bütün evi karanlık bulmuş. Çok endişelenmiş ve üvey annesine sormuş: ‘’Ne oldu, neyle yemek pişireceğiz? Karanlığı aydınlatmak için ne yapacağız?’’

Üvey anne çıkışmış: ‘’Seni aptal çocuk! Görüyorsun ki ateşimiz yok. Ben ormana gidemem, çünkü yaşlıyım. Kızlarım da korktukları için gidemezler. O halde ormana gidip Baba Yaga’yı bulacak ve ateşimizi yeniden tutuşturacak bir köz alabilecek tek kişi sensin.’’

Vasalisa safça yanıtlamış. ’’Pekala, tamam, ben giderim,’’ diyerek yola çıkmış. Orman giderek karanlığın içine dalmış ve ayağının altında kırılan ince dallar onu ürkütmüş. Önlüğünün en iç cebine elini sokmuş;

Ölen annesinin verdiği bebek ordaymış. Vasalisa cebindeki bebeği okşayarak, ‘’ Bu bebeğe sadece dokunmak bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor,’’ diye düşünmüş. Yolun her çatallanışında , Vasalisa cebine uzanıp bebeğe danışmış .’’Pekala, şimdi sola mı , yoksa sağa mı gitmeliyim ? Bebek de ‘’Evet,’’ ya da ‘’Hayır,’’ veya ‘’Bu yoldan, ‘’ya da Şu yoldan’’ diye ona rehberlik etmiş. Ve Vasalisa yürürken bebeği kendi ekmeğiyle beslemiş ve bebekten yayıldığını hissettiği şeyleri izlemiş.

Önünde birdenbire, dörtnala giden beyaz bir at üzerinde beyazlı bir adam geçmiş ve hava aydınlanmış. Daha ileride, kızıl bir at üstünde kırmızılı bir adamın yavaş yavaş dolaştığını görmüş ve güneş yükselmiş. Vasalisa yürümüş, yürümüş ve tam Baba Yaga’nın inine yaklaştığında, siyahlar giyinmiş bir süvari, siyah bir at üstünde yıldırım hızıyla çıkagelmiş ve atıyla, doğru Baba Yaga’nın kulübesine girmiş. Hemen gece olmuş. Kulübeyi çevreleyen kafatası ve kemiklerden yapılmış çit, ruhani bir ateşle öylesine ışıldamış ki, ormanın bu noktasındaki açık alan, korkunç bir ışıkla parlamış.

Tabii ki, Baba Yaga çok korkunç bir yaratıkmış. Bir atlı arabayla ya da faytonla değil, kendi kendine her yere uçan ve şekli havan tokmağına benzeyen bir kürekle çekerek götürüyor ve bu sırada geçtiği yerlerde bıraktığı izleri, uzun süre önce ölmüş birinin saçlarından yapılmış bir süpürgeyle süpürüyormuş.

Ve kazan, Baba Yaga’nın arkasından uçuşan yağlı saçlarının eşliğinde gökte süzülmüş. Uzun çenesi yukarıya, uzun burnu da eğrilip aşağıya uzanıyor ve ikisi ortada karşılaşıyormuş. Minik bir keçisakalı ve cildinde ise kurbağalarla alışverişinden kalan siğiller varmış. Kahverengi kirli tırnakları kalın ve çatılar gibi kubbeliymiş ve öyle kıvrımlıymış ki, elini yumruk yapamıyormuş.

Baba Yaga’nın evi daha da garipmiş. Kocaman, pullu sarı tavukayaklarının üzerine oturtulmuş ev kendi kendine geziniyor, bazen de vecd içindeki bir dansçı gibi fırıl fırıl dönüyormuş. Kapılardaki sürgü ve kepenkler insan el ve ayak parmaklarından yapılmışmış, ön kapıdaki kilit de, sivri dişlerle kaplanmış bir hayvan burnundan bozmaymış.

Vasalisa bebeğine danışmış ve ‘’Aradığımız ev bu mu’’ diye sormuş. Bebek de kendinde yanıtlamış: ‘’Evet, aradığın bu.’’ Ve bir adım daha atamadan, kazanındaki Baba Yaga, Vasalisa’nın  tepesine doğru alçalıp ona bağırmış: ‘’Sen ne istiyorsun ?’’

Kızcağız titremiş: Büyükanne, ateş için geldim. Evim soğuk… Ailem ölecek…. Ateşe ihtiyacım var.’’

Baba Yaga terslemiş: ‘’Aaaa, tabii, seni tanıyorum, aileni de. Pekala, seni işe yaramaz çocuk…. Bırak ateş sönsün. Bu yaptığın tedbirsizce bir şey. Üstelik sana ateşe vereceğimizi de nereden çıkarıyorsun?

Vasalisa bebeğine danışmış ve hemen yanıtlamış: Çünkü bunun için size ricada bulunuyorum.’’

Baba Yaga. ‘’Şansın varmış. Bu doğru cevap,’’diye mırıldanmış.

Baba Yaga, ‘’benim için çalışmadıkça sana ateşi kesinlikle veremem. Eğer benim için bu görevleri yerine getirirsen, ateşi alırsın. Yoksa…. ‘’ diye tehdit savurmuş. Ve o an Vasalisa, Baba Yaga’nın gözlerinin birden kızıl kora dönüştüğünü görmüş. ’’Yoksa evlat, ölürsün.’’

Böylece Baba Yaga, langır lungur kulübesine girip yatağına uzanmış ve Vasalisa’ya ocakta pişenleri getirmesini buyurmuş. Ocakta on kişiye yetecek kadar yemek varmış. Yaga hepsini yemiş ve Vasalisa’ya sadece bir ufak bir ekmek kabuğu ile çok az çorba bırakmış.

‘’Giysilerimi yıka, avluyu süpür ve evi temizle, yemeğimi hazırla, küflü buğdayları sağlamlardan ayır ve her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol et. Daha sonra çalışmanı teftiş etmek için geri geleceğim. Yapılmamışsa, ziyafetim sen olursun.’’ Baba Yaga bunları söyledikten sonra, burnu rüzgâr tulumu, saçları yelken gibi, kazanıyla uçarak uzaklaşmış. Ve yeniden gece çökmüş.

Vasalisa, Yaga  gider gitmez bebeğine dönmüş.‘’Ne yapacağım? Bu işleri zamanında bitirebilir miyim? Bebek ona yapabileceğine dair güvence vermiş ve bir şeyler yiyip uyumasını söylemiş. Vasalisa bebeği biraz daha beslemiş ve sonra uyumuş.

Sabahleyin bebek bütün işleri bitirmiş ve sadece yemeğin pişirilmesi kalmış. Akşam Yaga geri dönmüş ve yapılmamış bir şey bulamamış. Bir yandan memnun, ama bir yandan da kusur bulamadığı için hoşnutsuz olan Baba Yaga dudak bükmüş: ‘’Çok şanslı bir kızsın.’’ Sonra sadık hizmetkârlarını buğday öğütmeye çağırmış ve havada üç çift el belirerek buğdayı dövüp ezmeye başlamış. Evin içinde altından karlar gibi tahıl kabukları uçuşmuş. Sonunda iş bitmiş ve Baba Yaga yemeğe oturmuş. Saatlerce yemiş ve Vasalisa’ya evi yarın tekrar temizlemesini, avluyu süpürmesini ve giysilerini yıkamasını buyurmuş.

Yaga avludaki büyük pislik yığınını göstermiş: ‘’ Şu pislik yığınında pek çok, belki de milyonlarca afyon tohumu var. Ve ben sabahleyin hepsi güzelce seçilip ayıklanmış bir afyon tohumu yığını ve bir de pislik yığını olsun istiyorum. Anlıyor musun ?’’

Vasalisa nerdeyse bayılıyormuş. ‘’Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım ?’’ Cebine uzanmış ve bebek fısıldamış: ‘’Endişelenme, icabına bakacağım.’’ O gece Baba Yaga uyuyup horlamaya başlamış ve Vasalisa da … afyon tohumlarını pislikten ayırmaya çalışmış. Bir süre sonra bebek ona, ‘’Şimdi uyu. Her şey yoluna girecek,’’ demiş.

İşleri yine bebek yapmış ve yaşlı kadın eve döndüğünde her şeyin yapıldığını görmüş. Baba Yaga alaycı bir şekilde burnundan konuşmuş: ‘’Pekalaaaa! Bu işleri yapabildiğin için şanslısın.’’ Sadık hizmetkârlarını afyon tohumlarından yağ çıkarmaya çağırmış. Yine üç  çift el belirip denileni yapmış..

Yaga, yediği yahni üzerinden yağ içinde kalan dudaklarını yalarken, Vasalisa da tam yanı başında duruyormuş. Baba Yaga, ‘’Neye bakıyorsun?’’ diye sormuş.

‘’Sana birkaç soru sorabilir miyim, büyükanne?’’ diye sormuş Vasalisa.,

’’Sor,’’ diye emretmiş Yaga, ‘’ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir.’’

Vasalisa beyaz at üstündeki beyaz adamı sormuş.

‘’Haa,’’demiş Yaga sevgiyle. Bu birincisi, o benim Gün’üm.’’

‘’Ya kızıl at üstündeki kırmızı adam?’’

‘’AH, o benim Doğan Güneş’im.’’

‘’Peki, siyah at üstündeki siyah adam?’’

‘’A, evet, o üçüncüsü, o da benim Gece’m.’’

‘’Anlıyorum,’’ demiş Vasalisa.

Yaga, ‘’Haydi canım! Daha çok soru sormak istemez misin ?’’ diye tatlılıkla sormuş.

Vasalisa bir görünüp bir kaybolan el çiftleri hakkında bir şeyler sormak istemişse de, cebindeki bebek yukarı aşağı zıplamaya başlamış, bunun üzerine Vasalisa,

’’Hayır, Büyükanne. Senin de dediğin gibi, çok fazla şey bilmek insanı çok çabuk yaşlandırabilir,’’ demiş.

‘’Oo! Demiş Yaga kafasını bir kuş gibi yukarı dikerek. ‘’Yaşına göre çok akıllısın, kızım. Nasıl böyle olabildin ?’’

Vasalisa,’’Anemin kutsamasıyla,’’ diye gülümsemiş.

‘’Kutsama mı!?‘’ Bu evin çevresinde kutsamaya ihtiyaç duymuyoruz. En iyisi senin yola düşmen, kızım.’’ Bunları söyledikten sonra, Vasalisa’yı gecenin içine doğru itmiş.

‘’Bak sana ne söyleyeceğim, evladım. Al işte!’’ Baba Yaga, çitine uzanarak alevli gözleri olan bir kafatası alıp, bir sopanın üzerine oturtmuş. ‘’Evet! Bu sopanın üstündeki kafatasını al ve eve götür. İşte burada! Ateşin bunun içinde. Tek bir kelime bile etme. Sadece yola düş.’’

Vasalisa, Yaga’ya teşekkür etmek istemiş, ama cebindeki küçük bebek önceki gibi kıpırdanmaya başlayınca sadece ateşi alıp gitmesi gerektiğini anlamış. Karanlık ormandan eve doğru yola çıkmış, bebeğin ona söylediği yollardan giderek yönünü belirlemiş. Vasalisa, kulağından, gözünden, burun ve ağız deliklerinden ateş parlayan kafatasını taşıyarak ormanı geçmiş. Birden onun ağırlığından ve acayip ışığından korkuya kapılmış ve fırlatıp atmayı düşünmüş. Ama kafatası onunla konuşarak sakin olmaya, üvey annesi ve kız kardeşlerinin evine doğru yola devam etmeye zorlamış. O da dinlemiş.

Vasalisa giderek evine yaklaşırken, üvey annesi ve kız kardeşleri de pencereden bakıyorlarmış ve ağaçların arasında dans eden garip bir pırıltı görmüşler. Pırıltı giderek onlara doğru yaklaşıyormuş. Ne olabileceğini tahmin edememişler. Vasalisa’nın uzun süren yokluğunun, şimdiye kadar ölmüş olduğu anlamına geldiğini ve kemiklerinin hayvanlar tarafından sürüklendiğini düşünüyor, ondan kurtuldukları için seviniyorlarmış.

Vasalisa eve daha da yaklaşmış. Üvey anne ve kız kardeşler gelenin o olduğunu görünce ona doğru koşmuşlar ve gittiğinden beri ateşlerinin olmadığını, yeni bir ateş yakmak için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hep söndüğünü söylemişler.

Vasalisa tehlikeli yolculuğunu sağ salim bitirdiği ve yeniden ateş getirdiği için, evine büyük bir zafer duygusuyla girmiş. Ama sopadaki kafatası, üvey annenin ve kız kardeşlerin her hareketini izliyor ve belleğine kazıyormuş ve sabah olduğunda hain üçlüyü yakarak küle çevirmiş.

C.P. Estes

‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından Vasalisa masalıdır.

Son araştırmalarıma göre Baba yaga simgesinin chaos  ve Tiamat ile ilişkisini keşfettim. Bu arada ekteki sitede şahane fotolarını buldum ki hepsi bi arada rastlanmayacak kadar güzel.

http://fletchingarrows.tumblr.com/post/688436711/baba-yaga-best-villain-ever

Clarissa’nın bu güzel masalının, YAY kuzey ay düğümü olanlar için bir klavuz olduğunu anladım. Bu sebeple bi kez daha paylaşıyorum, belki bana olduğu gibi başkalarına da yardımı olur. Kolay gelsin hepimize

Birleşik Alan Kullanımı ya da BAK

BAK Hakkında:

Birleşik Alan Kullanımı(BAK) uygulaması, gerek kadim öğretiler gerekse kuantum fiziği ile kendi düşünsel ve pratik yolculuğumun verileri bir araya getirildiğinde sanki hep elimizin altında idi buna rağmen deneme aşamasında hepimizi şaşkına çevirdi.

Prensipte bu uygulamanın temeli, bir kişi olarak “BEN” öznesi ile her bir cümleye başladığımızda; iki ayrı ve temel ben’den bahsediyor oluşumuzla ilgilidir. Birincisi, her birimizin ben öznesinin TEK bir BEN oluşu, ikincisi ise her birimize has, eşi benzeri olmayan biricik ben oluşudur.

Biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan benlerimiz, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz benler’dir. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir (parçacık). Diğeri ise hepimizde bulunan tek BEN yönüyle bileşik benliğimizdir (dalga).

Bu gözlemlerimiz neticesinde Bileşik benliğimizin bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. İşte Birleşik Alan Kullanımı uygulamasında biz bu ağ bağlantısına sorular yöneltiyor ve her seferinde onun bizlere gösterdiği cevapları şaşkınlık ve hayranlıkla izliyoruz. Holografik yapımızın bir belirtisi sayılabilecek bu uygulamamız her seansta yeni bir yönüyle kendini ortaya seriyor ve bizi yeni denemeler yapmak için heveslendiriyor.
Bu uygulama ile her türlü soruya cevap bulabiliyoruz, yeter ki soruyu akıl edebilelim.

BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

BAK’ın  şimdiye kadar gözlemleyebildiğim bikaç işlevi var ve kimbilir bilemediğim daha neleri var 🙂
İşlevlerden birincisi, açık ve ortada olan, yani birleşik alanın zaman ve mekan kısıtı olmaması sebebiyle bilmediğimiz bir soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi.
İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır ancak rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.
Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi.
Dördüncüsü, oyuncuları bütün bu olayları bir yandan oynarken bir yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve yerine döndüğünde bir çok şeyi hatırlayabilmesi.
Beşincisi, Hatırlayamadıkları için de gurup çalışması yapılıp birbirine (hapishaneden kaçmak için yardımlaşma) anımsatılabilmesi

Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor.

Yedincisi, Egomuz itibariyle sık söyleyemediğimiz bir kelimeyi; “bilmiyorum” kelimesini tam bir kabul haline getirebildiğimiz ve ancak bu şekilde oynayabildiğimiz nadir bir olanak yaratmasıdır diyebilirim.

Tarihte buna benzer belki de daha kapsamlı ve bilinçli uygulamalar da yapılmıştır bunu bilemeyiz. Önemli olan şu an böyle bir uygulamayı akıl edebiliyor oluşumuz. Bu konuda özellikle ilk denemelerde bana güvenerek deneyimi gerçekleştirebilmemize olanak veren TUVA’daki arkadaşlarıma minnetarım.

Ben yalnızca BAK uygulamasının fikir babası ve onu denemeye cesaret ederek onu doğurmuş olan annesiyim. Uygulama ile ilgili hiç bir şahsi hak iddia etmediğimi ve dünyanın kullanımına açık olduğunu belirtmekten mutluyum. Zaten adı üstünde BİRLEŞİK ALAN KULLANIMI.

Şimdi aradan artık bir yılı aşkın süre geçti ve bazı yerlerde BAK uygulaması modere etmeye cesaret eden arkadaşlarımızın varlığını sevinçle öğreniyorum. (Zaten en çok on seneye kadar okullardaki eğitim sisteminde ve sokaklardaki çocuk oyunlarında da BAK esaslarını görmeye başlayacağımız kehanetinde bulunmuştum. Belki bu kadar bile sürmez, az ihtiyatlı davrandım)

Bu durumda BAK moderasyonu yapacak arkadaşlarımıza da bazı önerilerim olacak:

  1. BAK uygulamasının temeli “bilmiyorum” da yatar. Cevabını bildiğiniz bir soruyu alana yönlendirmeyin; çünkü bu kendi benzersiz benliğinizi geri çekemeyeceğiniz anlamına gelir. Bilmiyorum hissi, ortamda bir alçak basınç alanı oluşmasına sebep olur, böylece bu konudaki bilginin ister istemez alana doluşmasını sağlar.

  2. Oyuna, soruyu yönlendirmek, gelecek rolleri duyabilmek için “pür bilmiyorum” da kalabilmek ve oyun süresi boyunca “bilmiyorum” halini sürdürmek, sadece tanıklık etmek esastır.

  3. Birleşik alan, sorulan bir sorunun makul bir süre öncesinden hangi şartların nasıl oluştuğunu anlatarak başlar ve sonunda (30 ila 40 dk sonra) ŞU AN’daki son duruma ulaştırır. Hareketin sonlandığını, oyuncuların durağan bi hal aldığını gördüğünüzde, oyunu sonlandırmadan önce bir kez oyunculara “herkes yerinden memnun mu, böylece fotoğrafınızı çekeceğim” diye sorunuz. Onlar bulundukları konumu kesinleştirdiğinde bunu elinizdeki deftere not ediniz.

  4. Birleşik alan Kullanımı, bir fal bakma yöntemi değildir, çünkü yapısı itibariyle geleceği göstermez. Geleceğe dair her şey şu an alınan radikal bir kararla değişmektedir. Ve dünyadaki insanlar her an milyarlarca yeni karar alıyorlar.

  5. Her bir BAK seansında moderatör haricinde 7 ila 14 katılımcı olmasının  şu ana kadar en iyi sonuçları verdiği gözlenmiştir. Oyun esnasında Katılımcılar hangi rolleri oynadıklarını bilmezler. Bunun Oyun sonuna kadar böyle kalmasına özen gösteriniz. Oyun esnasında tanıklık ettiğiniz önemli olayları ve sözleri elinizdeki not defterine kaydediniz. Bunları oyun bitiminde katılımcılarla paylaşabilirsiniz.

  6. Oyunu sonlandırdıktan sonra katılımcılara ve Birleşik Alan’a teşekkür ediniz. Şimdi artık bilebilirsiniz! Kendi biricik görüşlerinizi düşünebilir ya da dile getirebilir, hatta Birleşik Alan’ın gösterdiği cevaba katılmadığınızı bile söyleyebilirsiniz. Şüphesiz ki her birimiz benzersiziz.

  7. Birleşik Alan, bir sorunun cevabı olarak dünya çapındaki tüm bilinçli varlıkların titreşimlerinin bir ortalamasını sunar bize. O bir son an ölçücüsüdür. Ve bunu modere etmek büyük bir onur/sorumluluktur.

sevgilerimle

Sibel Atasoy

Yazar, görüşmeci

not: Lütfen soru sormanın incelikleri konusundaki şu yazımıza da bi göz atıverin, tıklayınız.

Birlikte BAK oynadığımız arkadaşların Kuantum fiziği ile ilgili yayınlanan videoları kaçırmadan izlemelerini arzu ederim. Zaten BAK’ı deneme isteğim; kuantum fiziğine olan büyük ilgim ile sezgilerim ve oyuncu kişiliğiml birleşmesi ve artık bilginin bizatihi “uygulama” olduğu bu zamanın doğal itişi sonucudur muhtemelen.

Ayrıca, en az 8 katılımcı toplayabildiğiniz her yere gelip BAK oyunu modere etmeye hazırım. Bu şehirlerarası bile olabilir.

Not: BAK beş yaşına girdi yazımıza da göz atın lütfen: Tıklayınız

Şifa nedir?

Benim nacizane bilebildiğim tek şifa yöntemi var. Bunu kimseden öğrenmedim sadece işlerliğini gözlerimle gördüm yüreğimde hissettim.
Şifa, onaylamaktır.
Ve gerçek olmalıdır. Yani sözcükler yeterli olmaz.
Nasıl ki bir bebek sözcüklerle değil kendisine ulaşan dalgalarla kavrayış içinde oluyorsa, hastayı (sevgi özünden sapmış kişi- kişi olmak bizatihi sapınçtır, bunu da unutmayalım) da bir bebek gibi düşünmeliyiz. Ona ulaşacak olan gerçek onaylamadır.
Bu nasıl yapılabilir?

Çok kolay 🙂

(Aşağıdaki etapların biri bile sağlanamazsa operasyon bozunuma uğrar)
1. Hastanın (kişi) iyileşmesini GERÇEKTEN istiyor muyuz?
2. Kişiye onda beğeneceğiniz hayran olacağınız bir özellik bulmak niyetiyle bir süre bakın. Bu özellik somut ya da soyut anlamda olabilir hiç fark etmez.
3. Hayran olabileceğiniz bir özelliğini bulduğunuz an bunu yüreğinizde hissedeceksiniz.  Sanki ışık daha artmış gibi gelir.
4. Şimdi ona ve başkalarına onun hayranlık uyandıran özelliğini yüksek sesle söyleyin.
5. Öyle söyleyin ki ona aşık olduğunuzu sansınlar.

Bildiğiniz, hançerenizden kopan en güçlü kelimeleri kullanarak onurlandırın.
Bitti
🙂

Onurlandırmak, çift yönlü bir şifa operasyonudur.

Bilinç Yolculuğu -3

 El zanaatı: Özellikle eski el sanatları, hastaların ya da normal sağlıktaki insanların kendi kişisel tarihlerini bulma ve silme işlemi için birebir işlev gören şifa araçlarıdır. Bunlar arasında takılar, çeşitli oyma işleri, simgesel tılsım yapma sanatları, çocuk oyuncakları, uçurtmalar, patchwork olarak bilinen yamalı yorganlar, hat sanatı, marangozluk, ebru işleri vb daha birçokları sayılabilir. Sanat önemlidir; çünkü ruhun mevsimlerini ya da ruhun yolculuğundaki özel veya trajik bir olayı anımsatır. Sadece kendimiz için de değildir sanat, peşimizden gelenler için eşi bulunmaz bir haritadır. Bütün bunların ötesinde el zanaatı ve sanat, yapana iç sessizliği yakalama fırsatı vermesi sebebiyle emsalsiz bir araçtır.

CC öğretisinde el zanaatına bolca yer verildiğini de büyük bir memnuniyetle fark ettim. On iki kitap boyunca birçok el sanatından bahsedildiğini hatırlıyorum, bunlara ilaveten Don Juan CC ye av tuzağı yapmayı öğretmiş, avlanmanın inceliklerini bilfiil yaşatmıştı. Bitkilerle konuşma, onların yerlerini tespit etme, onların devşirilme, tasnif edilme, saklanma ve karışım yapma tekniklerini yaşayarak öğretmişti. CC uzun yıllar süren öğrenciliğinin çok uzun saatleri boyunca kendisine öğretilmiş böylesi işleri yaptı. Bu özelliği ile bana, kırk yıl boyunca düzgün odun kesmeyi ve istiflemeyi öğrenen Yunus Emre’yi anımsatıyor.

CC’nin Don Juan ile tanışmasının ilk zamanlarında bu konuya her ikisinin de bakış açılarının değişik olduğunu hemen her satırda görebiliyoruz. İşte IxtlanYolculuğu’ndan bir sahne:

 Castaneda, tıbbi otlarla ilgili bilgi vermesi karşılığında ona para ödeyeceğini söyler. Don Juan da “sen benim zamanıma karşılık, kendi zamanını koy” der. Bitkiler konusunda söylenecek bir şeyin olmadığını, bu nedenle para almasının söz konusu olamayacağını söyler. Çölde hava kararana dek yürürler ama Don Juan tek bir bitki göstermez. Dinlenmek için bir çalılığın dibine otururlar ve Don Juan “Bitkiler hem canlıdırlar hem de duyguları vardır” der. Tam o sırada ansızın rüzgâr çıkar ve etraflarındaki çalılıkları sallar ve çalılıklar hışırdamaya başlar.  Don Juan “ Bak işittin mi? Çalılar da rüzgâr da söylediklerimi doğruluyor” der.

Castaneda bitkiler konusunda bir şeyler öğrenme arzusunda olduğunu, karşılığında ücret ödeyebileceğini yineler. Don Juan para gerekmez, sana bitkiler konusunda bildiğim ne varsa anlatacağım der ve ekler. “Ola ki, yoktur bitkilere değin öğrenilecek bir şey, yok ki onlara değin söylenebilecek bir söz”. Castaneda Don Juan’ın ne demek istediğini anlamaz ve Don Juan üç kez aynı sözü yineler. Tam o sırada alçak uçuş yapan bir askeri jet geçer ve gürültüsü ile yeri göğü inletir. Don Juan elini kulağına yerleştirir ve “İşte dünya da benimle aynı düşüncede” der.

Satın alınabilecek bir bilgi değildir söz konusu olan, bütünüyle adanma gerektirir; “benim zamanıma karşılık senin zamanın!” Der DJ, ruhun sağlıklı gelişimi için gereklidir bu. Savaşçı olma yoluna girildiğinde dünyadaki her şey bize yardımcı olmak için seferber olmuş gibidir. Yukarıdaki özette karşılaştığımız türden “doğrulamalar” ve yoralar sadece savaşçılara gelmiyor şüphesiz, ama onları sadece savaşçılar duyup görebiliyor.

CC, öğrenciliği esnasında binlerce sayfa not tutmuş, daha sonra bunların arasında bir tasnif yapmaya çalışarak önemli ve gerekli gördüklerini bu on iki kitaplık seriyle okuyuculara sunmuştu. Herhalde böyle bir seçim yapmak oldukça zor olmuştur. Kitaplarda kullanılan dilin dolaysızlığı, tutarlılığı ve zaten kültürel olarak aşina olduğumuz usta-çırak ilişkisinin yalın biçimde sunumu bir okuyucu olarak beni tam da DJ nin söylediği gibi yüreğimden yakalamıştı. Yirmi seneden uzun süren bu yolculuk esnasında birbirinden kopuk ve gelişigüzel alınan notların ortaya çıkardığı bütünde ben tek bir çatlak ses duymadım. Hiçbir çelişkiye rastlamadım. Dünyada bazı muhaliflerin iddia ettiği gibi eğer bu yolculuk, CC’nin bir hayal ürünü idiyse bile gerçek olmasından daha az kıymetli yapmazdı onu. Hem zaten gerçek ve hayal dediğimiz nedir ki?

Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir. DJ

sa-26.12.2009

08.03.10-Pazartesi- Robot Konuşuyor

Haftanın Masalı dizisi 

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Orhan isimli dokuz yaşında çelimsiz, biraz sinirli, gayet akıllı bir çocuk varmış. Babası bir şirkette muhasebeci annesi ise bir bakanlıkta orta dereceli bir memurmuş. Başkentte yaşayan bu çekirdek ailenin diğer ailelerden pek de farkı yokmuş. Gündüzleri işlerine, okulla gider, akşamları televizyon karşısındaki kanepede yer kapışırlarmış. Bazı hafta sonları göl başına kahvaltıya giderler, uzun bir yürüyüş diye başlayıp en kısa dönemeçten geri döner, mütevazi arabalarının rahatlığına gömülürlermiş. Bazen annenin ısrarıyla popüler bir konser ya da gösteriye de gittikleri de olurmuş tabi. Doğrusu hayatları sakin denilebilirmiş.

Ara sıra Orhan’ın uyumsuzlukları ve çevreden gelen şikâyetlerle boğuşurlarsa da bunu da fazla dert etmezlermiş. Bütün kadın programlarını kaçırmadan takip eden anneanne onlara bir yaşam koçu tavsiye etmiş. Orhan’ı belli dönemlerde ona götürüyorlarmış. Gerçi durumda pek bir değişiklik olmuyormuş ama yapabilecekleri başka bişey de bilmiyorlarmış.

Neyse işte günler böyle birbirinin benzeri geçip giderken, okullar kapanmış, yaz tatili gelip çatmış. O sene Orhan’ın dedesinin yaşadığı kıyı köyüne misafir olmayı planlayan aile, tüm hazırlıkları tamamlamış, yola çıkmışlar. Güzel bir havada, güzel bir yolculuktan sonra beldeye varmışlar. Uzun zamandır görüşmeyen aile büyükleri küçükleri hasretle kucaklaşmış. Bavullar açılıp çekmecelere yerleştirilmiş.

İlk iki günün ardından Orhan’ın yüzünde, kollarında, sırtında, kızarıklıklar kaşıntılar peydahlanmış. Telaşlanan aile hemen cildiyeci bir doktor arayışına girişmişler. Fakat o küçük beldede yalnızca oldukça yaşlı pratisyen bir hekimden başka olanak yokmuş. Böylece Orhan’ı ilk çare olarak, çevre sakinlerinin çok sevip saydığı bu doktora götürmüşler.

Rengârenk çiçeklerle bezeli bahçenin ahşap kapısı şık şık diye latif bir ses çıkarmış onlar içeri girerken. Belki de sesi duyduğu için küçük beyaz evin kapısı açılmış ve orta boyda, hafifçe toplu, beyaz güzel saçları olan bir adam dışarı çıkmış. Güneşten gözlerini kırpıştırarak “gelin gelin” anlamında el sallamış onlara. 
Tanışma, gülüşmeler arasında, doktorun muayenehane olarak kullandığı sevimli odaya girip, oturmuşlar. Yaşlı adamın mavi gözleri berrak bir su gibi yumuşak ve aynı zamanda parlakmış. Önce sorunu dikkatle dinlemiş, bazı sorular sormuş aileye dair, sonra çocuğun kızarık bölgelerine göz atmış, hafif bir muayeneden sonra demiş ki,

“Hımmm… Ne güzel bir gün değil mi? İsterseniz siz işlerinize bakın, biz de Orhan’la baş başa konuşalım biraz. Zaten bugün gelen giden de yoktu, arkadaşsız canım sıkılıyordu” demiş ve eklemiş “isterseniz ben onu eve getiririm sonra, babanızı tanıyorum, gelmediğim ev değil” diye kıkır kıkır gülmüş.

Böylece çocuğun annesi babası gitmişler. Orhan biraz tedirginmiş ama yine de geride kalmaya itiraz etmemiş. Önce birer külah dondurma yemişler, bahçede çiçek tarhlarının arasında dolaşırken, havadan sudan konuşmuşlar. Yaşlı adam buraya geleli iki gündür neler yaptığını sormuş çocuğa. O da saat saat anlatmış, böyle hevesli bir dinleyici bulduğuna sevinerek. Anlatılanlardan biri dikkat çekiciymiş. Önceki gün plaja yüzmeye gittikleri gün olanlar.

O gün denize üç kez girip çıktıktan sonra arkadaşsızlığın getirdiği iç sıkıntısı ile kumları ayağı ile tekmelemekte olan Orhan, kulak paralayıcı bir kız sesi ile yerine çakılıp kalmış. Kız şöyle diyormuş “aptal! Ne yaptığına dikkat etsene!”

Meğer tekmelediği kumlardan bir kısmı, kızın hevesle yapmakta olduğu kumdan şatonun üstüne düşmüşler. Yedi sekiz yaşlarında görünen kız bir elinde malası diğer elinde plastik su kovası, kızgınlıktan kedi gibi parlayan kısılmış gözleriyle ona bakıyormuş. Adeta savaşa davet eder gibi bir hali varmış. İşte o andan sonra beş dakikada olanları hiç hatırlamıyormuş Orhan. Ama daha sonra babasının anlattığına göre, çocuk atılıp tüm şatoyu ayaklarının altında ezmiş, kıza da okkalı bir tokat yöneltmiş ama Allahtan rastlatamamış. Kızın dehşetli çığlıkları ile plaj nerdeyse ayağa kalkmış bir anda. Ve bu güzel minik kedinin annesi, ondan da daha çok bağırarak çocuğu azarlamış. Çakmak çakmak gözlerle babasına gidip onu şikâyet etmiş.
Olay kısa zamanda yatışmış, baba oğul daha eve dönmeden unutulup gitmiş. Şu an yaşlı amca hatırlatmasa sonsuza kadar yitip gidecek binlerce sevimsiz anıdan biri olacakmış aslında.

Güneş artık yakmaya başladığından içeri girmişler, doktor her ikisine de koca bir kupayla sütlü çikolata pişirmiş. Ağızları yana yana üfleyerek içerken birbirlerinin haline bakıp gülüşmüşler. Çikolataları bitmeye yakın adam ona şöyle demiş; “Sanırım bu kaşıntılarının sebebini buldum Orhan.” , “öyle mi” demiş çocuk pek de ilgilenmeyerek. “evet evet” demiş yaşlı adam hevesle , “kolayca tedavi edebileceğimizi de biliyorum. Ancak bunun için sana bir sır vermem gerekiyor”

Bu kez çocuğun iri kahverengi gözleri ilgiyle parlamış.

“Sen sır nedir biliyor musun?”
“Tabi” demiş çocuk “saklanması gereken bişey”
“Ah evet işte öyle. Sana bir sır vereceğim ve bu ikimiz arasında kalacak, buna ne dersin?” Çocuk merakla onaylamış adamı. Sandalyesinde kıpırdanmış, sırtını dikleştirmiş.

“Şimdi bak, belki biraz tuhaf bulacaksın ama yine de bunu seninle paylaşmaya karar verdim. Biliyorsun biz insanlar doğduğumuzda çok minicik oluruz, kardeşin olmadığı için belki sen bunu fark etmemişsindir.  Çok küçük ve korunmaya muhtacızdır. Gözlerimiz henüz görmez, kulaklarımız senin bildiğin şeyleri duymaz. Kendimizi başka şeylerden ayıramayız bile.  Dikkatle ve şefkatle korunmamız, sabırla büyütülmemiz gerekir. Peki bunu kim yapar?”

“Annemiz” demiş çocuk kesin bir tonda
“Ah evet, annemiz. İyi ki varlar onlar değil mi? Annemiz yapar ama onun da kendine göre bir hayatı başka sorumlulukları var, o sebeple bir anne her saniye bebeği kucağında tutamaz, onu korumak için bütün anlarını gözleyemez. İşte bu sebepten bebeğinin içine minik biiiirrrr… Hımmm… Nasıl desem… Minik biiirrrr robot koyar. Koruyucu robot.” Derin bir nefes alıp çocuğun tepkisini ölçmüş. Orhan sandalyesinde öne doğru eğilmiş, gözbebekleri olağanüstü büyümüş, nefesini tutmuş biçimde ona bakıyormuş.

“Eh işte bu robota, bebeği her halükarda koruması için kesin emir verilmiştir. Onun bu koruma işinden başka hiç bi amacı yoktur. Böylece bebek büyürken robot da onunla beraber büyür. Normalde içimizde bi yerde uyur vaziyettedir. Hani bodyguardlar var ya bilirsin sanırım?”

“Eeeveet, tabi biliyorum, filmlerde var, oynadığım bilgisayar oyunlarında da var” demiş çocuk heyecanını saklayamayarak.
“Hah işte aynı onun gibi,  Ya da güzel bir köpek gibi de düşünebilirsin onu, sahibine bağlı ve onu ölümüne korumaya gönüllü bi şey.”  Durup kendi benzetmelerine gülüyor gibi yapmış. Aslında amacı çocuğun yükseldiğini fark ettiği tansiyonunu biraz düşürmekmiş. Gerçekten de işe yaramış, çocuk dizlerinin altına dimdik kilitlediği kollarını çıkarıp, geriye doğru kaykılmış.

“Herkeste var mı bu robottan?” diye sormuş “Hem ben bunu neden şimdiye kadar duymadım?”
“Güzel sorular” demiş doktor gülümseyerek “akıllı bir delikanlı olduğun belli zaten. Evet hepimizde var. Bunu şimdiye kadar duymadın çünkü anneler bu robotu yerleştirdiklerini unutuyorlar. E onlar unutunca kimse de bilmiyor doğal olarak.  Peki ben nerden biliyorum? Bunu soracaktın değil mi?”

“Evet tabi, sen nerden biliyorsun?”
“Hımmmm… Bak bu şöyle oldu, büyük büyük dedemin annesi, bir gün bu robotu yerleştirdiğini hatırlamış. O bunu hatırladığında çocukları zaten büyük insanlar olmuşlarmış ve artık kendilerini koruyabilecek güçtelermiş. O zaman demiş ki, artık bu robotlara ihtiyaç kalmadı, onları çıkarıp atayım bari. Fakat bunun nasıl yapılacağına dair hiçbir fikri yokmuş. Nasıl takılacağını kendiliğinden biliyormuş, bütün annelerin bildiği gibi, yani kimse ona öğretmemiş. Ama nasıl çıkarılacağını bilmiyormuş işte. Büyük ninem çok akıllı bir kadınmış, uzun zaman bunu nasıl yapacağını düşünmüş, yine de bulamamış. Sonra bir gün rüyasında bir çözümün olduğunu görmüş. Sabah uyandığında sevincinden minik kuşlar gibi şarkılar söylemiş.”

“Nasılmış?” Çocuğun sesi çatal çatal çıkmış, ikisi de buna kahkahalarla gülmüşler.

“Dur şimdi onu da söyleyeceğim, sırasıyla. Daha önce robotun nasıl çalıştığının örneğini göstermeliyim sana. Hani az önce bahçede bana anlattığın plaj olayın vardı ya, işte bu gayet güzel bir örnekti. Senin tekmelediğin kumlar o minik kızın şatosuna değince, kızın uyuyan robotu birden uyandı ve öne geçerek onu korumaya hazırlandı ve sana bağırdı. Robotlar birbirlerinin sesini gayet iyi tanırlar. Böylece kızın robotunun sesi senin robotu uyandırdı. Senin tehlike içinde olduğunu sanan robotcuğun seni hemen arkasına savurdu ve saldırıya geçti, kum kaleyi yıktı daha bişeyler işte. Tabi kızın annesinin robotu bu sesleri tanımakta gecikmedi ve yardıma koştu.”

“Olamaazzz…” diye bağırdı oğlan “gerçekten böyle mi oldu?”

“Aynen” dedi adam “robotlar öylesine kesin emir almışlardır ki, işe giriştiklerinde sahiplerini hemen kendi arkalarına savurarak ona siper olurlar. İşte bu yüzden sen o sırada olanları hatırlayamadın, çünkü hem savrulurken sersemlemiştin hem de robot önünde olduğu için olanları seyredemedin!”

“Şimdi anlıyoruuuummm” diye gürlemiş çocuk, oturduğu sandalyeden atlamış, heyecanla iki kez yerinde zıplamış. “Çünkü bana hep böyle oluyor”

“Ehhh…” demiş yaşlı adam bıkkınca “hepimize böyle oluyor.”sonra durup oğlanın yatışmasını beklemiş.  “İşte hayatımızda her gün bir çok kez robot bizim yerimize geçtiği için hafızamızda bütünlük yok, neyin nasıl olduğunu çoğu kez hatırlayamıyoruz.”

“E tamam tamam… Ninenizin bulduğu çözüm neydi, ben onu merak ediyorum” diye bağırmış çocuk, o sırada minik bir kek parçası genzine kaçtığı için öksürüklere boğulmuş. Yaşlı adam ona bir bardak limonata getirmiş, gidişattan memnun, fark ettirmeden gülümsemiş koltuğa otururken.

“Hımmm… Evet ninemin rüyada gördüğü çözümmm” diye uzatmış diyeceğini “rüyasında gördüğü çok ama çok yaşlı bir kadın ona bir bilezik yapmayı öğretmiş. Bu bilezik kolunda olduğu sürece robotun hareketlerini izleyebilirmişsin”

“Nasıl yani, robotu çıkarmıyor muyuz yani?”

“Hayır hayır çocuğum, robot bir kere konulduğunda artık çıkarılamazmış, ancak onu izleme şansımız varmış, böylece hafıza kopukluğumuz olmaz, neyin ne olduğunu bilebilirmişiz. Bu da bişeydir yani, değil mi?”

“Eh evet öyle herhalde” demiş çocuk hafif hayal kırıklığıyla

“Hem robot bizim düşmanımız değil en sadık dostumuz, bunu unutma lütfen. Onun tek kusuru, her şeyi sahibi için tehlike görmesi ve daha da kötüsü sahibinin artık büyüdüğünü ve kendini birçok tehlikeden koruyabilecek denli güçlenmiş olduğunu anlamaktan aciz olmasıymış. Eh o nihayetinde bir robot, makine yani, bizimle boy ölçüşemez. Sanırım ben onu anlayabiliyorum hatta seviyorum bile” diye gülümsemiş. Bu arada ahşap küçük masasının sol alt çekmecesinde bi şeyler arıyormuş, sonunda aradığını bulmuş ve sevinçle yerinde doğrulmuş.

“Büyük büyük ninem zamanından beri, bizim ailede senin yaşlarına gelen çocuklara bu bileziklerden bir tane hediye edilir, nasıl çalıştığı öğretilir ve tabi sır olduğu da hatırlatılırmış. İşte ben de böylece haberdar oldum robottan ve bilezikten.” Elinde tuttuğu hasır gibi bişeyden örülmüş bileziği havada salladı “şimdi eğer istersen ben de sana bir tane hediye edeceğim” demiş

“Çocuk hevesle masaya doğru atılmış “evet evet kesinlikle istiyorum onu” demiş.

“Gel o zaman onu takalım ve nasıl çalıştığını anlatayım. Bu bileziğe ben robot yakalayıcı diyorum, sen de istersen başka bir isim koyabilirsin tabi” Bileziğin ortasındaki siyaha yakın koyu renk yassı taşı tam bileğinin içine denk gelecek şekilde takmış ve sıkıca bağlamış. “Nasıl? Güzel değil mi? Fazla gösterişli de değil, her yerde rastlanan bilekliklere benziyor”

“Evet öyle hakikaten” demiş çocuk, sağ kolunu şöyle havada bikaç kez çevirmiş, sanki özel bir şey hissetmeye çalışır gibiymiş.

“Önemli olan görüntüsü değil işlevi tabi. Neyse, bu bilezik nasıl çalışıyor onu da anlatayım, az sonra akşam olacak sizinkilerin meraka düşmesini istemem. Şimdi senin robot uyandığı anda bu bilezikteki taş kırmızı renge döner ve bileğine aniden bir sıcaklık yayılır. Bunu fark ettiğinde sen hemen üç kez, “robot uyandı, robot uyandı, robot uyandı” diyeceksin. Bazen bunu dudaklarınla söyleyemeyebilirsin ama içinden de söylesen kulağın bunu duyacaktır. Kulakların bunu duyduğunda artık robotun önüne geçmiş olduğunu ve seni korumak için bişeyler söyleyip yaptığını anlarsın. Tabi anlar anlamaz onu seyretmeye başladığını da göreceksin.”

“Nasıl amaa? Onu yakalayıp yerine tıkmam gerekmez mi?”

“Hayıır hayır çocuğum. Böyle bişey yapmaya kalkarsan onu üzebilir, küstürebilirsin. Ki bunu da hiç istemeyiz. Dostlarımızla iyi geçindiğimiz için dosttur onlar, onlara saygı duyduğumuz için bize arka çıkarlar, öyle değil mi?”

“Evet ama?”
“Güven bana, sana kaç nesildir ailemizin uyguladığı ve rahat ettiği bir sırrı veriyorum. Onu sadece izle, ne yapıyor, ne konuşuyor, sanki heyecanlı bir film izliyormuşsun gibi, merakla ve zevk alarak izle minik robotcuğunu.” Durup nefeslenmiş “Bir süre bu işlemi sürdür, sonra bana gelip neler olduğunu anlatırsın. Daha bir ay buradasın nasıl olsa.”

Çocuk gözleri bilekliğinde, düşünceli bir şekilde başını sallamış.

Aradan günler haftalar geçmiş, bir gün ahşap bahçe kapısı yine şık şık diye çınlamış, Orhan, annesi ve babası doktoru ziyarete gelmişler. Babası elindeki kitap destesini masanın kenarına bırakırken “okumak için getirdiğim kitapları size bırakmak istedim belki buralarda bulmakta zorlanıyorsunuzdur demiş. Annesi de özenle pişirdiği yaş pastayı onun üzerine bırakırken “ah size çok borçlandık doktor bey, Orhan öylesine güzel bir tatil geçirdi ki, hepimiz çok çok mutluyuz.” Diye şakımış. “Öğrettiğiniz oyunu çok sevdik, hani bileklik oyununu, hatta ben de bazen oynamaya başladım” diye eklemiş babası.

O an yaşlı adamla çocuk göz göze gelmişler. Konuşmadan anlaşmışlar. Doktor onları yolcu ederken geride kalan Orhan onun kulağına fısıldamış “Sırrı söylemedim, onları oyun diye kandırdım” demiş özür dilercesine. “Anlamıştım demiş adam, peki robot yakalayıcısıyla neler oldu?”

“Oooo… Hiç sormayın neler neler seyrediyorum onun sayesinde. Hem bişey söyleyeyim mi, benim robot yakalayıcım başkalarının robotunu bile yakalıyor!” Durup yaşlı adamın mavi bir deniz gibi hafif çalkalanan gözlerine bakmış  “peki bu da normal mi?”

“Neden olmasın. Bak ne diyeceğim, eğer bir şekilde bilekliği kaybedersen ya da koparsa, bişey olursa bunun ne anlama geldiğini sana söylemeyi unutmuşum.”

“Yoo, onu asla kaybetmem” demiş çocuk kararlılıkla”

“Tabi biliyorum. Ya olursa diye söylüyorum. Ninem bana demişti ki, bir gün eğer bilezik kaybolursa, bu artık ona ihtiyacım kalmadığı içinmiş. Bilezik her zaman ihtiyacı olan birine gidermiş, özgürmüş o! Bunu unutma istedim.”

 Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, birini Orhan kapmış, diğerini annesiyle babası paylaşmış, üçüncüyü de bu masalı ünleyen yemiş.

Gelelim kıssadan hisseye güzellerim. Kıssasını diyelim ki, boşa gitmesin çekilen acılar. Deyin bakalım bu masal ne anlatır?

Sa

08.03.10 – Beylerbeyi