Savaşçı gibi yaşamak

Savaşçı gibi yaşamak, alçak gönüllülüğün mihenk taşıdır. Bi yere varmayı, olmayı ummaz bi savaşçı. Çok naif bişeydir savaşçı olmak. Sonlu olduğunu bilmektir, yapabileceğinin en iyisini yapmış olmanın gönül huzurudur. Bi savaşçı tarihe adını yazdırmakla ya da rüyada farkındalıkla bile özleşleştirmez kendini, bilinmeyene dair şeyleri ya da başkalarının deney sonuçlarını değişmez gerçeklermiş gibi edinmez özüne, dinler, şaşırır, sevinir.. Pırıl pırıl gözlerle yaşar ve ölür. Biraz duygusallaştım mı ne 🙂

Nedir savaşçı? Tıklayınız

*

Dünyanın doyumsuz müziği, paella ve beş gündür bitiremediğim bi şişe şarabın kalan yarım kadehiyle bilmem neyin kutlamasını yapıyorum! Buldum sağlığın ve güzelliğin. Geldik gidiyoruz çözemediğimiz bu dünyanın güzelliğine, gizemine…

Bu kadar güzel müzikleri nasıl yapıyorlar, böyle güzel resimleri nasıl boyuyorlar! Bunlar ne kadar güzel, yetenekli duyarlı insanlar aklım sırrım ermiyor.

*

Gençken sıkı bi deterministtim. İnsan ne oldum değil ne olacağım demeliymiş. Çok sevdiğim bi arkadaşım vardı çok güzel sohbetimiz olurdu fakat bi huyundan illet getirirdim. Bi şeyler anlatır tespitler yapar, ben de “peki neden” diye sorduğumda nedeni olması lazım mı diye karşı çıkardı. Ben de nedenlerini bulmaya ya üşeniyorsun ya da gizemli olmak hoşuna gidiyor derdim.

Şimdi nedensellik yok mu diyorum? Yooo
Sadece nedenselliğin bir geçmiş uydurmak mecburiyetinden kaynaklandığını söylüyorum. Hayat oyunu başka türlü bu denli hızlı serpilip büyüyemezdi.
Dünya öyle bir noktada ki, bilimden dönmek dinden dönmekten zor.

Beklenmedik şeyler

Hayatım boyunca doğru dürüst teypten,CD’den, plaktan müzik dinlememişimdir. Çok arizidir bir albümü beğenip onu tekrar tekrar dinlemeyi arzu edişim. Genelde ne çıkacağını bilmediğim bir müzik sıralamasını yeğlerim. Bunu da radro dinleyerek yapabiliyorsunuz. Müziğn sizi beklenmedik yerlere götürebilmesi için 🙂
http://canliradyodinle.web.tr/radyo-voyage.html

*

Bir insanın kendi bütünlüğüne dahil irili ufaklı bir çok BEN’i yönetmek Türkiye’yi yönetmekten zordur.
Onları hangi yöntemle yönetiyorsunuz Hiyerarşik mi Heterarşik mi?
Yoksa saldım çayıra mevlam kayıra mı?
Hayat çok güzel:)

*

Tekamül dediğin şey birleşim noktasının farklı bir yere kaydırılması ve o noktaya sabitlenmesi için sayısız geri-ileri geçişler gemektir. Buradaki gerilik sadece kişinin eski noktası anlamındadır, başkalarıyla mukayese edilmek için değil.

İlk başlarda kişi geri düştüğünü fark etmez bile, gidiş gelişler devam ettikçe bir noktada eski ve yeni noktaları arasında mekik dokuduğunu anlar, bu önemli bir kavrayış anıdır. Bundan sonra temelli geriye düşmek çok arizidir.

Foton Kuşağı ne yapar?

Gülcan Çakır yazdı:
“Herşey Carlos Castaneda’nın Zamanın Çarkı kitabındaki şu cümleyi okumamızla başladı;

“Savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, saatin hareketiyle ölçülen bir şeyi kastetmezler. Zaman, dikkatin özüdür: Kartal’ın yaydığı şeyler, zamandan yapılmıştır; ve doğrusunu söylemek gerekirse, bir savaşçı özün farklı yanlarına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyor demektir.”

Ve şu cümleye takıldım. Kartal’ın

yaydığı şeyler zamandan yapılmıştır. Bilmeyenler için açıklayayım. Carlos Castaneda sanrılandırıcı bitkileri araştırmak üzere gittiğinde Meksika’da tanıştığı Yaqui Kızılderilisi Don Juan’dan öğrendiği bilgilerden oluşan bir dizi kitap yazmış. Don Juan’a göre dünyamız farkındalıklı, titreşen ve ışıldayan telciklerden oluşuyor. Hepimizin sırt bölgesinde, kürek kemiğine kol boyu uzaklıkta, algı noktası denilen, tenis topu büyüklüğünde parlak bir nokta var. Bu noktaya bileşim noktası da deniyor. Bu telcikler bileşim noktamızın içinden geçiyor ve bizim dünya algımızı bu bileşim noktasından geçen telcik demeti oluşturuyor. Hepimizin bileşim noktasından aynı telcik demeti geçtiği için, Don Juan’ın deyimi ile bu demete çengellendiğimiz için hepimiz aynı dünyayı algılıyoruz.
Don Juan bu titreşen farkındalıklı telciklerin kaynağının kartala benzeyen bir görüntüsü olduğu için kartal diye adlandırılan bir kaynaktan çıktığını söyler. Kartal bizim anılarımızla beslenir.

Kartal’ın yaydığı şeyler zamandan yapılmış ise dedim, aslında Kartal geçmiş olabilir mi? Zaman an demek değil, geçmiş demek. An’da zaman yoktur. Yani Kartal an’da olanı istemiyor, anılarımızı istiyor, yani geçmişi… O gerçekte geçmişin gölgesi olabilir mi, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi… derken şu yazıyı bulduk arkadaşımla birlikte;

“Bir başka masala göre, Sagitta (Okçuk) takımyıldızı Kartal’ı öldüren oku temsil etmektedir. Prometheus’u acısından kurtarmak için, Herkül oku öldürmüş olduğu Hydra’nın (Su yılanı) kanıyla zehirleyip Kartal’a fırlatmış ve onu öldürmüştür. Zeus ise sadık hizmetlerinden dolayı Kartal’ı gökyüzünde yıldızlar arasına koymuştur.”

Kartal’ın sembolik anlamları hakkında konuşurken birden bire aklıma bir şey geldi. Şu bahsedilen foton kuşağı hakkında bir sürü şey söyleniyor. Elektronik aletler bozulacak, elektrikler kesilecek, farkındalığımız artacak, dna mız değişecek gibi… Ya dedim bu foton kuşağı elektriği etkileyecekse eğer, gerçekte bizim fiziksel dünyamızdaki elektronik aletler değil de etkilenecek olan ya bu telcikler ise? Bu foton kuşağı denilen şey bu telciklerin titreşimini değiştirirse ne olur? Dünyamızı oluşturan ve çengellendiğimiz telcik demetinin titreşimi değiştiğinde dünyamız da değişmez mi? Hatta bileşim noktamız bu alışık olmadığımız titreşimde yer bile değiştirebilir. Bunun anlamı da şu. Nasıl ki rüyada kontrolsüzce bir rüyadan başka bir rüyaya atlıyorsak, bileşim noktasının kayması da benzer bir etki yapar. Bu da kafayı yememiz demek 🙂 Eğer böyle bir şey olursa, etrafta hayali varlıklarla konuşan, senin görmediğin şeyleri gören insanlarla dolacak. Tabiki senin gördüklerini de onlar göremeyecek. Dünyanın bu yeni titreşimine uyum sağlayabilenler ise bileşim noktasını sabitleyebilecek yapamayanlar da bileşim noktasının kontrolsüzce sürekli oradan oraya kaymasıyla karşı karşıya kalacaklar. Aslında eğlenceli olabilir de 🙂

Don Juan, Carlos Castaneda’ya bilinçli rüya görmeyi öğreterek aslında bileşim noktasını kontrollü bir şekilde kaydırmayı ve istediği yere sabitlemeyi öğretiyordu. Rüyalarımızı kontrol etmeyi öğrenmemiz gerek. Hem de hemen. :)”

Gülcan’ın CC’den yola çıkarak anlattığı özgürleşme prosesini farklı kaynakların verileriyle de birleştirmek mümkün.İnsanın öldükten sonra bilincinin bir süre daha yaşaması(!) özgürleşememesinin sebebi, onun hatıralarında kalan özlem, eksiklik yoksunluk duyguları,öfke ve nefret ve her türlü tamamlanmamışlık hissine sebep veren arzularıdır (ki bu hayattayken özetleme yapmamışlığın neticesidir). Bu durumdaki enerji beden ara yüz-ya da cepgerçeklik veya araf deenilen yerde hayal-et varlıklarını sürdürmeye devam ederler, işte bu Don Juan’ın söylediği kartala yutulma durumudur.

Bu durum sadece hayaletlerin değil aynı zamanda yaşayanların da sorunudur çünkü bu hayal-etler gerek genetik uzantıları gerekse onları hatıralarında varetmeyi sürdüren yaşayanlar üzerinde güç sahibi yapar. Böylece yaşayanların AN’da olabilme dengelerini sarsarlar. Bir insanın bedenindeki sinir uzunluklarının toplamının dünya-ay uzaklığına gidiş dönüş mesafesi olması da manidar bence. AY düyguları met-cezir yoluyla yöneten bir mekanizma olduğuna göre, hayaletleri ve yaşayanları manipüle etmekte hiç zorlanmaz. Velakin bunun gerisinde bir komplo aramaya da gerek yok, dünyanın gezegensel olarak öldürücü etkisi biliniyor, oksijen yaşatan ve yakarak öldüren ilginç bir element. Bilinçlenme yolcuları (insan dışında başka yolcular da olabilir) önce, AN’dan ayrılarak zihin mekanizmasıyla zaman ve mekanı oluştururlar; çünkü bireyleşme süreci ayrılış anlamına gelir, bu sancılı bir prosestir ve bunu başaramayan yığınla insan var, başarabilenlerin ikinci merhalesi de yeniden bütünlüğü hissedebilmektir -özetleme yapan insanların başarılı olup olmadığı onların kendine verdikleri önem derecelerinin düşmesiyle anlaşılır.-
İnsan anlam arayışı olan bir varlık, bu durumda kendinden çektiği anlamı AN’a aktarmaya başlar, eğer ani bir kaza neticesi değilse bu işlem bir sürahiyle azar azar ama disiplinle AN’a akıtılan suya benzetilebilir. Evet Gülcan’ın söylediği gibi eğer foton kuşağına giriş insan demetini etkileyecek ve algı kayacaksa, bu duruma hazırlıksız yakalananlar için ciddi bir kaos oluşturabilir. Fakat gerçekten de ayrılık olmadığı için son kertede; zarar ve yanlış denilen şeylerin insan uydurması olduğunu bileceğimiz AN kaçınılmaz olarak başımıza gelecek ister bu geçişte isterse 26000 yıl sonraki geçişte, zamanı biz uydurduğumuza göre ne sakıncası var :)))

Matematikçiye övgü

Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir kimyacı ıssız bir adaya düşmüşler!
(anti parantez dünyadan daha ıssız yer mi var!) derken acıkmış ve yanlarındaki konserveyi açmaya karar vermişler. Fizikçi ve kimyacı kendi yöntemleriyle kutuyu açarlar, sıra matematikçiye geldiğinde şu muhteşem cümleyi söyler: “Açık olduğunu varsayalım”

Vay anasına sayın seyirciler:))) Hep fizikçileri övecek değiliz ya!

**

İnsan vücudundaki bütün sinir liflerinin toplam uzunluğu yaklaşık 768000 km imiş, yani tamı tamına dünyadan aya gidiş geliş mesafesi!

Yol boyunca okuduğum Bilim Teknik’ten inciler

İstanbulun en çok körfeze ve Ayvaşaya dönüşünü seviyorum 🙂

Ve bir de Jim’den olsunn:

Değişiyorum

Ben zengin mahallesinde yaşıyorum,
Ben yoksul mahallesinde yaşıyorum,
Ben her yerde yaşıyorum.

Param vardı,
Param yoktu,
Bir vardı,
Bir yoktu;

Ama hiç kasabayı terkedecek kadar çulsuz kalmadım.

Ben çaktırmadan değişiyorum,
Bak nasıl değişiyorum.
Ben çaktırmadan değişiyorum,
Bak nasıl değişiyorum.

Ben soluduğun havayım,
Yiyeceğin yemek,
Selam verdiğin dostun
Kalabalık sokaklardaki.

Bak nasıl değişiyorum,
Bak nasıl değişiyorum.
Ben zengin mahallesinde yaşıyorum,
Ben yoksul mahallesinde yaşıyorum,
Ben her yerde yaşıyorum.

Param vardı,
Param yoktu,
Bir vardı, bir yoktu
Ama hiç kasabayı terkedecek kadar çulsuz kalmadım.

Kenti terkediyorum,
Geceyarısı treniyle,
Göreceksin nasıl değiştiğimi, değiştiğimi, değiştiğimi.

Değiştiğimi, değiştiğimi, değiştiğimi,
Değiştiğimi, değiştiğimi, değiştiğimi … jim morrison

Yeni Dünya’ya dair

“Bizler vazgeçilmez yanlılıklarımızla görüş sahibi özneleriz. Sonuçta, yorumlama öznel bir katkıda bulunmaksızın olanaksızdır” (Tierney ve Rhoads, 1993, s. 322).

Bireyler etkileşimlerini özgür irade ve seçimleri ile yorumlar ve bu yorumlar doğrultusunda davranırlar, böylece örgütsel ve çevresel gerçekliğin biçimlenmesinde kritik bir rol üstlenirler…Bireyler edilgin değildir, yani çevresel uyarıcılara sadece tepki vermezler, fakat aynı zamanda durumu etkiler ve yeniden biçimlendirirler” (Putnam, 1983, s. 36).

Simgeci (symbolic) yaklaşım kültür yaklaşımı ile ayni felsefik temelleri paylaşır, fakat simgeci yaklaşım “simgesel etkileşim” veya insan davranışının yorumlanması temeline dayanır. Temelde, pozitivist paradigmanın tersine gerçekliğin öznel olduğunu ve gerceğin yaratılmasında (contruct) bireyin aktif rol aldığı tezine dayanır.  Gerçeklik öznel olduğu için dünyayı nasıl gördüğümüz ve olgular olarak algıladığımız şeylerin bireyin yorumlama süzgecinden geçtiğini varsayar. Bu nedenle, en tartışmasız gibi görünen konularda dahi zaman zaman değişik sonuçlara ulaşırız çünkü her birimiz, öznel algımızdan yola çıkarak, aynı şeye değişik bir anlam yükler, değişik yorumlar getiririz. Öyleyse, aynı şeyin birden fazla yorumlaması olabilir. Örgüt ortamlarında bu değişik yorumlamaları anlamak, bireylerin öznel yorumlarının hangi süreçlerden oluştuğunu çözümlemek simgeci yaklaşımın temel ilgi alanıdır.

Dr.Hasan Şimşek’ten alıntılar

Bakınız:https://blog.sonsuz.us/?p=9855

Sözleşmelerini her gün -bilmeden-yenileyen insanları talep ettikleri düzeye nasıl çıkarabilrsin ki! İster doktor ol ister şifacı hatta peygamber olsan kar etmez. Geçici ferahlıklar sağlayabilirsin eğer gerçekten bi görücüysen, sonra her şey aslına rücu eder. Sebebi açık; evrende yalnızca tek kural var: Özgür irade kuralı. sa

Bir insanın, kendisinin bile bilmediği ŞU ANdaki gerçeğine en çok yaklaşabildiğimiz alan rüyalarıdır. Bu sebeple, insanla ilgili her tür meslek dalının temel eğitiminde mutlaka rüya görüşmeciliği yer almalıdır. Sanırım önümüzdeki on yılın eğitim programlarında BAK-Birleşik Alan kullanımı yöntemi ile birlikte rüya gerçekliği de dikkate alınacak ve yaygın şekilde kullanılacak.
Bu durum gelecekteki bir dünyanın hatta birden çok dünyanın sistemine dair bir kehanet olmakla beraber, aslında görünen köyün klavuz istemeyecek kadar bariz şekilde belirginleşmesidir. Elimizde bunlardan daha yararlı ve somut bir yöntem henüz yok. Olabilir de… YENİ’ler önce görüş alanamıza girdiler gözlerimizin gerisindeki ekranda belirdiler, sonra söze döküldüler, uygulanıp test edildiler, başarıları göz doldurdu ve şimdi artık bazı olası dünyalarda yaygın uygulama zamanı geldi.