Yeni ifade şekilleri

İlk Matrix’i henüz türkeye gelmeden orjinalinden seyretmiştim. Üst üste altı kez izlemek durumunda kaldım; çünkü acaba yanlış mı tercüme ediyorum sözleri, gerçekten bunu yapmış olabilirler mi diye şüphe etmiştim. Zamanına göre aynen Dövüş kulubü gibi çok iddialıydı (eril bir dil kullanan görsel ifade olarak).
Oysa şimdi aklımda inception’dan başkası yok, matrix sıradan bişey gibi… hahahahahaha insanoğlu nankör, en azından ben nankörüm. Gerçi hakkını teslim ederim, işte böyle aradan yirmi otuz yıl geçse de takdirimi esirgemem ama yine aşkım kayar gider yenisine!
Aynı şey dizilerde ve kitaplarda da başıma geliyor. İlgim hep yeni ifade şekli deneyenlere kayıyor benim.

Mucizeye şahitlik edin!

Mucizeler her yanımızı sarmışken,  nasıl oluyor da hala sıkılabiliyoruz?

  • Çağla Belirli bir noktada sabitlenilip orada kalındığı için.
  • S.B.: görmeyi seçmediğimizden.

    Sibel Atasoy Evet, daha çarpıcı bir ifadesi ise alışkanlık çukuru! Oysaa gerek doğanın gerekse onu taklit edilerek inşa edilen insan uygarlığının her bir detayı mucize! Kendiliğinden bi şey yaratmamış insan bunları göremiyor galiba.
  • Harun U hayat mücadelesi fakirlik

    Sibel Atasoy O halde hayat gailesi omayan fakir olmmayanlar bu mucizelerin farkındalar? Nerde onlar? Neden her an bu muczelerden birini anlatmıyorlar?

    G. Si koşuşturmacanın içinde kayboluyoruz çoğunlukla. kendimizle çok uğraşıyor olmamıza rağmen, gelecek kaygısını içimizden atamıyoruz (çoğumuz). hal böyle olunca, gözümüze sokulmadıkça mucizeleri göremiyoruz… sonra da “yapıyorum yapıyorum olmuyor kardeşim! demek ki mucize diye bir şey yok ya da o mucizeler beni sevmiyor!” deyip, işin içinden sıyrılıyoruz….

    Harun U dünya mutlu olma yeri değil sürgün yeridir belki de ondan göremiyoruz..

    Sibel Atasoy Sürgün ya da mükafaat yeri, hangisini seçiyorsun?

    Hanife Altuntas mucizeleri görebilmek için, algılama biçimimizi biraz serbest bırakmak zorundayız bence.bizler dünyaya hardisklerimizden bakıyoruz ve aslında bu nedenden dolayı bakıyor ama görmüyoruz..bebeklerin gözlerindeki ifadelere ara sıra bakın lütfen.şaşkınlık ve hayret arasında gidip gelen ve sonunda gülümseyerek biten mimikler görürsünüz o güzel yüzlerde..çünkü onlar henüz biriktirmeye, ezberlemeye başlamamışlardır ve “an” da olanı tam o esnada ve ilgiyle takip edebilirler.

    Sibel Atasoy Muhteşem açıklamışsın hanif. Mucize deyince insanlar doğaüstü şeylerigörmeyi bekler. Tabi onlar da var arada görünürler fakat ben aslında günlük hayatımızdaki, kullandığımız alet edevattaki, insan yapımı olan ya da olmayan ŞEYlerdeki mucizeyi kastediyordum.

    Hanife Altuntas ne alaka diyenler çıkabilir ama tam da şu anda hissettiğim için söylüyorum, bu bahsettiğin şeyleri görmek için, biz yetişkinlerin “ölümün kılavuzluğuna” şiddetle ihtiyaç duyuyor oluşumuz ne kadar manidar geliyor..

    Sibel Atasoy Taşlar yerine oturuyor
  • Harun

    Cevaplanamayacak tek ama tek soru…Bin kez tanrıyı ispatlayıp yok edebilirsiniz..ama soru şu ..neden? neden ben buradayım? Neden evren var ? Nasılı ilgilendirmiyor beni.. ben mucizeyim tamam ..harika..gerçekten şükür..ama neden? peygamber …Devamını Gör

    Sibel Atasoy Bu soruları yönelten de konuşan da sensin farkındaysan )))) Bilenemeyene dalarsan seni ben bile kurtaramam. Neden bilinen, her şekilde duyularımıza ve duyu ötemize çarpan mucizeler seni tatmin etmiyor düşündün mü?

    Harun

    işte tam bu yüzden dünya sürgün yeridir diyorum..bu sorunun cevabını veren yoksa o zaman burası bilinmez kaotik ve adaletsiz bir cehennemdir.bilinenlerde sadece acı ve ızdırap var..bilinmeyenlerde umut var malesef ..öleceğini bilen tek hayvan olmaktan daha buyuk bi zindan cehennem diye tasvir edilendir ki muhtemelen o da buraya sıkı sıkıya tutunan acgozlu ve kibirli insanlar sayesinde olacaktır..denizler ırmaklar yeşillik doğa güzel der insanoglu ama bilmez icersinde vahsi bi yaşamın oldugunu..yunuslarında oksijen almaya değil ışığa cıktıgını dusunen mistikler hariç.

    Sibel Atasoy Söylediklerinin bir bakış açısı olduğunu kabul ediyorum çünkü sen söylüyorsun, üstelik bunu yaşayan insanları da gördüm hayatım boyunca. Duy ya da duyma söyleyebileceğim tek şey, varoluşumuzun en mucizevi yanı; seçim yapabilme yetimizdir. Ve bunu kulaktan duyduğum için değil binlerce kez uygulayıp test ettiğim için söylüyorum. Umarım bunu kendimize sık sık hatırlatmamıza bile gerek kalmayacak denli özümsediğimiz günlerde hala yaşıyor olalım.

**

Touch dizisin takip eden var mı? Kuvvetle öneriyorum. Az önce arada kaçırdığım 7. bölümü izledim ve ağladım! İnanmazsınız. Sevinçten ve özlemle ağladım.

http://divxplanet.com/sub/m/31336/Touch.html

Daha sadece sekiz bölüm oldu, giderek daha da güzelleşeceğini umuyorum. Kuantum dolanıklık ve matematik, sadece analitik değil bütünsel olarak nasıl anlatılabilirmiş bi görün 🙂 En azından başlangıçtır ve takdire şayan

Amerikalılar aileye neden taktı?

Kan Bağı; aileden milliyete uzanan hazin bir öykü.

Amerika’da neler oluyor? Neden sözleşmiş gibi en dolgun içerikli film ve dizi filmlerde bile müthiş bir aile propagandası var.

Sadece herhangi bir örnek olarak geçen gün yayınlanan Demages’ın bir bölümünden bahsedeceğim.

Multi zengin bir ailenin babası bir şükran günü kutlamasının ardından tüm faaliyet ve kazancının hile ve kandırma olduğunu ve artık bunu sürdüremeyeceği bir noktaya geldiğini ailesine açıklar.

Yaptığı iş, hepimizin Saadet zinciri olarak bildiği piramit modelinin kusma noktasında açığa çıktığı sistemdir.

Kısaca ne olduğunu hatırlatayım:

Saadet zinciri, Doksanlı yıllarda ortaya çıkmış bir para kazanma sistemi olan piramit sistemin halk arasındaki ismidir. İngilizce ismi pyramid schemedir.

Klasik çok katlı pazarlama (multi level marketing) sisteminin devşirilmiş bir modeli olarak da adlandırılabilir. Ağ pazarlama veya MLM’nin aksine ortada bir ürün veya hizmet bulunmamaktır. Tamamen para ile para kazanma metodu üzerine kurulmuştur.

Herneyse, dizide nereden zengin olduklarını hiç bilmeyen tüm aile üyeleri, babanın bu açıklamasıyla şok olurlar. O güne kadar işlerle ilgisi olmayan evli, çoluk çocuklu ve çok dürüst olarak bilinnen OĞUL, bu itirafı duyar duymaz, şükran gününün ertesi sabah durumu savcılığa iletir. Böylece hile ortaya çıkar ve baba tutuklanır.

Babanın bir kenara para saklamış olduğu üzerine oturtulan senaryo gereği, avukatlar aldatılan ve batan sade vatandaş ve şirketler birbirine girer. Bu aşamada, babasını gözünü kırpmadan adalete teslim eden OĞUL, parayla ilgilenmediğini, kendinin suçsuz olduğunun toplum önünde ifade edilmesinden başka beklentisi olmadığını söylemektedir.

Ailenin tüm varlıklarına el konulur, öyle ki oturdukları evlerden bile atılırlar.

OĞUL’un karısı evden atılınca,  çocuğunu yanına alıp ailesine geri döneceğini ve artık karalanan bu isimle yaşamanın imkansız olduğunu kocasına birkaç damla gözyaşı refakatinde açıklar. Ve çekip gider!

İşte söylemek istediğim şeye tam da bu noktada geliyoruz.

O ana kadar namuslu vatandaş rolünü tam bir başarıyla oynamış olan OĞUL, terkedilişle birlikte şok yaşar ve aile avukatına çare sorar. Avukat ona tarihi bir soru yöneltir:

“Senin için önemli olan ne? Aile mi dürüstlüğün mü?”

OĞUL hiç düşünmeden aile der! Ve böylece babasının kendileri için saklamış olduğu paranın peşine düşer! Senaristler, ailenin her şeyden daha önemli olduğunu bir kez daha gözümüze sokmuş olurlar. Artık bundan sonra dizide gelişen her olayda OĞUL’u haklı bulacağımız, ona kızamayacağımız müthiş bi koz vermişlerdir bize.

Bu durum şu an Amerika yapımı her film ve dizide işlenmekte. Peki neden? Ne oldu da bunlar birdenbire aileye taktılar?

Aklıma ilk gelen şu: Aile kavramının tüm değerlerden üste oturtulması, toplumu, biz bilincinin ya hiç kurulmadığı ya da iflas ettiğinin göstergesidir. İnsanlar, Topluluk tarafından korunamayacağı, kaderine terk edildiği bilinciyle daha küçük destek birimlerine yönlendiriliyorlar! Tıpkı geri kalmış ülkelerde olduğu gibi.

Bence bu gidişat Amerikan rüyasının iflasının resmen tescili olabilir.

Burada ayrıca gördüğümüz bir husus da, OĞUL’un kendinden önceki jenerasyona aile olarak bakmadığı, onların sorumluluğunu almadığını bize gösteriyor. Babasını hiç düşünmeden adalete teslim etmişti ama kendi oğlu ve karısı söz konusu olduğunda birden hatırladı ki, kendi anlamsız varlığını geleceğe birileri taşımalı! Bu uğurda dürüstlüğün, sorumlu vatandaşlığın adı bile anılmaz.

Güncel dizilerden

Brenda, Closer’ın kendine güvenen, başarılı polis şefi yrd.sı. Senaristler gerçekten çok güzel kişilik profilleri yaratmışlar, hiç biri sırıtmıyor ve üstelik her birinin neden öyle olduğunu da anlayabiliyorsunuz. Örneğin Brenda’nın anne ve babasına baktığınnızda böyle bir kişiliğin nasıl oluştuğunu az çok çıkarsıyorsunuz. Closer kendi klasmanındaki yapımlar içinde oldukça başarılı.

**

Touch’ın henüz iki bölümünü izleyebildik, konu muhteşem; kuantum dolanıklığını anlatmaya çalışacak. İşleri oldukça zor çünkü daha bu konu fizikçiler için bile dipsiz bi konu. Aslında bu tür denemeler hep yapılıyor Hollywood’da, en son Person of interest de aşağı yukarı bu konuyu makineler üzerinden anlatmaya çalışıyor. Oysa Touch, küçük ve anormal(!) bir çocuktan ve onu anlamaya çalışan fedakar bir babayla işe başladı. Seyredip göreceğiz artık.

**

Önceleri bi gençlik dizisi ya da seyretmediğim vampir dizilerinin bir benzeri sandığım pek de önem vermediğim Secret Circle, giderek ilginçleşti. Başrol oyuncusu daha önceki bi diziden radyo dJ’inin kızı olarak tanımıştık. Hem güzel hem de bence başarılı bir performansı var. Konuyu biraz daha derinleştirebilirlerse ilginç bir dizi olmaya aday.

**

Yine başlangıçta pek dikkate almadığım Once open a Time dizisi gerçekten harika bir atılım yaptı. Boyutları, karmayı, aynıandalığı, insani duyguları ve tabi hapishaneyi fevkalade güzel anlatabilmeyi başarıyor. Böylesi konuları görsel 0olarak anlatabilmenin kolay olmadığını da belirtmeliyim.

**

Bu arada Fringe geri döndü. Fakat bi değişiklik sezdim ancak araştırmaya vaktim olmadı. Senaryo gurubunda bir değişiklik mi oldu yoksa bende mi bi değişiklik oldu bilemiyorum. Resmen yazmakta olduğum kitabın içine girmişler! Yapacak bişey yok, birbirimizden kopya çekiyoruz bilmeden sanırım :))) Sınırlar giderek kayboluyor, bi sisin kalkması gibi adeta. Umarım bunu kaldırabilecek gücümüz olur.

**

Alcatraz ise hala güzel ana fikrin içine girmeyi başaramadı. Oyuncu sayısı az ve tatminkar bi ilişkileri olamadı. Henüz kenarda top sektiren senaristlere kolaylık diliyorum, seyretmekten vaz geçmedim çünkü ümitliyim.

**

Lie to me’yi de anmadan geçmek istemiyorum. Kelimelerin arkasına bağlı uçurtmaları sekiz yıldır anlatıp duururum. İşte bu dizi kadınların kolayca yapabildiği bir işlevin, erkeklerce nasıl öğrenilmesi gereken bir bilim(!) dalı olduğunu göstermeye çalışıyor. Oyuncular etkili, konu hafif olmakla birlikteözellikle erkek seyirciler için bence eğitim niteliği var.

İade-i İtibar filmi:Hugo

Martin Scorsese’in fazla uzun olmayan (83 dakikalık) Hugo filmi, seyredilmesi gerçekten gereken bir filmmiş.

Filmi çok beğendim, her sahne birer sanat fotoğrafı gibi tasarlanmıştı. 3D olması tüm detayları gözler önüne seriyordu. Bi aktivite filmi olmasa da, kaba kuvvet, kesme-biçme, canavar düdükleri olmasa da üç boyutlu bir film yapılabileceğinin kanıtı gibiydi adeta. Bir film eleştirmeni değilsem de, sıradan bir seyirci olarak gözlere müthiş bi ziyafet çektiğini söyleyebilirim.

Fakat bu işin bence sadece küçük bir bölümü; çünkü Scorsese bu filmde o kadar çok şey söylemiş ki şaşarsınız! Kısa ve durgun bir filmde (çoğu kişi sıkıcı bulmuş yaptıkları yorumlarda) bu denli az sözcükle bu kadar çok şey anlatabilmek kolay olmasa gerek.

İlk etapta gözüme çarpan mesajlar şöyleydi (belki ikinci kez izlesem başka şeyler de bulabilirim):

  1. Film, baştan sona mekanizmaları irdeliyor. Bir makina olarak dünyanın eksiksiz olduğunu (çünkü makinalarda yedek parça olmaz diyor) ve bu sebeple insan olarak bir işlevimiz olması gerektiğini savunuyor. Mesele insanın kendine has işlevini bulmasıdır diyor. Örneğin kahramanımız Hugo ve erken ölen babası aynı işlevdelerdi, yani tamirciler. Sistem onarıcılar. Ve onlar bu işlevi yaparken öylesine büyük sevinç duyuyolar ki, her anları cennette geçiyor sanırsınız. Sebebi, kendi işlevlerini bulmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Bu Arada Hugo’nun rüya aleminde iki kapıyı geçtiği de gözümden kaçmadı! (rüya gezginliği ya da rüyacı diyebileceğimiz literatür için önemli bir işaret)

  1. Filmin diğer çocuk kahramanı İsabel (sibel isminin diğer versiyonlarından) ise müthiş bir maceracı olarak önümüze çıkıyor. Yeni bir şey denemek gözlerini parlatıyor, kanını tutuşturuyor. O da kendi işlevini merak etmişti ve filmin sonunda gördük ki o da kendi işlevini buldu, bu macerayı hem yaşayan, hem izleyen ve hem de yazandı. O bir yazar oldu!

  2. Ben Kingsley, her filminde olduğu gibi tatmin edici bir performansla önümüze çıktı. Büyük bir maceracı, hayalci ve uygalamacı olduğu halde, dünyanın kaba ellerinde yorulmuş, yıpranmış ve küsmüş bir oyuncakçı dükkanı sahibini canlandırıyordu.

  3. İşte yazar Brian Selznick burada devreye girdi (kıymet bilen bir sinema aşığı aracılığıyla) ve iade-i itibar işlemine girişti.
    Peki kim, kime itibarını iade ediyordu?

Bana göre, BİLİM ve onun acar oğlu Teknoloji, varlıklarını borçlu oldukları Büyücülere, deniz kızlarına, hikaye anlatıcılarına, sihirbazlara ve tüm hayal kuruculara unutulmuş hatta karalanmış itibarlarını iade ediyorlardı.

Böylece eski hesaplar kapatılıdı. Buna gerçekten çok memnun oldum.

Daha dün sanırım, insanın kendi toplumu, kendi ailesi tarafından kabul görmemesinin ne büyük acı verdiğini söylemiştim. Eh işte onurlandırmadığınız geçmişin hayaletleri sizi şu andaki cenneti yaşamaktan alakoyar.

Öyleyse ustalarınızı onurlandırın. Pullarınız dökülmeyecek emin olun. Ben eminim. Görünen o ki, Scorsese de Selznick de böyle düşünmüşler.

Sinema sanatı, dünyayı yeniden kurdu. El (insan) yapımıydı fakat tüm taklitler aslını yüceltir, öyle değil mi?