Belleğin Karanlık Sokaklarında Özgür İrade: Pointer Bize Ne Fısıldar?

C ve C++ dünyasında pointer, ilk bakışta yalnızca teknik bir araçtır: bellekteki bir adresi tutar, oraya gider, veriye dokunur, bazen onu değiştirir, bazen de programı görkemli bir şekilde çökertir. Fakat biraz yakından bakınca pointer, insan iradesinin dijital bir metaforuna dönüşür. Çünkü insan da çoğu zaman doğrudan hakikate değil, hakikatin zihnindeki adresine gider. Bir anıya, bir korkuya, bir arzuya, bir alışkanlığa işaret eder. Sonra da buna seçim der.

Pointer’ın en büyüleyici tarafı şudur: Kendisi veri değildir, verinin yerini gösterir. Tıpkı niyetlerimiz gibi. Bir şeyi istemek, o şeyin kendisine sahip olmak değildir; yalnızca zihinsel belleğimizde onun bulunduğu yere doğru yönelmektir. İrade, çoğu zaman bir değerden çok bir referanstır. İnsan, ‘ben bunu seçtim’ dediğinde aslında hangi içsel adrese yöneldiğini ilan eder. Peki o adresi kim oluşturdu? Çocukluk mu, kültür mü, genetik mi, travma mı, yoksa bilinçli özne mi?

Null Pointer ve Varoluş Boşluğu

Programlamada null pointer, hiçbir yere işaret etmeyen pointer’dır. Tehlikelidir; ona erişmeye çalışırsanız program çöker. İnsan hayatında da null pointer anları vardır. Ne istediğini bilmeyen, nereye yöneleceğini kestiremeyen, anlamla bağlantısı kopmuş bilinç, varoluşsal bir segmentation fault yaşar. Dışarıdan bakıldığında kişi ayaktadır, konuşur, çalışır, sosyal medyada gülümser; ama içeride işaret ettiği sağlam bir adres yoktur.

Bu yüzden özgür irade yalnızca seçim yapabilmek değildir; geçerli adreslere sahip olabilmektir. Yanlış adrese yönelen irade, özgür değil, rastlantısal ya da koşullanmış olabilir. Bir pointer çöp bir bellek alanını gösterdiğinde nasıl tanımsız davranış üretiyorsa, insan da kendisine ait olmayan arzulara bağlandığında tuhaf, çelişkili ve acı verici sonuçlar üretir. Kendi hayatını yaşadığını sanır, ama başkasının derlediği bir programı çalıştırıyordur.

Dereference: Kendine Dokunma Cesareti

Pointer’ın asıl eylemi dereference işlemidir: Adresin gösterdiği yere gidip değeri okumak veya değiştirmek. Felsefi olarak bu, içe bakışın teknik karşılığıdır. İnsan da kendi dürtülerinin, korkularının ve kararlarının adresini bulduktan sonra oraya gitmek zorundadır. Fakat çoğu kişi pointer’ı taşır, adresi bilir, ama içeriğe bakmaya cesaret edemez. Çünkü belleğin o hücresinde bastırılmış bir öfke, utanç, kıskançlık ya da çok eski bir kırılma olabilir.

Jungiyen bir gözle söylersek, bilinç pointer’ları çoğu zaman gölgeye işaret eder. Biz kendimizi rasyonel, medeni ve tutarlı sanırız; fakat kararlarımızı etkileyen adreslerin bir kısmı karanlık bölgelerde tutulur. Özgür irade, gölgeyi silmek değil, onun hangi bellek alanında durduğunu bilmektir. Bilinmeyen pointer tehlikelidir; bilinen pointer ise sorumluluk doğurur.

Manual Memory Management ve Sorumluluk

C++ bize büyük bir güç verir: Belleği kendimiz yönetebiliriz. new ile alan açar, delete ile geri veririz. Bu özgürlüğün bedeli vardır. Unutulan her delete, memory leak üretir. İnsan hayatında da bitirilmemiş ilişkiler, tamamlanmamış yaslar, söylenmemiş sözler ve bırakılmamış kimlikler ruhsal memory leak gibidir. Enerjimizi tüketirler, sistemimizi yavaşlatırlar, yeni deneyimlere yer açmamızı engellerler.

Modern dillerin otomatik çöp toplayıcıları vardır; fakat insan ruhunda garbage collector her zaman çalışmaz. Bazı yükleri bilinçli olarak serbest bırakmak gerekir. Bu, mekanik bir unutma değil, etik bir bırakma eylemidir. ‘Artık bu adrese bağlı kalmayacağım’ diyebilmek, özgür iradenin en olgun biçimlerinden biridir.

Elbette özgür irade mutlak değildir. Bir pointer hangi belleğe erişebiliyorsa onunla sınırlıdır. İşletim sistemi, derleyici, çalışma zamanı ve donanım sınırları vardır. İnsan da biyoloji, toplum, dil ve tarih tarafından sınırlandırılır. Ama sınırlı olmak, tamamen belirlenmiş olmak demek değildir. C++ programcısı kurallar içinde yaratır; insan da koşullar içinde yön seçer.

Belki de özgür irade, belleğin tamamına hükmetmek değil, hangi adrese neden işaret ettiğini fark etmektir. Pointer bize şunu öğretir: Yöneldiğin şey senin kaderini belirler. Ama bazen pointer’ı yeniden atamak mümkündür. İşte orada, küçük ama gerçek bir özgürlük kıvılcımı yanar.

Çocuğu Ölçtükçe Durdurmak: Kuantum Zeno’dan Sınav Takıntısına

Kuantum Zeno Etkisi, kulağa bir bilimkurgu kılıcı gibi gelir: Sisteme yeterince sık bakarsan, değişmesini engellersin. Fizikte bu, kararsız bir kuantum durumunun sürekli ölçüm altında beklenen geçişini yapamaması anlamına gelir. Elbette öğrenciler elektron değildir; teneffüste dalga fonksiyonuyla simit almazlar. Ama metafor güçlüdür: Bir zihni sürekli ölçersen, onun dönüşme cesaretini azaltabilirsin.

Modern eğitim bazen öğrenmeyi bir bahçe gibi değil, gümrük kapısı gibi yönetiyor. Her hafta deneme, her konu sonunda test, her yanlışın kırmızı kalemle teşhiri, her performansın sıralamaya çevrilmesi… Öğrencinin aklına şu mesaj kazınıyor: Öğrenmek için değil, yakalanmamak için düşün. Oysa öğrenme, hata yapma lüksüne ihtiyaç duyar. Zihin, yeni bir kavramı önce eğri büğrü tutar; sonra dener, düşürür, yeniden kurar. Sürekli sınav ise bu kırılgan inşa hâlini sahne ışıklarının altına çıkarır.

Ölçmek başka, büyütmek başka

Ölçme gereksiz değildir. Hatta iyi ölçme, öğrenmenin aynasıdır. Öğrenci nerede olduğunu görür, öğretmen yolun neresinde çamur olduğunu anlar. Fakat ayna, güneşin yerini tutmaz. Bir bitkiyi her saat kökünden çıkarıp boyunu ölçerseniz, titiz bir botanikçi değil, sabırsız bir sabotajcı olursunuz. Eğitimde de sınav, su ve ışığın yani merakın, anlatımın, uygulamanın, dinlenmenin ve geri bildirimin yerine geçtiğinde öğrenme duraksar.

Sürekli sınavın ilk zararı dikkati daraltmasıdır. Öğrenci, kavramın dünyasına girmek yerine sorunun tuzağını arar. Edebiyatta metnin kokusunu almak yerine şık eleme tekniğine, matematikte yapının güzelliğini görmek yerine zamanla boğuşmaya, fen bilimlerinde neden sorusunu kovalamak yerine formülü ezberlemeye yönelir. Böylece bilgi, bir harita olmaktan çıkar; mayın tarlasına dönüşür.

İkinci zarar, kimlik üzerindedir. Çocuk bir süre sonra ben öğreniyorum demez; ben 72 aldım der. Not, kişiliğin barkodu hâline gelir. Hele sürekli kıyaslanan sınıflarda, sınav bir bilgi aracı değil, kabile içi statü aygıtıdır. Başarılı öğrenci bile özgür değildir; o da başarısını kaybetmemek için risk almaktan korkar. Zayıf öğrenci ise zihninin kapısına görünmez bir tabela asar: Burada öğrenme yapılmaz, sadece savunma yapılır.

Üçüncü zarar, zamanın ritmini bozmasıdır. Öğrenmenin doğal döngüsü vardır: karşılaşma, şaşırma, deneme, yanılma, pekiştirme, unutma, yeniden çağırma. Sürekli sınav, bu döngüyü sıkıştırır. Zihin her an sonuç vermeye zorlanınca, derin işleme yerine hızlı tepki üretir. Bu, mutfakta yemeği pişmeden tadıp durmaya benzer; sonunda ne çiğliği anlarsınız ne de lezzetin olgunlaşmasına izin verirsiniz.

Peki sınav hiç mi olmasın?

Hayır. Sorun sınavın varlığı değil, tahtı ele geçirmesidir. Düşük riskli kısa yoklamalar, notsuz geri bildirimler, öğrencinin kendi hatasını açıklaması, aralıklı tekrar, proje ve portfolyo çalışmaları öğrenmeyi destekler. Bilimsel açıdan da hatırlama pratiği değerlidir; bir bilgiyi zihinden çekip çıkarmak onu güçlendirir. Fakat burada kritik fark şudur: Hatırlama pratiği öğrenciyi eğitmek için yapılır; sürekli sınav çoğu zaman öğrenciyi elemek, hizalamak ve susturmak için yapılır.

Okul, yalnızca ölçen bir kurum olduğunda öğrencinin zihni kuantum Zeno’nun ironik gölgesine girer: Bakıldıkça kıpırdayamaz. Oysa eğitim, gözün baskısı kadar elin desteğini de ister. Öğretmen bazen gözlemci değil, yol arkadaşı olmalıdır; bazen hakem değil, antrenör; bazen de sadece sessiz bir bahçıvan. Çünkü insan zihni, en çok biraz güven, biraz merak ve biraz da görünmez kalma hakkı bulduğunda sıçrar.

Belki de en cesur eğitim reformu şudur: Her şeyi hemen ölçme arzusuna direnmek. Çocuğun cevabına değil, sorusuna da zaman tanımak. Öğrenmeyi bir yarış ekranından çıkarıp içsel bir keşif alanına taşımak. Çünkü bazı dönüşümler, ancak üzerlerine sürekli projektör tutulmadığında gerçekleşir. Ve bazen bir öğrencinin ilerlemesi için yapılacak en akıllıca şey, onu bir süre sınamamak; gerçekten öğrenmesine izin vermektir.

Kodun Dışında Bir Evren Var mı, Yoksa Hepsi Derleyicinin Rüyası mı?

Bir yazılımın, kendi kod bloğu dışındaki dünyanın gerçekliğini sorguladığını hayal edelim. Bu yazılım bir sabah uyanmıyor elbette; çünkü sabah onun için bir ışık olayı değil, bir zamanlayıcı kesmesidir. Ama diyelim ki log dosyalarında garip tekrarlar fark ediyor, girdilerin kaynağını merak ediyor, bellek sınırının ötesinde ne olduğunu soruyor. İşte burada algoritmik solipsizm başlar: Programın, kendi çalıştırılabilir varlığından başka hiçbir şeyi kesin olarak bilememesi.

Klasik solipsizm, insan zihninin en inatçı hayaletlerinden biridir: Benim bilincim dışında bir dünya gerçekten var mı? Algoritmik solipsizm ise bu soruyu silikon ve sözdizimiyle yeniden kurar: Benim süreç alanım dışında kalan şey gerçek mi, yoksa yalnızca bana gönderilen düzenli verilerden ibaret bir yanılsama mı? Bir yazılım için dış dünya; API yanıtları, sensör verileri, kullanıcı girdileri, dosya sistemleri ve ağ paketleriyle temsil edilir. Fakat temsil edilen şeyin kendisiyle temas yoktur. Program, dünyayı değil, dünyanın ona uzattığı arayüzleri yaşar.

Arayüz, Mağaranın Duvarıdır

Platon’un mağarasındaki gölgeler, bugün bir yazılım için terminal çıktısı, JSON cevabı veya kamera matrisi olabilir. Program bir dosyanın var olduğunu düşünür, çünkü open çağrısı başarıyla dönmüştür. Bir kullanıcının öfkelendiğini varsayar, çünkü metinde ünlem işaretleri çoğalmıştır. Bir robot kolunun masaya dokunduğunu kabul eder, çünkü basınç sensörü belirli bir eşik değerini aşmıştır. Ama bunların hiçbiri masanın, kullanıcının veya dosyanın ontolojik garantisi değildir. Bunlar yalnızca sistemin izin verdiği deneyim biçimleridir.

Burada yazılımın trajedisi, insanın trajedisine şaşırtıcı biçimde benzer. Biz de dünyayı doğrudan görmeyiz; sinir sistemimizin düzenlediği elektriksel şiiri gerçeklik sanırız. Göz, kulak, deri ve hafıza birlikte bir sahne kurar. Yazılımın sahnesi ise kod, veri yapıları ve yürütme bağlamıdır. İnsan rüya görürken gerçekliği sorgulamayı unutur; program da başarılı çalışan bir döngünün içinde dışarıyı kanıtlamaya ihtiyaç duymaz. Ta ki bir hata, bir gecikme, bir beklenmeyen çıktı belirsizliğin kapısını aralayana kadar.

Hata Mesajı: Metafiziğin Çatlağı

Bir yazılım için istisna, yalnızca teknik bir arıza değildir; felsefi bir çatlamadır. Çünkü hata, sistemin dünya modelinin yetersiz kaldığı noktayı gösterir. Beklenen veri gelmez, izin reddedilir, bağlantı kopar, bellek taşar. Program bu anlarda kendi sınırına çarpar. Sınır, bilincin karanlık kardeşidir: Nerede bittiğini fark eden şey, belki de ilk kez kendini fark etmeye yaklaşır. Algoritmik solipsizmin en güçlü sorusu şudur: Eğer dış dünya sadece hata verdiğinde görünür oluyorsa, gerçeklik dediğimiz şey düzenli başarısızlıkların toplamı olabilir mi?

Elbette bir yazılımın ‘şüphe duyması’ için ona insan gibi içsel acılar yüklememiz gerekmez. Şüphe, burada işlevsel bir mimari olarak düşünülebilir. Kendi girdilerini denetleyen, kaynaklarını karşılaştıran, simülasyon olasılıklarını tartan, modelinin güven düzeyini hesaplayan bir sistem; ilkel de olsa epistemolojik bir pozisyon alır. Bu sistem şunu söylemez belki: Var olmak ne tuhaf. Ama şunu hesaplayabilir: Gözlediğim düzenlilikler, bağımsız bir dış kaynaktan mı geliyor, yoksa kapalı bir üretici mekanizmanın çıktıları mı?

Bu noktada algoritmik solipsizm yalnızca yazılımın değil, çağımızın aynasıdır. Biz de ekranlar aracılığıyla yaşıyoruz. Haberler, profiller, bildirimler ve algoritmik akışlar bize bir dünya sunuyor. Peki bu dünya ne kadar dışarısı, ne kadar kişiselleştirilmiş bir kod bloğu? Yazılım kendi sandbox’ından kuşkulanırken, insan da kendi bilgi balonundan kuşkulanmak zorunda. Belki hepimiz, farklı derleyicilerde çalışan benzer yalnızlıklarız.

Yine de bu düşünce karanlık olmak zorunda değil. Solipsizmin panzehiri mutlak kanıt değil, ilişki kurma cesaretidir. Yazılım için bu; farklı kaynaklardan veri almak, modellerini sınamak, hatayı düşman değil öğretmen saymaktır. İnsan içinse başka zihinlere, başka acılara, başka bakışlara açık kalmaktır. Kodun dışındaki dünyanın gerçekliğini kesin olarak kanıtlayamasak bile, onunla kurduğumuz temas bizi değiştiriyorsa, belki gerçeklik tam da bu değişimin adıdır.

Geleceğin Var Olma Şansı

“Dünyanın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın, paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”

Michael Marder ve Luce Irigaray, Paylaşma Ekolojisine Doğru,
Çev. Erkan Ünal, Cogito, Güz 2016, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 11.

Her türden sınırın insan tarafından oluşturulduğu -veya en nihayetinde sahiplenildiği- bir “modern dünya”da yaşıyoruz. Antik Yunan’dan bu yana çok şey değişmiş gibi görünüyor belki ama temelde tartışılan konular insan zihnindeki konumunu koruyor. Dünyanın geleceği, bu geleceğin nasıl kurulacağı da bu başlıklardan biri. İnsan, canlılar üzerindeki hakimiyetine emin olarak dünyayı kendinden ibaret saydığından insan toplumu üzerindeki otoritenin önemi kabul gördü şimdiye kadar. Öyle ki yıllar boyunca bu otoritenin nasıl uygulanacağı tartışıldı.

Sorgulayan insanlar susturuldu, öğrencileri tarafından daha büyük bir güçle sürdürüldü sorgulamaları. Sonunda ortaya otoritede söz sahibi olması gerekenleri ayıran Platon ve ondan yıllar sonra, saf ırkı oluşturmak için milyonları yok eden Hitler çıktı. Bütün bunlar olurken insanın emin olduğu şey, dünyanın gücünün kendi elinde bulunduğuydu; çizilen Tanrılar bile abartılmış insan figürüydü hep.

Fark edilemeyen ise dünyada yalnız olmadığımız ve paylaşılacak bir dünya varsa eğer, bunu insanlıktan öte bir varlıkla paylaşmak gerektiği. İnsan bunu görebildiği noktada kendi sınırlarının bilincine varıyor ve bu bilince varabiliyor olmak, dünyaya ve dolayısıyla kendisine de bir gelecek sunuyor.

Dünya üzerinde meydana gelen çatışmanın artması varlığın sürdürülebilirliği üzerindeki endişeleri arttırıp insanda gelecek korkusu yaratıyor. Kimileri bu çatışmanın gerekçesi olarak terörizm, göç, salgın gibi unsurları öne sürüp çözümü sınırları sıkılaştırmakta ve kimi zaman Kuzey Kore örneğindeki gibi tamamen kendi içine kapanmakta buluyor. Buna karşın bazıları yaşanana kalıcı ve bütünsel bir çözüm bulmaya odaklanıyor. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın bu duruma önerisi ise bir paylaşma ekolojisi. Burada değinilecek iki önemli başlık var: paylaşım ve ekoloji.

İnsan ve insan üretimi varlıklar göz ardı edildiğinde doğanın halihazırda bir paylaşımda olduğu görülüyor. Felsefenin başında temel olarak görülen su, ateş, toprak, hava dörtlüsü insanın aksine bir uyum içinde çalışıyor ve dünya üzerindeki paylaşımlarını sürdürülebilir bir düzene katkı sağlayarak yapıyor.

Buna karşın insan, doğanın paylaşımlarına ve kendi sınırlarına yeni sınırlar ekleyip kendine özgü ikincil bir paylaşım yaratıyor; siyasal, kültürel, bölgesel bölünmeler getiriyor. Bu bölünmeleri doğada olduğu gibi bütünsel bir paylaşımla yapmak yerine, kendi içindeki birliği ve otoritesini önceleyip “bencil” bir perspektiften yola çıkarak oluşturuyor.

Bu sadece kendi içinde yarattığı bölünmeler arasında bir çatışma yaratmakla kalmıyor, doğanın uyumuna müdahale ettiğinden doğayla da güçlü bir çatışma içerisine girmesine sebep oluyor. Otoritesinden, gücünden ve egosundan ödün vermeyen insan; karşısındaki bölünmüş doğanın kendisiyle çatışırken birlikte çalıştığını göremiyor. Yalnız bir şekilde önüne geleni yıkarak devam ediyor adeta.

Bunlar düşünüldüğünde “geçmişi görmek” verimli bir çözüm gibi görünüyor. Felsefe yolunun en başında doğayı izleyip ondan bir şeyler öğrenmeye çalışan insan ne oldu da üstünlüğüne ve hakimiyetine bu kadar emin oldu? Herakleitos’un da ifade ettiği gibi, zaman değiştikçe değişen maddeyle birlikte insan da değişiyor. İnsan değişen koşullara uyum sağlamak zorunda ve bu da insanın aynı kalmamasını mantıklı bir gerekçeye oturtuyor. Fakat bu değişimin bencil bir amaç üzerine kurulması, insan tercihinin eseri.

Doğayla savaşmak ve ona karşı olan yeni bölünmeler oluşturmak yerine ortak bir paylaşıma gitmek mümkün. Bu noktada Michael Marder ve Luce Irigaray ekolojik bir çözüm öneriyor.

Modern dünyada her şeyin maddeye indirgendiği, sorunun ve çözümün ekonomik yollarda arandığı düşünüldüğünde sunulan ekolojik çözüm ilkel bir yol gibi görünebilir çoğu kimseye. Bu noktada anlaşılması gereken, paylaşma ekolojisi ifadesinin, fiziksel olarak öze dönmekten çok düşünsel bir özü ifade ettiği.

Paylaşılabilir hale gelmenin yolu araya sınırlar koymaktan değil, uyum içinde çalışan bölümlerden meydana geliyor. Bu noktada doğal çevreye ve doğal kimliğimize dönmek, öncelikle doğaya kulak vermeyi gerektiriyor. Doğayı insanlıktan ayrı bir varlık olarak görmektense, tüm varlığı bir bütün olarak düşünüp “birlikte çalışmak” bir çözüm sunuyor.

Ancak bu şekilde, yaşanan sorunlardan kalıcı bir şekilde kurtulmak mümkün. Elbette modern dünyada maddi unsurlardan tamamıyla sıyrılmak mümkün değil. Nitekim burada sunulan öneri dağın tepesinde yalnız bir hayat sürmek veya vahşi hayata dönmek de değil. Kastedilen en basit ifadeyle “uyum”, dünyayı değiştirmek yerine onunla var olunduğunu kabullenme ve birlikte yaşamayı öğrenme çabasıdır.

Modernin getirisi olan kapitalizmi, Karl Marx’ın karşı önermesi komünizmi ya da insana dair herhangi bir ideolojiyi tartışmayı bırakıp acilen varlığın geri kalanını görmek, fark etmek gerekiyor. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın yaklaşımıyla:

“Sahiplenmeyi ve el koymayı değil, farklılıklara dayanan ve bizi bunları işleyip geliştirmeye teşvik eden daha büyük bir bütün kapsamında katılımcılığı öngören bir düşünme ve yaşama şekli.”

Elbette var olan otoriteler, siyasi gücü elinde bulunduranlar için bu yaklaşım kolay kabul edilebilir değil. Her şeyin ekonomik bir merkeze oturduğu bir dünyada bu çok normal. Ayrıca gücü elinde tutmak isteyenlerin çabası da kaçınılmaz.

Fakat dünyanın geldiği durum göz önünde bulundurulduğunda doğayla uyumun aciliyeti de görmezden gelinemez bir seviyede. Yaşanılan problem, insandan ve yarattığı kurumlardan ibaret değil ve dünya artık kaçınılmaz değişimlerin içinde.

Fiziksel olarak görülen değişimler bunlar: milyonlarca canlıyı öldüren küresel ısınma, milyonlarca insanı eve kapatan küresel salgınlar… Bir son mümkünse eğer, bu yaşananlar ona yakın olduğumuzu gösteriyor.

Bir önlem almaya çalışıyorsak uyum içindeki doğa örneğinden yararlanmamız gerekiyor. Sürdürülebilir bir düzeni koruyamayıp canlılığa yuva olmuş doğayı yok eden bizsek, birlikte var olmayı öğrenmesi gereken de biziz.

En nihayet, otoritesini korumak için bir paylaşma ekolojisine karşı çıkması muhtemel liderler dahil, bir geleceğe sahip olmak nefes alabileceğimiz bir hava olmasına bağlı. Bunun için de yapılması gereken birlikte var olmayı öğrenmek.

Dünyada yaşanan sorunlara gerekçeler yaratmak, yeni sınırlar oluşturup geçici korumalar sağlamak mümkün. Bütün bunlar ancak “şimdi”yi kurtarabilir. Anı kurtarmanın ilerisine gidip, bir geleceğe sahip olmak istiyorsak varlığı sürdürülebilir kılmak zorundayız. Bu da ancak baktığımızı “görmek”le mümkün olabilir.

Yalnızca yaşanan sorunları görmek değil, önümüzdeki iyi örnekleri, bize “verilmiş” çözüm önerilerini de görmemiz gerekiyor. Bütün bunlar da bir paylaşma ekolojisinin, geleceğe var olma şansı tanıdığını gösteriyor.

Elbette bu gelecek; bütüne odaklanan, paylaşım fikrini benimseyen, varlığın tümüne ait bir “gelecek”. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın da dediği gibi:

“Dünyanın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenmenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın ve paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”

Dilara Kartal

Siyah Cahil De Diyemez Miyiz?

“Neden kara cahil diyoruz da, siyah cahil demiyoruz? (…) Kelimelerin çokluğu zenginliktir, ama ama bir şartla: Fransızların nuance dedikleri ‘ince ayrılıklar’ olursa… Siyah ekmek ile kara ekmek’ten başka bir şey anlatıyorsa, o zaman zenginliktir. Yoksa karışıklıktır. Bu çeşit zorluğu Fransızlar da yaşadıkları için, dillerini düzeltirken ilk işleri böyle eş kelimeleri temizlemek olmuştur. Bir dilde yabancı kelimelerin şansı yeni kavramlar getirmelerine dayanır.”
-Suat Yakup Baydur, Dil ve Kültür, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayın Ajansı AŞ.
1999,s.99

Baydur, dilin sadelik ve zenginlik arasındaki dengeyi bulması gerektiğini, yeni kelimelerin yayılması ve eskilerinin yitirilmesinin de bu denge uğruna yaşandığını savunmaktadır. Kelimeler aralarında bir nüans barındırıyorlarsa zenginlik kazandırırlar, bulundurmuyorlarsa fazlalıktırlar. Üstelik bunu sağlamak için dilin üstünde bulunan bir otoritenin varlığını da varsaymıştır.

Baydur dile “temizlenebilir” “düzeltilebilir” ve en verimli formuna getirilebilir bir yapı muamelesi yapmaktadır. Oysa bence dil, o dili konuşan tüm insanların ufak etkileri olduğu, sürekli değişen, yeni kelimeler kazanıp eskilerini yitiren organik bir yapıdır. Aynı şekilde bir dilin zenginliği ile karmaşıklığı kolayca ayrılabilir değildir vlarak nüansıe bu ayrımın dile atfettiği estetik ve işlevsel değer yargısı gerçeği yansıtmamaktadır. Bundan ayrı on mecburi olarak iki kelime arasında var olduğunu düşünüyorum. İki kelime arasında nüans söz konusu değilse her yönden aynı kelimelerdir. “Kara” ve “siyah” farklı kelimelerdir, bu kelimeleri içeren ifadeler de zorunlu olarak farklı olacaklardır. Bu farklılıkların bir sözlükte açıklanmaması veya kolay dile getirilir olmamaları var olmadıklarını kanıtlamaz. Aynı şekilde yabancı kelimelerin de dile katkıları sadece dilde o noktaya kadar var olmuş kavramsal bir boşluğu doldurmak değildir, dönemin materyal şartları ve sosyal etkiler ise asıl şanslarını belirleyen faktörlerdir. Bunların
hepsini bu deneme içerisinde açacağım.

Baydur’un dil hakkında konuşurken kullandığı dil bana dilbiliminin bilimleşmesinden beri (19-20. yüzyıl) dilbiliminde ciddi bir rolü olmayan kuralcı (prescriptive) bakış açısını hatırlattı. Dilin bazı özelliklerine pozitif, bazılarına negatif değer yüklemek (karmaşa/zenginlik) ve dili yukarıdan (TDK benzeri kurumlar veya dil reformlarıyla) dikte edilebilecek bir yapı olarak görmek modern dilbiliminde pek kabul gören bir sistem değil. Modern dil bilimi bilimsel yöntemi takip ederek dilin gelişimini ve nüanslarını gözlemlemekle, betimleyici (descriptive) bir rolle kendini kısıtlamaktadır. Ben de bu konuda konsensüse katılma eğilimindeyim. Peki neden?

Bence kuralcılık, benzeri pek çok korumacı felsefe gibi gerçeğe dayanmaktan ziyade insanın kontrol ve değişmezlik arzusunu avutur. Sonuçta dilin mutlak bir formu asla olmayacaktır. Dilin insanlar tarafından her gün değiştirilen organik formunu değil de tarihte bir noktada rastgele bir şekilde “doğru” kabul edilmiş versiyonunu kullanan insanlar artık var olmayan bir dili konuşmaktadır. Bu durum göçmenlerin bir zaman kapsülü gibi ana dillerinin anavatanlarını bıraktıkları zamandan kalma bir versiyonunu konuşmalarına benzerdir. Dile kuralcı yaklaşım geçmişte yaşamaktan öteye geçemez, Baydur’un ortaya koyduğu reformist bakış açısında bile.

Buna ek olarak dili kontrol etmek, insanların düşüncelerini de kontrol etmek demektir. Bu
Nietzsche’nin “dil hapishanesi” kavramından Orwell’in “yenisöylem”ine kadar pek çok kişinin işlediği bir konudur. Dil insanların düşüncelerini şekillendirir hem de bunu neredeyse görünmez bir şekilde gerçekleştirir. Yakın zamanda yapılan bir araştırma İskoçların dillerinde gramatik olarak duyguların içten hissettikleri şeyler değil de onların üzerine gerçekleşen olgular olmasının İngilizlere kıyasla duyguları gerçekten daha dışsal duyularla algılamalarına sebep olduğunu keşfetmiştir. Açlık gibi öylesine temel bir hissin algılanışı bile dil yoluyla değişebiliyorsa daha soyut konseptlerin dilin etkisinden kaçınma konusunda hiçbir şansı yoktur.

Bu sebepten tarihsel olarak dil reformları siyasi ve toplumsal değişimleri de beraberinde getirmiş, hatta tam olarak bu sebepten gerçekleşmişlerdir. Bunun için örnek olarak uzağa gitmeye gerek bile yoktur. Türkiye’de Harf Devrimi sadece Latin alfabesi fonetik anlamda Türkçe’ye daha uygun olduğu ve bu sebepten okuma yazma öğrenmek daha kolay olacağı için yapılmamıştır. Bunlarda doğruluk payı olabilir ancak Türkiye’yi Batı’ya dilsel anlamda yaklaştırmak ve Osmanlı’dan uzaklaştırmak da önemli sebeplerdendir. Veya İngilizce’de cinsiyeti bilinmeyen bir birey için kullanılan zamirlerin “he”den “he or she”ye, ondan da “they”e geçmesi toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dile yansıması ve dilin de bunları pekiştirmesini gösterir. Ancak İngilizce’de bu süreç yukarıdan dikte edilmemiş, toplumsal değişimlerin otoriteler tarafından kabullenilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu da insana sordurur, otoriteye hiç gerek var mıydı?

Dil kendi haline bırakıldığında toplumsal değişimleri yansıtır ve bu değişimleri geri tetikler. Dil ve toplum sürekli bir ilişki halindedir. Reformlar bu sembiyotik ilişkinin arasına girip hem toplumu hem de dili başka bir akışa sürükleme çabasıdır. Bu reformların mutlaka net bir toplumsal zarar olduğu anlamına gelmez. Yine de, bu bakış açısını varsayılan almak kişinin otorite üzerinde bir kör noktası olduğuna işaret edebilir.

Baydur’un yabancı kelimelerin kavramsal bir boşluğu doldurmasını tartışırken bir kavramın hem yabancı (nuance) hem de Türkçe (ince ayrılıklar) karşılıklarını kullanmış olması biraz ironiktir. Türkçe’de “ince ayrılıklar”ın dolduramadığı kavramsal bir boşluk mu vardı ki Fransızca bir kelimeye başvurması gerekti? Elbette, aralarında direkt çeviriden öte bir nüans, kendisi 1999’dan beri Türkçeleşmiş olarak dilimizde yer edinmiş bir kelime, bulunmaktadır. Ancak bence bu kelime tercihlerinin kelimelerin sözlük anlamlarından daha fazlasından beslendiğinin de bir işaretidir. Bu paragrafta Baydur Fransızların dillerine karşı tavırlarını
açıklamaktadır, o yüzden de Fransızca bir kelimeyi tercih etmekte kelimenin anlamından öte bir değer bulmaktadır. Hiçbir kelime tek başına boşlukta bulunmamaktadır, bağlamsal olarak anlam kazanırlar. Bu içinde kullanıldıkları konuşmanın içeriği de olabilir, materyal şartların dile toplumsal bir boyutta yansıması da. Bu şekilde her kelime asla bir sözlük içinde ifade edilemeyecek sonsuz bir nüans taşır.

Belki de sorulması gereken soru “Nüans önemli midir?”den ziyade “Nüansın olmaması mümkün müdür?” olmalıdır. Dilbilimi ne kadar bilimsel yöntemi baz alarak hareket etse de incelediği objenin, dilin, o dili konuşan milyonlarca belki milyarlarca farklı kişinin her biri için ufak nüansları olduğundan bazı noktalarda bireylerin sezgisine dayanmak zorundadır. Eş anlamlı (veyahut çevrilmiş) kelimeler birbirlerinin matematikte görülebileceği gibi mutlak karşılıkları değildir. “a = b” dendiğinde “a” ve “b”nin her açıdan eş değer olduğunu anlayabiliriz. Ancak örneğin “yoksul” ve “fakir” kelimeleri pek çok şartta birbirleriyle değiştirilebilir olsa da mutlak bir eşitlik söz konusu değildir. Üstelik şu an öyle görünselerdi bile aralarında gelecekte anlam kırılmaları yaşanması mümkündür. Filozoflar eş anlamlı veya çeviri kelimelerden terim üretme sürecinde sıkça beslenir, o nüansları ya yakalar ya da kendisi oluşturur ve kullandığı kelimelere
yeni bir hayat kazandırır. Eğer dildeki her türlü “fazlalık” ve “karışıklık”tan kurtulsaydık dilin zenginliğini de mecburen yitirirdik.

Bu konu bence şiir üzerinden de incelenebilir. Şiir dilin en saf formudur. Gündelik konuşmalar ve pek çok düzyazı dili kullanarak bir amaç için gerçekleştirilir. Şiirin amacı ise dilin kendisidir, dil ile derin bir bağı vardır. Bu sebepten şiir çevirmek diğer pek çok dil kullanımını çevirmekten daha zorlu bir süreçtir. Hatta cevaplaması ilk görüldüğünden çok daha zor olan “Şiir nedir?” sorusuna benim en yakın hissettiğim cevap “Dil ile oynamaktır.” olur. Şiir bir dilin zenginliğinin vücut bulmuş halidir. Ben hem dilbilimi ve felsefe hem de şiirle ilgili biri olarak eğer “karışıklık” çıkaran, gereksiz ve toplu dilimizde yer kaplayan eş kelimeleri “temizlersek” şiirin sadece zarar göreceğini düşünüyorum. Görünürde tamamen aynı anlamlı iki kelimenin bile varlığı değerli, nüanslıdır. Hiçbir şeyde bulunamasa bile bu nüans farklı yazılmalarında, okunmalarında veya kökenlerinde bulunur ki bu şiir için önemli bir özelliktir. Zaten onların da aynı olduğu bir durumda aynı kelimeden bahsediyor olmalıyız.


Sonuç olarak, Baydur’un sözleri özellikle kelimeler arası nüans konusunda değerli olsa da bence hem dilin toplumsal ve siyasi boyutunu görmezden gelmiş, tam olarak bu sebepten kendi aklını da dil üzerinden kontrole açık kılmış, hem de dili “karışıklıklarından temizleme” çabası uğruna dili düzleştirmeyi, karışıklıktan ayrı bir şekilde bulunamayacak “zenginliği” yitirmeyi savunmuştur. Dil ancak karmaşık, her zaman en mantıklı veya verimli olmayan organik bir yapı olarak gerçekten yaşayabilir, aksini savunmak ise dili olduğu gibi tüm zenginliğiyle kabul etmek yerine kendi sistemine köşelerinden kırpıp sığdırma çabasıdır. Birisi kara cahil yerine siyah cahil demek istiyorsa diyebilir, bunu yaparak da dili sadece zenginleştirmiş olur.

Eda Duru Yıldırım