Sakladıkça Büyüyen Sır: Streisand Etkisi Neden Hep Kazanır?

Bir şeyi ortadan kaldırmaya çalıştığınızda, bazen onu yok etmezsiniz; ona sahne, ışık ve mikrofon verirsiniz. Streisand Etkisi tam da bu tuhaf toplumsal refleksin adıdır: Bastırılmak istenen bilgi, görüntü, haber ya da söylenti, bastırma girişimi yüzünden çok daha görünür hâle gelir. Yani dijital çağın ironik yasası şudur: Üzerine kapak kapattığınız tencere, buharı daha büyük bir patlamayla dışarı verir.

Terim, 2003 yılında Barbra Streisand’ın Kaliforniya’daki evinin fotoğrafının internetten kaldırılmasını istemesiyle meşhur oldu. Fotoğraf aslında kıyı erozyonunu belgeleyen binlerce görselden sadece biriydi ve neredeyse kimsenin umurunda değildi. Fakat kaldırma davası açılınca insanlar bir anda şunu sordu: Bu fotoğrafta ne var? Sonuç: Fotoğraf, unutulmuş bir veri parçasıyken küresel merak nesnesine dönüştü. Gizleme hamlesi, reklam kampanyasından daha etkili oldu.

Yasak, merakın yakıtıdır

İnsan zihni yasaklanan şeylere karşı tuhaf bir manyetizma hisseder. Çünkü yasak, yalnızca bir sınır çizmez; aynı zamanda o sınırın ardında değerli, tehlikeli ya da utanç verici bir şey olduğu izlenimini yaratır. Bir kapının üzerine sadece “açmayınız” yazmak bile kapıyı sıradan bir nesneden psikolojik bir meydan okumaya dönüştürür. Streisand Etkisi, bu kadim merak mekanizmasının internet hızına bağlanmış hâlidir.

Burada mesele yalnızca bilgiye erişim değildir; güç ilişkileridir. Bir kurum, devlet, şirket ya da ünlü kişi bir içeriği susturmaya çalıştığında, izleyici yalnızca içeriği değil, susturma niyetini de görür. Toplum şu soruyu sormaya başlar: Neden bu kadar rahatsız oldular? Bu soru, çoğu zaman içeriğin kendisinden daha bulaşıcıdır. Çünkü sansür girişimi, içeriğe ikinci bir hikâye ekler: Güçlü olanın korkusu.

Dijital ağlarda bu etki daha da şiddetlenir. Eskiden bir gazetenin toplatılması haberin dolaşımını sınırlayabilirdi. Bugün ise silinen bir gönderi ekran görüntüsü olur, ekran görüntüsü arşivlenir, arşiv bağlantısı paylaşılır, paylaşım mizaha dönüşür, mizah politik sembole evrilir. İnternet unutmaz demek biraz romantiktir; daha doğru ifade şudur: İnternet, özellikle unutturulmak isteneni hatırlamayı sever.

Kontrol yanılsamasının çöküşü

Streisand Etkisi bize modern iktidarın en büyük zayıflığını gösterir: Algıyı bütünüyle kontrol edebileceğini sanmak. Oysa algı, tek merkezden yönetilen bir hoparlör değil; binlerce yankı odasından oluşan bir mağaradır. Bir mesajı susturduğunuzda, mağaranın başka bir yerinden daha garip, daha komik, daha öfkeli bir yankı olarak geri dönebilir.

Bu yüzden kriz yönetiminde ilk dürtü olan “hemen kaldıralım, engelleyelim, dava açalım” refleksi her zaman bilgece değildir. Bazen en iyi strateji, içeriğin doğal ömrünü tamamlamasına izin vermektir. İnternette birçok şey, üzerine gidilmediğinde birkaç saat içinde görünmezliğin bataklığına gömülür. Fakat ona resmi bir öfke, hukuki tehdit ya da panik havası eklerseniz, sıradan bir kıvılcımı kamp ateşine çevirebilirsiniz.

Elbette bu, hiçbir mahremiyet ihlaline ya da iftiraya müdahale edilmemeli anlamına gelmez. Kişisel verilerin, özel hayatın ve haksız saldırıların korunması önemlidir. Ancak müdahalenin dili, zamanı ve yöntemi belirleyicidir. Şeffaf açıklama, orantılı tepki ve güven veren iletişim çoğu zaman kaba sansürden daha etkilidir. Çünkü insanlar yalnızca bilgiye değil, tavra da tepki verir.

Streisand Etkisi, çağımızın küçük ama keskin bir aynasıdır. Bize şunu fısıldar: Saklamak istediğin şeyin kendisinden önce, onu saklama biçimine bak. Çünkü bazen sır, sır olduğu için değil; birileri onu sır yapmak için fazla uğraştığı için büyür. Ve insanlık, yasak meyvenin tadını hâlâ unutmamıştır.

Çocuğu Ölçtükçe Durdurmak: Kuantum Zeno’dan Sınav Takıntısına

Kuantum Zeno Etkisi, kulağa bir bilimkurgu kılıcı gibi gelir: Sisteme yeterince sık bakarsan, değişmesini engellersin. Fizikte bu, kararsız bir kuantum durumunun sürekli ölçüm altında beklenen geçişini yapamaması anlamına gelir. Elbette öğrenciler elektron değildir; teneffüste dalga fonksiyonuyla simit almazlar. Ama metafor güçlüdür: Bir zihni sürekli ölçersen, onun dönüşme cesaretini azaltabilirsin.

Modern eğitim bazen öğrenmeyi bir bahçe gibi değil, gümrük kapısı gibi yönetiyor. Her hafta deneme, her konu sonunda test, her yanlışın kırmızı kalemle teşhiri, her performansın sıralamaya çevrilmesi… Öğrencinin aklına şu mesaj kazınıyor: Öğrenmek için değil, yakalanmamak için düşün. Oysa öğrenme, hata yapma lüksüne ihtiyaç duyar. Zihin, yeni bir kavramı önce eğri büğrü tutar; sonra dener, düşürür, yeniden kurar. Sürekli sınav ise bu kırılgan inşa hâlini sahne ışıklarının altına çıkarır.

Ölçmek başka, büyütmek başka

Ölçme gereksiz değildir. Hatta iyi ölçme, öğrenmenin aynasıdır. Öğrenci nerede olduğunu görür, öğretmen yolun neresinde çamur olduğunu anlar. Fakat ayna, güneşin yerini tutmaz. Bir bitkiyi her saat kökünden çıkarıp boyunu ölçerseniz, titiz bir botanikçi değil, sabırsız bir sabotajcı olursunuz. Eğitimde de sınav, su ve ışığın yani merakın, anlatımın, uygulamanın, dinlenmenin ve geri bildirimin yerine geçtiğinde öğrenme duraksar.

Sürekli sınavın ilk zararı dikkati daraltmasıdır. Öğrenci, kavramın dünyasına girmek yerine sorunun tuzağını arar. Edebiyatta metnin kokusunu almak yerine şık eleme tekniğine, matematikte yapının güzelliğini görmek yerine zamanla boğuşmaya, fen bilimlerinde neden sorusunu kovalamak yerine formülü ezberlemeye yönelir. Böylece bilgi, bir harita olmaktan çıkar; mayın tarlasına dönüşür.

İkinci zarar, kimlik üzerindedir. Çocuk bir süre sonra ben öğreniyorum demez; ben 72 aldım der. Not, kişiliğin barkodu hâline gelir. Hele sürekli kıyaslanan sınıflarda, sınav bir bilgi aracı değil, kabile içi statü aygıtıdır. Başarılı öğrenci bile özgür değildir; o da başarısını kaybetmemek için risk almaktan korkar. Zayıf öğrenci ise zihninin kapısına görünmez bir tabela asar: Burada öğrenme yapılmaz, sadece savunma yapılır.

Üçüncü zarar, zamanın ritmini bozmasıdır. Öğrenmenin doğal döngüsü vardır: karşılaşma, şaşırma, deneme, yanılma, pekiştirme, unutma, yeniden çağırma. Sürekli sınav, bu döngüyü sıkıştırır. Zihin her an sonuç vermeye zorlanınca, derin işleme yerine hızlı tepki üretir. Bu, mutfakta yemeği pişmeden tadıp durmaya benzer; sonunda ne çiğliği anlarsınız ne de lezzetin olgunlaşmasına izin verirsiniz.

Peki sınav hiç mi olmasın?

Hayır. Sorun sınavın varlığı değil, tahtı ele geçirmesidir. Düşük riskli kısa yoklamalar, notsuz geri bildirimler, öğrencinin kendi hatasını açıklaması, aralıklı tekrar, proje ve portfolyo çalışmaları öğrenmeyi destekler. Bilimsel açıdan da hatırlama pratiği değerlidir; bir bilgiyi zihinden çekip çıkarmak onu güçlendirir. Fakat burada kritik fark şudur: Hatırlama pratiği öğrenciyi eğitmek için yapılır; sürekli sınav çoğu zaman öğrenciyi elemek, hizalamak ve susturmak için yapılır.

Okul, yalnızca ölçen bir kurum olduğunda öğrencinin zihni kuantum Zeno’nun ironik gölgesine girer: Bakıldıkça kıpırdayamaz. Oysa eğitim, gözün baskısı kadar elin desteğini de ister. Öğretmen bazen gözlemci değil, yol arkadaşı olmalıdır; bazen hakem değil, antrenör; bazen de sadece sessiz bir bahçıvan. Çünkü insan zihni, en çok biraz güven, biraz merak ve biraz da görünmez kalma hakkı bulduğunda sıçrar.

Belki de en cesur eğitim reformu şudur: Her şeyi hemen ölçme arzusuna direnmek. Çocuğun cevabına değil, sorusuna da zaman tanımak. Öğrenmeyi bir yarış ekranından çıkarıp içsel bir keşif alanına taşımak. Çünkü bazı dönüşümler, ancak üzerlerine sürekli projektör tutulmadığında gerçekleşir. Ve bazen bir öğrencinin ilerlemesi için yapılacak en akıllıca şey, onu bir süre sınamamak; gerçekten öğrenmesine izin vermektir.

Güvencesizlikteki Bilgelik

Alan Watts’ın Güvencesizlikteki Bilgelik kitabından alıntılar ve kısa eklemelerim:

Bu tipik bir insan sorunudur hem de tüm sorunların ana aksıdır: şu anı bozan şeyler; anıların ve beklentilerin gücü çoğu insan için öylesine önemlidir ki geçmiş ve gelecek şu andan daha gerçektir! Onlara göre geçmiş aydınlatılmadıkça ve gelecek umutla ışıldamadıkça, şu anın tadına varılamaz. İnsanlar adeta kendilerine ceza vermişlerdir düşünmeden ve çoğu kez bunun farkında da değillerdir. Masaldaki bir cadının laneti bu durumun yanında okşama gibi kalır.

Devamını oku “Güvencesizlikteki Bilgelik” →

Ebedi TAO’yu kavramak

Hiçbir günah
kıskançlığın kışkırtılmasından daha büyük değildir;
Hiçbir felaket
Hoşnutsuzluktan daha kötü değildir.
Lao Tzu

Kendimi bildim bileli felsefem bu olmuştur. Bunun bir Tao çıkarımı olduğunu ise yeni öğrendim.

Ebedi TAO’yu kavramak, bir örgüte üye olmanızı veya bazı dini kuralların ve düzenlemelerin taraftarı olmanızı gerektirmez. Ona Tao demeniz veya kendinize taocu demeniz gerekmez. Gereken tek şey; yaşamın gizemini MERAK etmektir.

Tao1

Dikkatimiz, lineerligi aşmanın, zaman ve mekan üstü seyahatin aracıdır, bedavadır bir anlamda ancak içimizdeki enerjiyi seyahat ettiğimiz objeye akıtır.

Molla nasreddin fikralarında şimdi kuantumsal kavram olarak anlatmaya çalıştığımız bir çok şey yer bulmuştur, tabi biz onları yalnızca gülmek için şaka zannederiz.

Örneğin bu konuda bi kaçı aklıma geldi şimdi biri şudur:

Devamını oku “Ebedi TAO’yu kavramak” →

DNA’nın Birinci Tabakası; Biyolojik

DNA’nın ilk gurubunun ilk tabakasıdır biyolojik tabaka.
DNA, beden düzenlemesinin “anteni”dir ve çok boyutlu olanı alıp, önce bilgiye sonra da eyleme dönüştürür. Asla yalnız değildir; çevresinde onun çalışmasını sağlayacak sisteme ihtyacı vardır, beraberlerindekilerle birlikte bütünü oluşturur der Kryon birinci tabakayı anlatırken ki o fiziki bağlamda görülebilen tek tabakadır.
Bu tabaka (1.ci), bedenin içindeki duyarlı ve farkında olan bir kuvvetin KÖPRÜsünü yaratır. Alır ve aktarır, çünkü onun enerjisinin görevi, çok-boyutlu tabakalardan bilgiyi alıp gen yapımıza uygulamaktır. Hem insanın bilincinden hem de kendi çok-boyutlu belleğinden gelecek işaretleri sessizce bekler.
Tüm tabakalar, hep birlikte İNSANIN NİYETİ tarafından belirlenen ve mümkün olan(!) değişiklikleri yaratır.
Bu tabakanın %3ünün biyoloji motoru olduğunu zaten biliyoruz, geriye kalanı ise (bize çöp ya da boş görünen kısım) ise bu motoru eyleme yönelten çok-boyutlu çorbanın ANTENidir.
100 trilyonu aşkın DNA molekülü, bir şeyi aynı anda bilir! DNA eşzamanlılığının birliği gerçekten de bedensel iletişimin yoludur. Manyetik indüksiyon, işaretlerin kablosuz biçimde manyetik alanların birbirlerinin üzerine binmesi yoluyla iletilmesidir. Bedenimiz, DNA birliği yoluyla kablosuz bilgi iletimleriyle dolu olan dev bir dönüştürücüdür. İnsan bedeninin esas eşzamanlayıcısı beyin değil, DNA dır. Daha da ilginci yüz trilyonu aşkın molekülden oluşan DNA ailesi bir TEKİLlik oluşturur. O, bizim ne yaptığımızın ve niyetimizin farkındadır.
Şu işe bakın, uyanık bilincimle çoğu kez bilemediğim gizemli NİYETim (çoğu insan azmettirilmiş istekleri ile niyeti karıştırmaktadır. Örneğin herkes barış istediğini iddia eder fakat bağcıyı dövmeye devam eder) DNA ailem tarafından bilinmekte ve mükemmelen uygulanmaktadır. Hiç uyumayan, tatil yapmayan, sıkılıp boş vermeyen ve sürekli sizi dinleyen bir ajan gibi. Neden dinliyor, çünkü hiç bir bilinçli talimatınızı/yönlendirmenizi kaçırmamak üzere programlanmış.
Eğer bir yarışma yapılsaydı sanırım “en büyük dinleyici” ünvanını DNA hiç zorlanmadan kazanırdı. İşte bu sebeple bilmeden verdiğimiz talimatlar yerine bilinçli olarak hücrelerimizle konuşmak , kimyayı değiştirebilir, daha bağışık hücreler yaratabilir. Bunun da ötesinde hücrelerimizle konuşmak keyiflidir çünkü onlara her hitap edişimde beni sevinçli bir cıvıldamayla karşılıyorlar.
DNA’nın İlk bölümün ikinci tabakasına kısaca Yaşam dersimiz diyebiliriz. Sayısal olarak baktığımızda, 2 tümüyle kutuplulukla, yani yaşamın dualitesi ile ilgilidir. Dualite , tekil bir bilincin içinde iki kavramın birbiriyle çatışması olarak tanımlanır. Dualite, Yaşam Dersinin enerjisiyle birlikte yol alır. O halde denilebilir ki; insan, dengeye kavuşmadan kendi yaşam derslerini keşfetmeye onların üzerinde çalışmaya başlayamaz. Önce dualite sorunu üzerinde çalışılır, ancak o dengelendiğinde parçalı-bulmacadaki diğer şeyler biraraya gelmeye başlayacaktır.
İkinci tabaka, 8.ci tabaka ile birlikte-yakın çalışır. Yani insanın tam kişisel Akaşik Kaydı ile birlikte. Parçalı-bulmaca Akaşa ile başlar ve oradan yayılır. Doğduğumuzda her hücremizde-ebeveynlerimizin katılımı) 3B kalıtım etkeni ve Yerkürenin ana unsurlarının yanı sıra, tüm akaşik bilgi de yer alır. Doğduğumuzda ilk birkaç yıl boyunca, 3B idareyi ele geçirmek için savaşır (lisan unsuru) ve genellikle kazanır. Bebeklerin çevrelerinde yetişkinlerin görmediği şeyler gördüğüne çoğu kez şahit olmuşuzdur, çocuğun sadece 3B’deki şeyleri görmeye alışması bir zaman alır (Urban shaman konseptindeki limitasyon ilkesi-KALA- bu cümlede rahatça ortaya çıkıyor)
Sonuç olarak 2. tabaka, insana bir amaç ve yön hissi (bir nevi karma) vermekten sorumlu olan tabakadır der Kryon. Yaşamın niteliklerini ve vuku bulmuş olan her şeyi (8.tabaka işlevi) arşiv formunda değil, duygusal formda taşır.
(Unutmayalım ki bu tabakalardan bazıları anıları taşır, bazıları da o anılardan kaynaklanan eylem gereçlerini taşır. Bir tabaka marangoz olurken diğeri tahta, bir diğeri yapının planı olabilir. bu örnek, DNA katmanlarının çok boyutlu çalışmasının sırrını bir nebze açıklasın bize.)
Üçüncü Tabaka:Yükseliş ve Aktifleştirme olarak anılır.
Yükseliş, ölmeden bir sonraki yaşama geçmek olarak tanımlanır, bu bir süreçtir ve bunun için gereken her şeye sahibiz. Birçok insan zaten bunu yapabilmiştir, yani karmalarını iptal etmiş, dualitelerini dengelemiş, yaşam dersleri üzerinde çalışmış ve gerçekten bir yeniden doğan olmuşlardır. İşte bütün bu süreç DNA’nın 3.tabakası tarafından yönetilmiştir diyebiliriz.
Aktifleştirmek ise bir şeyi tepkisel bir forma dönüştürmek anlamına gelir. Bedenimizdeki kimyayı, bilincimizin gerektirdiği şeyi başarması için aktifleştiren eylem tabakasıdır bu(LONOmuzun KU’muzu yönlendirmesi) . Bu sözcüklerden DNA’mızın düzeltilmesi gereken bir durumda olduğu sonucu çıkarılmasın. O sadece yükseliş için gerekenleri yaptığımızda  daha önce talep edemediğimiz/alamadığımız enerjiyi bize bize kolayca verebilen bir akü gibidir.
Aktifleştirme; “kendi niyetimizi, ölçümünü ve akünün daha fazla elektrik vermesini içeren senaryodur” der Kryon. O her zaman tam şarj olmuş ve harekete hazır ve frekansımızı ölçer konumdadır. Dualitenin bulmacalarını çözdükçe, yaşamımızda huzur yarattıkça ve içimizdeki yaratıcının gücüne (BEN’im) sahip çıktıkça DNA bunu bilir. Bu tabaka hücresel yapımızın -daha uzun yaşam, dengeli yaşam,korkusuz yaşam, kendini şifalandırma ve tümüyle yeni bir paradigmaya geçme- gücünü artırmak için kullanır.
Sayısal olarak ÜÇ, katalizör niteliklerine sahip olan, güçlü bir sayıdır. Üstelik SEVİNÇ ve içsel çocukla ilişkilidir.
Sevinci ne kadar önemsesek azdır, çünkü o depresyonun ve ıstırabın karanlığından çıkış yolu arayan insan için denge zamkıdır. Sevinç, onu arayan, talep eden ve dolu dolu kullanan çocukların temel besinidir. Çocukların doğal hali kahkahalarla gülmektir ve onu ezen her şey uygunsuzdur. Gerçekten olgunlaşma, çocuklukta bizden uzaklaştırılan bu halimizi, sevinci ve çocukluğun kahkahalarını yeniden kucaklama serüvenidir bir anlamda.
(İçinizdeki çocuğu kaybetmeyin tarzındaki yeni dönem önerileri aslında, siz nasıl bir çocukluk geçirmiş olursanız olun önemli değil, çocuk sevinci ve merakını yeniden kazanın ve onurlandırın anlamındadır.)
 sa-23.02.2016 Beylerbeyi