Koku-Anu ve altın-Anneler günü

Burada şimdiye kadar hiç bi yerde karşılaşmadığım bir koku var ben onu seviyorum. Her yerin ayrı kokusu vardır, belki de bu; şeylerin özlerine dair en yakın kanıtlar, dışavurumlardır zaten. Asya kültüründe -dünyanın her yerinde bu çıkarım yapılmış mıdır emin değilim- demirin icadı pek de hayırlı anılmaz. Hatta çoğu kabile mümkün olduunca uzak durmaya çalışmıştır demirden ve demircilikten. Şamanların bile saygı duydukları çekindikleri demircilerr… Söyleyin bana kokuyu kesebilir mi demiriniz 🙂
Gün aydın olsun frekanslaarrr

*

Bu açıklamayı 2008 yılında okumuşum yani Oyun Kuramını yazdıktan dört sene sonra. Şimdi tesadüfen rastlayıp yeniden okudum ve gerçekten şaşırdım. Bi zaman kayması problemi -havuz problemi gibi- ile karşı karşıyayım ki ilk yayınlanan kitabım Sırıtkan Kırmızı Ay, 1999 depreminin hemen ardından aynı yıl yazılmıştı ve bir zaman kayma olayını anlatıyordu!
Uyanamadığım bi rüyada gibiyim.

https://blog.sonsuz.us/?p=585

*

Altın elementi, yaratıcılıkla ilişkilendirilmiştir. Aslında birisi bi yerde herhangi bi şekilde altından bahsediyorsa bu yaratıcılıktan bahsetme anlamındadır. Olaylara bir de bu açıdan bakmak gerekebilir. Niburu gezegen-gemisi atmosferini-ki altınmış-büyük oranda kaybetmiş, neredeyse yok olacaklarmış, geriye gün saymaya başlamışlar ) Derken birden bire bi zamanlar kimbilir kaç geçiş önceden dünya gezegeninde altın olduğunu hatırlayıvermiş eski komutan! İşte her şey böyle başlıyor. Belki hatırlamasaydı bugün dünyada yalnızca kara derili insanlar olurdu,ya da akla hayale gelmeyen başka bi şey, kim bilebilir ki
Örneğin gümüş elementi de düzen ve muhafazakarlık, sabırla ilşkilendirilir. Tüm dünya kültüründe altından sonra ikinci sırayı alır.
Doğasında yaratıcılık olmayan ya da azalan kişiler bunu bilmeden-farkındalıksız olarak- altın arayışına girer, altın takar bedenine, yani tamamlanmak ister. Bu basitçe bi ihtiyacın karşılanmasıdır bence.

Ne enteresan değil mi? Genelde gümüş işleri ile uğraşan bedenine çok miktarda gümüş takan kişiler mevcut düzene aykırı kişilerdir, sisteme pek dahil olamazlar çünkü düzen tutturamıyorlar gümüş ihtiyaçları var 🙂

*

Her şey ne kadar birbirine karışmış durumda, her yerde kadınlar ve anneler için bi şeyler, yanlış anlamaların düzeltilmesi adına, yeni tanımlamalar yapılıyor. Radyoda,TV’de internette, burada kadına dair sayısız tanımlama uçuşuyor havalarda. Bi çoğu içime pek sinmiyor. Amerikanın çaresiizce sarıldığı aile kavramının bi uzantısı gibi geliyor kokusu ve bundan hoşlanmıyorum. Kadının “annelik” fonksiyonunu kendi siyasi emelleri için kullanmaları, kadını şimdi de aileye “muhafız” atamaları hoşuma gitmiyor, yalan geliyor bütün bunlar.
Sistemin işine yaramayan hiç bi şey kutsal ilan edilmez bu zamanda, unutmamak lazım. Kutsallık söz konusu ise varlığın her zerresi kutsal ilan edilsin, ayrımcılığın adı kutsal anneliğe indirgendiinde parçalar hiç de birbirine uymuyor. İlişkilerin dostça yürüdüğü, komünal hayatın, sevgi ve şefkatin hakim olduğu, topluluktaki her çocuğun her kadının çocuğu olduğu dönemleri  cahillik olarak damgalayan bu koloni kültürüne daha fazla kanmamak lazım diye geliyor bana, gerçi her şey aynı yere çıkar; oyuna 🙂

 

Düşün ötesine, özgürlüğün içine

Şimdi, bu spiritüel düşler, bu büyük umutlar hakkındaki ilginç şey… İlginç olan şey, o kadar kirlenip sulandılar ki, çoğunuz onun ne olduğunu unutmuş vaziyettesiniz. İnsan psikolojisinde bu ilginç bir olgu. Sizi ayakta tutan bu kocaman hedeflere sahip olabiliyorsunuz, sonra ne olduklarını unutuyorsunuz. Ama o düşlerin, aslında ne olduklarını bile unutarak, sizi ayakta tutmasına izin veriyorsunuz.

Daha pratik bir örnekle açıklarsak, bazılarınız spiritüel bir merkez açmak hayaline sahip. Bazılarınız, çocukları iyileştirebileceğiniz büyük bir klinik işletme hayali kuruyor. Gerçekten mi? Bazılarınız gidip, mağaralarından ejderhaları çıkarma hayalini kuruyor. Sahi mi?! Bunu söylediğimde kulağa aptalca geliyor, değil mi?

Bazılarınız, içine koyduğunuz bilgelik sayesinde, tüm dünyadaki insanların okuyup, aniden uyanacağı mükemmel bir kitap ya da kitap serisi yazmanın hayalini kuruyor.

Bazılarınız o kadar çok spiritüel olmanın düşünü kuruyorsunuz ki, etrafta süzülerek gezinmek istiyorsunuz. Süzülüyorsunuz ve etrafınızda sizi çevreleyen bir ışık var. Ve sizin yanına gittiğiniz saksılardaki bitkiler çiçekler açıyor.  Ve sonra sokaktaki  o hasta köpeği görüyorsunuz ve onun yanından süzülerek geçtiğinizde köpek aniden ayağa fırlıyor ve iyileşiyor. Ve ölü bir kuş ve kuş aniden… (Kahkahalar) Ciddiyim. Kendinize gülebildiğinize sevindim.

Başka hangi düşleriniz var? Hadi ciddileşelim, çünkü biz… Ve biraz sonra, bu düşlerin sizi neden geride tuttuğunu ve bununla ilgili ne yapacağımızı açıklayacağım. Ve bu arada, burada olan bazılarınızı gücendireceğim – belki de hepinizi, bilmiyorum – ama artık, bu ana konulara değinme zamanı, çünkü düşler bir dikkat dağıtıcıya, bir yanılsamaya dönüştü ve birkaç dakikaya kadar, bu düşlere ne olacağını açıklayacağım.

…o hayaller aslında hep sana karşı çalıştılar ve yaşamında çok fazla enerji tuttular. Neden bir işe yaramadığını, neden bu kadar güç olduğunu merak ettiğinde, o hayallere bakabilirsin. Onlar suni bulutlar gibiler. Onlar, bir çeşit büyük dikkat dağıtıcıları, gerçeklikten uzaklaştıran. Gerçeklikten.

Şimdi, gerçekliği sadece orada olan olarak değil, yarattığın şey olarak düşün.

Bu hedeflere sahip olmamız gerekmiyor muydu? Bunlara sahip olmayalım mı? Bizden sadece hiçbir şey olmamızı mı istiyorsun?” diye soracaksınız. Hayır. Onları fantezi ve “Hiçbir yer” ülkelerinden çıkarıp, tam buraya koymak istiyorum. Sorun da baştan beri buydu.

O düşleri buraya koymak, şimdiye kadar büyük ve rahat bir yastık gibiydi (Bulut gibi bir şey çizer ve onu işaret eder) başka bir yerde, X boyutunda ve – eh, çöp adamlar artık yok (Bir insan çizer) –ve yaşamı yaşamak için hayaller oradayken, bir çeşit kristal tavanla ayrılmış haldeyken, onları orada ayrı tutmak içindi. Bu küçük bir numaraydı. Bu küçük bir tuzaktı. Bu şekilde gerçeklikle asla yüzleşmeniz gerekmiyor. İlginç.

Peki, peki ya o hayalleri dağıtsak? Ve onu bu gerçeklikte yaratmaya başlasak ve bir sürü uzay gemisinden de, yeni enerji kavramından da, çok daha büyük olsa? Onlar bile sınırlıydı. Onlar sadece düştü. Onlar derin düşünmeydiler. Peki ya zarafet, kolaylık ve basitlikle gerçek olmaya başlarlarsa ve sadece hayal etmek yerine, onları burada gerçekleştirmeye başlarsak? Hmm. Birazcık korkutucu aslında.

Olan hep şuydu; “Hadi onu hayal düzeyinde tutalım ki, hiçbir zaman gerçekleştirmek zorunda kalmayalım.” Peki ya onu buraya getirirsek? Ya olayları burada yaratırsak ve bu rüya halinden kurtulursak? Bolca endişe mevcut. Peki ya işe yaramazsa? Ya elinize yüzünüze bulaştırırsanız? Ya, bu da o başarısızlıklarınızdan biri olursa? Bunu söylediğimde kimseye bakmıyorum. Ya bunların hepsi makyo ise?

Her birinize yönelteceğim soru şu: Denemeye değmez mi? Hayali düşler ülkesinden vazgeçip, onları gerçekten burada yaratmaya değmez mi? Başarısızlık olasılığına değmez mi?   Bunun makyo olduğuna ve hiç birinin gerçek olmadığı olasılığına değmez mi? O kristal tavanı, sonsuza dek tuzla buz etmeye değmez mi? Bu büyük bir adım, ama küçük de bir adım.

Bu büyük bir adım çünkü kendi kendinizle karşılaşacaksınız. Büyük adım. “Şimdi tam zamanı” diyeceksiniz. “Bu, performans zamanı, yaratım zamanı, enerji zamanı”. Ve bu büyük bir lokma çünkü onu orada dışarda, hiçbir yer ülkesinde tutmak ve kötü bir gün geçirirken oraya gitmek biraz daha kolay. “Hayali düşlerimi düşüneceğim. Onların olduğunu hayal edeceğim – dünyayı kurtarmak, belki de tüm yunusları. Oh! Benim hayalim bu. Ve bana hayalim için biraz para verebilirlerse eğer bunu başarabilirim” Hayır, çünkü görüyorsunuz ya, siz para yoku yaratıyorsunuz. Çünkü bir şekilde, hayalin gerçekleşmesini istemiyorsunuz. Onun burada olmasını istemiyorsunuz. Onu orada tutuyorsunuz.

Şimdi, onlar diğer boyutlarda, Yakın Dünya âlemlerinde, bir yerlerde havada uçuşuyorlar. Pek çok boktan düş var diyebilirsiniz. Hadi onları oldukları isimle çağıralım – boktan düşler.  aptalca düşler. Belki başlarda aptalca değillerdi ama şimdi aptalcalar. Pekâlâ, Eski Enerji Düşleri. Bu kadar. Onlar Eski Enerji’de düşünüldüler. Eski Enerji’de düşlendiler ve şimdi uygulanabilirlikleri kalmadı çünkü uygun değiller.

Düşler. Artık orada geçerlilikleri yok. Elde edilemez bir halde tuttuğunuz düşler. Onları asla buraya getirmeyeceksiniz. Onlar birer spiritüel havuçtular. Dikkat dağınıklığı, kandırmaca ve bir bakıma sizi yaşamaktan alıkoydular.

Düşünüz neydi? Bir anlığına onu düşünün. Ya da düşler. Birden fazla olabilir. Neydiler? Çok pratik bir şey olabilirler. Bir masaj merkezi açmak. Bunun negatif olduğunu söylemiyorum. Tüm söylediğim, eğer şuan onu doğru dürüst bir şekilde yapmıyorsanız, eğer hayalinizi gerçekleştiremiyorsanız, bu onu başka bir yerlere kaldırmışsınız anlamına geliyor. Ulaşılamazdı ve inanılmaz miktarda enerji tutuyordu. İnanılmaz miktarda kalbinizi, kaynaklarınızı ve umutlarınızı bağlıyor.

Hayalleriniz neydi?

Ve biraz sisli olması ihtimali büyük. Biraz sisli. Ne olduğunu hatırlamayabilirsiniz. Bu düşler çok başka bir yerlerde olduklarında, bu denli ulaşılamaz olduklarında, olan şey budur.

Düşleriniz neydi? Büyük vizyon… Evet.

Herkes bir anlığına düşünsün. Düşleriniz neydi?

Birkaç bir şey önereceğim. Öncelikle, gelecek ay içinde o düşlerin neler olduğunun farkına varmaya çalışmanızı istiyorum çünkü çoğu öylesine kirlenmiş, üzeri örtülüp belirsizleşmişler ki, ne olduklarını hatırlamıyorsunuz bile. Bir şeyler var. Bir şeyler var, biliyorsunuz ama pek çoğunuz ne olduğunu unutmuş vaziyette. Oldukça pratik bir şey olabilir. Dünyaya ışık tutmak olabilir. Bu güzel bir düş ama… (Adamus biraz kıkırdar) Neden? Neden? Böylece dünya size bunu yapsın diye mi?. (Orta parmağını gösterir) İşte yapacakları bu. Işığınızı yansıtın ve sizi ters yüz etsinler. (Kahkahalar) “Ne yapmaya çalışıyorsunuz?! Hah!” (Bazıları kıkırdar) Evet. Bu çok doğru.

Sadece ışığınızı yansıtın. Dünya üzerine değil. Sadece ışığınızı yansıtın. Diğer bir değişle, gündeminiz olmasın.

Düşlerinizi orada tuttunuz. Onlar Eski Enerji’den temel alıyorlar. Yepyeni bir sayfa açıyoruz. Hadi bu düşlerin gerçekten çok fazla enerji içerdiğini söyleyelim, enerji umut ve ya umut kaybı olsun yâda olmasın, tatmin ve ya tatminsizlik içersin yâda içermesin. Ne olursa olsun, şu anda hepsi bir miktar enerjiden başka bir şey değil ve hepsi kapana kısılmış durumda. Onlar, orada bir yerdeler. Orası gerçekten sisli bir yer ve… Nerede olduğunu görmüyorsunuz bile.

O bulutun aşağıya yağmur olarak yağmaya başlamasına, enerjinin yaşamınıza girmesine izin vermenizi öneriyorum. Bu birkaç şey yapacaktır. Bulutu, gizemi, şeylerin belirsizliğini, sis örtüsünü dağıtır. Onu o âlemden bu âleme taşır. Ve ayrıca gelirken, orada var olan kristal tavanın temizlenmesine yardım eder ve onun eriyip gitmesini de sağlar. Kristal tavan şekerden oluşuyor ve kendiliğinden eriyecektir. Enerjiyi bu gerçekliğe getirecek – orijinal düşleri değil, enerjiyi getirecek  – çünkü bu yaşamda her şey onu buraya getirmekle ilgili. Orada tutmakla değil. Eğer düşünüzü orada başka bir yerde tutarsanız, bu yıl sık sık bunu size hatırlatacağım. Onu, tanrısallığınız da dâhil, buraya getirme zamanı. O konudan da bahsedeceğim.

Ama önce onun üzerinize yağmasına izin verme zamanı. Sizi hiçbir şemsiye koruyamaz.

(Adamus, mükemmel bir şemsiye çizer ve birisi “Aferin” der) Teşekkürler. (Bazıları kıkırdar) Şemsiye yok. Bırakın üzerinize yağsın ve kendinize onu hissetme iznini verin. Hatta duştayken hayal edin, burada o bulutun sembolünü kullanıyorum, bulutlar uzakta bir yerlerde olduğundan, bu sadece kafa karışıklığını değil aynı zamanda da kütle ve mesafeyi de temsil edecek. O bulutun tüm enerjisiyle üstünüze, aşağıya yağmasına izin verin, elde edilemez düşleri yıkayıp temizlesin ve onları bu gerçekliğe ulaşılabilir yaratımlar olarak getirsin. Eski düşler değil, sadece tutku.

Sonra “Şimdi, onu neyin yerine koyacağız?” diyeceksiniz. O anda olacak. Burada aşağıda bulutlar yaratmayacağız ya da yanınızda olsa bile ulaşamadığınız türden bulutlar yaratmayacağız. Onların, eski düşlerin ötesine hareket edelim.

Çok önemli bir nedeni de onun bolca enerjiyi serbest bırakması. Sizi özgür bırakıyor. Size artık bu gerçeklikte yaratma imkânı tanıyor. Çok büyük miktardaki özünüz, oraya bir yerlere yatırım yapmış durumda, artık burada yaşayamadığınız gerçeği noktasına. Nerdeyse artık burada hiç bir şey yaratamıyor olduğunuz bir noktaya geldiniz. İstediğinizde yaratılacak inanılmaz şeyler var. Yaratılacak basit şeyler. İstemiyorsanız, hiç bir şey yaratmayabilirsiniz de. Tamamen size kalmış. Ama bu artık burada gerçekleşecek, orada değil.

Düşleri çıkarıp atıyorum. Gerçekten yapıyorum. Düşleri buraya indirin demiyorum. Onlardan kurtulun. Burada yaratmaya, olmaya, yapmaya başlayın. Tam burada.

Bunu net bir şekilde duymanızı istiyorum. Buraya sadece eski düşleri getirmeye çalışmıyoruz çünkü onlar eski düşler. Onlar, Yeni Enerji’de, zarafet ve kolaylıkla – sanırım ona daha büyük diyebilirsiniz – çok daha tatmin edici olabilirler. Onları buraya getirin. Bolca enerjiyi kendilerine çekecekler.

Pek çok inanılmaz potansiyel mevcut ama bu potansiyeller ayrıca bu eski düşlerin bazılarınca gölgelenmekte.

Hadi derin bir nefes alalım.

Derin bir nefes alın ya da… Bırakın nefes sizi solusun. Bu zarafettir.

Bu zarafettir. Sadece bırakın nefes sizi solusun.

Sevgili dostlarım, bu yılı öyle dönüştüreceğiz ki, artık düş bir yanılsama olmaktan çıkıp bir gerçek olacak, o sizin yaşamınız olacak.

O serbest bırakılmış düşten gelen tüm enerjiyi içimize çekelim… Özgürlüğü içimize çekelim. Düşün ötesine, özgürlüğün içine. Ne güzel bir başlık.
Mutlu yeniçağlar.

Adamus-Kırmızı Çember

Yaratıcılık ve OYUN

Oyun, merakın eğlenmek üzere yönlendirilişidir ve kişilerin yaratılarının başında bir ömür boyu bekçilik etmelerini yadsıyarak var olur. sa

“Bir insan herhangi bir şey yaratmadığı zaman depresif olur. Endişe, vesvese içinde olur. Üzgün olur. Kafesin içinde tutsak kalmış bir hayvan gibi olur. Bu nedenle, ben sizden herhangi bir şey yaratmaya başlamanızı isteyeceğim. Herhangi bir şey, ne olursa” Diyordu Adamus, tamamen katılıyorum.

Can sıkıntısı, yeni bir boyuta geçmek için alt yapı oluyor. Ve herhangi bi şey öğrenmek sonra onu uygulamak, herhangi YENİ bir şey yapmak alışkanlığın rutinini kırıyor. Tabi bunu denemek için sürprizlerden hoşlanıyor, şaşırmaktan besleniyor olmalısınız. Bu işlem çok boyutlu bir yapı bana göre.

  • Yaratıma katkıda bulunmak için sonsuz potansiyelle çevriliyiz.

Potansiyeller gözle görülemiyor, belki çok gizliden gizliye bir sezgi olabiliyor bazılarımızda örneğin benim gibi dalak otoritesi kullananlar (ki çok nadir) bu hissi bileceklerdir. Fakat potansiyelleri göremesek hatta sezemesek dahi oradadırlar ve ancak denemeye cesaret ettiğinizde ortaya çıkıyorlar. Eğer mükemmeliyetçi biriyseniz ve denediğiniz alanda bu arka plan yetisi aktif değilse hemen yeni ve başka bir deneyime atlayabilirsiniz ya da eğer mükemmeliyetçi bi yapınız yoksa ve  oyun ve eğlenmek gibi bakabiliyorsanız yaratımlarınıza -benim resim oyunları gibi- bu durumda evren tüm varlığını size açmış demektir, seç beğen al, yarat, oyna, sevin, şaşır, geç, git.

İlham nedir peki, içerden mi dışardan mı gelir?

Dışarı ve içeri izafidir bilirsiniz, isimleri sıfatları ve zamirleri kaldır her şey BİR olur. Bu durumda ilham denen şeyin “bütünlüğümüzden” geldiği aşikar. İlham, mevcut bilgi ve kabullerinden olmayan bambaşka bi şeyin içine dolduğu anlara verilen bir isim. O öylece kişide aralık bi kapı yakalayıverdi mi oradan sana lıkırlıkır akmaya başlar, bunu yakalayabilmek için ( sonradan hatırlayabilmek için sabitlemek) çok atik ve donanımlı olmak lazım. Çünkü bu akış bi süre sonra başladığı gibi aniden kesilir. Ve eğer bişeyler yakalayamadıysan rüya gibi geri geri çekilerek parmaklarının ucundan kaçar, geride bir şeyin sebepsiz bi şeyin sevinci kalır, bi süre sonra o da kaçar. Bazı insanlarda ilham kanalı doğuştan açıktır (8-1 kanalı), benimki gibi ve bunların çoğu bazı sanat dallarıyla, falcılık, kahinlik, kuramcılık ya da felsefeyle uğraşabilirlerse paçayı kurtarırlar, bu dallardan birini veya bikaçını kullanamayan 8-1’lerin psikolojik sorunlar yaşayabiliyor olduklarına şaşmam doğrusu! Çünkü bu açıkça ve net biçimde ikili bi hayat sürdürmektir.

Bi şeyleri oyun maksadıyla yaratıyorken ne kadar bilinçsiz olduğuma her seferinde şaşırıyorum; çünkü yaratı ortaya çıktığında bana çok yabancı görünüyor, belki bi annenin doğurduğu bebek kucağına verildiği anda hissettiği şeydir bu! Öyle bir şaşkınlık durumudur bi süre aptal aptal bakınırsınona ve sonra çılgın bi merak duyar insan ortaya çıkan bu yaratı neler diyor, şimdi bunun bana verdiği mesaj nedir diye. Bunu ben hem çocuğumda hem kitaplarımda hem de resim oyunlarım vs tüm yaratılarımda hissederim.

İnsanın kendisini donatması ile ilgili önerim ise akan ilhamı derli toplu saklamak/paylaşmak için öğrenmemiz gereken çok çeşitli lisanlardır. Örneğin resimle ifade deceksem o konuda bazı donanımlar elde etmiş olmalıyım, ya da yazarak veya konuşarak, program yazarak, beste yaparak ifade edeceksem bu konuda ortak lisana hakim olmalıyım demektir. Aksi takdirde “bu saklama gayretim- abuk subukluğa dönüşür ve işte bunun sonucunda çevremdeki dünya benim normal olmadığıma karar verir ve etiketler. Bu etiketi bir kez yedikten sonra durumu düzeltmek herhalde çok zor olmalı. Ben bu zorluğu yaşamaktansa önden ve plansız şekilde kişiye zevk verebilecek ifade yollarını öğrenmelerini öneririm.

Belirgin bir konuda ilerlemek için ilhamın olmadığı anlarda da o konuyu dünya çapında izlemek ve donanımını artırmak gerekir, bu uğraş hiç bi işe yaramasa da tıpkı rüyaların, onu analiz etmeye başladığında coşup taşması gibi sana akan ilhamı da bollaştırıp netleşmesine sebep oluyor. Büyük teoriler ancak bu şekilde inşa edilebilir.

Örneğin benim Oyun Kuramı, bir gecede ilhamla yazılmıştır. Velakin onun öncsinde otuz küsür yıl beklentisizce öğrenmiş olduğum -çünkü ne işe yarayacakları belirsizdi,çevremdekileri hayrete düşürürdü- birçok farklı ifade lisanı ve terminolojiler olmasaydı böylesine etkileyici olabilir miydi?

İlham kanalı açık bir çok kişinin kendini ifade yolları geliştirilmediği için büyük sorunlar yaşadığına şahit oldum. İnsanın, varoluşu itibariyle anlam arayışında ve paylaşım zeminli olduğundan, bunu gerçekleştiremediğinde depresyonun değişik derecelerine sürüklenmesi doğaldır. Bu insanların bir kısmı hayata küsmüşlerdi bir kısmı insanlara ve dünyaya öfke ve nefret kusuyorlardı çünkü değerlerinin anlaşılmadığını görüyorlardı. Haklıdırlar ancak bir insanın ilham kanalından akanları eğer o ifade edemiyorsa (ya da bazen saklarlar özellikle; çünkü çalınmasından(!) korkarlar) biz nasıl anlayalım? Bir de şu var; İlhamla gelenler bizim malımız mıdır ki çalınmasını dert edelim! Sonuç olarak yaratım süreci komplike ve hayat boyu bir işlemdir diyebiliriz galiba 🙂

“İletken olmak gerek…Yalıtkan olanlar zorlanır ve zorlarlar…” Diyor bir arkadaşımız.
Doğrudur ancak: Yalıtkanlık, iletkenliğin farkında olmak için lisanın dualitik yapısından çıkmıştır ve bütün insanlar olguyu fark edene kadar da işlevini sürdürecektir. Kaçınılmaz bir durum bu, herkes en mükemmel konumunda işlevini gerçekleştiriyor. Sonsuz enerjiyle temas etmeyi dileyenlerin belki kendilerinin bile farkında olmadığı bir çok farklı niyetleri olduğunu biliriz. Her bir kişi isteği değil gizli niyeti uyarınca baht edinir. İletken her kişi tüm zerrelerince “emin” olmadıkça dünya-sın-da yalıtkanlar olacaktır.

Peki ilham ne zaman akar? Tuhaftır, gencecik tıfıl bir kızken koca koca adamlar beni millerce yola götürürlerdi, dolaşmış ve çözülemeyen şeyleri bulmam için! Ben buna hiç anlam veremezdim çünkü yaptığım bişey yoktu, sorunu önüme koyduklarında yalnızca boş boş bakıyordum ve derhal sapmanın olduğu yere parmağımı basıyordum! Bana göre tesadüftü o zamanlar bu yaptığım. O kadar çok sorun çözdürdüler ki bana kendimi bilmediğim zamanlarda şaşarsınız.

Sanırım bu durumda cevap: Boş boş bakmaktır! Ben hep çok çalışkandım hala öyleyim, günde onaltı saat çalışıyorum. Boş boş baktığım üç dakikada gelenleri ifade edip paylaşmak için otuz saat çalışmam gerekiyor yine de o üç dakikanın hakkını veremiyorum, hep kaçanlar oluyor, üstelik kaçırmadıklarımı da bana aktığı kadar estetik aktaramadığımın hüznü oluyor. Fakat buna takılmıyorum, kendimi eğlenmeye ve oyuna ikna ettim.

*

Birleşik Alan kullanımı nedir, oyunlar,yaratıcılık ve uydurukçuluk üzerine Yeşimle Halikarnas Radyosunda yaptığımız canlı sohbeti dinlemek isteyenler  bu adresten ulaşabilirler:

Altın ve Yaratıcılık

Altın, dünyamızda hep önemli bir maden olmuştur. Hem toplumsal mutabakatımızla ilgili hem mitsel iletilerde, hem de kimyasal bileşimler olarak bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkıyor.

Örneğn homeopatide altın tuzları yaratıcılıkla ilişkilendiriliyor, gümüş tuzları ise tutarlılık anlamına geliyor. (Olimpiyatlar ya da başka yarışmalarda birinciye altın, ikinciye gümüş verilmesi bir tesadüf değilmiş, demek ki atalarımız yaratıcılığı tutarlılıktan biraz üstün görüyorlarmış) Bu durumda çağlar boyunca altın arayışıyla ilgili öyküler insanlığın yaratıcılık konusunda eksikliğini ve açlığını ortaya koyuyor olabilir.

Sümer yazıtlarından yola çıkarak Anunakiler kurgusunu geliştiren Zekeria Sitchin’in teorisini bu gözle irdeleyecek olursam; atmosferi yırtılan Niburu gezegenini (Marduk)tedavi etmek için gereken ilaç altındı. Ve bu maden yalnızca Dünya gezegeninde bulunuyordu! Ve onlar gelip dünyanın beşyüzbin yıl boyunca karnını deştiler ve kendilerine gereken altını gezegenlerinin şifalanmasına kullandılar.

Peki bu durumda dünya yaratıcılığını biraz yitirmiş, Niburuya (tanrılara) kaptırmış mı oldu?

Dünya için bu yerine konulabilir bişey midir, yani eskiden altını nasıl yaptıysa belli zaman içinde bunu yeniden üretebilecek midir? Yoksa tanrılara kaptırdığı altının peşine mi düşmeli?

FRP – Fantasy Role-Playing

Ocak 2006.Günlükten

Kısaltmanın açılımı “Fantastik Rol Yapma“dır. FRP, malzemesini çoğunlukla hayal gücü oluşturan bir masaüstü (board ve ya kağıt-kalem) oyunudur. Başka deyişlerle; doğaçlama sözlü tiyatro, doğaçlama hikaye yazma/anlatma veya evcilik/kovboyculuk.

FRP çocukken oynadığımız hayal etmeye dayalı oyunların derinleştirilmiş, sabit kurallar getirilmiş halidir. Böylece oyuncular mızıkçılık yapamaz. FRPyi çocuk oyunu değil yetişkin oyunu yapan ayrıntılı kural setleri olmasıdır.

Bir hikaye anlatıcısı vardır. Bu kişiye “Zindancı Başı” denir. Bu kişi kısaca bir bilgisayar oyununda yapay zekanın yaptığı işi yapar. Yani oyuncuların içinde bulunduğu evrenin her şeyini şekillendirir.

Oyuncular ise, hikaye içinde yer alan kendi karekterlerinin olaylara nasıl tepki vereceklerini anlatırlar.

Oyunun içinde geçtiği evrene uygun bir kural seti şeçilir. Her türlü evren için kural setleri vardır ama hepsini Türkiye’de bulmak zordur.

Mesela, orta çağda geçen büyülü bir dönem için “Zindan ve Ejderhalar” seti idealdir. Bu kural setinde oyuncunun olabileceği karekterlerin sınırları, karşılarına çıkablicek yaratıkların çeşitleri, satın alınabilcek silahların ve öğrenilebilecek büyüler vb belirlenmiştir.

Mesela, bir Şövelye asla yalan söyleyemez, kötülük yapamaz ve kötülüğü görmezden gelemez. Ayrıca bir Şövelye macera boyu ilerledikce silah kullanma yetenekleri yanında, tanrısından gelen güçlere kavuşur, ve çok güçlü bir şövelye aynı zamanda tanrısının mucizelerini gerçekleştirebilir.

Bunların neler olduğu, seviyeleri, güçleri, hasarları, etkileri sayfalarca kitap olarak belirlenmiştir.

Ayrıca oyunda şans etkenini katmak için zar sistemi getirilmiştir. Ki çok çeşitli zarlar vardır: 4 yüzlü, 6 yüzlü, 8 yüzlü, 10 yüzlü, 20 yüzlü.

Bu kural yığınları gözünüzü korkutmasın, bir oyuncu sadece ne yapmak istediğini söyler, her şeyi ZindancıBaşı hallader. Oyuncu sadece oynadığı karekterin sınırlarını bilse yeter; bir savascıyı canlandırırken, büyü yapacağım derse ayıp olur.

FRPde, 2. Dünya Savaşındaki bir doktoru ya da 3000 yılındaki bir robutu ve ya bir zaman polisini, isterseniz bir vampiri canlandırabilirsiniz; kısacası hayal gücü üst sınırdır.

alıntı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fantasy_Role-Playing

Bu konu beş yıl kadar önce Türkiye’de fırtınalar estiriyordu. Özellikle gençlerin rağbet ettiği FRP, yapısı itibariyle çok ilgimi çekmişti; çünkü geliştirdiğim “oyun kuramı”nı şaşılacak ölçüde dramatize ediyordu.

ODTÜ’de her bahar bir hafta boyunca FRP oyunları planlanıp Türkiye çapında katılımcılar arasında oynanıyor. Sanırım üç yıl önceydi beni de davet ettiler. Biraz çekinerek (onca üniversiteli genç arasında dışardan biri olarak) ama yine de merak ve zevkle kabul ettim. İçimden aman ben oynamasam da olur, kenardan seyrederim diyordum. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Genç arkadaşlar benim için bi rol ayırmışlar: Şehrazat rolü!

Ben korka korka oyuna başladım. Deneyimli olmadığım için bazı şeyleri pek anlayamamışım. Neyse oyun bittiğinde yönetici arkadaşlar gelip beni kutladılar, çok şaşırdım. Meğer Şehrazat olarak benim büyülü gücüm varmış (bana mavi bir bilye vermişlerdi oyuna başlarken), her istediğimde masal anlatarak, her kişiye dileğimi yaptırabilirmişim. Fakat ben büyü hakkımı oyun boyunca hiç kullanmamışım (ben nerden bileyim, anlamamışım işte!). Kutlama sebepleri ise şu; ben oyun boyunca gerçekten ilginç dört masal anlattım (doğaçlama,o anda aklıma gelmişlerdi), ve kalabalık oyuncu gurubu büyük ilgiyle beni dinlediler. Yani büyü yaptığımı bilmeden aynı amaca hizmet etmişim!

Sırf FRP oyunu oynamak için İstanbuldan Ankara’ya gittiğimi bi şekilde öğrenen aklı başında insanlar, bir kez daha tuhaflığımı konuşma fırsatı bulmuşlardı. Ben de malum Güzide Kasacı kahkahalarımdan atmıştım bol bol! :))))

Beni böyle bir aktiviteye dahil eden genç arkadaşlarıma bir kez daha minnetlerimi ifade edeyim, malum yaşanmış yaşanmıştır (Belki onlar beni unutmuştur ama ben onları hiç unutmayacağım).

Ha bir de bugünün incisi bölümü var:

Bayram ziyaretine anneme giderken yolda oğlum ve kuzen, Kahire hakkında konuşuyorlar. Ben de bizimkiler bir yıldır hiç yağmur görmemişler, onlara iyi bi ziyafet oldu, özlemişlerdi herhalde deyince, Tolga; “Ya Kahire’de şemsiye işine girmek lazım o zaman! Akarı yok kokarı yok bi iş!!!” dedi. Gülmekten gözlerimizden yaş geldi. (yollarda yer yer su birikintilerine rastladıysanız, bizden akmıştır, kusura bakmayın artık)

Ocak 2006.Günlükten