İnterstellar üzerine

interstellarİnterstellar ile daha derin incelemeler yapacağız tabi çünkü bunu bizzat üç saatlik sessiz sakinliği ile talep ediyor. İçinde iyi-kötü’nün olmadığı, tek bir savaşın yapılmadığı, uzaylıların(!) olmadığı üç saatlik bir barış filmi bu! Bence sadece bu özelliği ile tarihte daima hatırlanacak ve bir öncü niteliği kazanacak.
İçinde iyi kötü olmayan, savaşılmayan film gişe yapmaz, para kazanmaz diyenler var. Bu arzuları tatmin olmuş dahi yönetmenler artık her şeyi yapmakta özgür olurlar diyorum ben de nacizane.
Filmdeki vurgu; kendi kendimizin öğretmeni oluşumuza yapılmıştı, üç boyutlu gerçekliğin diğer boyutlarca desteklenmesi üstelik destekleyenin de üç boyutun ta kendisi olduğuna yapılmış. Zaman rölativitesi ile graviti anomalilerini ilişkilendirerek, BEN algısını enine boyuna genişleterek, kendilik kavramını baz almak yoluyla izah etmiş. Yani aslında temel olan kendini sevmek ve gözetmektir, böylece herşeyi boyutlararası etkilemektesin ve kucaklamaktasın diyordu bence.

Filmde ilk etapta gözüme çarpan Vasalisa efekti oldu. Sevilen ANNE ölmüştü! Baba üzerine yığılan tozlara (medeniyet diye sunulan korku jenerasyonu) gömülmüştü. İşte burada tarih boyunca mitlerde yer alan kız çocuk baba ilişkisinin tozlardan yeniden dirilmesi mükemmel bir yeni fizik terminolojisiyle anlatılmakta. Oğulun ise muhafazakarlığa nasıl sarıldığını gördük filmde, tıpkı şu an dünyanın tamamında yaşamakta olduğumuz gibi 🙂

Bence önce Vasalisa’yı bi hatırlayalım: tıklayınız

Dünya eski sevilen şimdi korkulan Baba Yaga’yı kucaklayabilecek cesaret, sabır ve bilgeliğe sahip olabilecek midir? Bunu yapsa bile onu YENİYE tercüme edebilecek midir? Yaşamakta olduğumuz meydan okuma budur.

Baba Yaga’nın şu sözünü “ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir” Nolan’ın filminde bulabiliyor musunuz?

Çok teşekkür ederim, bu günleri görebildiğim için kendime ve tüm emeği geçenlere.

*

Bu gece rüyama giren kuzgun siyahı jaguar’a sesleniyorum: “özür dilerim, lütfen beni bağışla, teşekkür ederim, seni seviyorum.”

Rüyadaki iri kediyi bi araştırdım ismini doğru mu bilmişim diye doğruymuş, daha google görsellerde ilk sırada çıktı zatıalileri 🙂

 

Bu arada Nolan biraderler Asimov’un Vakıf serisini ellerine almışlar, haberi olmayanlara müjde vereyim. Zaten İnterstellar’da bile Asimov’un hafifliği rahatça hissediliyordu.

Yoksa Nötrinolar sevgi mi?

Uzay ve zaman birleşerek, birbiri içinde eriyen homojen bir yapı meydana getiriyorlar.Tüm zamanların en büyük keşiflerinden olan uzay-zaman yapısı, anlaşılması oldukça güç bir oluşum. Ve hız… Hele de ışık hızı!
Nötrinolar uzay-zamanda kısa bir yol seçerek Cern’den Gran Sasso’ya ek boyutlar aracılığıyla ulaşıyor (2011). Paes: “Böylece nötrinolar aslında daha hızlı olmamalarına rağmen ışıktan daha hızlı hareket etmiş gibi görünebilir” dedi.
Nötrinolar; son derece gizemli parçacıklar, çok küçük kütleleri var. Elektrik yüke sahip değiller ve hangi madde olursa olsun yeter ki orada olsun içinden geçme kabiliyetine sahipler.

Birkaç santimetre kalınlığındaki kurşun tabaka X ışınlarını tutabilirken 1 ışık yılı kalınlığındaki kurşun tabaka nötrinoyu tutamamaktadır. Dünya’nın bir ucundan girip diğer ucundan çıkıp giderler.

Yoksa Nötrinolar sevgi mi?
Tarif ede ede tahrif ederek aslını kaybettiğimiz şey hani!

Tesuji’ye özendirin, ezber bozun.

Çocuklarınızı Tesuji yapmaya özendiriniz. Günaydın sevgili frekanslar.

  • Tesuji: Önceden hazırlanmış göze hoş gelen şekillerin yeniden “güzel bir hamle” ile değiştirilebilmesi. (Bu kişilere Usta denir)

*

Nithyananda’nın bugünkü Satsangında en çok sözü geçen (completion’dan sonra ) Kala sözcüğü Sanskritçe, karanlık ve zaman gibi anlamlarda kullanılırdı ki burada zaman ölüm kavramı için kullanılan bir öfemizmdir.
Alt yazılarda Kaala olarak geçiyor zaman zaman fakat onun karşılığını bulamadım.
Sözcük bana derhal Huna felsefesindeki Kala’yı hatırlattı, hemen açıp baktım:
“Bu kelimenin yüzeysel anlamı; kurtarma, özgürlük ve bağışlamadır, ancak kök anlamı, kişinin yolunu değiştirmesidir. Affetmek, örneğin bir şey veya bir kişi hakkındaki düşünce şeklini değiştirmektir. Kala’nın etkili olabilmesi için bilinçli bir şekilde değişiklik istenmeli ve eski düşünce tarzlarından vazgeçilmelidir”
Nithyananda, eğer kişi ciddi biçimde “tamamlanma-bütünleme”sını yapmadığı ve bunu sürekli kılmadığı takdirde Kala’nın onu imha edeceğini defaten söylüyor. Eliyle her seferinde – Kala için konuşurken- daire çiziyor ve çark şeklinde döndürüyor. Zamanın çarkı sözcüğünü hatırlatıyor.
Satsangın en sonunda, kendi uzun ve çok hızlı seyahatinin “tamamlamasını-completion” bir sandalye üzerinde fasılasız 14 saatte yapabildiğini söylüyor.

Huna Prensipleri ve Kahuna

“Onları verdikleri meyvelerle bilmelisiniz”

Reenkarnasyon ve zaman konuları Kahuna felsefesinde oldukça farklı. Özetle, zaman tıpkı ses ve ışık gibi bir enerji titreşimi şeklidir ve onlarda olduğu gibi farklı frekans seviyeleri vardır. Tüm zamanlar bir kerede oluşur fakat fiziksel duyularımız şimdiki zaman dediğimiz kısıtlı bir seviyeyi algılayacak şekilde bilincimizi zorlar.
20140718_125312

20140718_123348 İlk kez içsel bilişime uygun bir tarifle karşılaştım. (serde bi kahunalık mi var nedir)

Huna felsefesinde (Lemuryan uzantısı), şeytan, günah, iyilik ve kötülük, yargı ve ceza konulari da aynen benim bilisimle örtüşür bicimde gayet pratik ve sade. Tüm bilgelik günlük hayatın yararlı ve mutlu yaşanması ve yapılan işlerde kişisel ve toplumsal farkındalığın büyütülmesine endekslenmiş görünüyor. İhmal yüzünden hata yapmak (hala) ve aşırılık ve abartı (hewa) her ikisi de şeytani hareketler değil “aptallık ve çılgınlıktır. Şeytani suçlar ise (ino) “kasıtlı” zarar vermektir. Ve niyet (kasıt) anahtar kelime olduğundan eylemi sadece onu yerine getiren birey yargılayabilir; çünkü benzer sonuçlara benzer olmayan sebeplerle varılabilir. Niyet(kasıt) fark yaratır ve ahlaki alanda bireyin yargıcı kendisidir. Toplumun kendi kurallarına uymayan kişiye yapabileceği şeylerin dışında insanın asıl yargıcı kendi tanrısal benliğidir. Evrensel olan tek günah, hayata karşı uygulanan kasıtlı şiddettir.

Huna felsefesinde sevginin anlamı kelimenin (Aloha) kökeninde görülebilir: “birlikte büyümek ve gelişmek”, “yaşam deneyimini paylaşmak” ve “birlikte mutlu olmaktır”. Sevgi şifa, şifa da sevgidir. Elbette her şey sevgi olarak adlandırılabilir fakat sevgiyi belirleyen asıl sınav onun “büyümeyi ve mutluluğu” teşvik edip etmediğidir. Kahunalara göre duygular bir heyecan veya bedendeki bir enerji hareketidir. Genelde hayali su dalgaları, sıçrayan damlalar ve suyun akması gibi kavramlar kullanılır. Belli bir duyguya verilen isim o duyguya eşlik eden düşüncelere dayanır. Duygularınızın akışı düşünceleriniz ve dış olaylar tarafından uyarılabilir fakat her durumda “duyguları sürekli kılan düşüncedir”.

Ölümden sonraki hayat kahunalar tarafından çok az düşünülmüştür. Kahunaların ilgi odağı yaşanan anın deneyimi olmuştur. Ölümden sonraki yaşam için kullanılan kelime Po dur. Bu kelimenin ingilizceye çevrimlerinde sanki bir mekanmış gibi anlamlar çıkmıştır ama bu durumu tam olarak ifade etmeye yetmez. Bu daha çok fiziksel yaşamla eşzamanlı ve eş uzamlı ortaya çıkan çok boyutlu bir durum. Kahunalar buraya geceleri vücudumuzdan uzakta özgür geçirdiğimiz rüyalarımızda ve bazı trans hallerinde gittiğimize inanırlar. Po’nun dışında doğduk, düzenli olarak orayı ziyaret ederiz ve belki de (!) yeniden doğmak için oraya döneceğiz.
Huna’ya göre Uyanıklık Yaşamı (Ao) ise, belli deneyimleri yaşamak üzere belli gerçeklik kanallarına açık olmak gibi bir şeydir.  Üst benlik yani Aumakua, sürekli Po’da olduğundan burada(Ao’da) biz kelimesinin anlamı Zihin ve Bedendir (yani bütün bedenin Lono/KU bölümleri).

Po ve Ao arasında iletişim mümkündür. Çünkü tam bir kişilik her iki durumda da aynı zamanda var olur. Buna tüm katılanlar farkındalık alanında atılmış birer adımdır.

Batılılar psikokineziyi (Kalakupua) “sadece irade gücüyle bir nesneyi harekete geçirmek” olarak tanımlarlar. Fakat bu kahunalara sınırl bir tanımlama olarak gelir. Her şeyden önce, tek başına irade gücünün (ono) hiçbir şey başaramayacağını öğretirler. İrade gücünden başka hareketin düzenini sağlamak için hayal gücüne (no’ono’o), gücü sağlamak için enerjiye (mana) ve gücün işletilebileceği tepkisel bir aracıya(aka) ihtiyaç vardır.
Kahunalar psikokinezi kapsamına, psişik tedavi, hava durumu kontrolü ve geleceği değiştirmek gibi farklı faaliyetleri de katarlar çünkü bunlarda değişen tek şey niyettir.

Huna Prensibi (Felsefesi) yedi temel prensipten olusuyor. Bu yedi prensibi herkes kendi yaşam biçimine göre alir, dilediği gibi prensiplerin maddelerini çoğaltarak hayat felsefesi yapar:

7 Prensip:
Ilke: Dünya düşündüğün şeydir.(Görme)
Kala: Limit yok. (Arınma)
Makia: Enerji dikkatin odaklandığı yere akar. (Odaklanma)
Manawa: Şimdi gücün bulunduğu andır. (Huzurda olma)
Aloha: Sevgi, birlikte sevinçle büyümektir. (Şükran)
Mana: Bütün güç içerden gelir. (Yetkilendirme)
Pono: Doğrunun ölçüsü etkinliğidir. (Rüya dokuması)

Tanrı sonsuzdur. Bu yüzden tanrı tüm gerçektir. Dolayısıyla gerçek sonsuzdur. Bu yüzden var olan her şey gerçektir. İnsanın sonsuzluğu kavrayamaması nedeniyle kişi ancak gerçeğin belli bir bölümünü kavrayabilir ve bu bölüm de bütünüyle kişinin inanç sistemine bağlıdır. İnsanın inançları değiştiğinde ardından gerçekleri ve ardından deneyimleri değişir. Yani gerçeğin kavranması zihninizin durumuyla ilişkilidir, bu sebeple belli bir zaman diliminde zihin durumunuzla ilişkili tek bir gerçeklik yaşayabilirsiniz.

Sözcüklerin anlamları koşullara bağlıdır. Anlam sadece çevresel şartlarla ilgili olarak anlaşılabilir. Bu yüzden kelimeler ancak içerikleriyle düşünüldüğünde gerçekten etkili olabilir. Evrenin her hangi bir parçası, karşılaştırılabileceği başka bazı parçalarla ilişkili olarak açıklanabilir. Mutlak yoktur, ilişkiler olmadan anlam yoktur, her şey yalnızca karşılıklı ilişkiyle değil, karşılıklı bağımlılıkla da birbirine bağlıdır. Kahunalar her tür sınıflandırma ve bölünmeyi potansiyel olarak yararlı fakat keyfi bulurlar. Ayrılık sadece pratik değeri olan bir yanılsamadır. Kahunalar amaçlarına hizmet eden açıklayıcı her hangi bir anlayış geliştirmede kendilerini özgür hissetmişlerdir.

Huna felsefesinde, aslında bana uygun gelen ancak psikoloji bilimi özellikle benim ilgili olduğum Jung jargonun pek uymayan bi durum tespit ettim, henüz tam yerine oturmadığı için sanırım bende minik bi rahatsızlığa sebep oldu 🙂
Şöyle ki, Huna bilgisinde zihnin üç yönü var; Kane (Üst benliğe denk düşüyor), LONO (bilinçli zihin) ve KU (bilinçaltı. Bunlardan ilk ikisi nispeten batı psikolojisiyle denk düşüyor ancak üçüncüsü yani KU, bilinçaltı olarak işlediğimiz uçsuz bucaksız ve Jung tarafından bize nerdeyse kutsal bilinmeyen bölge gibi prezante edildiği gibi değil.
Kahuna onun maddesel olmayan canlı bir bilgisayara benzetilebileceğini ve işlevlerinin: Bedenin bütünlüğünü sağlamak ve işleyiş tarzını incelemek; yeni bir şey kavrandığında bunu almak ve bilinçli zihne iletmek; anıları depolamak, enerjiyi üretmek, depolamak, yaymak, iletmek ve emirlere uymak olarak tarif ediyor. İyi bir hizmetkar gibi emirlere uyar diyor!
KU iki tür programlamaya yanıt verir: İçgüdü ve Alışkanlık
İçgüdü, istemdışı tüm fonksiyonları simgeler ve YÜKSEK BENLİK tarafından oluşma evresinde programlanmışlardır! DNA molekülü bunun nedeni değil ancak ifadesi olabilir!
Alışkanlık ise doğrudan ya da dolaylı biçimde LONO (bilinçli zihin) tarafından KU’da programlanmış tüm davranışları içerir. İçgüdüsel davranışların aksine bunlar öğrenilmiş davranışlardır.
Alışkanlıkların oluşumu ve korunmasına yönelik dürtü KU’nun temel özelliğidir. Bu dürtü olmadan hayatta kalamazsınız.
Şunu da ilave edeyim (unutmamak için), tüm alışkanlıklar bir ya da birkaç inanca dayanır ve lono ile ku’nun işbirliği ile bireyin kişiliğini oluşturacak şekilde organize edilir.

Kahuna kelimesinin kökeninde aşçılık, gücü hazırlayan, sonra da diğer insanlarla paylaşan kişi anlamı vardır.

  • Hay galaksinin mutfak işçileri! :))))

Huna lisanında “geçmiş” kelimesi wa’ae’oia; “anlaşmaya dayanma süreci olarak tercüme edilebilir. Bu da geçmişin, olduğunu hatırladığımız ve üzerinde uzlaştığımız(!) şey ve bugün varolan anılar olduğu fikrini yansıtır.
*
Bu lisan gerçekten bulmaca gibi her an insana bir çeşit zaman-mekan yolculuğu yaptırıyor. Bu lisana vakıf olmak çok güzel olurdu herhalde.

İngilizce ruh (spirit) kelimesi, kahunaların farklı algıladığı geniş bir olgu yelpazesi içeriyor. Kısaca; Bu kategori içinde Düşünce Formları, enerji alanlarının görünür kılınması, başlı başına kişiler olarak ortaya çıkan kompleksler, ileri telepatik ya da durugörüye ilişkin duyarlığın etkileri, meleklere karşılık gelen varlıklar ve “eyleme geçmiş” fikirler vardır.
Kahuna felsefesi, gerçek şeytanlar, iblisler veya ölümün ortalıkta gezinen ruhları fikrini içermez. Bunlar bilinçli veya bilinçsiz olarak yaratılan düşünce şekilleri veya negatif komplekslerin açığa çıkması olarak görülür.

*

Hawaii dili, birbirine yakın birkaç sesten oluşan kolay ve esnek bir dildir. H,K,L,M,N,P ve W olmak üzere sadece 7 sessiz ve A,E,I,O,U olmak üzere 5 sesli harften, yani toplam 12 harften oluşur.

Masallar, hikayeler, öğretiler bunların hepsinde kullanılan isimler bir çeşit şifre tekniği ile içrek anlamını taşırlar. Örneğin Hawai şefi Moikeha ve evlendiği Ho’oipo nun efsanesi, buradaki iki isim içinde içrek olarak bulunur:

Büyük acıları(eha) ve zorlukları(ke) atlatıp yükseklere tırmanarak (keha), ruhsal (ha) bilginin (ike) efendisi (mo’i) olmak için hareket eden (mo) kimse. Eski şefin kızı Ho’oipo “aşk yapmak” anlamına gelir ve tanrının krallığında gerçekle yüzleşmek ya da gerçeğe ulaşmak anlamlarını içerir. Böylece bir serüven masalının altında spiritüel bir yolculuğun öyküsünün yattığını görürüz.

Kahuna Şifacılığı- Serge King

özetleyen Sibel Atasoy

19.07.2014

Not: Urban Shaman eğitimleri için lütfen tıklayınız

 

Zaman Hızlandı mı?

99’dan beri giderek sıklaşan ölçüde “zamanın hızlandığını” söyleyenler var, ben de onlardan biriyim. Bunu his olarak böyle algılıyor olmalıyız çünkü halen günlük yaşantımızda tüm dünyanın kullandığı saatleri baz alıyoruz 🙂 Geçen bir arkadaşım bunu sormuştu, zamanın hızlanması nasıl oluyor diye.

Zaman dünyadaki bazı insanlar için mi hızlandı? Yoksa, dünyadaki insanların bazı anlarında mı hızlandı?

Zamanın dördüncü boyut olduğunu ve ilişkilere dayanan bir boyut olduğunu biliyoruz (fizik biliminden). Aslında kurduğumuz her türlü ilişkinin sıralanması ve sınıflanması edimi bir zaman olgusu ortaya çıkarıyor. Örneğin hayvanlar için zaman var mı? Yani biz insanlar dışardan bakarken onlar adına var deriz (ki bu hep içine düştüğümüz bir yanılgıdır, her şeyi, tanrı dahil insani ölçülerle tanımlar ve yorumlarız, bu normal, sadece böyle yaptığımızın farkında olmak denge kayışını düzeltir). Newton, mutlak bir zaman olduğunu, Einstein izafi olduğunu söyledi.

Neyse ben konuyu elden kaçırmayayım, neden zaman hızlandı (gibi geliyor)? Ben kişisel olarak bunu daha özgürleşmenin getirisi olarak yorumluyordum, “zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum çünkü sadece kendi gönüllü ilgilerimle haşır neşirim” diyordum. Bu arada eskiden beri zaman konusuna dikkat veren ve daha 99 yılında bir zaman kayması romanı yazan ben, “zaman benim demişim, bu vardığım sonuçtur. O halde aslında hızlanan ben’im.

Ayrıca dünyadaki bilimsel hayata bakıldığında yine müthiş bir hızlanma var, eskiden beşyüz yılda ortaya çıkabilen yeni fikirler ve uygulamalar, şimdi on yirmi senede oluveriyorlar! Doğru değil mi bunlar? Evet öyle 🙂 Ama neden?

Az önce birdenbire zamanın büyük kütlelerden etkilenerek eğildiğini hatırladım ve birden bire yeniden zamanın hızlanması hissinin, “dünyanın yer çekiminden” kurtulmak anlamına gelebileceğini fark ettim. Zaten rüyalarım da uzun zamandır bunun mesajını veriyordu, rüyada; ayağını nasıl yerden kolayca kesebildiğini ve boşlukta dengede durabildiğini gösteriyordum, çok zevkli ve kolay oluyordu 🙂

Sonuç olarak, biz bazı insanlar ya da biz insanların bazı anlarında yerçekiminden nispeten kurtulabiliyoruz diyebilir miyiz? Günaydın sevgili frekanslarım, 🙂

(Bu arada hücrelerime artık gece ve gündüzü saymamasını, buna ihtiyacımız kalmadığı talimatını verdim, bakalım neler olacak, meraktayım)

*

Farklı zaman skalasına geçişler çeşitli şekillerde yorumlanan sıçramalara sebep oluyor, hatta mucize denilen şeylere de. Bu mucizelerle ilgili (farklı boyutlara gidenler, azizlerin tanrıyla buluşma öyküleri gibi) yapılan bazı nörolojik deneyler var, beynin sağ lobunda yapılan hafif bi gıdıklama, insanın algısının pozisyonunu derhal değiştiriyor. Tabi her insan o durumda değişen pozisyonu “kendi inancına göre” bi şeye benzetiyor ve kendinden gayet emin biçimde bunu paylaşıyor. Emin olmakta haklı çünkü gerçekten yaşadı; fakat ne yaşadığını yorumlayan inanç sistemi aynı kaldı!

Ben bu durumu yıllar önceden fark ettim, rüyalarla uğraşmak gerçekten çok aydınlatıcıydı. Kendimin başkalarının binlerce rüyasında-vizyonlarında bunun ayak izlerini bariz biçimde gördüm, hatta Jung’un rüya ve vizyonlarını tahlil ederken bu çıkarımımdan tam olarak emin oldum. Mesele şu ki insanlar hep birlikte boyutlararası bi sıçrama yapsak dahi, herbirimiz içindeki inançlarını o noktaya taşıyacağı için şu andaki pozisyondan pek de farklı bi sonuç ortaya çıkmayacaktır. Ölsek dahi bi şey değişmiyor! Çünkü kendimizle beraber götürdüğümüz değer yargıları bütünlüğümüzle, ya da ışık bedenimizle buluşmayı engelliyor ve ahret denilen geçici an/mekanı oluşturuyor, bunu rüyalarımıza benzetebiliriz.

Ortalıkta büyük bir çelişki var şu anda. Birçok insan yeni boyutun sunduğu gerçekliğe büyük bi heveslilikle sarılıyor, benimsiyor ancak yeni boyutun gereksindiği arınmayı gerçekleştiremiyor, yani yargılarını ve çıkarımlarını bırakamıyor, bunlar duygusal ve zihinsel bedenlerde aynen duruyor. Bu hevesli insanların her bir yeni boyut paylaşımından sonra, bir de “bizi insan yapan değer yargılarımızdır” mealindeki paylaşımlarını görebilirsiniz.  İşte bu durum maalesef yaşayan üstat olma potansiyelini kullanamıyor oluşumuzun bir göstergesi. Üstelik yaşamaktan vaz geçtik ölünce de bu değişmez.

Bu oyuna bir kere girdikten sonra çıkış isteğe bağlı değil. Sebebi de şu tahminime göre, her birimizin tüm boyutlarda bir temsilcisi var (o sebeple her şey aynı anda aynı yerde oluyor çıkarımı var) ve bu oyuna girmeyi isteyen boyutumuzdan buradaki boyutla(kişiliğimizle) ayrı düşmüş vaziyetteyiz, boyutlararası iletişim  sorunları büyük çünkü çok gürültü var! Yine de bütünlüğümüzü öyle ya da böyle sağlayacağız, bunun başka çıkar yolunu ben bulamadım.

Ben bu gerçekliği roman yazarken keşfettim. Bir romana başlarken ana karakterleri oluşturmaktasın, isimler özellikler verirsin bir başlangıç puanı olarak. Bu durum ilk beşbin kelimede gayet iyi işler (insanın 5 yaşına isabet ediyor olabilir) derken bu karakterler canlanmaya başlar! Şaka değil bu, bizzat defalarca yaşadım. Kendi duygu ve iradelerine kavuşurlar ve benim/yazarın onları yöneltmesine karşı dururlar. Hem de ne büyük güçle inanamazsınız. bir roman yazmak başlı başına işkenceye dönüşür. Sonunda kitabı devam ettirebilmek hatta mümkünse sona erdirmek için karakterlerle pazarlığa oturursun! Çünkü sadece birinin isteğini kabul etsen tüm diğer karakterlerin dengesi, hikaye örgüsü bozulur. Böylece hepsini tek tek tatmin eden ama aynı zamanda benim bu belalı işe girişmekteki maksadımın da hasıl olabileceği bir noktada buluşmamız gerekir. Ben her kitapta bu amansız mücadeleyi veriyorum. Eğer beni bu romandaki karakterlerin bir başka boyuttaki temsilcisi olarak algılarsanız mevcut durumlarımızla paralellik kurabilirsiniz.

Not: Günü zamanla açınca bu konuda bir de video seyredeyim dedim, aşağıda linkini veriyorum. Zaman mutlak mı (Newton), Göreceli mi (Einstein), illüzyon mu? zıplamalı mı (nörolojik,şizofren), entropik mi? (zamanın başı daha mı düzenliydi), tek boyutlu mu çift boyutlu mu? (ya evrenimizin zıt ikizi de aynı anda doğduysa?), yoksa zaman da tek başına çok boyutlu mu? (sicim teorisi) Siz zamanın neresindesiniz? Dünyadaki kimi kişileri meşgul eden temel soru, kolay gelsin.

Morgan Freeman ile Solucan Deliğinden;  Gerçekten Zaman var mı? Tıklayınız