Beyaza boyayalım Kampanyası

Muhtemelen sizler de şimdi yazacağım konunun vehameti hakkında pek çok şey okumuş ya da duymuşsunuzdur fakat ben yine de konunun aciliyeti sebebiyle yeniden dile getirmek ve mümkünse bir kampanya için aracılık etmek istiyorum.

 

Konu hızla eriyen buzul kütleleri… Bilindiği gibi dünyamız her yıl daha sıcak ve yağışlı olmaya doğru gidiyor, buzulların erimesinin yarattığı sonuçla kasırgalar, sel ve hortum felaketleri her yıl artan ölçüde dünyamızın üzerine gelmekteler. Hem bu artış matematiksel de değil geometrik bir artış. Şöyle ki;

Güneşten gelen ısının dünyada makul bir seviyede kalmasını sağlayan, gezegenin buzlarla kaplı alanları; çünkü beyaz ısıyı yansıtıyor! Bunu biliyoruz fakat belki de pek düşünmediğimiz ise; gezegende en büyük ısıyı emenin  okyanus sathı olduğu! Böylece beyaz erirken siyahın lehine eriyor. Giderek katlanan berbat bir döngü içindeyiz.

Bilim adamları bu konuda sürekli uyarı yapmaktalar fakat görünen o ki bu konuda yaratıcı çözümler üretmek durumundaki merciler başka konularla ilgililer. Örneğin “dumansız gökyüzü projesi” gibi!

Bu konuda günlüğüme yazdığım yazıdan ufak bir alıntı yapayım:

 

“Dumansız hava sahası imiş?! Gerçekten buna inanan var mı meraktayım. TV de veya yazılı reklam panolarında her gördüğümde kahkahalarla gülmek geliyor içimden. Ah ne güzel dumansız masmavi mini minnacık mavicik bulutlar altında ah ne mutluyum lay lay loommm…
Bu komediyi icad eden amerikalı dahilere gıpta ile bakıyorum, keşke bu dehalarını gerçekten dumansız gökyüzü için harcayabilselerdi.

Devamı için: http://agnia.blogcu.com/dumansiz-hava-sahasi_18358111.html

 

Bir süredir mavi gezegenimizi bu nerdeyse tersinemez duruma gelmiş gidişattan nasıl kurtarabileceğimizi düşünüyorum. (Bilm adamları dünyanın yaşanamaz bir yer haline gelmesinin en fazla otuz yıl sürebileceğini hesaplamışlar).

 

Madem beyaz alanlar azaldığı için bu fecii gidişat geri çevrilemiyor o halde yapmamız gereken belki sadece çok basit bir girişimle başlayabilir diye düşündüm.

Yani “Beyaza Boyayalım Kampanyası“.

Bu konuda seyrettiğim bir programda bir bilim adamı çok basit bir deney yaptı. İki birbirine eşit yüzeyde biri beyaz diğeri siyah plakayı güneş altında yere yan yana koydu. Her iki plakanın yüzeyindeki ısıyı elindeki termometre ile ölçtü, hemen hemen birbirine yakındı. Sonra sadece bir dakika bekledi ve ısıları tekrar ölçtü; iki plaka arasında on derece fark oluşmuştu!  Belki de dumansız gökyüzü kampanyası için yapılan reklam harcamalarını sadece bu deneyin herkesin bikaç kez görebileceği şekilde yapsalar, durumu daha net algılayacağız.

 

Dünya yüzeyinde beyaz alanların artması için neler yapılabilir?

Benim aklıma gelenler şunlar;

  1. Büyük kapalı alanların (çarşı, barınma kompleksleri, spor sahaları, fabrikalar, arabalar gemiler, trenler gibi) dış boyalarının beyaz yapılmasını şart koyan kanunlar çıkarılabilir. Bu kanundan sonra yapılacak binalarda kesin şart olacağı gibi, belli metrekare yüzey teşkil eden mevcut yapıların peyderpey en geç iki yıl içinde beyaza boyanmaları şeklinde olabilir.
  2. Bilim adamları okyanuslar üzerinde, içindeki canlı yapıya zarar vermeksizin beyaz bir tabaka oluşturabilecek araştırmalar yapmalı.
  3. Ve tabii yeşil alanların arttırılması, olmazsa olmaz hayati bir durum.
  4. Her yıl ne kadar metrekare buzulun eridiği bilimsel olarak mevcut. Bu durumda sadece kaybedilen alan+%1 lik bir alanı her yıl beyaza çevirebilecek bir formul yaratırsak, doğa kendini çok kısa zamanda yeniden toparlayacaktır, çemberin dönüşünü bir kez tersine çevirebilsek bu konu hal olabilir gibi hissediyorum.

 

 

Tabi benimki tamamen sade bir vatandaşın duygu ve düşünceleri, işin ehli bu konuda neler tasarlamaz ki.  Keşke çocuklarımıza, kendilerine bir gençlik ve olgunluk periyodu geçirme imkanı tanıyamıyor oluşumuzu anlatsak?!

Ezcümle biz yetişkinlerin kör, aptal, duyarsız, uyuşturulmuş olduğumuzu düşünüyorum. Soluyacağımız hava kalmamışken, altımızdaki gezegen elden kayıp giderken, nelerin hesabını yaptığımıza inanamıyorum, sanırım bu bir rüya olmalı! Başka izah bulamıyorum.

 

Eğer bu konuda benimle hemfikir olan var ise, lütfen birşeyler yapın, elinizdeki imkan neye yetiyorsa.

 

Sibel Atasoy

05.08.08 – Beylerbeyi

Şikayet mekanizması

Dünyanın halinden, komşularınızdan, eşinizden, çocuklarınızdan, ebeveyninizden, amirlerinizden, çalışanlarınızdan, yöneticilerden yani ilişkide olduğunuz olmadığınız herşeyden şikayet etmeyi bırakın artık; çünkü ne size ne de dünyaya bir yararı olmuyor.(pardon size dolaylı bi yardımı oluyor tabi)

 

Şikayet mekanizması, yani kendi kendine ya da başkalarına söylenip durma hali, bir an için görmüş olduğunuz (ve hoşlanmadığınız)gerçekliğin daha çok yerleşmesine, diğer anlarınıza da kalıcı olarak tutunmasına sebebiyet verir.

 

  1. etap: fiziksel-duygusal-zihinsel ya da ruhsal alanda hoşunuza gitmeyen bi şey olur. Hoşa gitmeme duygusu fiziki bir rahatsızlığa gebedir; çünkü aslında insan “-1, +1 ve nötr” yani bundan hoşlandım-bundan hoşlanmadım fazı arasında mekik dokuyan bir mekanizmadır. Eğer oluşan ŞEY, negatif/hoşlanmadım fazında ise insan o şeyden hemen uzaklaşmak ister. İşte sorun da burada başlıyor.
  2. İnsanın, (Gurdjieff’in deyimi ile makina insanın) hoşlanmadığı bişeyden uzaklaşabilme yeterliliği yok, Don Juan Matus ise bu durumu “acizliğine düşkünlük” olarak tanımlıyor. Oysa eğer insan bir an için durup düşünse önünde iki seçenek olduğunu görebilirdi:
  • a) Hoşlanmadığı durumu ortadan kaldırmak: Harika ve kesin bir çözümdür. Fakat maalesef bunu yapabilmek için yeterli enerji çoğu kez insanda birikmemiştir. (çünkü her gün periyodik olarak üretilen insana ait farkındalık enerjisi, gündelik saçma sapan şeylere yönlendirilerek bitirilmiştir.)
  • b) Eğer ortadan kaldırmak mümkün değilse, hoşlanılmayan durumun pozitif gölgesini bulmak ve ona sığınmak (hiç bişey tek yönlü olarak varolamadığından, her iyi şeyin kötü, her kötü şeyin iyi gölgesi mutlaka vardır, fiziki bir gerçeklik olarak bu çift kutupluluk kaçınılmaz). Halk arasında bu işleme “bükemediğin eli öpmek” de denir. Buradaki öpme işlemi kerhen olmamalı gönülden olmalıdır; çünkü olayın pozitif yansımasını bulduk ve gönülden iman ettik.
  1. Görüleceği gibi hoşlanılmayan durumdan iki çıkış yolu varken, şikayet mekanizmasını işletmek göz göre göre çözümsüzlüğe tıkılmak anlamına geliyor. Normalde hiç bir insanın kendisini bu pozisyona sokmayacağını bildiğimden, sebepleri gerçekten de araştırdım. Ve gördüm ki; şikayet, masumane yapılan bir çeşit çaresizlik ifadesi değil, tam tersine taammüden enerji çalma işlemidir.
  2. Sürekli şikayet edip duran, aynı şeyleri bıkıp usanmadan senelerce tekrar eden insan, hem kendisini dinlemek durumunda bırakılmış insanlardan ve hem de bizatihi evrenden enerji dilenmektedirler. Gerçekten bu yol da bir başka enerji temin yoludur, bunu itiraf etmek zorundayım; fakat bunun evimize giren hırsızın (şikayeti dinlemek durumunda kalandan çalınan) yaptığından ya da dilencinin (kendi iç konuşmasıyla evrene şikayet ederek) durumundan bir farkı olmadığı kolayca anlaşılabilir. Bana göre iyi ve kötü olmadığı için bu yolu tercih etmişliğin de sakıncası yok.
  3. Şikayet yolu ile enerji temin etmenin benim gördüğüm kadarı ile çok zor olan bir yönü var; bu temin şekli bir anlamda mehter takımının hareketine benzer, her an şikayet halinde olunduğu için kişi, şikayet ettiği hususları diğer hoşlandığı anların üzerine de yapıştırmaktadır. Güneşli bir günü boya kalemleri ile karartmak gibi, böylece şikayetçinin her anı, hoşlanılmayan halini alır ve aslında böylece bütün anlar hırsızlığın kapitali olur.
  4. Dünyada nasıl ki profesyonel hırsızlar ve dilenciler varsa, enerji konusunda da profesyonelleşmiş çok sayıda insan var. Yine nasıl ki, bazen insan profesyonelce hırsızlık mesleği yapmadığı halde şartlar gerektirdiğinde, küçük/büyük hırsızlıklar yapabiliyorsa, yine enerji konusunda da zaman zaman her insan bu yola başvurabiliyor. Fakat bunlar profesyonel olmadıkları için kendilerine epeyce zarar verebiliyorlar. Hırsızlık ve dilencilik meslekleri genelde aile mesleği olarak nesilden nesile aktarılıyor, bu konuda da dikkatli olmak lazım.
  5. Korunma yolları: aslında bu konuda yalnızca kendi amatörce yöntemimi aktarabilirim, bir kere profesyonellere karşı hiç acımam yok, mümkün olduğunca uzağa atarım kendimi. Bir kaçını bu çarktan kurtarmayı denedim, başarılı olamadım. Aileden gelme profesyoneldiler. Amatör şikayetçilere ise daha farklı davranıyorum. İçinde bulunduğum duruma göre benden almayı düşündüğü enerjiye isteyerek geçit veriyorum; fakat limitsiz değil, kendimi de öldürmeye niyetim yok. İçimden belli bir süre tanıyorum. Süre bitince kalkıp gidiyorum. Ya da tanıdığım süreden önce tükendiğimi hissedersem yine aktarımı kesiyorum. İşte böyle şeyler… (Bu yazı ne işe yarayacak onu da bilmiyorum)

 

 

Sibel Atasoy

23.04.08 – Beylerbeyi

Kadın Odası-Bıyıksız profesyoneller Zirvesi için konuşma metni.

Sevgili misafirler, sözlerime ünlü kuantum fizikçisi Donah Zohar’ın Kuantum Benlik kitabının önsözü ile başlamak istiyorum:

“Bu kitaba başlamam çok garip oldu. Üç yıl önce bir televizyon ekibi, sezgisel bilgi ve modern fizik üzerine yazdığım başka bir kitap hakkında bir söyleşi yapmak üzere beni aradıklarında, özür dileyerek o sırada hamile olduğumdan bu kadar soyut bir konu üzerinde düşünebilmemin zor olacağını söyledim. Yapımcı bana “peki o zaman hangi konuda konuşabilirsiniz?” diye sorunca ellerimi açıp “annelik” dedim.

Bunun üzerine annelik ve modern fizik hakkınds hepimizi şaşırtacak denli uzun bir söyleşi yaptık. Hamileliğim süresindeki ruh halimi, ilk çocuğumun doğumunu ve kendimi anne olarak nasıl hissettiğimi, kuantum fiziğindeki atom-altı parçacıklarının garip dünyasının tanımlamalarıyla anlatırken buldum kendimi. Gerçekliğin kuantum fiziğinde çizilen tuhaf resmi aynı derece tuhaf olan hamilelik halinin ve anneliğe ilk adımın deneyimlerini anlatırken bana çok zengin bir imgeleme gücü vermişti. Daha sonra bu söyleşi, beni çok şaşırtarak, kuantum fiziği üzerine yapılan bir televizyon programının temelini oluşturup, bu kitabın da bir bölümü oldu. Ayrıca içimdeki bir şeylerin yeniden uyanmasını sağladı.”

Bu pasajı sizler gibi zeki ve kendini kanıtlamış kişilere açımlamaya çalışmayacağım, bunun yerine sizleri biraz kendi konuma, yani metaforlar dünyasına bir gezintiye davet edeceğim.

Metafor kelimesi Fransızcadan dilimize gelmiş ve artık lisanımıza mal olmuş bir kelime, hepinizin bildiği gibi “mecaz” anlamına geliyor. Hatta genç nesile mecaz desek belki anlamayabilirler. Burada sizlere bir sunum yapmak üzere davet edildiğimde bana verilen konuya baktığımda, ki durun hemen size okuyacağım:

–          Kadının İnsan Olarak Gelişimi İçin Evde Ve/Veya İş’te ‘Kendine Ait Oda’: Yalnız Kalma, Nefes Alma, Düşünme, Okuma, Yaratıcılık, Hobiler, Spor, Bakım Sığınakları. ” KADIN ODASI ” Kadın Olarak Yaşamda Ve İş Hayatında Kendi ” Odanı ” Bulabilmek, Kurabilmek ? ”

olduğunu gördüm. İlk anda bu konuda ne söylenebilir ki herşey yazıldığı kadar açık diye düşündüm. Üstelik böyle bir toplantıya katılan kişiler zaten bu içeriği yaşayarak en ince detayına kadar özlerine almışlardır. Peki o zaman ben buna ne ilave edebilirim?

Bir iki gün düşünmeden bekledim. Evet ben buna “düşünmeden düşünmek”, “istemeden istemek” derim kendi kuramımda. Başarısız olduğunu şimdiye kadar hiç görmediğim bir yöntem. Ve bu bekleyiş sonunda az önce okuduğum sunum konusunun bana metaforik bir işaret olduğunu anladım.

Ve işte şimdi bundan bahsetmek istiyorum izninizle:

Meslek hayatı boyunca seksenbin rüya analiz ettiği söylenen ünlü Psikiyatrist Gustav Jung, elli yılı aşkın yoğun çalışma neticesinde bizlere gerçekten daha önce bilmediğimiz, en azından modern insanlık tarihinde bilinmeyen, kavramlar hediye etti. Bunların başında kollektif bilinçaltı, arketipler gibi olgular geliyor. Bu alanda konuşmamın derinleşmesine izin vermek istemiyorum çünkü maalesef vaktimiz çok kısıtlı, ben sadece Jung’un geniş coğrafyalardan insanlar üzerinde yapmış olduğu araştırmalar neticesinde bulduğu ortak bir iki simgenin şu an konuşmak durumunda bulunduğum “kadın odası” ile ilişkilendirdiğim kısmını belirtmek istiyorum. Jung’un önerdiği ve izdeşlerinin onayladığı üzere insanlığın kollektif bilincinde “ev” sözcüğü “kişiliği”, “araba” sözcüğü “hayat yolunu” temsil eden ortak simgelerdir. Rüyalarımızda çok sayıda ev mekanı kullanılmasının sebebi de budur. Üstelik “ev” sözcüğü, hem edebi hem de mistik literatürde kadınla özdeşleştirilmiş bir simgedir. “Yuvayı dişi kuş yapar”… Birçok yeni evli çiftin karşılaştığı güçlüklerden biri, önce ev mi araba mı alınacağının seçimidir ve şahsen bu güne kadar önce ev almak isteyen bir erkek görmediğimi itiraf etmeliyim. Önce ev alınsın diyen kadınların sadece güvenlik anlamında bir tercihte bulunduklarını da hiç sanmıyorum. Şüphesiz güvenlik ihtiyacı da bu seçimin gereklerinden biridir ama tümü değil.

O halde günlük pratikler doğrultusunda baktığımızda kadının, “önce ev” diyerek, kişiliğin oluşmasına, erkeğin “önce araba” diyerek, hayat yolunun belirlenmesine daha çok önem verdikleri açıktır.

Varlığımızın iki yanı olan eril ve dişil yanı, atom-altı parçacıklar gibi hem parçacık hem de dalga yapısını her an gündelik yaşantımızda kendini ifade etmektedir. Bazen kuantum fiziğinin atom-altı işlemlerle ilgili olup gündelik hayatımızla hiçbir ilgisi olmadığını söylediklerini duyduğumda (çok şükür çevremde böyle kimse pek yok) şaşırıyor ve gülüyorum. Sanki biz milyonlarca atomdan oluşmuyormuşuz gibi…

Bir elektron hem parçacık hem de dalgadır ve bildiğiniz gibi ikisi aynı anda ölçülemezler, yani insan düzeyinde baktığımızda aynı şey söz konusudur; bir insan hem dişi hem de eril özelliklere sahiptir ancak ikisini aynı anda görmek olası değil (şimdilik), biz onun ya kadın tarafını yani dalga boyutunu kullandığını, ya da erkek tarafını yani parçacık kısmını kullandığını görürüz.

Eğer insanın dişi tarafı, dalga boyutu ise, üzerinde konuşmakta olduğumuz “kadın odası”, tam olarak dalga kişiliğimizdir!

Belki kelimelerin büyülü dünyalarına şimdiye kadar bu gösterdiğim şekilde bakmak aklınıza gelmemiştir ya da gelmiştir, bilemiyorum.

O halde nedir dalga kişiliğimiz? Neden onu oluşturmak durumundayız? Neden şimdi tam dünyanın geldiği bu anda  kadın odası oluşturmak elzem hale geldi?

Platon’dan beri Batı, akılcı ve analitik düşünceye vurgu yapmıştır. Bu da yaklaşık olarak ikibinbeşyüzyıl demektir! Analitik düşünce, bilinçli yaşamımızın bölümlerini (odalarını) oluşturan düşünceler ve karar verme kurallarından ibarettir. Bu mantık doğal olarak beynin hesaba dayalı ya da bilgisayar modeline varır, ancak bunun bedeli insanın diğer tarafını, yani erdem, hayal gücü, yaratıcılık, vizyon özelliklerini içeren yönünü gözden kaçırması olur. Modern nörofizyolojik terminolojide zihinsel yaşamımızdan sağ beyin/sol beyin ayrımı bağlamında söz edilir; batının ve bir süredir bizim de kültürümüz sol beyin kültürüdür. Tabi ülkemizin Batı ile Doğu arasında bir köprü oluşu burada doğmuş bizler için eşi bulunmaz bir hazine, bir hediyedir; çünkü genlerimiz doğu bakış açısını henüz unutmadı ve ortaya çıkarılması artık an meselesidir. Kuantum fizikten buna eşdeğer iyi bir metafor vermek istersek; parçacık/dalga ayrımını verebiliriz ve diyebiliriz ki; batı kültürü zihnin parçacık (eril) yönüne dayanır.

Holistler, bilincin her elemanının aslında gerçekliğin her elemanı her şeyle bağlantısı olduğunu düşünerek, deneyimin dalga yönü üzerinde dururlar. Bütün parçaların toplamından daha büyük bir şeydir ya da holografik modelin savunucularından Bohm’un dediği gibi, gerçeklik bölünmez bir bütünlüktür.

Modern zihne ulaşabilen bir metafor olarak hologram, ilişkiden ve işlemden kaynaklanan bilinç ve gerçeklik unsurları üzerinde yararlı bir rol oynar.

Bildiğimiz gibi gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar. Bu tıpkı insanın zihinsel yaşamının hem anlık bilinç (birlik ve bütünlük) hem de hesaplamayı (düşünce yapı) kapsaması gibidir.

Burada holistik düşünce nedir, kısaca göz atmak istiyorum. Her Şeyin Teorisi isimli kitapta Ken Wilber, son zamanlarda gördüğüm en yüksek algılama ve özleştirme çabasıyla insan bilincinin katmanlarını açıklamaya çalışmış ve bilincin katmanlarını temel olarak iki bölüm halinde sunmuştur, bunlardan ilki olan birinci düşünme katında altı düzey bulunmaktadır. Sırasıyla; İçgüdüsel, Animistik, Tanrıların Gücü, Mitik Düzen, Bilimsel Başarı ve Duyarlı Benlik olmak üzere dünyanın içinde bulunduğu bilinç katmanlarını oldukça sıkı bir araştırmalar dizisiyle incelemiş. Bu katmanların toplumun hangi bölümlerini ve genel nüfusun ne kadarını kapsadıkları ve genel bilinçte hangi oranda güç kullandıklarını gördüğümüz bu sıradışı araştırmanın detaylarına burada girmeyeceğim.

Benim ilginizi çekmek istediğim bilincin ikinci temel katmanı olan Entegratif ve Holistik olarak ikiye ayrılmış ikinci düşünce katmanıdır. İzin verirseniz Ken Wilber’den alıntıladığım kısa bir pasajı aktarmak istiyorum:

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1’i, gücün %5’i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır. Nüfusun %0.1’i, gücün %1’i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

Bu kısa pasaj çalışmanın bütününe vakıf olmayınca şüphesiz pek anlamlı değil fakat ben ilginizi, merakınızı uyandırmak gayesi ile bir parça bahsetmek ihtiyacı duydum. Şu an bize gerektiği kadarı ile; Evrensel Holistik sistem, şu temel işlevleri gerçekleştirmiş olur:

  1. Duygu ile Bilgiyi birleştirir.
  2. Dış kurallara ya da gurup ilişkilerini dikkate almaksızın, yaşayan (her an update edilen) bir evrensel düzen ortaya çıkarır.
  3. Esneklik, kendiliğindenlik ve işlevselliğin önceliği vardır.
  4. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilir.
  5. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle bağlanır.
  6. Bilgi ve uzmanlık; gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde algılanır.
  7. Bütün spirali kullanır, karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını ortaya çıkarır.
  8. Özetle, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

Sanırım holistik bakış açısını böylece biraz daha net hale getirebildim, vaktimiz kalırsa bu konuda sorularınızı yanıtlamaktan memnuniyet duyacağım.

Biraz toparlamak istiyorum; insanın dalga yönü yani ilişki yönü, şu ana kadar parçacık yönü yani bireysellik yönü altında kalmış ve ezilmiştir. Varlığın, diğeri ile eşdeğer yönü olan dişi yönü, bir an önce uykuya çekildiği yerden günışığına çıkmalı, “kadın odaları” inşa edilmelidir, ki medeniyetimiz, evrensel boyutlara taşınabilsin. Aksi halde bilgisayar boyutu ile özdeşleşmek tehlikesi ile karşı karşıya kaldığımızı hatırlatmak isterim.

Bu metaforik tanımı ile “kadın odası”, ev hanımları tarafından gerçekleştirilemezdi, çünkü birşeyin gereği onu kaybedince anlaşılabilir, varlık yokluk sayesindedir. Tıpkı ışığın karanlık sayesinde anlam kazanabilmiş olduğu gibi. Çalışan kadın, son iki yüz yıldır, varlığının dalga boyutunu kullanmayı asgariye indirmiş ve eril yönünü geliştirmiştir. Bu herkesin söylediği gibi “çalışan kadın erkekleşti” beylik sözünden öte anlam ifade etmektedir; çünkü kadın aslında ne olduğunu ancak karşı faza geçerek görebilir anlayabilirdi! Aslında biz ikibinbeşyüz yıldır karşı kıyıda yüzmekteyiz ve fakat kendi kıyılarımızı artık özledik ve iki sahili BİR etmenin ihtiyacındayız, ve bence holistik düşünce katına geçmek için hazırız.

Teşekkürlerimle,

Sibel Atasoy

24.07.08 – Beylerbeyi

Bıyıksız profesyoneller Zirvesi için konuşma metni.

Sokrat’ın Phaidros ile söyleşisi

      

Hayır, insanın bir aşıkı oldu mu, bu sapıtmıştır ötekinin aklı başındadır diye, aşksız bir adamı aşıka üstün tutmamalıdır. Sapıtmanın kötülük olduğu açık açık bilinseydi böyle konuşmaya hak verilirdi; Halbuki en büyük iyilikler bize muhakkak bir tanrı vergisi olan sapıtmanın aracılığıyla gelir. Delphosi’nin kadın bilicisi, Dodone’nin kendi kadın rahipleri, Hellas’ı devlet işlerinde olsun, halkın özel işlerinde olsun bir çok önemli hizmetleri sapıtma halinde- iken gördüler; Akılları başlarında olduğu zaman ya pek az şey yapabiliyorlardı, yahut hiç bir şey.

 Tanrı vergisi bir seziş sayesinde Sybilla ve daha nice kimseler birçok insanlara birçok defalar gelecekte tutacakları doğru yolu önceden göstermişlerdir. Bunları sözünü etmek herkesin bildiği şeyler üzerinde oyalanmak olur. Fakat şu nokta gerçekten dikkate alınmaya değer; Kelimeleri yaratmış olan eskiler Mania’yı (Karşılığı sapıtma olan kelime ya da aşk) çirkin ve ayıp bir şey anlamında kullanmadılar. Böyle olsaydı sanatların en güzeline geleceği öğreten sanata, o kelime ile ilgili olarak Manike derler miydi? Ona bu adı verdiler, çünkü Manianın bir Tanrı vergisi olarak, gerçekten güzel bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Şimdikiler bu kelimelerin içine bir t sokuşturarak, Mantike ( bilicilik bilimi, tanrılar bilimi anlamında da- kullanılırdı) sözünü vücuda getirdiler.

 

Kendinden geçmenin ve sapıtmanın Musa’lardan gelen bir üçüncü çeşidi vardı. Bu, ince ve temiz bir ruhu ele geçirdiği  onu uyandırır, önüne katar ve eskilerin gördüğü sayısız büyük işleri lirik veya başka cinsten şiirlerde coşkun bir dille anlatarak, gelecek nesillerin eğitimini sağlar. Biri, sadece nazımda ustalığın iyi bir şair  olmaya yettiğini sanıp Musa’lardan gelen sapıtmayı içinde durmaksızın şiir kapısına yanaşmaya cesaret ederse, ancak yarım yamalak şair olabilir; Çünkü ilhamlı bir insanın vücuda getirdiği şiir, daima, heyecansız bir insanınkini gölgede bırakır.

 

Sana daha başkalarını da söyleyebilirim ama, bize Tanrılardan gelen sapıtmanın bütün güzel neticeleri işte bunlardır. Öyleyse, sapıtmadan dehşet duymaktan sakınalım ve kendini tutabilen aşığı sapıtmış aşığa üstün tutmak gerektiğini iddia edenler karşısında şaşkınlığa düşmeyelim. Bu tür iddia sahibi olanlar, bahsi kazanabilmek için, Tanrıların, aşığa ve sevgilisine aşkı, onların iyiliği için vermediklerini ispat etmelidirler. Bizde, buna karşı aşk denilen bu sapıtmayı  Tanrıların, aşığı ve sevgilisini son derece mesut etmek düşüncesiyle verdiklerini ispat etmeliyiz. Şüphesiz  bu ispatımıza bilgiçler inanmayacaktır; Fakat bilgeler inanacaklardır.

 

Öyleyse her şeyden önce, Tanrılık olduğu kadar insanlık da olan ruhun tabiatı hakkında, hem kendi eylemlerini, hem de kendine gelen etkileri göz önünde bulundurarak, gerçek bir fikir edinmeye çalışalım.

Şu ilkeden hareket edeceğiz; her ruh ölümsüzdür.Çünkü daima hareket halinde olan şey ölümsüzdür. Başkasından hareket alan ve kendisi başkasını hareket ettiren şey ise, hareket durunca yaşamaz olur. Yalnız kendiliğinden hareket eden varlıktır ki, kendi kendisini terk edemeyeceği için, hep hareket halindedir; Hatta bütün öteki varlıklar için bir hareket kaynağı ve ilkesidir.

Bir ilkenin doğuşundan bahsedilmez, çünkü doğan her şeyin bir ilkesi olduğunu kabul etmek zorundayız, ilkenin kendisiyse hiçbir şeyden doğamaz. Öyle ya, ilke bir şeyden  doğmuş olsaydı  ilkeliği kalmazdı. İlkenin mademki doğuşu olamıyor, öyleyse sonu da olamaz. Çünkü, ilke yok olsaydı hiçbir zaman kendi kendine bir hiçten tekrar doğamazdı, ve her şeyin bir ilkeden doğması gerektiğine göre, kendinden de hiçbir şey doğamazdı. O halde kendi kendine hareket eden varlık hareketin ilkesidir ve bu varlığın ne yok olması mümkündür nede yeniden doğması. Başka türlü olsaydı üstümüzde gök ve bütün canlı varlıklar hareketsiz kalır, yok olurdu ve artık bir daha hareket edebilmeleri, yeniden doğmaları mümkün olamazdı.

Kendiliğinden hareket eden varlığın ölümsüzlüğü böylece ispat edilmiş olunca, ruhun özü ve kavramının  hareket olduğunu tasdik etmekte hiç kimse tereddüt göstermeyecektir.

Gerçekten hareket kendisine dışarıdan gelen her cisim ruhsuzdur. Kendiliğinden hareket eden şey, ruhun ta kendisi olduğuna göre, bundan şu zorunlu netice çıkar; Ruhun başlangıcı yoktu sonu da olamayacaktır.

Ruhun  ne olduğunu göstermek için mutlak olarak tanrılık bir bilgiye ve pek geniş bir açıklamaya ihtiyaç vardır. Fakat ruh denilen şeyin ne olabileceğini tasarlamak için, bir insan bilgisi ve daha dar bir açıklama yeter. Bizde ondan bu şekilde bahsedeceğiz.

 

Ruhun, kanatlı atlarla arabacının bir araya gelmesinden doğan bir kuvvete benzediğini tasarlayalım. Tanrıların atları ve arabacıları hep iyidir, iyi soydandır; Halbuki öteki varlıklarınkiler hep aynı değerde olmayan soylardandır. İlkin kendimizi ele alalım: Bir kere arabacı bir çift atı idare ediyor. Sonra bu atlardan biri güzel, iyi ve pek üstün bir soyda olduğu halde öteki pek kötü bir soydandır ve birinciye her bakımdan karşıttır; Tabii, bu durumda arabacını işi pek güç ve zahmetli bir iş olacaktır. Fakat acaba canlı neden bazen ölümlü bazen de ölümsüz diye adlandırılıyor?  Buna açıklamaya çalışmalı.

Her ruh, cansız şeylerle ilgilenir ve kah şu şekil kah bu şekil altında bütün evreni devreder. Bu ruh yetkin ve kantlı iken göklerde dolaşır ve bütün evreni idare eder kanatlarını kaybedince, katı bir şey üzerinde tutununcaya kadar havalarda savrulur. Tutunduğu bu katı şey üstünde yerleşir, topraktan bir vücudu olur. Bu vücut, ruhtan aldığı kuvvetle kımıldandığı halde kendi kendine hareket ettiğini sanır. İşte bir vücutla bir ruhtan meydana gelen bu bütün, canlı varlık adını alır ve ölümlü diye vasıflandırılır.

Ölümsüz sıfatına gelince, bu, hiçbir mantıklı düşünüşle tanımlanamaz; Ancak, Tanrı hakkında ne yeter derecede bilgimiz nede deneyimimiz olmadığı için, kendimize göre bir Tanrı tasarımı kurarız: Bir ruhu birde vücudu olan ve ruhu ile vücudu tabiatıyla üstün bir bengilik süresince birleşmiş bulunan ölümsüz bir canlı. Neyse herkes dilediğini söyler; Tanrının istediği neyse o olsun. Biz şimdi ruh kanatlarını ne sebepten kaybeder, düşürür, bunu araştıralım. Bu sebep şudur;

 

Tabiat, kanada, ağır olan şeyi Tanrılar soyunun barındığı yüksekliklere çıkarmak yetisini verdi; denilebilir ki bedenle ilgili şeyler içinde, Tanrılık olmaktan en çok pay almış olan kanattır. Tanrılık şey ise, güzel, bilge, iyi olan ve bu değerlere benzer daha ne varsa kendinde bulunan şeydir. Bu iyi şeyler ruhun kanatlarını besler, geliştirir; çirkinlik ve kötülük gibi bunların karşıtı olan kusurlarsa, bu kanatları harap eder, yok eder.

Büyük Baş Zeus, kanatlı arabasını sürerek göklerde en önde ilerler; her şeyi düzene koyar, her şeye göz kulak olur. Arkasından, on bir bölük halinde, Tanrılar, Daimonlar ordusu yürür. Hestiya (hareketsizliği temsil eden tanrı) tek başına Tanrılar evinde kalmıştır; işte bunun içindir ki, idare edici Tanrı mertebesine yükselmiş olan oniki tanrının yalnız onbir  tanesi,

kendilerine gösterilmiş olan sıraya göre, bölüklerini başında yürümektedir. Birçok mutlu görünüşler, birçok Tanrılık hareketler göğün içini canlandırır. Orada Tanrılar, her biri kendine ait olan işi görmek için dolaşırlar; onlarla birlikte bulunmak isteyen herkes arkalarından gidebilir, çünkü çekememezlik denilen şey Tanrılar korosuna yanaşamaz. Yemeklerini Tanrılık ziyafette yiyecekleri zaman, göğün katlarına tırmanıp gök kubbesinin en yüksek noktasına çıkarlar. Daima dengeli olan Tanrı arabalarının idaresi kolaydır, bunlar istenilen yere kolayca  tırmanırlar. Halbuki artlarından gelenler oralara zahmetle tırmanır. Çünkü soyu bozuk olan atlar sendeler ve sürücüleri iyi eğitmemişse, gemi azıya alıp arabayı dünyaya doğru sürüklemeye başlarlar.Bilsen  bu, ruhta ne çetin, ne zahmetli bir savaştır.

 Ölümsüz denilen ruhlar, göğün en yüksek noktasına varınca dışarıya çıkarlar ve kubbenin tepesinde dururlar. Devir hareketiyle onlarda devrederler, böylece gök kubbesinin dışındaki gerçekleri temaşa ederler. Şimdiye kadar yeryüzünün hiçbir şairi bu gök ötesi bölgeyi şakımadı, bundan böyle de hiç biri onu gereği gibi şakıyamayacaktır. Bununla beraber ben, bu bölgeyi tanıtmaya çalışacağım; çünkü, hele dorunun kendisinden bahsedildiği zaman, doğruyu söylemekten korkmamalı. Gerçekten, renksiz, şekilsiz, dokunmak istesen varlığı ile yokluğu belirsiz gerçek, ancak ruhu idare edenin, aklın göre bileceği gerçek; asıl bilginin yurdu olan gerçek, işte o bölgede bu vardır.

Bunun içindir ki, bir Tanrının zeka ile katkısız bilgiyle beslenen düşüncesi, kendine yaraşan besinlerle beslenmeye dikkat eden her ruhun düşüncesi gibi, neden sonra gerçekliği yeniden görünce bir rahatlık duyar ve gök kubbesi devrini tamamlayıp onu aynı noktaya getirinceye kadar geçeğin temaşası ile beslenir, mutlu olur.Ruh, böyle devrederken, öz doğruluğu görür, bilgeliği görür, bilgiyi görür. Ama gördüğü ne olgu halindeki bilgidir, nede şimdiki yaşayışımızda varlıklar adını verdiğimiz şeylerdeki başkalıklara göre başka başka olan bilgidir; bu, gerçekten bir gerçek olan şeyin bilgisidir. Gerçekten olan başka şeyleri de böylece doya doya temaşa ettikten sonra, ruh, göğün içine girer ve yerine döner. Oraya önünce arabacı atları yemliğe çeker; onlara, yem olarak Ambrosia (tanrı yemi), su olarak da nektar (tanrı içkisi) verir.

Tanrıların hayatı işte böyledir. Şimdi  öbür ruhlara geçelim. Bunların kimi Tanrıların ardından gitmek için elinden geleni yapar, arabacısının başını göğün dışına çıkartır ve gök kubbesi ile birlikte dönerken atlarının aksiliği yüzünden, gerçeklere güç hal ile göz atabilir. Geri kalanlar, hepside yukarı çıkmaya can attığı için, yolu tutarlar. Fakat boşuna! Biri ötekinin önüne geçmeye çalışarak, itişe kakışa, birbirini çiğneyerek, akıntıya gömülüp giderler. Eşi görülmemiş bir yığılışma, bir boğuşma, bir kanter içinde kalma! Arabacıların beceriksizliği yüzünden bir çok ruh topal olur, çoğunun kanatları zedelenir. Hepsi, sürekli çabalamalarına rağmen, gerçeğe temaşa etmek nedir bunun tadamadan uzaklaşır; artık kanaatle beslenirler. Hakikat ovasını bulmak için sarf edilen bu çetin gayretin sebebi şudur; ruhun en iyi kısmına yarayışlı olan besin bu ovadaki çayırlıktan gelir, ruha o hafifliği veren kanatlar ancak bununla beslenebilir.

 

Birde Adrasteia konunu var. Buna göre, bir tanrının ardı sıra gitmiş ve asıl gerçeklerden bazılarını görmüş olan her ruh, bir daha ki devrine kadar esen kalır ve daima Tanrısının ardı sıra gidebilirse, her zaman esenlik içinde olur. Fakat bu, Tanrıların ardı sıra gidemediği için gerçekleri temaşa edemez, bir bahtsızlık eseri olarak da unutmaya ve kötülüğe gömülürse, ağırlaşır; bir kere de ağırlaştı mı, kanatlarını kaybedip yeryüzüne düşer.

Bu kanuna göre, böyle bir ruhun hiçbir hayvanın ilk neslinde yerleşmemesi buna karşı, gerçeklerin en çoğunu görmüş olan bir ruhun ilerde feylesof veya güzelin, musaların ve aşkın dostu olabilecek bir adamın tohumunda yerleşmesi gerektir.

Bütün bu adamlardan hangisi doğrulukla hareket ederse onun hayatı daha iyiye gider, hangisi eğrilik ederse onun hayatı kötüye doğru gider.Hiçbir ruh, geldiği yere on bin yıldan önce dönemez ( On bin yıllık devire Von denilmektedir.) Zaten ruh, dürüst  feylesofun veya gençleri feylesofça bir aşkla sevmiş bir adamın ruhu olmamışsa bu zamandan önce kanatlanamaz. Dediğim ruhlar bin yıllık devirlerin üçüncüsünde, bu devirlerin her üçünde de demin sözümü ettiğim şekilde yaşamış olmak şartıyla, yeniden kanatlanırlar ve üç bininci yıl sonunda tekrar tanrılara dönerler. Öbür ruhlara gelince; İlk varlıklarını tamamladıklarında sorguya çekilirler. Hüküm neticesinde kimi cezasını çekmek üzere yer altı zindanlarına gider, kimi de verine hükümle hafiflediğinden göğün şu veya bu katına yükselir ve orda, yer yüzünde insan şeklinde yaşadığı sırada hak etmiş olduğu bir yaşayış içinde yaşar. Bin yıl tamamlanınca, gerek yer altına gidenler gerekse göğe çıkanlar kur’a  çekmek, aynı zamanda ikinci varlıklarını dilediklerini seçmek için geri gelirler. İşte bu sırada bir insan ruhu  bir hayvan vücuduna, bir hayvan ruhu- vaktiyle bir insan ruhu olmuş olmak şartıyla-yeniden bir insan vücuduna geçebilir.Doğrusu, hakikat nedir asla görmemiş olan bir ruhun insan şekline bürünmesi imkansızdır. Çünkü insan olabilmek için, duyumların çokluğunu bir düşünce ile bire indiren ve adına İdea denilen şeyi anlamak lazımdır. Bu ruhumuzun vaktiyle bir Tanrının ardı sıra gittiği, şimdiki varlığımızda gerçeklik sıfatını verdiğimiz şeylere yukarıdan baktığı, gerçekten gerçek olana doğru başını uzattığı zaman görmüş olduklarını anımsamasından ibarettir.

Sadece feylesof düşüncesinin kanatlı olduğu işte bunun için doğrudur. Çünkü onun düşüncesi,

Tanrıyı Tanrı kılan şeyleri anımsama ile gücünün yettiği kadar takip etmekten geri durmaz.

Anımsamadan faydalanmasını iyi bilen, en üstün gizemlere daima en tam şekilde eren insan; ancak böylesi, bir gün gerçekten yetkinleşir. Fakat insanları uğraştıran şeylerden elini eteğini çektiği ve Tanrılık olana bağlandığı için halk ona aklından zoru olduğunu söyler; halbuki o bir Tanrının peşinde kendinden geçmiştir, halk bunun farkında değildir.

 

Sapıtmanın, evet sapıtmanın dördüncü şekli hakkında söylediklerimiz işte bu noktaya gelmek içindi. Bir insan yer yüzündeki güzelliği görerek gerçek güzelliği tekrar hatırladığı zaman ruhunun kanatları yeniden çıkmaya başlar ve ruh, kanatlanmakta olduğunu görünce, havalanmak için sabırsızlanır. Fakat uçmaya gücü yetmediğinden yavru kuşlar gibi bakışlarını yükseklere çevirir. Ölümlü dünyaya  ait işleri bu yüzden ihmal ettiği için onun sapıtmış olduğuna hükmedilir. Fakat onu yükselten bu kendisinden geçme, gerek tabiatı gerekse sebepleri bakımından, hem onu duyan hem de ondan pay alabilen için dünyanın en çok özlenen şeyidir. Bu şekilde kendinden geçip güzelliği genç çocuklarda seven adama aşk delisi denilir. Önceden söylediğim gibi, her insan ruhu, tabiatı bakımından, gerçek varlıkları temaşa etmiştir; böyle olmasaydı bir insan vücuduna yerleşemezdi. Fakat bu yer yüzündeki şeyleri görünce daha önce görüşmüş olduğu gerçekleri yeniden hatırlamak, her ruh için kolay bir şey değildir. Bu, bir zamanlar bu gerçekleri şöyle bir görmüş ruhlar için de yer yüzüne düşünce kötü adamlarla düşüp kalkmak bahtsızlığına uğrayan, bu yüzden kötü hareketlere sürüklenen ve yukarda gördüğü yüce şeyleri unutan kimseler için de kolay değildir. Yalnız pek az ruhta yeter derecede hatırlamak yetisi vardır.­­ Bunlar da, bir zamanlar görmüş oldukları şeylerin bir taklidini bu yer yüzünde görünce kendilerinden geçerler, coşarlar. Bu coşkunluğun neden ileri geldiğini anlayamazlar, çünkü onu gereği gibi çözümleyemezler.

 

Şu muhakkak ki doğruluk, bilgelik ve ruh için değerli olan bütün bu gibi şeylerin yer yüzünde görülen imgelerde hiçbir parıltı yoktur. Örgenlerimizin zayıf olması yüzünden, içimizden ancak pek az kimse asıl gerçeklerin imgeleri karşısında, güç hal ile, bunların neyin örneği olduklarını tanıyabilir. Fakat mesut insanlar korosuna karışıp sen ile ben Zeus’un ardında, ötekiler başka bir Tanrının ardında yürüdüğümüz zamanlar güzellik ihtişamla parıldıyor,hepimizi insanı tanrılaştıran bir manzara karşısında bırakıyordu. Denilebilir ki o zamanlar hepimiz en değerli gizemlerle içli dışlı idik; onları tam bir yetkinlik içinde kutluyorduk; gelecekte bizi beklemekte olan kötülüklerin hiç birinden korkumuz yoktu; tam, sade, değişmez, mesut görünümleri tertemiz ve göz kamaştırıcı bir ışık ortasında temaşa etmemize  müsaade olunmuştu. O zamanlar bizde tertemizdik; taşımakta olduğumuz, adına vücut dediğimiz ve kabuğuna yapışmış istiridye gibi içinde hapsolduğumuz  bu yük bizi henüz  her yandan zedelememişti.

 

Geçmiş zamanlara saygı ve sevgimi ifade etmek için, hatıralar üzerinde bu kadar durmak yeter. O zamanları özlemem bana sözü pek fazla uzattırdı. Güzellik bahsine dönüyorum. Gerçek güzellik, diyordum, öteki gerçekler ortasında parıldıyordu. Yer yüzüne düştüğümüzden beri de, duygularımızın en parlağı sayesinde, bu güzelliğin üstün bir parıltı ile parladığını görüyoruz. Görme gerçekten, duyularımızın en keskinidir. Fakat görme hiçbir zaman  aklı göremez. Akıldan da güzelliğinki kadar aydın bir imge elde edebilseydik, o bizde tasarlanması bile imkansız ne aşklar yaratırdı! Bütün öteki gerçekler için de aynı şey söylenebilir. Fakat şimdiki halde en gözde görünür,en çekici olmak yalnız güzelliğe verilmiştir. Gizemlere erdiğinden beri epey zaman geçmiş yahut yer yüzündeki kötülüklere kendini kaptırmış olan insan, bu dünyada güzellik adı verilen şeyi temaşa ettiğinde ondan hemen mutlak güzelliğe yükselemez. İşte bu yüzden gerçek güzelliğin yer yüzündeki imgesine saygı ile bakmak şurada dursun, kendini hazlarına bırakır, bir hayvan gibi onun üstüne abanmaktan, onu gebe kılmaktan çekinmez, onunla düşüp kalkması öyle aşırı bir dereceye varır ki, artık tabiate  aykırı bir haz peşinde koştuğundan bile korkmamaya, utanmamaya başlar. Gizemlere daha henüz ermiş yahut bir zamanlar gerçekleri uzun uzun temaşa etmiş olan insana gelince, o, güzel bir yüzde tanrılık güzelliğin başarılı bir taklidini yahut bir vücutta bu gibi güzelliğin bazı vasıflarını gördümü  ilkin bir ürperme geçirir ve bir vakitler duymuş olduğu heyecana benzer bir şeyin içinde kımıldadığını sezer. Sonra gözlerini bu güzele diker, ona bir Tanrıya gösterilen saygıyı gösterir. Kendini iyiden iyiye sapıtmış sanacaklarından çekinmese, Tanrılara ve kutsal varlıklara kurban sunar gibi, sevgilisine kurbanlar sunacaktır. Onu görünce vücudunu bir titremedir alır; rengi değişir, her tarafını tuhaf  bir sıcaklık sarar, bir ter basar. Çünkü güzelliğin bir ışık gibi türemesi onu ısıtır; bu türüm kanatlarına canlılık verir. Sıcaklık da uzun zamandır kuruluktan iyice sertleşen ve kanatların çıkmasına engel olan kabuğu eritir. Bu besleyici türün kanatlarındaki tüylere bol bol  girer ve ruhun her tarafında kuş tüyleri çıkmaya başlar. Zaten vaktiyle ruhun  her yanı tüylü idi. Bu hale geldi mi ruh için için kaynaşır, yükselmek ister. Diş çıkaranların duyduğu neviden bir rahatsızlık duymaktadır: Nasıl bunlar diş etlerinde bir didikleme ihtiyacı, bir kaşınma duyarlarsa kanatları çıkmaya başlayan ruh da tıpkı böyle şeyler duyar. O da, o sırada huysuzlanır , taşkınlık gösterir, gıcıklanır.

 

Ruh genç bir çocuğun güzelliğine baktığı zaman, bu güzellikten birçok zerrecikler kopup ona doğru akar. Bu akışa istek adının verilmesi işte bundan ileri geliyor. Ruh bu zerrelerle dolunca canlanır, ısınır; acısı diner, sevinç duyar. Fakat sevgiliden ayrılınca sararıp solar, kanatların çıktığı yerler kuruyup kapanır, tüylerin tohumları tıkanıp kalır. Ruhun içinde istekle birlikte kapanıp kalmış olan bu tohumlar canlı nabız gibi vurur, her biri kendi çıkma yerini zorlar ve böylece de, her yandan sıkıştırılan ruh, acı ile kıvranır; fakat bir taraftan da, güzelin anısı ona sevinç verir. İçinde acı ile sevincin böyle birbirine karışması, bu garip hal, onu pek rahatsız eder; bir çıkar yol bulmamasına çok kızar. Deli gibidir; geceleri uyuyamaz, gündüzleri yerinde duramaz. Güzelliği kendinde tutanı görebileceğini sandığı yerlere hırsla koşar. Onu gördüğü ve ondan akıp gelen isteğe bulandığı zaman, ruh, önce kapanmış olan şeyin açıldığını sezer, yeniden nefes almaya başlar; acılar sızılar kesilir, o anda da hazların en tatlısına dalar. Artık aşık sevgilisinden kendi isteği ile ayrılmayı hatırından geçirmez; gözünde hiç kimse sevdiğinden daha değerli değildir. Anasını, kardeşlerini, bütün arkadaşlarını unutur; ihmal yüzünden bütün serveti elden gitse umurunda değildir. Bir zamanlar titizlikle riayet ettiği adetlerin, güzel hareketlerin hepsinden yüz çevirir. Köle olmaya hazırdır; gösterecekleri yerde, sevgilisinin hemen yanı başında uyumaya hazırdır. Çünkü, güzelliği kendinde tutana derin saygı göstermekle beraber, o, en büyük acıları dindirecek hekim olarak yalnız onu görür. Ey kendisiyle konuştuğum güzel çocuk, işte bu duyguya insanlar aşk dediler. Ona Tanrıların ne dediğini söylesem muhakkak gülersin; çünkü tuhaflıklar gençlerin daha çok hoşuna gider. Homerid’ler aşk hakkında söylenmiş mısradan bahsederler (yanılmıyorsam bunu  Homerid’lerden bazıları onun hakkında bildikleri şeyler arasından çıkarmışlardır). Bunların birincisinde aşka karşı fazla dil uzatılmış yakışık almayan şeyler söylenmiştir. Bu mısralarda şöyle deniliyor:

 

Ölümlüler, ona kanatlı aşk derler

Ölümsüzlerse, kanatlarından aşk derler!

 

Buna ister inan, ister inanma! Yalnız bildiğim şu ki aşıkların duygularının sebebi ve tabiatı tamamiyle  benim sana anlattığım gibidir.

 

Bahsimize devam edelim: aşka tutulan adam Zeus’un ardından yürümüş olanlardan biri ise, kanatlı Tanrının yükünü daha büyük bir dayanıklılıkla taşır  A.res’e  uşaklık etmiş ve yolculuğunda onu takip etmiş olanlara gelince, bunlar aşka tutulup da sevdiklerinden hakaret gördüklerini sandılar mı, gözlerini kan bürür, hem sevdiklerini hem de kendi kendilerini öldürmeye kalkışırlar. Bu dünyada herkes, hiç değilse yeryüzünde bozulmadıkça ve gökten ilk düşüşünde  sahip bulunduğu vasıfları kaybetmedikçe bir zamanlar korcutluğunu  ettiği Tanrıyı gücünün yettiği kadar ağırlayarak ve örnek tutarak yaşar. Gene bu dünyada herkes sevdiklerini, tanışıp görüştüklerini taklit ederek yaşar. Her adam, karakterine göre, güzel çocuklar arasından birini kendine sevgili olarak seçer; onu gözünde tanrılaştırır; gizli bir ibadetle tapınmak ve ağırlamak için ona, kalbinde, süslerle bezediği bir anıt diker.Zeus’un ardından yürümüş olanlar, sevecekleri kimsede Zeus ruhu bulunmasını isterler; bilgeliği sevip sevmediğine, sevk ve idare etmeye yaradılıştan yatkın olup olmadığına dikkat ederler. Böyle birini buldular ve ona tutuldular mı, onun da Zeus gibi olması için her şeyi yaparlar. Kendileri de, olgunlaşmak için gerekli çalışmalara  henüz girişmemişlerse, hemen bu işe koyulur ve buldukları kaynaklardan faydalanarak yahut araştırmalar yaparak kendi kendilerini yetiştirirler. Tanrılarının hangi Tanrı olduğunu bulmak için içlerini yoklar ve gözlerini bir an bile Tanrıdan ayırmadıkları için ne kadar mümkünse, onun adetlerini, zevklerini, o kadar benimserler. Bu ilerlemeye sevginin sebep olduğunu düşünür, ona daha büyük sevgi ile bağlanırlar. Hele, Bakkha’lar gibi, Zeus’un ilham kaynağından kana kana içerlerse, bu kaynaktan edindiklerini sevdiklerinin ruhuna boşaltır ve onu Tanrılarını mümkün olduğu kadar çok benzeyen bir varlık haline getirirler.Hera’nın ardı sıra olanlar, kral yaradılışlı bir ruh arar, onu bulunca onlar da tıpkı yukarıda anlattığımız şekilde davranırlar. Apollon’un ve öteki Tanrılardan her birinin ardından yürümüş olanlarda hareketlerini Tanrılarınkine uydurur, başka yaradılışta olmayan bir sevgili ararlar. Böylesini  buldular mı, Tanrıyı kendileri taklit ettikleri gibi ona da taklit ettirirler; sevgiliyi baskı altına alır, onu düşünüş bakımından, yaşayış bakımından mümkün olduğu kadar Tanrıya benzer bir hale getirmek isterler. Sevdiklerini kıskanmak, onların kötülüğünü şurada dursun, sevgililerinin hem kendileriyle hem de o kadar çok saydıkları Tanrıları ile tam bir benzerlik göstermesi için ellerinden geleni yaparlar. İşte her gerçek aşkın can attığı şey ve işte, can attığı şeyi gerçekleştirmek için anlattığım yoldan yürümüş olmak şartıyla, onun gizemlere erdirişi! İşte aşk sapıtmasının, kendini tamamen veren sevgili üzerindeki güzel ve uğurlu etkisi!

 

 Gösteriş yapmayan fakat gerçekten seven aşıkın olanca dikkat ve itinası ile kuşatıldığını gören bir tanrı gibi ağırlanan sevgili etrafında pervane gibi dönene tabii bir dostluk duyar. Diyelim ki bu çocuk önce arkadaşlarından veya başka damalardan, seven birini yaklaşmanın sakınılacak bir şey olduğunu işitmiştir ve bu yüzden de aşığını yanına yaklaştırmak istememektedir. Fakat yılların bir biri ardı sıra geçmedi, yaşın ilerlemesi ve tabiat kanunu  nihayet bu aşıkı çevresine kabul etmeye götürür. Doğrusu kaderde kötü adam kötü adamla dost olsun iyi adam iyi adamla dost olmasın diye bir şey yoktur. Sevgili aşıkı’nın yanında kaldı mı, onun konuştuklarını dinleyip sohbetinden zevk aldı mı aşıkın yakından tanımak fırsatı bulduğu iyi yürekliliği onu hayrette bırakır.o zaman anlar ki öteki dostlarının ve yakınlarının göstere bildikleri sevginin bütünü, bir Tanrıya tutulmuş aşıkın sevgi ve şefkatin yanın da hiç kalır. Aşıkı ile bir zaman düşüp kalktığı ona tutulduğu, idman yerlerinde veya başka toplantılarda ona temas etimi Zeus’un ganumede’si sevdiği zamanlar istek dediği o akış büyük dalgalar halinde aşıka doğru gelir,içine girer, onu tamamı ile doldurduktan sonra artanı dışarı dökülür ve dümdüz katı bir yüzeye çarpan bir soluk veya bir ses nasıl geldiği yere dönerse güzellik akışı da ruhun tabii yolu olan gözlerden güzel çocuğun ruhuna geri döner, kanatların çıkacağı yerlere canlılık verir, onları yumuşatır kanatları çıkartır, aynı zamanda sevgilinin ruhunu da aşıkı ile doldurur.

 

Çocuk, neyi sevdiğini bilmeksizin sever; duyduğu şeyin ne olduğunu anlamaz ve onu açıklayamaz. Gözü ağrıyan birine baktığı için gözü ağrımış insan gibi hastalığının hangi sebepten ileri geldiğini söyleyemez; aşıkın da kendini bir aynada görür gibi gördüğünün farkında değildir. Onun aynında iken, aşıkı gibi, o da dertlerini unutur. Aşıkı yanında olmayınca, onun kendini özlediği gibi o da aşkını özler. Onun aşkı, aşınınkinin bir görüntüsüdür. Fakat duyduğu şeye aşk adını veremez, bunun dostluktan başka bir şey olmadığını düşünür.

 

Şüphesiz bir birine böyle tutkun olanlar da dost kalırlar, fakat dostlukları ne yanıp tutuştukları sırada, ne de ateşleri söndükten sonra demin sözünü ettiklerimizinki  kadar kuvvetli olmaz.

Dostturlar, çünkü kendilerini birbirlerine vermiş ve karşılıklı en sağlam inançları almış olduklarını, böyle bağları koparıp birbirine düşman kesilmenin dinsizlik olacağını düşünürler.

Hayatlarının sonun da ruhları, kanatlanmak için yaptıkları bütün çabalamalara rağmen, kanatsız olarak vücuttan ayrılıp gider. Ama bunların aşkla coşmuş olmaları pek güzel mükafatlandırılır; çünkü kanun gök kubbesinin içinde yolculuğa çıkmış olanlarının karanlıklara, yer altına inmelerini yasak eder. Kanun ister ki bunlar ışıklı bir ömür sürsünler birbirlerine yoldaşlık ederek yaptıkları seyahatte mesut olsunlar, kanatlandıkları zamanda aşklarının mükafatı olarak, birlikte kanatlansınlar.

 

İşte çocuğum, bir aşık sevgisinin sana sağlayacağı büyük ve Tanrılık iyilikler bunlardır. Fakat aşksız, ölümlü bir bilgelikle soysuzlaşmış, boş ve süreksiz kazançlar aramaya koyulmuş bir adamla düşüp kalkmak, sevgilinin ruhunda, ancak halkın meziyetle diye övündüğü bir adilik yaratır; bu adilikle ruh, şaşkın şaşkın, dokuz bin yıl yeryüzünde, yer altında yuvarlanıp gider.

Ey aşk! İşte sana, hem kefaret hem de kurban olarak, yapabileceğim Palinodia’ların en güzeli, en iyisi! Her yönden, hele kelimelerin seçilmesi bakımından söylenenlerin şiire çalan bir edası var. Ne yapalım, bunun böyle olmasını Phaidros istedi. Birinci nutkumu affet, bu ikincisini kabul buyur. İyiliğin, yardımını benden esirgeme; lütfedip bana öğrettiğim sevmek sanatını öfkelenip benden geri alma; böylece onu sakat bırakma! Aksine, güzel çocuklar yanında beni şimdikinden daha itibarlı kıl!! Önce, gerek ben, gerekse Phaidros sana dil uzattıksa, bundan, ele aldığımız konunun babası Lysias mesüldür, onu cezalandırmalısın! Lysias’ı öyle konuşmak hastalığından kurtar, kardeşi Polemarkhos’u çevirdiğin gibi onu da felsefeye çevir; ta ki şuanda yanımda duran aşıkı iki ateş arasında kalmış bir adama benzemekten kurtulsun ve konu olarak sadece aşkı alıp, ömrünü felsefenin ilham ettiği nutuklara geçirsin!”

Fantastik edebiyatta gönüllülerin kulubü

Sabah gazetesi – haber

Fantastik edebiyatta gönüllülerin kulübü

Romanlar ve filmlerle bütün dünyada fırtınalar estiren fantastik edebiyatta Türk yazarlar, yayınevlerinden üvey evlat muamelesi görüyor. Onlar kitaplarını kendileri basıyor.

Okul filmi genç bir yazarın, Doğu Yücel’in kitabından senaryolaştırıldı. Ancak bu genç yazar daha birkaç yıl önce yayınevlerinin kapısından geri çevriliyordu. Çünkü fantastik edebiyatta yayınevlerinin önyargıları yüzünden sadece yabancı yazarların romanları basılıyor.

KLÜPTEN YAYINEVİNE
Oysa Türk yazarlar da bu alanda kendilerini ispat etmiş durumda. Bir araya gelip oluşturdukları “Ölümsüz Öyküler Kulübü” ile kendi kitaplarını kendileri yayınlıyorlar.

 

***

Fantastik edebiyatın yükselişi

Bütün dünyada filmler, kitaplar ve bilgisayar oyunlarıyla yükselen fantastik edebiyatta sayıları giderek artan Türk yazarlar yayınevlerinden hala üvey evlat muamelesi görüyor

Ölümsüz Öyküler Kulübü fantastik edebiyata gönül veren yazarları bir araya getirdi. Ve yayınevlerinin basmadığı Türk fantastik edebiyatı ürünlerinin raflarda yerini almasını sağladı
Bütün dünyada yükselen fantastik edebiyat, Türkiye’de de okuyucuların gözdesi. Kitapçı raflarını artık daha çok fantastik edebiyat ürünü doldururken yıllardan beri yabancı yazarlarla idare eden okuyucular artık Türk yazarların eserleriyle de besleniyor. Fantastik edebiyat dergiler, internet siteleri, filmler ve FRP oyunlarıyla beslenen farklı bir dünyanın parçası olarak her geçen gün gelişiyor. Fantastik edebiyatın genç yazarı Doğu Yücel’in Hayalet Kitap adlı kitabından senaryolaştırılan Okul, bu gelişmeyi gösteriyor. Ancak fantastik edebiyat ürünlerini basan çok fazla yayınevi de yok. Mevcutlar da daha çok yabancı yazarların eserlerini çevirmeyi tercih ediyor. Yaklaşık iki yıldan beri kitap yayınlayan Xasiork yayınevi ise sadece Türk yazarlarının kitaplarını basıyor. Bu yayınevinin bünyesinde bir de Ölümsüz Öyküler Kulübü var ki, bu kulübün tek amacı fantastik edebiyatı yaygınlaştırmak ve tutkunlarını bir araya getirmek. Xasiork yayınevinin oldukça ilginç bir kuruluş öyküsü de var. Kurucuları kendi kitaplarını bastırmak için yayınevlerini dolaşan, ancak bir türlü yayınlatamayan yazarlar. Daha doğrusu bu yazarların yayınevlerinden duyduğu “Türk yazar basmıyoruz” yanıtı bir araya gelip, kendi kitaplarını yayınlamalarını sağlamış. Xasiork yayınevi kurucusu Sibel Atasoy ve Orkun Uçar fantastik edebiyat türünde en az ikişer kitapları olan, belirli bir okuyucuya sahip önemli yazarlar. Onlar aslında basım, dağıtım, matbaa, çek gibi işlerle ilgilenmek istemeyen sadece kitap yazmak isteyen iki edebiyat aşığı. Ancak yayınevlerinin Türk yazarlarına karşı tutumları onları böyle bir misyon edinmeye itmiş.

TÜRK YAZARLARI OKUNMAZ!
Yayınevlerinin fantastik edebiyat alanında Türk yazarlarına şans tanımayan tutumları ise hem yazarı hem de okuyucuyu dışlayan bir önyargıya dayanıyor. Büyük yayınevi editörlerinin çoğu bu önyargıyı “Türkler fantastik edebiyat türünde eser veremez. Çok başarılı bir eser dahi olsa okuyucu yabancı öğelere alışık olduğu için Türk yazarlarını okumaz” sözleriyle dillendiriyorlar. Bu konuda yayınevi editörleriyle çeşitli platformlarda tartışan Orkun Uçar; “Kültürel sömürgeciliğe karşıyız. Türk yazarlarının okunmaması demek insanın kendi geleceğini yok etmesi demektir. Böylece batının hayal ettiği ve dayattığı geleceğe mahkumuz. Korku en temel içgüdülerimiz arasında. Hayal gücünün sınırları ülke sınırları kadar önemlidir. Batılı gibi düşünüp batılı gibi korkarsan gelecekte var olamazsın. Biz bunun davasındayız” diyor Orkun Uçar. Yayınevi editörlerinin kolaycılıktan, bu tür kitap projelerini kabul etmediklerini çünkü bu türün okunma/düzeltilme aşamasının biraz daha eziyetli olduğunu söylüyor. Uçar bir kaç yıl önce bu alanda öyküler yayınlayan www.xasiork. org adresinde internet sitesi kurduğunda yayınevlerinin onu kendiliğinden keşfedeceklerini ve kitaplarının basılması için arkasından koşacaklarını düşünüyormuş. Ancak yayınevleriyle ilgili Türkiye gerçeğini öğrendiği zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşamış. Aslında gazeteci olan Orkun Uçar kurduğu site üzerinden tanıştığı finans doktoru Sibel Atasoy ile bir yayınevi kurmaya karar vermiş. Bu arada internet sitesi sayesinde bir de kulüp kurulmuş ve üye sayısı çığ gibi artmaya başlamış. İki yıldır varlığını sürdüren kulüp ve yayınevi yaklaşık 10 tane kitap basmış. “Türkler yapamaz” denilen alana el atan Xasiork-Ölümsüz Öyküler Kulübü üyeleri, fantastik edebiyat kendine yayınevi bulamazsa geleceğimizin tehlikede kalmaya devam edeceğini söylüyorlar. Batı dünyasının hayallerimizi yönlendirdiği, esir aldığını ve batılı gibi hayal kurup batılı gibi düşünmeye devam edersek gelecekte yok olmaya mahkum olacağımızı hatırlatıyorlar.Kulübün tüm Türkiye’den yaklaşık 300 üyesi var. Üyelerin çoğu üniversite öğrencisi veya mezunu. www.xasiork.org sitesi üzerinden haberleşen üyeler arasında İngiltere, Amerika veya Afrika’dan katılan fantastik edebiyat tutkunları dahi bulunuyor. Bu sitede hem Xasiork Yayınevi’ndençıkan kitapların tümüne hem de bu alanda farklı yayınevlerinden basılmış diğer Türk yazarlarının kitaplarına ulaşmak ve bilgi almak mümkün. Site üzerinde bir de “sohbet divanı” isimli bir oda bulunuyor. Bu odada her hafta çeşitli münazaralar düzenleniyor. Kulüp bu yönüyle aynı zamanda bir okul görevi görüyor. Sibel Atasoy ve Orkun Uçar, genç yazarları bu konuda yüreklendiriyor ve yönlendiriyor. İstanbul’da düzenli olarak bir araya gelen kulüp üyeleri dışında farklı illerdeki üyeler de kendi aralarında düzenli toplantılar yapıyor, etkinlikler düzenliyor.

KENDİLERİ YAYINLIYOR
Yayınevi, kulüp üyelerinin yazdığı “Ölümsüzler” isimli bir de öykü kitabı yayınladı. Burada öyküleri olan çok genç yazarlar da var. Örneğin Sara Demirel 14 yaşında ve henüz lise öğrencisi. Sara gibi kulübün çok sayıda kadın üyesi ve yazarı var. Düzenli aralıklarla paneller düzenleyen kulüp geçtiğimiz aylarda Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu’nda “Türkiye’de fantastik edebiyat ve yeni yazarlar” isimli bir panel düzenledi. Bu panelde “Edebiyatın türü fantastik ve bilimkurgu olunca Elf’lere cin derseniz ben okumam” diyenlerden, “Bunun türünü nasıl belirleyeceğiz?” diyenlere “Hangi öğeler kullanılabilir tartışmasından” “Dili nasıl kullanacağız?” sorusuna kadar pek çok konu tartışıldı. Sibel Atasoy, Türkiye’nin bağrından çıkmış, Türkiye’nin sorunlarını ve kültürünü anlatan bu tarz edebi kitaplara ihtiyaç olduğunu, bunun film endüstrisini de etkileyeceğini söylüyor. Fantastik edebiyat geleneğinin bizde de zamanla oluşacağını belirten Orkun Uçar, Yüzüklerin Efendisi serisinin ve bir ev kadının yazdığı Harry Potter kitaplarının ülkelere kazandıklarını hatırlatıyor. Uçar, “Tüm bunların hayal olduğunu kim söyleyebilir? Milyon hatta milyar dolarlık projelerden ve bunların ülkelerine kazandırdıklarından bahsediyoruz” diyor. Türk yazarların bu alanda sınavı başarıyla geçtiğini belirten Uçar ve Atasoy, sıranın Türk okurlarının kendilerini kanıtlamalarına geldiğini söylüyorlar.

Aynur Erdem

http://arsiv.sabah.com.tr/2004/02/22/cp/gnc106-20040207-101.html