Hiç Yapmadığın Bir Şey İçin Vicdanın Seni Yargılıyorsa Suçlu Kim?

Bir sabah uyanıyorsunuz ve zihninizin arka odasından kristal berraklığında bir sahne çıkıyor: Birine çok kötü bir söz söylemişsiniz, belki bir dostu terk etmişsiniz, belki bir kazaya sebep olmuşsunuz. Görüntü net, duygu ağır, mideye oturan suçluluk gerçek. Tek sorun şu: O olay hiç yaşanmadı. Peki insan hiç işlemediği bir suçun vicdan azabını taşımalı mı?

Kısa cevap rahatlatıcı görünebilir: Hayır, çünkü ahlaki sorumluluk eyleme bağlıdır. Yapmadığınız bir şeyden hukuken de, etik olarak da suçlu olmazsınız. Fakat insan ruhu mahkeme salonu gibi çalışmaz. Bellek, kamera kaydı değil; daha çok her gece yeniden sahnelenen, dekoru değişen, oyuncuları yaşlanan bir tiyatrodur. Sahte anı, yalan anı değildir; zihnin sahiciymiş gibi ürettiği bir deneyimdir. Bu yüzden suçluluk duygusu sahte değildir. Anı sahte olabilir, acı gerçektir.

Belleğin Karanlık Marangozhanesi

Psikoloji bize belleğin yaratıcı olduğunu söyler. Hatırlamak, depodan kutu indirmek değil; kırık parçaları yeniden birleştirmektir. Bir fotoğraf, bir koku, bir aile anlatısı, çocuklukta duyulmuş bir cümle ve bugünkü kaygılar birleşir; ortaya geçmiş gibi görünen ama aslında şimdiye ait bir inşa çıkar. Elizabeth Loftus gibi araştırmacıların çalışmaları, insanların hiç yaşamadıkları olayları ayrıntılarıyla hatırlayabildiğini göstermiştir. Zihin bazen bir dedektif değil, fazla hevesli bir romancıdır.

Burada etik düğüm başlar. Suçluluk, genellikle üç şeye işaret eder: Bir zarar, bu zararla bağlantılı bir fail ve failin içsel kabulü. Sahte anıda zarar tasavvur edilir, fail sizsinizdir, içsel kabul de bedeninizde çoktan başlamıştır. Kalp hızlanır, yüz kızarır, kaçma isteği doğar. Fakat dış dünyada zarar yoksa, ahlaki borç da aynı biçimde doğmaz. Yapılması gereken kendini cezalandırmak değil, zihnin gönderdiği mesajı çözmektir.

Suçluluk Her Zaman Suçun Kanıtı Değildir

Jungiyen bir yerden bakarsak, sahte anı bazen gölgenin maskeli balosudur. İçimizde kabul etmek istemediğimiz öfke, kıskançlık, terk etme arzusu ya da zarar verme potansiyeli bir hikaye kostümü giyer. Zihin şöyle der: Bak, sen böyle biri olabilirsin. Bu bir mahkumiyet kararı değil, karanlık ormanda yakılmış bir meşaledir. Savaşçı bilgelik burada başlar: Kılıcı kendine saplamak yerine, karanlığa bakmak.

Bu nedenle sahte anı yüzünden duyulan suçluluk tamamen reddedilmemeli, ama tahta da oturtulmamalıdır. Ona bir kral gibi değil, haberci gibi davranmak gerekir. Kendinize şu soruları sorabilirsiniz: Bu anı hangi duyguyu taşıyor? Utanç mı, terk edilme korkusu mu, saldırganlık mı, kayıp mı? Hayatımda şu an benzer bir gerilim var mı? Birine gerçekten söylemem gereken bir özür, kurmam gereken bir sınır, yasını tutmadığım bir şey var mı? Sahte anılar bazen geçmişi değil, bugünün çözülememiş düğümünü gösterir.

Elbette tehlikeli taraf da vardır. İnsan sahte anıyı mutlak gerçek sanıp kendini haksız yere cezalandırabilir ya da başkalarını suçlayabilir. Bu yüzden yoğun, travmatik veya yaşamı bozan anılar söz konusuysa yalnız başına kazı yapmak yerine bir uzmandan destek almak önemlidir. Zihin arkeolojisinde her buluntu gerçek antika değildir; bazıları rüya toprağından yapılmış olabilir.

Peki Etik Sahiplik Nedir?

Sahte anının etik sahipliği, olayı sahiplenmek değil, anının sizde uyandırdığı etkiyi sahiplenmektir. Yani Ben bunu yaptım demek zorunda değilsiniz; ama Bu duygu bende var, buna bakacağım diyebilirsiniz. Bu ayrım ince ama hayat kurtarıcıdır. Suçluluk eyleme, sorumluluk ise farkındalığa bağlanır. Yapmadığınız şey için suçlu değilsiniz; fakat içinizde beliren karanlık, korku veya kırılganlıkla nasıl ilişki kurduğunuzdan sorumlusunuz.

Sonuçta insan, yalnızca yaşadıklarından değil, zihninin yaşanmış gibi sunduğu ihtimallerden de oluşur. Sahte anı, ahlaki bir kelepçe değil; bilinçdışının kapıya bıraktığı tuhaf bir pakettir. Açarken dikkatli olun, içinden zehir de çıkabilir ilaç da. Ama paketin üzerinde adınız yazıyor diye içindeki suçu otomatik olarak kabul etmek zorunda değilsiniz. Bazen en olgun vicdan, kendini aklamakla kendinden kaçmayı birbirine karıştırmayan vicdandır.

CPU Kime Çalışır? İşletim Sistemlerinin Gizli Anayasası

Bir işletim sistemi yalnızca bilgisayarı açan, pencereleri taşıyan, dosyaları düzenleyen teknik bir aracı değildir. O, makinenin küçük cumhuriyetidir. İçinde işlemciler, bellek blokları, dosyalar, aygıtlar ve süreçler yaşar; her biri sınırlı kaynaklardan pay ister. Siyaset de tam burada başlar: Herkese aynı anda yetmeyen bir şeyi kim, ne zaman, ne kadar kullanacak?

Bir bilgisayarın kalbinde çalışan çekirdek, görünmez bir devlet gibi davranır. Kullanıcı ekranda bir video oynatırken, arkada antivirüs tarama yapar, tarayıcı sekmeleri homurdanır, güncelleme servisi sabırla sıra bekler. Hepsi işlemci zamanı ister. Fakat işlemci zamanı, antik şehirlerdeki su kanalları gibi sınırlıdır. İşletim sistemi bu akışı dağıtırken aslında bir adalet teorisi uygular.

Zamanlayıcı: Makinenin Başbakanı

Zamanlayıcı, hangi sürecin işlemciyi kullanacağına karar veren mekanizmadır. İlk bakışta bu teknik bir ayrıntı gibi görünür: kuyruklar, kesmeler, öncelikler, zaman dilimleri. Fakat biraz yakından bakınca bir siyasi rejim görürüz. İlk gelen ilk hizmet alır yaklaşımı, bürokratik bir eşitlik idealine benzer; kim önce geldiyse o konuşur. Kısa işi önce bitir stratejisi verimci bir teknokrattır; toplam bekleme süresini azaltır ama uzun ve ağır süreçleri dışarıda bırakabilir. Öncelikli zamanlama ise aristokratiktir: bazı süreçler daha önemlidir, bazıları beklemelidir.

Gerçek zamanlı sistemlerde mesele daha da sertleşir. Bir uçak kontrol yazılımı, bir müzik çaların arka plan güncellemesiyle eşit muamele göremez. Burada liberal eşitlik geri çekilir, güvenlik merkezli bir olağanüstü hâl başlar. Bazı işlemler için gecikme ölümcül olabilir. İşletim sistemi der ki: Her sürecin hakkı vardır, ama her hakkın ağırlığı aynı değildir.

Bellek: Mülkiyet, Sınır ve Sürgün

Bellek yönetimi de başlı başına bir politik felsefe laboratuvarıdır. Her program kendi adres alanına sahip olduğunu sanır; sanki özel mülkünde geziniyormuş gibi. Oysa bu, işletim sisteminin kurduğu zarif bir yanılsamadır. Sanal bellek, modern yurttaşlık gibidir: sana bir alan vaat eder, ama bu alanın fiziksel karşılığı sistemin genel düzenine göre değişir. Sayfalar belleğe alınır, kullanılmayanlar diske sürgün edilir. Kim kalacak, kim takasa gönderilecek? Bu soru, kentin merkezinde kim yaşayacak sorusundan çok da farklı değildir.

Çöp toplama, bellek sızıntısı, önbellek politikaları… Bunların hepsi kaynakla arzu arasındaki çatışmayı anlatır. Programlar ister, sistem sınırlar. Siyasetin en çıplak tanımı da budur: sonsuz isteklerin sonlu kaynaklarla terbiye edilmesi. İyi bir işletim sistemi, cimri bir tiran değildir; savurgan bir popülist de değildir. O, ihtiyaç, hız ve güvenlik arasında sürekli pazarlık yapan soğukkanlı bir yöneticidir.

Yetki: Kök Kullanıcının Tehlikeli Tacı

Kullanıcı yetkileri, işletim sisteminin anayasal düzenidir. Normal kullanıcı, yönetici, çekirdek modu, kullanıcı modu… Bunlar teknik seviyeler olduğu kadar iktidar katmanlarıdır. Herkese tam yetki vermek özgürlük gibi görünür, ama çoğu zaman kaosa davetiyedir. Bir hatalı komut, bütün dosya sistemini yakabilir. Bu yüzden iyi sistemler özgürlüğü tamamen serbest bırakmaz; onu yetki, kimlik doğrulama ve izinlerle biçimlendirir.

Burada ilginç bir paradoks vardır: En güvenli sistem, kullanıcının her istediğini yapmasına izin vermeyen sistemdir. Fakat en yaşanabilir sistem de kullanıcıyı sürekli kelepçeleyen sistem değildir. Tıpkı politik toplumda olduğu gibi, mesele özgürlük ile güvenlik arasında donmuş bir denge bulmak değil; duruma göre ayarlanabilen akıllı bir gerilim kurmaktır.

İşletim sistemleri bize şunu fısıldar: Yönetim, emir vermek değil, çatışan ihtiyaçları sürdürülebilir biçimde düzenlemektir. Bir çekirdek, iyi çalıştığında görünmez olur; kötü çalıştığında herkes onu fark eder. Belki devletler için de en acı gerçek budur. En iyi yönetim, yurttaşın her saniye yönetildiğini hissetmediği ama kriz anında düzenin çökmemesini sağlayan yönetimdir.

Sonuçta bilgisayarlarımız küçük siyasal evrenlerdir. Her tıklamada kaynak dağıtımı, her gecikmede önceliklendirme, her izin penceresinde iktidar vardır. İşletim sistemini yalnızca kod olarak okumak eksik kalır; onu bir anayasa, bir şehir planı, bir ahlak deneyi olarak da okumak gerekir. Çünkü CPU kime çalışıyorsa, düzen de onun etrafında şekillenir.

Belleğin Karanlık Sokaklarında Özgür İrade: Pointer Bize Ne Fısıldar?

C ve C++ dünyasında pointer, ilk bakışta yalnızca teknik bir araçtır: bellekteki bir adresi tutar, oraya gider, veriye dokunur, bazen onu değiştirir, bazen de programı görkemli bir şekilde çökertir. Fakat biraz yakından bakınca pointer, insan iradesinin dijital bir metaforuna dönüşür. Çünkü insan da çoğu zaman doğrudan hakikate değil, hakikatin zihnindeki adresine gider. Bir anıya, bir korkuya, bir arzuya, bir alışkanlığa işaret eder. Sonra da buna seçim der.

Pointer’ın en büyüleyici tarafı şudur: Kendisi veri değildir, verinin yerini gösterir. Tıpkı niyetlerimiz gibi. Bir şeyi istemek, o şeyin kendisine sahip olmak değildir; yalnızca zihinsel belleğimizde onun bulunduğu yere doğru yönelmektir. İrade, çoğu zaman bir değerden çok bir referanstır. İnsan, ‘ben bunu seçtim’ dediğinde aslında hangi içsel adrese yöneldiğini ilan eder. Peki o adresi kim oluşturdu? Çocukluk mu, kültür mü, genetik mi, travma mı, yoksa bilinçli özne mi?

Null Pointer ve Varoluş Boşluğu

Programlamada null pointer, hiçbir yere işaret etmeyen pointer’dır. Tehlikelidir; ona erişmeye çalışırsanız program çöker. İnsan hayatında da null pointer anları vardır. Ne istediğini bilmeyen, nereye yöneleceğini kestiremeyen, anlamla bağlantısı kopmuş bilinç, varoluşsal bir segmentation fault yaşar. Dışarıdan bakıldığında kişi ayaktadır, konuşur, çalışır, sosyal medyada gülümser; ama içeride işaret ettiği sağlam bir adres yoktur.

Bu yüzden özgür irade yalnızca seçim yapabilmek değildir; geçerli adreslere sahip olabilmektir. Yanlış adrese yönelen irade, özgür değil, rastlantısal ya da koşullanmış olabilir. Bir pointer çöp bir bellek alanını gösterdiğinde nasıl tanımsız davranış üretiyorsa, insan da kendisine ait olmayan arzulara bağlandığında tuhaf, çelişkili ve acı verici sonuçlar üretir. Kendi hayatını yaşadığını sanır, ama başkasının derlediği bir programı çalıştırıyordur.

Dereference: Kendine Dokunma Cesareti

Pointer’ın asıl eylemi dereference işlemidir: Adresin gösterdiği yere gidip değeri okumak veya değiştirmek. Felsefi olarak bu, içe bakışın teknik karşılığıdır. İnsan da kendi dürtülerinin, korkularının ve kararlarının adresini bulduktan sonra oraya gitmek zorundadır. Fakat çoğu kişi pointer’ı taşır, adresi bilir, ama içeriğe bakmaya cesaret edemez. Çünkü belleğin o hücresinde bastırılmış bir öfke, utanç, kıskançlık ya da çok eski bir kırılma olabilir.

Jungiyen bir gözle söylersek, bilinç pointer’ları çoğu zaman gölgeye işaret eder. Biz kendimizi rasyonel, medeni ve tutarlı sanırız; fakat kararlarımızı etkileyen adreslerin bir kısmı karanlık bölgelerde tutulur. Özgür irade, gölgeyi silmek değil, onun hangi bellek alanında durduğunu bilmektir. Bilinmeyen pointer tehlikelidir; bilinen pointer ise sorumluluk doğurur.

Manual Memory Management ve Sorumluluk

C++ bize büyük bir güç verir: Belleği kendimiz yönetebiliriz. new ile alan açar, delete ile geri veririz. Bu özgürlüğün bedeli vardır. Unutulan her delete, memory leak üretir. İnsan hayatında da bitirilmemiş ilişkiler, tamamlanmamış yaslar, söylenmemiş sözler ve bırakılmamış kimlikler ruhsal memory leak gibidir. Enerjimizi tüketirler, sistemimizi yavaşlatırlar, yeni deneyimlere yer açmamızı engellerler.

Modern dillerin otomatik çöp toplayıcıları vardır; fakat insan ruhunda garbage collector her zaman çalışmaz. Bazı yükleri bilinçli olarak serbest bırakmak gerekir. Bu, mekanik bir unutma değil, etik bir bırakma eylemidir. ‘Artık bu adrese bağlı kalmayacağım’ diyebilmek, özgür iradenin en olgun biçimlerinden biridir.

Elbette özgür irade mutlak değildir. Bir pointer hangi belleğe erişebiliyorsa onunla sınırlıdır. İşletim sistemi, derleyici, çalışma zamanı ve donanım sınırları vardır. İnsan da biyoloji, toplum, dil ve tarih tarafından sınırlandırılır. Ama sınırlı olmak, tamamen belirlenmiş olmak demek değildir. C++ programcısı kurallar içinde yaratır; insan da koşullar içinde yön seçer.

Belki de özgür irade, belleğin tamamına hükmetmek değil, hangi adrese neden işaret ettiğini fark etmektir. Pointer bize şunu öğretir: Yöneldiğin şey senin kaderini belirler. Ama bazen pointer’ı yeniden atamak mümkündür. İşte orada, küçük ama gerçek bir özgürlük kıvılcımı yanar.

Kokularla bitmeyen işimiz!

“Tavşanların yüz milyon koku alma siniri olduğu hesaplanmaktaydı. Burnunu durmadan kıpırdatıp durması boşuna değildi. O burun sürekli olarak dalgalanan bir aromatik fırtınanın uyarıları altındaydı.” Parfümün Dansı
Aromatik Fırtına beynimde fırtınaya sebep oldu 🙂 Tavşanlar bu fırtınayı algılamakla kalıyorlar mı? yoksa bunu yaygınlaştırmak için çoğalıp durmaları bir mesaj mı? Her bir aroma yani belirli frekansta yayın yapan bi ŞEY, varlık alemi üzerinden kendilerini, bazen nazlı nazlı bazen bıçak gibi keskin veya bomba gibi sağır edici şekilde, ifade eden birer imza gibi görünüyor bana. Belki DNA mızın 4 ve 5. katmanları boyunca yayılan imza budur?
*
“Bir milyon kere daha yaşasan da ne fark eder ki? Hiç değilse bu seferkinin tadını çıkarabilirsin.”
“Hayattan kaçmaya adanmış bir hayatta eksik olan bir taraf var” der Alobar
Bunu şöyle açıklıyor; arzulardan arındığımızda nötrleşiriz evet bu sebeple acımız ve korkumuz da olmaz belki ama yaşıyor da olmayız bunda bir eksiklik var diyor 🙂 o da benim gibi pratik, şimdi yararına davranmaya ve zevk almaya inanıyor.Üstelik bunu yaparken saçmalama ve abartıyı kast etmediğini de ekliyor.
*
Arzu ettiği şeyi (ölümsüzlük) kaybedeceğini anladığında Alobar, birdenbire her şey değişmiş fırtına dinmişti, kurtulmuşlardı. O bunu şöyle açıkladı: Arzum eskisinden daha az değildi ama artık kendimi o arzuyla özdeşleştirmiyordum. Belki arzular bu yüzden insanlara felaket getiriyor. Onlarla özdeşleşince, onları fazla ciddiye alınca, yalnız hayal kırıklığına karşı duyarlığımızı artırmakla kalmıyoruz, ayrıca o arzuların serbestçe ve kolayca yerine gelmesini zorlaştıracak bir atmosfer yaratıyoruz.
Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz.
2016-02-10 09.49.08
 Aristo, Pan’a asap bozucu bir darbe indirmişti. Ondan sonra İsa çıkmış, neredeyse boynuzlarını yolmuştu onun. Şimdi de Descartes’in son vuruşu yaptığı söylenip duruyordu. Pan’ın eski güçlerinden geriye kalanlar da Mantık Çağında buhar olup uçmak yazgısıyla karşı karşıyaydı. Pan, bu yorgun ve görünmez haliyle, durumu tartışamazdı. Decartes’ın cenazesini duyunca marazi (ya da keçice) bir merak çekmişti onu buraya. (yıl 1666 dıydı)
*
“Normallik uğruna yaşlanmak çok pahalı bir bedel” Der Alobar
Fakat insanların bunu neden istediklerini galiba biliyorum.
*
K23 bileşimindeki K harfi Kudra’yı temsil ediyordu. Tıpkı pencesine inci kıstırmış ıstakoz gibi tutuyordu pancar yasemini avucunda. Ne eziyor ne de parçalıyordu. Pancarın yasemini kaldırışı, sağlam yapılı bir erkeğin bir balerini kaldırışını anımsatıyordu. Ve her ikisi de ağaçkavununun verdiği işaretle çıkıyordu sahneye. Sanki yasemin güzel bir tablo kolleksiyonuymuş gibi, pancar onu burun galerilerinde sergiliyor, yangına ve hırsızlığa karşı sigortalıyor, onuruna bir de parti veriyordu. Davetiyeleri postalayan da ağaçkavunuydu.
K23, halsiz düşmüş tanrı Pan’ın üzerine, yer yer incecik, yer yer ağır işlemeli bir pelerin atmış gibiydi.
Tebeşir devrinin sonlarına doğru çiçekler, dinozorlarin soyunu tüketti
2016-02-14 11.58.26
 “Beş duyumuzdan belleğe en yakından bağlı olan, koku almadır. Koku en eski anılarımız için bir kanaldır. Bu arada insanı keyiflendirir, hayal gücünü körükle, düşünceleri biçimlendirir, davranışı değiştirir. Geçmişle en güçlü bağımız, geleceğe olan yolculuğumuzda en sadık yol arkadaşımızdır. Tarihöncesi, tarih ve sonraki yaşam hep onun alanıdır. Koku pekala ebediyetin simgesi olabilir.”
Doğduğumuz zaman bir rüya çorbasının içinden çıkarız.
Öldüğümüzde rüya çorbasına gerisin geri batarız.
İki çorbanın arasında, geçilecek kuru bir alan vardır.
Hayat, bir sevkiyattır. PD
Onu olabildiğince ilham verici, sevinçli, şefkatli, sağlıklı ve uzun yapmaktır asıl uğraşımız.
Rüya çorbası, tekil değil çoğuldur aslında ve kent şifacısı pek takılmaz çorbalara çünkü bilir ki kaç hayat tarzı varsa o kadar çeşit hatta belki daha fazlasıyla çorba çeşidi vardır. Robbins’in dediği gibi; rüya çorbası, belki düzinelercesinin arasından o ölünün kendisi için seçtiğiydi. O sebeple gezgin şaman ikinci cümleye odaklanır; yani “kuru bölge denen hayatı olabildiğince ilham verici, sevinçli, şefkatli, sağlıklı ve uzun yapmaya…”
“Kahramanlar şüpheciler gibi geri çekilmek yerine hayata doğru ilerlerler. Hayat çoğunlukla maddeseldir. Maddesel şeylerin de keyfini çıkarmak epey kahramanlık gerektirir. Maddesel şeyleri toplayıp biriktirmek, gerçi yüzeysel ve yararsız bir çabadır; ama bu tür şeylerle gerçek bir ilişki kurmak, hayatla ilişki kurmaktır ve dolayısıyla da ilahi olanla ilişki kurmaktır.” der Robbins tıpkı gezgin şamanın felsefesinin oturduğu kaide gibidir bu ifade. İlişki sağaltımı; zihin&beden, insanlar, durumlar ve insan, madde ve ruh, insan ve doğa arasındaki ilişkiler bağlamında iyileşmedir. Bu sebeple Hawaii şamanlığı kendisini kısaca ilişki sağaltıcı olarak görür.