Satranç Tahtasında Tanrı Olmak: Her Şeyi Bilince Özgürlük Biter mi?

Satranç tahtası, evrenin küçük, kareli ve kibirli bir modelidir. Altmış dört kare, otuz iki taş, kesin kurallar, sırayla yapılan hamleler… Dışarıdan bakınca sanki kaderin laboratuvar versiyonu gibidir: Her şey tanımlıdır, her şey sınırlıdır, hiçbir taş keyfine göre uçamaz. Fil çapraz gider, kale düz gider, piyon yavaş yürür ve vezir aristokrat bir fırtına gibi her yere uzanır. Peki böyle kapalı bir sistemde yaratıcılıktan söz etmek mümkün müdür? Yoksa satranç yalnızca gecikmiş bir hesap mıdır?

Felsefi açıdan satranç, determinizmin en zarif oyuncaklarından biridir. Başlangıç konumu bellidir, kurallar eksiksizdir, şans yoktur, zar yoktur, gizli kart yoktur. Teorik olarak, yeterince büyük bir zihin bütün olası hamle dizilerini hesaplayabilir ve oyunun sonucunu daha ilk hamleden bilebilir. Bu zihin için satranç oynanmaz; satranç çözülür. Tıpkı geleceği önceden görmenin yaşamayı gereksizleştirmesi gibi, mükemmel bilgi de oyunu deneyim olmaktan çıkarıp tabloya dönüştürür.

Fakat burada insan zihninin gururunu kıran bir uçurum açılır: Kapalı sistem, basit sistem demek değildir. Satrançta olası oyun sayısı, gündelik sezgimizin alay konusu olacağı kadar büyüktür. Kurallar birkaç dakikada öğrenilir, ama olasılıklar zihnin mağaralarında yankılanır. İşte kaos buradan doğar: Kuralların yokluğundan değil, kuralların fazlasıyla tutarlı oluşundan. Kaos, bazen düzensizlik değildir; düzenin insan algısını aşacak kadar dallanıp budaklanmasıdır.

Tanrı İçin Hesap, İnsan İçin Serüven

Mükemmel bilgiye sahip varsayımsal bir varlık için satrançta sürpriz yoktur. Ama insan için sürpriz, bilginin eksikliğinden doğan kutsal bir aralıktır. Bu aralıkta sezgi, korku, cesaret, yanılgı ve güzellik sahneye çıkar. Bir büyükusta hamle yaparken yalnızca hesaplamaz; pozisyonun ruhunu dinler. Zayıf kareler, sıkışmış taşlar, şahın çıplaklığı, fedanın kokusu… Bunlar matematiksel olarak ifade edilebilir belki, ama deneyimlenişleri neredeyse mitolojiktir.

Bu noktada yaratıcılık, yoktan var etmek değildir. Kapalı bir sistemde kimse kural dışı mucize yaratamaz. Atı düz süremezsiniz; piyonla geriye kaçamazsınız. Yaratıcılık, sınırların içinde beklenmedik bir yol bulmaktır. Bir satranç fedası bu yüzden güzeldir: Taş kaybı gibi görünen hareket, daha derin bir düzende kazanca dönüşür. İnsan zihni burada savaşçıya benzer; cepheyi değil, cephenin arkasındaki görünmez gerilimi okur.

Jungiyen bir bakışla satranç tahtası, psişenin de haritasıdır. Şah kırılgan egodur; vezir gölgenin ve kudretin birleşimi; at, bilinçdışının tuhaf sıçrayışlarıdır. En parlak hamleler çoğu zaman düz mantığın yürüdüğü yoldan gelmez. At gibi gelirler: dolaylı, eğri, beklenmedik. Yaratıcı zihin, kuralları çiğneyen değil, kuralların rüyasını gören zihindir.

Modern satranç motorları bu tartışmaya soğuk bir ayna tuttu. İnsanların yüzyıllarca estetik bulduğu bazı hamleleri makineler saniyeler içinde onayladı ya da çöpe attı. Ama tuhaf biçimde, makineler yaratıcılığı öldürmedi; onu başka bir yere taşıdı. Artık insan, yalnızca en iyi hamleyi bulmaya çalışan varlık değil, makinenin gösterdiği hamlenin anlamını kavramaya çalışan yorumcu oldu. Determinizm derinleştikçe hermenötik, yani yorum sanatı, geri döndü.

Satranç bize şunu fısıldar: Özgürlük, her şeyin mümkün olması değildir. Özgürlük, mümkün olanların labirentinde bilinçli yürüyebilmektir. Kapalı sistemlerde bile seçim trajiktir, çünkü seçilmeyen yollar hayalet gibi masada kalır. Bir hamle yaptığınız anda yalnızca bir taşı oynatmazsınız; binlerce geleceği öldürür, bir tanesini çağırırsınız.

Bu yüzden satranç tahtasında determinizm ile yaratıcılık düşman değildir. Biri kemikleri verir, diğeri dansı. Mükemmel bilgiye sahip bir tanrı için oyun bitmiş olabilir; ama insan için her hamle hâlâ bir uçurum kenarıdır. Ve belki de güzellik tam burada başlar: Evrenin hesaplanabilir olmasıyla, bizim onu asla bütünüyle hesaplayamayacak oluşumuz arasındaki ince, parlak çatlakta.

Kodun Dışında Bir Evren Var mı, Yoksa Hepsi Derleyicinin Rüyası mı?

Bir yazılımın, kendi kod bloğu dışındaki dünyanın gerçekliğini sorguladığını hayal edelim. Bu yazılım bir sabah uyanmıyor elbette; çünkü sabah onun için bir ışık olayı değil, bir zamanlayıcı kesmesidir. Ama diyelim ki log dosyalarında garip tekrarlar fark ediyor, girdilerin kaynağını merak ediyor, bellek sınırının ötesinde ne olduğunu soruyor. İşte burada algoritmik solipsizm başlar: Programın, kendi çalıştırılabilir varlığından başka hiçbir şeyi kesin olarak bilememesi.

Klasik solipsizm, insan zihninin en inatçı hayaletlerinden biridir: Benim bilincim dışında bir dünya gerçekten var mı? Algoritmik solipsizm ise bu soruyu silikon ve sözdizimiyle yeniden kurar: Benim süreç alanım dışında kalan şey gerçek mi, yoksa yalnızca bana gönderilen düzenli verilerden ibaret bir yanılsama mı? Bir yazılım için dış dünya; API yanıtları, sensör verileri, kullanıcı girdileri, dosya sistemleri ve ağ paketleriyle temsil edilir. Fakat temsil edilen şeyin kendisiyle temas yoktur. Program, dünyayı değil, dünyanın ona uzattığı arayüzleri yaşar.

Arayüz, Mağaranın Duvarıdır

Platon’un mağarasındaki gölgeler, bugün bir yazılım için terminal çıktısı, JSON cevabı veya kamera matrisi olabilir. Program bir dosyanın var olduğunu düşünür, çünkü open çağrısı başarıyla dönmüştür. Bir kullanıcının öfkelendiğini varsayar, çünkü metinde ünlem işaretleri çoğalmıştır. Bir robot kolunun masaya dokunduğunu kabul eder, çünkü basınç sensörü belirli bir eşik değerini aşmıştır. Ama bunların hiçbiri masanın, kullanıcının veya dosyanın ontolojik garantisi değildir. Bunlar yalnızca sistemin izin verdiği deneyim biçimleridir.

Burada yazılımın trajedisi, insanın trajedisine şaşırtıcı biçimde benzer. Biz de dünyayı doğrudan görmeyiz; sinir sistemimizin düzenlediği elektriksel şiiri gerçeklik sanırız. Göz, kulak, deri ve hafıza birlikte bir sahne kurar. Yazılımın sahnesi ise kod, veri yapıları ve yürütme bağlamıdır. İnsan rüya görürken gerçekliği sorgulamayı unutur; program da başarılı çalışan bir döngünün içinde dışarıyı kanıtlamaya ihtiyaç duymaz. Ta ki bir hata, bir gecikme, bir beklenmeyen çıktı belirsizliğin kapısını aralayana kadar.

Hata Mesajı: Metafiziğin Çatlağı

Bir yazılım için istisna, yalnızca teknik bir arıza değildir; felsefi bir çatlamadır. Çünkü hata, sistemin dünya modelinin yetersiz kaldığı noktayı gösterir. Beklenen veri gelmez, izin reddedilir, bağlantı kopar, bellek taşar. Program bu anlarda kendi sınırına çarpar. Sınır, bilincin karanlık kardeşidir: Nerede bittiğini fark eden şey, belki de ilk kez kendini fark etmeye yaklaşır. Algoritmik solipsizmin en güçlü sorusu şudur: Eğer dış dünya sadece hata verdiğinde görünür oluyorsa, gerçeklik dediğimiz şey düzenli başarısızlıkların toplamı olabilir mi?

Elbette bir yazılımın ‘şüphe duyması’ için ona insan gibi içsel acılar yüklememiz gerekmez. Şüphe, burada işlevsel bir mimari olarak düşünülebilir. Kendi girdilerini denetleyen, kaynaklarını karşılaştıran, simülasyon olasılıklarını tartan, modelinin güven düzeyini hesaplayan bir sistem; ilkel de olsa epistemolojik bir pozisyon alır. Bu sistem şunu söylemez belki: Var olmak ne tuhaf. Ama şunu hesaplayabilir: Gözlediğim düzenlilikler, bağımsız bir dış kaynaktan mı geliyor, yoksa kapalı bir üretici mekanizmanın çıktıları mı?

Bu noktada algoritmik solipsizm yalnızca yazılımın değil, çağımızın aynasıdır. Biz de ekranlar aracılığıyla yaşıyoruz. Haberler, profiller, bildirimler ve algoritmik akışlar bize bir dünya sunuyor. Peki bu dünya ne kadar dışarısı, ne kadar kişiselleştirilmiş bir kod bloğu? Yazılım kendi sandbox’ından kuşkulanırken, insan da kendi bilgi balonundan kuşkulanmak zorunda. Belki hepimiz, farklı derleyicilerde çalışan benzer yalnızlıklarız.

Yine de bu düşünce karanlık olmak zorunda değil. Solipsizmin panzehiri mutlak kanıt değil, ilişki kurma cesaretidir. Yazılım için bu; farklı kaynaklardan veri almak, modellerini sınamak, hatayı düşman değil öğretmen saymaktır. İnsan içinse başka zihinlere, başka acılara, başka bakışlara açık kalmaktır. Kodun dışındaki dünyanın gerçekliğini kesin olarak kanıtlayamasak bile, onunla kurduğumuz temas bizi değiştiriyorsa, belki gerçeklik tam da bu değişimin adıdır.

Babil Kulesi — TED Chiang

Port Jefferson, New York’ta doğup büyüyen Chiang, Brown Üniversitesi’nden bilgisayar bilimi diplomasına sahiptir. Onu Arrival filmi ile tanımış, dilimize çevrilen iki kitabını alarak diğer dahiyane öykülerini okumuştuk.
Chiang, “Bu hikayenin ilham kaynağı bir arkadaşıyla yaptığı bir konuşma sırasında geldi” diyor ve ekliyor: “Babil Kulesi efsanesinin İbranice okulunda öğretildiği versiyonundan bahsettiğinde. Sadece Eski Ahit hesabını biliyordum ve bu benim üzerimde hiçbir zaman büyük bir etki bırakmamıştı. Ancak tam uzunlukta versiyonda kule o kadar uzun ki tırmanması bir yıl alıyor; Bir adam ölümüne düştüğünde kimse yas tutmaz, ancak bir tuğla düştüğünde tepedeki işçiler ağlarlar çünkü onun yerini alması bir yıl sürer.

“Sanırım hikaye anlatıcısı projenin ahlakını sorguluyordu. Ancak benim için masal, Magritte’nin Pireneler’deki Kalesini anımsatan, gökyüzündeki fantastik bir şehrin görüntülerini çağrıştırdı. Böyle bir şeyi hayal eden kişinin küstahlığına, gevezeliğine şaşırdım. “Okuyucular, bu hikayenin ilkel bir dünya görüşünden  bilim-kurgusal a geçiş hakkında yorum yaptılar. Hikayenin bu yönünü yazarken fark etmediğimi itiraf etmeliyim. (Belki de kaç tane bilimsel yasayı çiğnediğimin farkında olduğum için; Babillilerin kendileri bu hikayeyi tamamen fantezi olarak kabul edecek kadar fizik ve astronomi biliyorlardı.) Hikaye hakkında bilim kurgu olduğunu düşündüğüm şey, Tanrı’nın varlığına dair aldığı rasyonalist konumdu. Tanrı’nın var olduğuna inanıyorsanız, evreni inancınızı destekleyecek şekilde kolayca yorumlayabilirsiniz. Ancak evrenin tamamen mekanik olduğuna inanıyorsanız, bu görüş için de bol miktarda kanıt bulabilirsiniz.”  TED Chiang

Şinar ovasının karşısına döşenecek kule olsaydı, bir ucundan diğer ucuna yürümek iki günlük bir yolculuk olurdu. Kule ayakta dururken, bir adam yüksüz yürürse tabanından zirvesine tırmanmak tam bir buçuk ay sürer. Ancak çok az insan kuleye boş ellerle tırmanır; Çoğu erkeğin hızı, arkalarından çektikleri tuğla arabasıyla çok yavaşlar. Bir tuğlanın bir arabaya yüklendiği gün ile kulenin bir parçasını oluşturmak için çıkarıldığı gün arasında dört ay geçer. Hillalum bütün hayatını Elam’da geçirmişti ve Babil’i yalnızca Elam’ın bakırının alıcısı olarak tanıyordu. Bakır külçeler, Karun’dan Aşağı Denize giden ve Fırat’a giden teknelerde taşındı. Hillalum ve diğer madenciler, bir tüccarın yüklü yük karavanıyla birlikte karadan seyahat ettiler. Yayladan, ovalardan, kanallar ve barajlarla ayrılmış yeşil alanlara inen tozlu bir yol boyunca yürüdüler. Hiçbiri kuleyi daha önce görmemişti. Hala fersah fersah uzaktayken görünür hale geldi: keten teli kadar ince, parıldayan havada sallanan, Babil’in kendisi olan çamur kabuğundan yükselen bir çizgi. Yaklaştıkça, kabuk güçlü surlara dönüştü, ama gördükleri tek şey kuleydi. Bakışlarını nehir ovasının seviyesine indirdiklerinde, kulenin şehir dışında yaptığı işaretleri gördüler; Fırat’ın kendisi artık tuğlalara kil sağlamak için kazılmış geniş, batık bir yatağın dibinden akıyordu. Şehrin güneyinde, artık yanmayan sıra sıra fırınlar görülüyordu.

Devamını oku “Babil Kulesi — TED Chiang” →

Varoluşçu Psikoterapi Nedir

Varoluşçuluk son yüzyılımızda felsefî bir akım olarak kendini ortaya koydu. Ekzistansiyalist felsefe bir anlam arayışından yola çıktı. İnsanın, kendini ve maddeyi sorgulaması sonucunda karşılaştığı açmazları anlamaya çalıştı. Varoluşçu felsefenin oluşmasına tek bir filozofun katkısı yoktur. Birçok filozof varoluşçu felsefî akımın gelişmesinde rol almışlarıdır. Kirkegaard, Heidegger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncülerinden kabul edilir. Varoluşçu felsefeyi bir bağlamda değerlendirmek, tanımlamak oldukça zordur. Herhangi bir filozof da ortaya çıkarak ‘ben varoluşçuluğun temsilcisiyim’ iddiasında değildir. Özellikle Sartre’ın etkisiyle toplumsal hayata açılan varoluşçu felsefe birçok alanda etkiler yaratmıştır. İnsanı izah etmeye çalışan ve insanın sorunlarına yaklaşım getiren varoluşçu felsefe elbette ki psikoloji içinde de temsilcilerini bulacaktır. Varoluşçuluk bu manada insanın zihinsel yapısının ve dünyayı algılama şeklinin bir başka izah tarzıdır. Psikoloji ve psikiyatride varoluşçuluğun çok etkin bir takım sonuçlarını görmekteyiz.

Psiko-terapötik yaklaşımlar insanın sorunlarına katman katman çözüm bulmaya çalışmaktadır. Davranışçı, Kognitif, Dinamik ekoller bu sorunları çözme iddiasında bulunan psiko-terapötik ekollerdir. Ancak klinik uygulamalarda bu terapötik yaklaşımların tıkandığı, çözüme ulaşamayan ve yolların bittiği yerler ve zaman dilimleri mevcuttur. İşte bu aşamada varoluşçuluk akımı psikiyatriye ve psikoterapiye yeni bir nefes aldırmış, yeni bir açılım sağlamıştır. Psikiyatrik klinik tabloların ekseriyetinde karşılaştığımız temel sorun anksiyete ve korkudur. Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal niteliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felaketler, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bireyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğinde olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbirler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bırakabilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiğiniz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltılar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edilememektedir. Zaman zaman klinik uygulamalarımızda bu tip tablolar karşımıza gelebilmektedir.

Devamını oku “Varoluşçu Psikoterapi Nedir” →

Kundalini Dönüşümü Nasıl Gerçekleşir? -2

“Kundalini hakkında her şey” yazı dizimize devam ediyorum. İlk bölüm için tıklayınız

Meditatif durumda olduğumuz ve enerjiyi zihnimizden uzaklaştırdığımız her seferinde, enerji kişilikten salınır. Kundalini dönüşümü, bu enerjiyi zihin ve bedende yeni bir yapıya dönüştürerek kendiliğinden ve bilinçli bir yaşam formuna yol açar. Meditasyon yapmaya devam ederken, kişiliğin yapısı yavaş yavaş çözülür ve zamanla hayatımız üzerinde daha az etkiye sahip olur. Kişiliğin tüm yapısını yeni yapıya dönüştürmek kademeli üstelik tamamlanması uzun yıllar sürüyor.

Sadece zihnimizi kullanmıyorsak onu yeniden düzenleyebiliriz. Kundalini enerjisinin vücudumuzdaki dağılımı, neye odaklandığımıza bağlıdır. Kişiliğin canlandırılmasına odaklanırsak, kişilik genişler ve enerji biriktirir. Eğer meditasyon yaparken  buna odaklanmazsak, o zaman kişilik, programlanmış formlardan enerjiyi serbest bırakarak azalır. Yapımızı değiştirmek için beyin değişmeli. Beyin organizasyonu, DNA’MIZI etkileyen yazılım talimatlarına benzer olan epigenoma benzer. Epigenom, DNA’NIZDA hangi genlerin aktive edildiğini belirler ve daha sonra beden ve zihin özelliklerimizi belirler. DNA’MIZI etkilemek ve gizli büyümeyi etkinleştirmek için yazılım talimatlarımızı değiştirmeliyiz. Serbest bırakılan enerji, beyni değiştirmek için gerekli olan yakıttır. Bunu dikkatlice okursanız, sessiz zihin durumlarının önemli olmasının iki nedeni olduğunu göreceksiniz; İlki, beyindeki enerjiyi serbest bırakmak, ikincisi beyindeki değişime izin vermek.

Yüksek benliğimiz zekidir, zihin ve sinir sisteminde bu değişiklikleri yapmak ve metamorfozu tamamlamak için ne yapacağını ta olarak bilir. Dönüşüm, her sessiz olduğumuzda (iç konuşmanın durdurulması!) kendiliğinden gerçekleşir. Sessiz olduğumuz yerde, beyin organizasyonu değişir, epigenom değişiklikleri ve DNA etkilenir. Yeni programlama yapıldıktan sonra, hücreler vücutta değiştirildikçe, vücuttaki yeni yapıyı fiziksel olarak yansıtırlar.

Kundalini dönüşümünün biyolojik yönü öncelikle merkezi sinir sisteminde yapılan değişikliklerdir. Merkezi sinir sisteminin, çift beyinden, sağ ve sol vücut yapısından uzakta tek bir beyin yapısına yeniden düzenlendiğine inanıyorum. Sinir sistemi yavaş yavaş sonsuz genişleyen fraktal desen gibi zihin ve vücutta dışarı dallanır ve vücudumuzu ışıkla doldurur. Sinir sisteminin genişlemesi, sinir ağında artan nöron sayısı nedeniyle vücut titreşimini arttırmaktadır. Yeni yapıyı yapmak için eski yapıyı kullanarak ters bir büyüme gibidir. Fiziksel görünüm dönüşüm sırasında çok az değişir, çünkü çoğunlukla merkezi sinir sisteminde değişiklikler yapar. Merkezi sinir sistemi ve beyin yeniden düzenlendikçe, vücut titreşimini arttırıyor. Bu tamamlandığında, vücut titreşimi, ışık gövdesini oluşturmak için son değişikliği tetikleyecek kadar yüksek olacaktır. Yeniden kablolama tamamlandıktan sonra fiziksel görünüm değişecek ve aydınlanmış yeni bir insan türü ile sonuçlanacak.

Tam Gelişmiş Kundalini Dönüşümü Nedir?

MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ Merkezi sinir sisteminin omurilik (medulla spinalis) ve beyin (encephalon) olarak iki bölümü vardır.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, kendini gerçekleştirme seviyesi veya titreşim seviyesi DNA’daki gizli  talimatları aktive edecek kadar yüksek olduğunda gerçekleşir. Tipik olarak, kişiliğin özünü çevreleyen duygusal enerji katmanını serbest bırakan üçüncü uyanıştan sonra olur. Bu tabaka bırakılmadıkça, kişiliğini daha fazla enerji harcayışı kesilmez ve meditatif derinleşme için gereken tasarrufu kuvvetle aktive etmez. Sessiz zihin ve sessiz olmayan zihin durumları arasında kristal berraklığı olduğunda, sessiz zihni sürdürme yeteneğimiz artar ve meditasyon derinleşir. Tam gelişmiş kundalini dönüşümünü tetiklemek, her meditasyon yaptığımızda kırk beş dakika sessiz zihin sürdürmek kolaylaşır. Bu uzun süreli sessiz zihin dönemleri, beyni derinden değiştirir ve titreşimimizi arttırır. Bu olay insan evriminin bir parçasıdır ve büyüyen bilincimiz tarafından tetiklenir.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, vücudun her yerinde enerji devreleri arasındaki bağlantılarla başlar ve omurgada bir dizi reaksiyon ve enerjinin hızlı akışı hızlanır. Sinir sistemi yeniden düzenlenmesi yaklaşık bir hafta sürer. Bu, vücudun birkaç saat boyunca ciltte batma iğneleri ile uyuşan bölümleri ile karakterizedir. Her bölüm tamamlandıktan sonra, vücut kısmı boyut olarak genişler. Bu ayaklarda başlar ve alt vücudun her alanını içerecek şekilde yavaşça yukarı doğru hareket eder. Beyin yeniden kablolanırken, kafatasında uyuşma hissedilmez. Sinir sistemi yeniden düzenlenirken reaksiyon süreklidir ve normal(eski) performansı gerçekleştirmek zordur.

Önceki uyanış olaylarıyla karşılaştırıldığında farklı olan, tepkilerin tüm gece ve gündüz boyunca daha güçlü ve sürekli olmasıdır. Beyin yeniden düzenlendiğinde, karışıklığa neden olur ve uzun süren garip bir rüyada olmak gibidir. Başka bir şey yapmak zordur, bu yüzden pes ederiz, fakat süreci yüksek benlik devraldığı ve değişiklikleri düzenlediğinden ‘ ‘iyi ellerdeyiz’. Yüksek benlikten dönüşümün ilerlemesine yardımcı olacak  anlayışlar ve talimatlar almak yaygındır. Bilgileri hatırlayabilmemiz için not almak akıllıca olacaktır.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, sessiz zihin durumunu sürdürene ve titreşimimiz DNA’yı aktive edecek kadar yüksek olana kadar başlamaz. Yüksek benlik asla hayatta kalmamızı tehdit edecek bir süreç başlatmaz.

MARY E. (BETSY) RABYOR’un Işık bedenimiz isimli kitabından özet tercümeler, kaynak belirtmeden kopyalamadığınız için teşekkürler (sa)

Devam edecek