Objektif Dünya

Temel inanç veya varsayımlar, birinci farkındalık düzeyi olan Objektif Dünya’ya hizmet eder, bu “her şey ayrıdır” varsayımının iskeletidir.
Bu varsayım; sınıflamayı, kategorilere ayırmayı, klasik fizik kanunlarını, sebep ve sonuçlar hakkındaki çeşitli felsefeleri mümkün kılar. Gerçekliğin varsayımlarla bağını görmek ve kabul etmek insanlara oldukça zor gelir çünkü o şeyler o kadar açık ve mutlak gelmektedir ki, olabilecek tek doğru ya da gerçek gibidirler.
Oysa bütün deneyimler kişinin deneyim hakkındaki varsayımlarıyla tutarlı olma eğilimindedirler. Bu tıpkı pembe renkli bir gözlük takıp onu taktığını unutmak gibidir. Eğer onu taktığını hatırlayamazsan daima pembe rengin naturel ve dünyanın olabileceği tek renk (mutlak) olduğunu sanırsın. Bu durumdan uyanışlardan önce bazı tutarsızlıklar gelir, gözlük kaydığında- rüyada/vizyonda- kenardan kıyıdan örneğin yeşil bir dünya görüverirsin. Ve belki sonrasında kendine diğer seviye farkındalıklara açılmaya izin verirsin.
Şamanlar, objektif dünyanın, görebilmenin yegane yolu olmadığını mümkün olduğunca çabuk kavrarlar. Şüphesiz bu kavrayış beraberinde, “her şey ayrıdır” varsayımının sunduğu deneyim bolluğunun faydalı bir biçimde kullanılabileceği fikrini ve imkanını sunar.

* Devamını oku “Objektif Dünya” →

Bilginin damgalar halinde saklanması

“Bilgi çok boyutlu haldeki enerjidir. Her şey mümkündür, çünkü her şey değiştirilebilirdir.” Diyor Kryon. Bu ifade kuantum bilgimizle de örtüşüyor ve zaten nüfuz etmeye çalıştığımız Lemuryan Huna bilgisiyle de tam olarak tutarlı.

Bilginin damgalar halinde gezegenin kristal ızgarasında saklandığını da söyler Kryon ki beni oldukça heyecanlandıran bir durumdur bu çünkü ölümle ilgili hislerime tercüman olur. İnsan öldüğünde onun ruh olarak tanımlanagelen bölümü bu gerçekliği terk eder ama onların ömür bilgisinin damgası ve bildikleri her şey – bilinçleri, bilgelikleri, bilgileri – Kristal Izgaraya gider ve orada kalır. Bu durum tam da Toltek bilgeliğinde Don Juan’ın üstüne basarak belirttiği; Kartalın sıradan insanın ölümünde onu yuttuğu ile ilgili uyarıya denk düşer. Ona göre insan bu durumdan ancak henüz yaşarken bilgilerini dışarı verir ve tam olarak bu yükten kurtulursa -ölmeden ölürse- kaçınabileceğini ve özgürleşeceğini anlatır. Çünkü Kartal-kristal ızgara-, o insandan edineceği yaşam bilgisini zaten o hayattayken emmiştir ve o boş olarak öldüğünde artık o varlığa ilgisi kalmaz.

Olayın hikaye ediliş biçimindeki fizik kanunu görebilmek lazım. İşin bu kısmını fizikçilere bırakıyorum.

O halde, ölülerle konuşan, onların hayaletlerini gören kişiler, medyumlar, durugörür ve falcılar aslında başka bir yerde/gerçeklikte yaşamaya devam eden bütünsel bir varlıkla değil, onun kristal ızgaraya bıraktığı damgalarla irtibat halindedir. Tıpkı tüm bilgilerin gelişmiş bir bilgisayara depolanması gibi ölen kişi kendini geride, kristal ızgarada bırakmıştır. O yaşarken her ne olduysa öldüğü anda işlem bitmiştir, artık o sadece bir kayıtlar, damgalar bütünü olarak donuk biçimde kalır. Kaydettiğiniz bir film ya da müzik gibi hiç bir değişiklik ve gelişmeye açık olmaksızın sadece otomatik tekrardan ibarettir. Bu konu çok sevdiğim Hiçi Destanı üçlemesinde oldukça anlaşılabilir biçimde işlenmişti. Ne zaman konuya geri dönüp yeni bir anlayış derinliği kazanıp kazanmadığımı test etmek istesem otomatik olarak aklıma gelir 🙂

11695037_852480258176808_8749921566976398796_n

Bilinci zenginleşmiş bir insanla mal mülk anlamında zenginleşmiş insanların durumlarında benzerlikler var! Bilincin zenginliği; damgaları henüz yaşarken dışarı salmayı ve nötürlenmeyi gereksiniyor, bunun için çeşitli metotları yıllardır yazarım, uygulamaya da çalışırım. Örneğin Castaneda kültündeki ÖZETLEME, Nithyananda’nın BÜTÜNLEME, Hawaii Huna bilgisinde Ho’oponopono isimleri altında yer alan uygulamalar gibi. Aslında Hristiyanların günah çıkarma ritüelinin bile temelinde bu olgu yer alıyor olabilir.

Siz hiç zengin ailelerin fertlerini internet arama motorlarında aramayı denediniz mi? Denerseniz hiç bir kayıt bulamayacaksınız çünkü onların izleri profesyonel biçimde hemen yok edilir, korunma amaçlı olsa gerek. Onlar adeta hiç yaşamamış gibidirler!

İnternet kayıtlarının uzun yıllar ve büyük bir enerji harcanarak saklandığını biliyoruz, ne kadar da gezegenin kristal ızgarasını andırıyor değil mi? Zaten insan hep tanrısal yaratımları taklit ederek teknoloji üretmiyor mu? 🙂

Bana ilginç gelen, öldüğümüzde bu gerçekliği terk edip giden ve adına ruh(!) denilen parçamızla ilgilendiğimizin yüzde biri kadar bile ızgaraya kapılan yanımızla ilgilenmiyor oluşumuz. Oysa ruh gelişip değişebilen bir şey bile değil, tanrısal bir uzantı, bir öz. Kişisel değil, üstelik ruhun herhangi bir sorunu yok. Sorun burada, bilincimizde, bedenimizde, gezegene bıraktığımız damgalarda!

Devamını oku “Bilginin damgalar halinde saklanması” →

Stresin kaynağı dirençtir

Hastalıkların kaynağı stres, Stresin kaynağı da dirençtir.
Hawaice karşılığı KU’E olan kelimenin anlamı; “ayrı durmaktır!”
Ayrılık illüzyonu doğal olarak fiziksel gerçeklikle ilişkilendirilir ve bu da yapı itibariyle erillikle ilişkilidir. Hawaice ilginç bir lisan. Lemurya lisanı en çok Japonca ve Hawaicede kendini devam ettiriyormuş. Ben burada Ku’yu bilincin üç yönünden biri olarak, hastalık/şifa konusunda ele alıyorum. Bilincin yönlerinden her biri ve ilaveten Kanaloa, yakın antik devirde tanrılar olarak sayılıyordu 🙂
Oysa Lemurya (bilginin kaynağı) ilk tek tanrılı insan medeniyetiydi.
Bu ayrı tanrı isimlerine geçiş ve saptırmalar (iyi niyetle ya da değil, bu önemli de değil) Maya Takviminde belirtilen M.Ö 3115 yılında başlayıp 5125 yıl süren Ulusal Altdünya büyük devresinde yapılmış ve bence şu andaki karışıklığa sebep olan da bu yeni (6 bin yıl bir nefes kadar yeni) yorumlamalar olmuş.

* Devamını oku “Stresin kaynağı dirençtir” →

Cahilliğin panzehiri?

Bana göre cahillik, belirli bir zümreye ait değildir, tahsil durumu ile, zaman ve yer ile, cinsiyet ya da aklınıza gelebilecek her türlü sınıflamalara dayandırılarak belirlenemez.
Nedir o halde cahillikten kasıt? Şüphesiz pek çok tanım getirilebilir fakat bana evvelden beri gelen ilk düşünce; “cahilliğin, etkili dinleme yapamama durumunun yarattığı hal” şeklinde olmuştur.
Belki bu düşüncem nedeniyle “etkili dinleme” konusunu sık sık ele almışımdır 🙂 Şöyle geriye dönüp baktığımda yaşamımın büyük bir kısmı “etkili dinleme” bazlı uygulamaların öğretilip/öğrenilmesine adanmış, yani belki farkında bile olmadan etkili dinleme konusunda ustalaşmaya çalışmışım. Cümlenin başına dönersek demek ki kendimi cehaletten kurtarmaya çabalamışım, hem de Castaneda’nın tabiriyle can siperane olmuş bu çabalarım, ya ölüm ya cehaletten kurtulma! Kendime ve tüm frekans kardeşlerime şefkat duyuyorum 🙂
*
“Bazı kişilerden duyuyorum; “Birdenbire uyandım ve görmeye başladım!”…
Peki bu “Uyanmak da nedir?” diye sorulacak olursa cevabı şu:
Uyanmak, insanların; “Görebiliyorum, dokunabiliyorum, tadabiliyorum, koklayabiliyorum, ah, o halde var demektir” dedikleri ‘5 Duyu Bilinci’nin, çok ötesine geçmeleri demektir. Daha başka bir deyişle, sonsuz bilinçlerinin çok daha derinliklerine ulaşabildikleri ve dünyayı algılama/gözlemleme noktalarının çok daha geliştiği ‘çok boyutlu bilinç’e ulaşmalarıdır…” Diyor David İcke.
Buna katılıyorum zaten yıllardır bu konuları işliyoruz gündelik hayatımızda. İlave olarak eklemek istediğim bir şey var; İcke bu pasajda sanki herkesin beş duyusunun aynı derecede kullanıldığını varsayarak müphem bir “sonsuz bilincin çok daha derinine ulaşmak”tan bahsediyor. Oysa ne insanlar olarak ne de varlıkların tamamı olarak biz bu beş duyu yetisinin ne kadarını kullandığımızı pek de bilmiyoruz. Bu tıpkı DNA’mızın sadece -belki- %25 lik kısmını kullanmak, beynimizin -belki- %15 lik kısmını kullanmak gibi bir şey. Yani henüz beden kabiliyetlerimizin ufacık kısmını kullanabiliyorken eldeki tavuğu bırakıp komşudaki hiç bilinmeyen kaza göz dikmenin pek de manası yok. Ben şahsen önce kendi assetlerimi tam kapasiteyle kullanmak istiyorum. Kişisel arzum budur 🙂 Çok boyutluluk dendiğinde bu başka yer/zaman ve şeyle alakalı olmadığına göre, beş duyuda derinleşmenin zaten çok boyuta adım atmak olup olmadığını nerden biliyoruz.
6 duyumuzun etkinlik oranı arttığında bazı güzellikler gibi hoşnutsuzluklar da daha derinlemesine hissediliyor, bunu da akıldan çıkarmayıp ölçülü arzularda bulunmak lazım. Malum fizik bedenimiz eski enerjiye göre şekil almış yani eski model bir sürüm. Bilinç frekansı artıp fizik beden frekansıyla örtüşmeme durumları söz konusu olabiliyor. Zaten Nithyananda ve başka bazı üstatlar bilgeliğin en son fizik bedene geldiğini söyler. Bir çok üstat fizik bedenle uğraşmak istemeyip hemen tası tarağı toplamış gitmiştir bu dünyadan. Fakat bu devirde  dünya ve fizik bedenin frekansını yükseltmeye daha çok adanan var, sanki bana öyle geliyor.
O halde; 1. duyu organlarının insan krallığında kabul edilen ortalama frekans aralıkları-limitleri her insana göre ufak tefek hatta bazen denge bozacak ölçüde (hastalık) farklı olabileceği gibi 2. algı/idrak ölçüsünde nerdeyse sınırsız bir derinliğe sahip olacağı açıktır. Burada 3. öğe olarak değilse de ikinci maddeye “yorumlama sisteminin” dahil olduğu kaydını da düşelim.
 İnsanda duyu organı eğer çalışıyorsa her insan bunu kendi yorumlama sistemine göre yani ona 0-6 yaş arasında konulmuş olan şifre çözücüye göre bilgiye dönüştürür, ortaya her bir insanda farklı bilgi çıksa da bilgi her şekilde çıkar ancak bunların çoğu ilgimize hitap etmiyorsa bilinçli algılanmaz, bilinçaltına kayar, işlem otomatiktir. Bilinç altındaki bilgiler de insanı farkında olmadan yönetir! Bu sebeple rüyaların aydırılmasının öneminden bahsederiz. Tabi bir de NİYET var ki çoğu zaman niyetimiz bilinçli zihnimizce bilinmez ve onun tüm bu anlaşılma süreci üzerindeki etkisi yadsınmaz bence.
Bu da david İcke’ye itirazımın tam açıklaması oluyor 🙂 
Not: Bilindiği gibi lineer bir varoluş aralığında yaşıyoruz, fizik alemimizin limitleri aşağı yukarı yaradılıştan belirlenmiş. Fakat kişi bilincin daha yüksek kaynaklarına öyle ya da böyle erişebiliyor bunlara soyut alemler deniyor burada doğal olarak,anlayışı derinleşen, bir şekilde birliği tecrübe eden çok boyutlu işletim sistemin farkına varan kişi toplumda bizim üstat diyebileceğimiz kişiler oluyor. Bunların soyut bedenleri aktif haldedir, rüya bedeni, mental beden vs gibi ve doğum-ölüm çarkının farkındadırlar. Bu kişilerin çoğu toplum daha kendilerini fark bile etmeden dünyadan çekilip gidiyorlarmış. Bazıları da dünyanın bilincine katkı sağlamak için fizik bedenlerini mevcut frekanslarına uydurmayı başarıp dünyada kalıyorlar, biz onlardan bazılarını tanıyoruz, örneğin peygamberler, veliler, ulular gibi isimler veriyoruz.Şu an yaşayanlar da var örneğin Echart Tolle, Nithyananda gibi. Bu konuda yazılı kaynaklardan hatırladığım olursa paylaşırım, şimdilik aklıma gelen özetle bu kadar.
*
Hayal dünyasının derinliği, başta el olmak üzere uzuvlarımızın becerisi ile birleştiğinde ve de kendimizi “o an” içinde kaybettiğimizde aumakuamız tüm parlaklığı ile o işin içinde beliriyor. Ortaya çıkanların göz kamaştırıcılığı gerçekten de tartışılmaz oluyor. Belki sadece bu işlevi geliştirmeye çalışan bir medeniyettir insanlık.

Devamını oku “Cahilliğin panzehiri?” →

Hastalık bataklığını kurutmak mümkün mü?

Biyofizikçi Alman doktor Fritz Albert Popp, bütün canlı hücrelerin ışık saçtığı ve ışığın kaynağının DNA olduğuna dair bir makale yayınlamıştı. Makaleye göre DNA birden çok frekans yayınlıyordu. Dr. Raymond Rife ise belli frekansları kullanarak virüs ve bakterilerin yok edilebildiğini bulmuştu. Nikola Tesla insan vücudunun yaydığı frekansları, dış frekanslardan yalıtabildiğimizde hastalıklara karşı büyük bir direnç geliştireceğimizi savunuyordu. İsveçli radyolog Bjorn Nordenstrom, bir tümörün içine bir elektrot yerleştirip doğru akım verildiğinde tümörün eridiğini test etmişti. Dr. Robert O. Becker ise “The Body Electric” adlı kitabında insan vücudunun elektriksel frekanslarını ortaya koydu. Araştırmalar her canlının bir frekansa sahip olduğunu ve dahası hepimizin çevremizdeki frekanslardan etkilendiğini gösteriyor. Amerikalı doktor Bruce Tainio insanların ve gıdaların biyofrekanslarını ölçmüştü. Buna göre sağlıklı bir insan vücudunun 62-68 MHz’lik bir frekans aralığı var. Hastalık ve rahatsızlıklar 58 MHz’de baş gösteriyor.
Makalenin tamamını okumak için tıklayınız, önemli.

Bu yöntemi 15 yıl önce kendi imal ettiği bir cihazla kullanan bir doktor arkadaşım vardı, bizzat şahitlik etmiştim mucizelere. Yani konuya eskiden beti vakıfım ancak bu makaledeki ifadelere bir ilavem var ki bu da hayati bir ekleme bence.
Makaledeki döktorun ifadesiyle “batı tıbbı bataklığı kurutamıyor” ifadesi eksik kalıyor çünkü kendi önerdiği frekansı ayarlayan bu cihaz (scio) ve yöntemi de bataklığı KALICI manada kurutamıyor, iyileşmeler geçici oluyor! Sebebi ise diğer bütün yöntemler (tıp ve alternatif şifa yöntemlerinin hepsi) gibi mevcut durumu tedavi etmesi, sorunun kaynağına gidilememesidir! Yani Lineer tedavilerdir bunların hepsi, çok boyutlu şifa veremiyor.

Devamını oku “Hastalık bataklığını kurutmak mümkün mü?” →